Lâ İlâhe İllallah ve Elhamdûlillah Arasındaki İman Yolculuğu
Allah’a ihlâsla teslim olan her mükellef, inanılması zaruri olan hükümleri öğrenmek ve mucibinci amel etmek durumundadır. İmanımız, taklid’den tahkik’e, icmali olmaktan, tafsili olmaya doğru devamlı bir seyir halinde olmalıdır". Lâ ilâhe illallah yolun başı, elhamdülillah ise sonudur. Kur'an-ı Kerim'de 'Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler"(Âl’i imran, 3/190-191) hükmü beyan buyurmuştur. ve bizleri tefekküre ve akletmeye Bu ayetin tefsirinde İmam Fahruddin er-Râzi şu açıklamayı yapar: "Bil ki, husûsî hakikati ile kendisini bilmek mümkin olmayan bir varlığı, ancak eserleri ve fiilleri ile bilmek mümkin olur. Binâenaleyh onun fiilleri şerefli ve yüce olduğu zaman, aklın o fâilin mükemmelliğini bilişi de o nispette mükemmel olur. İşte bu sebepten ötürü, câhil bir insanın Kur’ân hakkındaki inancı büyüktür. Fakat onun inancı taklîdî ve icmali bir imandır.'
İbrahim DÖNERTAŞ
18.07.2019 11:00
272 okunma
Paylaş
GEÇEN yazımızda, "elhamdülillah" kelimesinin anlam ve önemine işaret ederek bu kelimenin, "Allah(cc) bizim için neyi uygun gördü ise, O’na sevgi ve övgü ile, tam bir rıza ile, teslimiyetimizi ifade ettiğini" beyan etmiştik. Yazımızın içerisinde de İmam Kurtubi(rha)’nin, El Camiu li-Ahkami’l Kurân isimli tefsirinde, fatiha suresininin açıklamasında; " İlim adamları, kulun: "el-hamdülillahi rabbi’l âlemîn" demesinin mi yoksa "lâ ilâhe illallah" demesinin mi daha faziletli olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bir kesim: "el-hamdülillahi rabbi’l-âlemin" demesinin daha faziletli olacağını söylemişlerdir. Çünkü bu hamdin kapsamı içerisinde "lâ ilâhe illallah" diye ifade edilen tevhid de bulunmaktadır. Buna göre kulun "elhamdülillah" demesinde hem tevhid, hem de hamd vardır. Fakat "lâ ilâhe illallah" demesinde sadece tevhid söz konusudur" sözlerine de dikkat çekmiştik. Bu durumu biraz açmakta fayda vardır. "Elhamdulillahi Rabbil âlemin" sözü, içinde hem tevhidi, hem de rızayı ve Allah’a muhabbet ile teslimiyeti barındırmaktadır. "Lâ ilâhe illallah" sözünü söyleyen kimsede bu vasıf ilk anda olmayabilir. Bu husus imanın olgunlaşması ve kuvvetlenmesi ile sonradan oluşan bir durumdur.
"Elhamdulillah " sözünün, " Lâ ilâhe illallah " sözünden daha faziletli olabileceği noktasında şu açıklamaları yapabiliriz. Bir insan tam bir gönül teslimiyeti olmadan ilk anda nefsi problemleri ve tereddütleri ile birlikte tevhid kelimesini söyleyerek, " Lâ ilâhe illallah" diyerek Müslüman olabilir. Bu kimsenin imanı daha yenidir ve güçlenmemiş olması da kuvvetle muhtemeldir. Fakat bu kişi daha sonra, dinin hakikatını ve güzelliklerini görerek, Allah’ın sıfatlarına vakıf olarak, imanı kuvvetlenir ve kâmil imanı elde ederek " Rıza ve hamd " makamına ulaşarak ilk andaki halinden, daha üstün bir hâle gelir. Bu şekilde tereddüt ederek Müslüman olanlara şu hadislerle örnek verebiliriz. "Rasulullah (sav) adamın birisine – İslâm’a gir, dedi. O’da, - Kendimi baskı altında hissediyorum (veya istemediğimi hissediyorum) deyince Hz.Peygamber; - Böyle olsan dahi islama gir(Said Havva’nın açıklamasıyla 'Hoşuna gitmese dahi İslâm’a gir’) diye emretti."(1) Bu hadisi şerifte İslâm olmaya davet edilen kişinin gönül hali, İslâm’a girse bile, ilk anda yâkin ve itminandan uzak bir durum sergilediği halde yine de peygamberimizin (sav) teşvikine engel olmamıştır.
Bir başka olayda Mekke’nin fethinden hemen önce Ebu Sufyan’ın Müslüman olmasındaki durumdur. "İbn İshak, Abbas’dan Ebû Süfyan’ın İslam’a girişinin tafsilatını şöyle anlatıyor: Sabah olunca onu alıp Rasulullah’a getirdim. Rasulullah (sav) onu görünce ' – Yazık sana, Allah’tan başka ilahın olmadığını anlaman için zaman gelmedi mi?’ buyurdu. O’da; ' – Vallahi galiba öyle, çünkü ondan başka ilah bulunsa beni bir takım zararlardan korur, fayda verirdi.’ Dedi. Rasulullah yine; '–Yazık sana Ebu Sufyan, hâlâ benim Allah elçisi olduğumu kavrayamadın mı?' buyurdu. O’da şöyle cevap verdi, '–Anam, babam sana feda olsun, senden daha merhametli, güzel huylu ve akrabasını gözeten birini tanımadım. Ama ne var ki benim içimde hâlâ tereddüt var.’ Bunun üzerine İbni Abbas ona çıkıştı; '-Yazık be, Müslüman ol, başın vurulmadan önce şehadet getir.’ Denir ki o an gerçekten şehadet getirip Müslüman oldu.(2)Dikkat edersek Ebû Sûfyan’ın kalbinde şüphe ve tereddütler olduğu halde boynunun vurulması yani ölüm korkusu itici bir güç olarak ortaya çıkıyor ve o duygularıyla "Lâ ilâhe illallah" diyerek iman ediyor. Tevhidi tereddütlerle de olsa kavrıyor ama "Elhamdulillah" diyen kimsenin kalb olgunluğu, henüz kendisinde yok.
Bu hususta bir örnek daha verecek olur isek Allah (cc) Kur’an’ı Kerimde; "Araplar dedi ki; - İman ettik. De ki siz iman etmediniz. Ancak şöyle deyin, - Biz Müslüman olduk. Henüz iman kalblerinize girmedi"(Hucurat, 49/14) Bu ayette bahsi geçen kişiler bedevi Araplar olup gerek ölüm korkusu, gerekse ganimetlerden pay alma düşüncesi ile Müslüman olmuş kimselerdir. " Lâ ilâhe illallah " diyen, ama iman zaafları olan kişilerdir. Müslüman olmuş, ama "henüz" iman kalblerine tam girmemiş, yerleşmemiş kimselerdir. Bu kimseler imansız olmadıkları gibi münafık da değillerdir. Bu ayetin tefsirinde İbni Kesir; "Bu âyet-i kerîme’de anılan bedeviler münafık değillerdi. Onlar ancak Müslüman idiler, fakat îmân kalblerinde sağlamlaşmamıştı. Onlar henüz ulaşmamış oldukları daha yüce bir makamı kendileri için iddia etmişler ve bu konuda edeblendirilmişlerdir. Şayet münafık olsaydılar, onlara daha sert davranılırdı" diyerek, durumu imanın hakikatına daha ulaşamamış kimselerin uyarılması şeklinde izah eder. İmam Râzi ise aynı ayeti; "Ayette, müellefe-i kulübün haline bir işaret vardır. Çünkü onlar Müslüman olup, imanları da henüz zayıf olunca, Cenâb-ı Hak onlara, "İman etmediniz. Çünkü iman, yakînî inançtır. Böyle bir inanç ise henüz kalblerinize girmedi. İslâm’ın güzelliklerine muttali olduğunuz için, artık (yavaş yavaş) girecektir" açıklamasını yaparak ilk anda zayıf imanlı olan kimselerin, İslâm’ın güzelliklerine şahit oldukça imanlarının kuvvetleşeceğine işaret eder.
Bir başka örnek de şöyledir: Allah (cc); "-O zaman münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar: 'Bunları dinleri aldattı’ diyordu. Halbuki kim Allah’a dayanıp güvenirse, hiç şüphesiz Allah, mutlak galiptir, hakimdir." (Enfal, 8/49) ayetini İmam Kurtubi: "Denildiğine göre münafıklardan kasıt, iman ettiklerini açığa vurmakla birlikte küfürlerini gizleyen kimselerdir. 'Kalplerinde hastalık bulunanlar’ ise, münafıklardan ayrı (kişiler olup) şüphe içerisinde bulunanlardır. Çünkü bunlar henüz İslâm'a yeni girmiş ve nisbeten kalplerinde zaaf bulunan kimselerdi" diyerek, münafık olmadığı halde, İslâm’a yeni girmiş ama kalplerinde hastalık bulunan, zayıf imanlı kimselerden bahsetmektedir.
BAŞLANGIÇTA İMANLARI
ZAYIF OLAN SAHABE
Allah (cc) bir Ayeti Kerime’de; "Ey iman edenler, Allah yolunda adım attığınız (savaşa çıktığınız) zaman gerekli araştırmayı yapın ve size selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: 'Sen mü’min değilsin' demeyin. Asıl ganimet, Allah katındadır, bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu"(Nisa, 4/94) buyurmuşlardır. Bu ayetin tefsirinde İmam Râzi(rha) şu açıklamayı yapar: "Cenâb-ı Hak, 'Evvelce siz de böyle idiniz’ demiştir. Bir dinden başka bir dine geçen kimsede, işin başında, zayıf bir sebepten dolayı az bir temayül bulunur. Sonraysa bu temayül, mükemmelleşip muhkemleşinceye kadar gittikçe kuvvet kazanır. Buna göre onlara sanki şöyle denilmek istenmiştir: "Siz, daha işin başındayken, muhakkak ki sizde, birtakım zayıf sebeplerden dolayı İslâm’a olan temayülünüz zayıf idi. Sonra Cenâb-ı Hak, bu temayülünüzü kuvvetlendirip, küfre karşı olan nefretinizi arttırmak suretiyle size ihsanda bulundu. İşte onlar da böyledir; onlarda böyle bir korkudan dolayı İslâm’a karşı zayıf bir temayül meydana gelmiştir. Binaenaleyh, onların bu imanını kabul ediniz. Zira Allah Teâlâ, onların kalblerinde iman halâvetini kuvvetlendirip, göğüslerindeki o arzuyu arttıracaktır." Yine İmam Râzi devamla; "Cenâb-ı Hakk’ın "Evvelce siz de böyle iken.." tabiriyle ilgilidir. Yani, işin başında o iman, zayıf bir sebepten ötürü meydana gelmiş olup, daha sonra da, Allah’ın kalblerinizde iman nurunu güçlendirmek ve o iman vesilesiyle o imanla amel etme ve o îmanı sevme hususunda size yardım etmek suretiyle size ihsanda bulunmuş olması hususunda, bu safhalardan geçmede sizin imanınız onların imanı gibidir" demektir." (Sizlerin de imanı kademelerden geçti, öyle olgunlaştı.)
İMAN DERECE
DERECEDİR,
İMANIN ARTMASI/
KUVVETLENMESİ)
"Onlar ki, insanlar kendilerine: 'İnsanlar size karşı kuvvet topladılar, onlardan korkun' dedikleri zaman bu, onların imanını artırdı da: 'Allah bize yeter, O ne güzel vekildir' dediler."(Âl’i imran, 3/173) Bu ayetin açıklamasında İmam Kurtubi(rha); "Hz. Ali’den şu nakledilir: 'İman, önceleri kalpte beyaz bir parıltı olarak ortaya çıkar. İman arttıkça bu parıltı da artar. Tâ ki, bütün kalp bembeyaz oluncaya kadar’İlim adamlarından bir gurubun kanaatine göre, imanın artıp eksilmesi ise, ancak deliller dolayısıyla söz konusu olabilir. Bir kimsenin imana dair sahip olduğu deliller artarsa, bu hususta: işte bu, imandaki bir artıştır, denilir. Bu husustaki görüşlerden birisine göre, işte peygamberlerin diğer insanlara üstünlüğü de bu bakımdandır. Çünkü onlar, imanı diğer insanların bildikleri şekil ve yollardan daha fazla pek çok şekil ve yollarla öğrenip bilmişlerdir."(3) şeklinde açıklama getirir. Yine aynı yerde İmam Kurtubi şu nakli de yapar "Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "İman, yetmiş küsur bölümdür. Bunun en üstünü Lâ ilahe illallah sözü, en aşağısı ise yoldan rahatsızlık veren şeyleri kaldırmaktır." Bunu Tirmizî rivayet etmiştir.(4) Müslim’de de şu fazlalık vardır: "Haya da imandan bir bölümdür."(5) diyerek, imanın bölümleri olduğunu, dereceleri olduğunu beyan eder. İmam Râzi’de Enfal suresi 2. Ayetin açıklamasında peygamber efendimizden: "Şayet, Ebu Bekr’in imanı, yeryüzündekilerin imanı ile tartılacak olsaydı, onun imanı ağır basardı" rivayetini yapar.
Konu ile ilgili bir başka ayet; "Ey iman edenler, Allah’a, Rasûlune, peygamberine indirdiği kitaba, daha evvel İndirdiği kitaba iman edin." (Nisa, 4/136) ayetinin tefsirinde İmam Râzi(rha) Allah(cc)’nün; "Ey iman edenler, Allah’a, O’nun peygamberine... iman edin" emrinin zahirinde zaten iman etmiş olanların iman etmeleri isteniyor, zaten mevcut olana tekrar nasıl iman edilir? bunda açıklanması gereken şu durumlar vardır, diyerek meseleyi şöyle izah eder: "Ey taklîd yoluyla iman edenler, istidlal ve tahkik yoluyla iman edin..." ya da "Ey mücmel istidlallerle iman edenler, tafsilatlı istidlallerle de iman edin..." diyerek delillerine vakıf olarak, tahkik ederek, akıl ederek ve tefekkür ederek detaylı bir şekilde iman edin anlamlarına geldiğini ifade eder. Yani bir mertebeden başka bir mertebeye yükselmeyi, bir iman derecesinden daha yüksek olan ve yakini fazla olan bir dereceye ulaşmayı emretmektedir. Bizler ne kadar öğrenir isek öğrenelim, Allah’ı Hakkı ile bilemediğimiz gibi, cennet nimetlerinin muhteşemliğini, cehennem azabının tarif edilemez şiddetini, kâinattaki inanılmaz sırları, mahlûkattaki incelikleri asla bilemeyiz. Bu sebeple bildiklerimize iman ettiğimiz gibi, bilemediklerimize de iman ederiz. İmanımız, taklid’den tahkik’e, icmali olmaktan, tafsili olmaya doğru devamlı bir seyir halinde olmalıdır." Burada İmam Râzi’nin sözü bitti. Bu ayeti İbni Kesir ise; "Allah Teâlâ, iman eden kullarına, imanın bütün hükümlerine, şubelerine, rükünlerine ve temellerine girmelerini emrediyor. Bu, hâsıl olanı yeniden tahsîl anlamına değil, bilakis kâmil olanı daha mükemmelleştirme, yerleştirme ve ona devam kabilindendir" şeklinde açıklar. Nakillerden anlaşıldığı üzere kişi ilk anda genel olarak "inanılması gereken bütün şeylere iman ettim, Allah’tan ne geldi ise kabul ettim" dedikten sonra, Allah’tan gelen her bir şeyi teferruatlı olarak öğrenerek ve öğrendiklerine de detayları ile tam bir teslimiyet göstererek imanını güçlendirir, arttırır. Bu durum onun ruhunda ve bedeninde kendisini hissettirir. Amellerine ve inancına yansır. Düşünceleri, zevkleri, sevgisi, hayat tarzı, dost ve düşmanları tamamen bu gelişmiş ve güçlenmiş iman üzerine tesis edilir. Onun her hareketi, her düşüncesi sadece ve sadece Allah’ın istediği gibi ve sadece O’nun rızasına uygun olarak yapılır. O’nun dostları dostu, düşmanları da düşmanı olur. Sevdiğinin her arzusunu severek ve isteyerek yapar. O kişi Allah(cc) ile her anında ve her yerde beraberdir. Her daim kendisini gördüğünü bilir. Cibril hadisinde geçen "ihsan" makamı da budur: "Sen Allah’ı görmesen de, O seni görmektedir"
İNSAN İÇİN HER ZAMAN
"HÜSRAN" MEVCUTTUR
"Asr’a and olsun ki, insan hüsrandadır. Ancak iman eden, salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna"(Asr, 103/1-3) ayetlerinde, imtihan alanında zarar eden, Allah’ın verdiği sermayeyi kâr’a dönüştüremediği gibi, elindekini de kaybeden kişilerden bahsedilmektedir.
İmam Râzi bu ayette, İnsanda temel olanın onun hüsran ve pişmanlık içinde olduğuna dikkat vardır, der. Sonra şu açıklamayı getirir; "Allah Teâlâ Tin suresinde, 'Andolsun ki biz, insanı en güzel biçimde yarattık. Derken onu aşağıların aşağısına indirdik’ (Tin, 95/4-5) buyurmuştur. Dolayısıyla oradaki ifade, başlangıcın kemal, neticenin ise, noksanlık olduğuna, buradaki (asr suresindeki) ifade ise, başlangıcın noksanlık neticenin kemal olduğuna delalet etmektedirler. Şu halde, '-bu iki husus nasıl birleştirilebilir’ denilirse, biz deriz ki: Tîn Sûresi’nde ele alınan şey, bedenin halleri; burada ele alınan şey ise, nefsin (ruhun, imanın) halleridir. Binâenaleyh, bu iki ayet arasında bir çelişki söz konusu değildir" diyerek meseleyi açıklar.
Bu açıklamaya göre insanda ilk olarak asıl olan iman noktasında noksanlıktır. İnsan kendisine fırsat olarak, nimet olarak verilen zaman parçası (asr) içinde aslen temiz, şerefli, imanlı, fakat noksan olan ruhunu kemal derecelere çıkarabilir, ya da aşağıların aşağısı olan hayvanlardan ve hatta diğer çirkin, pis, necis mahlûkattan daha da aşağı seviyeye indirebilir. Doğuştan Müslüman olan kişi, daha sonra akıl olgunluğu ile ilim ve amelleri vasıtası ile Allah’a yaklaşarak yetmiş küsur şube olan iman derecelerinden üst derecelere ulaşarak, Allah’ın en çok sevdiği kullarından bir veli kulu olabilir. İmanında kemal derecelere ulaşır. O Allah’ı sever, Allah ta onu sever. Allah ondan razı olur, o da Allah’tan razı olur. Fahruddin er-Râzi, Mafatihul Ğayb isimli tefsirinde asr suresini açıklarken şu açıklamayı yapar: "İnsan hiçbir zaman kendisini zarardan kurtaramaz demektir. Çünkü 'husr’ ana sermayeyi zayi etmek, eldençıkarmak demektir. Kişinin ana sermayesi ise ömrüdür. Ömür de her an ve dakika olarak geçmektedir. Anlar ve dakikalar günah için harcandıysa bunun hüsran olduğunda şüphe yoktur. Mübah olan işler için harcanmışsa yine hüsran söz konusu. Çünkü an’lar ve dakikalar bitince geriye bir eser kalmaz. Hâlbuki insan, bu anlar ve dakikalar içinde eseri devamlı olacak bir takım işler yapabilirdi. O anlar ve dakikalar taatle geçmiş ise (insan yine bir çeşit hüsrandadır, çünkü) o taatlerin daha güzel bir şekilde yapılması da mümkün idi. Allah için yapılan amellerin mertebeleri sınırsızdır. Dolayısı ile en üstününü bırakıp da, en düşük ibadet ile (ve iman ile) yetinmek de bir çeşit hüsrandır" diyerek, kıymetli bir ameli yapanın, keşke en kıymetli olan ameli yapsaydım diyerek hüsranın bir çeşidini yaşayacağını beyan etmektedir. İmanın alt derecelerinde bulunan ve zamanını, imanını olgunlaştırmak için kullanmayan kişi de bir çeşit hüsran içindedir. Yüksek derecede iman sahibi olmak cennetlerin en yükseği ve en ortası olan Adn ve Firdevs cennetlerine ulaşmaya vesile olduğu gibi, daha da önemlisi Allah’ın rızasını, sevgisini ve cemalini görmeyi mümkün kılar. Bu ise nimeti ekber’dir. Allah(cc) biz Müslümanlara büyük hedefleri emretmekte, cennetlerin en güzeli, en üstü ve en ortası olan Firdevs cennetine talib olmamızı istemektedir. İbn Kesir’in tefsirinde Buhari ve Müslim’den naklettiğine göre bir Hadis’i Şerif’te Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah’tan cenneti istediğiniz zaman, O’ndan Firdevs’i isteyin. Muhakkak o, cennetin en üstünü ve cennetin ortasıdır. Cennetin nehirleri oradan kaynar ve üzeri Rahmân’ın Arş’ıdır."(6) Bir başka hadisi şerifte: "Ebû Ümame(ra)’de peygamberimizden şunu rivayet etmiştir: "Allah’tan Firdevs’i isteyin, çünkü o cennetlerin en yücesidir. Firdevs’de bulunanlar Arş’ın gıcırtısını işitirler."(7)
Müslüman, Firdevs’e ve Adn cennetlerine talip olmalıdır. Bu hususta açgözlü olmalı, yüksek hedefleri seçmelidir. Fakat Firdevs’e talip olanlar Onun bedelini ödemek zorundadırlar. Onun bedelini ödemek için de önce bedelini öğrenmek gerekir ki gereken yapılsın, cennetin en üst ve orta yeri, en yücesi kazanılsın. Özellikleri çok güzel olan bir şeyin bedeli muhakkak ki pahalı olacaktır. Onu ödemek ancak o zenginliğe, zengin imana ve amellere sahip olan insanların işidir. Zenginlik ise yavaş yavaş elde edilen bir sıfattır. Diğer bir tabirle imanda kemâl derecelere ulaşmak, mesafe kat etmek ancak ilim ve tam bir teslimiyet ile mümkündür. Burada şu açıklamayı yapmakta da fayda vardır, bir kısım fâsık Müslümanlar, Allah’ın emirleri hususunda amel zafiyeti içinde olup, "-Ne yapalım! Cehennemde cezamızı çektikten sonra cennette gideriz inşallah" demekte ve kendilerine "cehennem sonrası bir cennet" hedeflemektedirler. Bu gerçekten korkunç bir hedeftir. Her ne kadar bu sözde imanı kurtarmak ve cennetin en düşük derecesine de olsa girmek hedefi olsa da, kişinin cehennemin o dehşetli ve korkunç azabına razı olabilmesi, amellerinde eksiklik göstermesi, fıskında ısrar etmesi, onun gerçekten çok zayıf bir imana sahip olduğunu gösterir ki, o imanın da yok olma tehlikesi her an çok yakındır. Böyle insanların imanları açıkta yanan mum gibidir, korunaksızdır ve her an ufak bir rüzgârda bile sönebilir. Hele ki içinde bulunduğumuz küfrün ve şirkin egemen olduğu toplumlarda, fırtınalar ve kasırgalar esmekte iken bu imanların hala ışık vermesi çok, çok zordur.
İMANLARIMIZ
NASIL ARTAR
"Mü’minler o kimselerdir ki, Allah’ın ismi anıldığında onların kalbleri korku ile titrer. Allah’ın ayetleri okunduğunda onların imanı artar."(Enfal, 8/2) ayetinde şu açıklama vardır: "Allah’ın kudret ve hikmetinin kemâli, ancak, Allah’ın mahlûkatındaki hikmetinin eserleri vasıtasıyla bilinir, anlaşılır. Bu husus, sahili olmayan bir denizdir. İnsan her ne zaman, Allah’ın bir başka şeyi yaratmasındaki hikmetinin eserlerine takılıp kalırsa, bundan, bir şeyi yaratmasındaki hikmetinin ne olduğunu talep edip aramaya geçer. Böylece de bu kimse, birincisinden daha yüce, daha şerefli ve daha mükemmel olan bir mertebeden başka bir mertebeye geçmiş olur. Bu mertebeler sınırsız olunca, hiç şüphesiz ki tecellî, keşf ve marifet mertebeleri de sınırsız olur."(8) diyen İmam Râzi, ilim ve iman ilişkisine dikkat çekmektedir. İnsan doğuştan hiçbir şey bilmemektedir. "Allah’tan en çok âlimler korkar" (Fatır, 35/28) Ayeti gereği, ilmi öğrenen ve onunla amel eden ilim sahipleri, gayretleri miktarınca kemal sıfatlara ulaşırlar. Elmalı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirinde: "Bilgi ve ibadet sebepleri ve delilleri arttıkça iman da taklitten çıkıp tahkik özelliği kazanmaya başlar, tahkik gelişir, yakîn ve itminanları ziyadeleşir. Ve ancak Rab’lerine tevekkül ve itimat eylerler. Başkasına değil, yalnızca Allah’a güvenir ve O’na teslimiyet gösterirler ve işlerinde başarıyı ondan beklerler" diyerek, ilim, tefekkür, itminan ve yakîn sıralamasına işaret eder. Lâ ilâhe illallah diyerek Müslüman olan bir kişi, genel manada Allah’tan ne geldi ise onu kabul ettiğini beyan eder. Allah’ın emirlerine muhalif olan bütün emir, kanun, hayat tarzı ve düşünüşleri de reddeder. Fakat daha ilk anda Lâ ilâhe illallah sözü ile neleri kabul ettiğinin detaylarını bilmemektedir. Bu kişi iman etmiştir ve hemen İslâm kapısından içeri girmelidir. "Ey iman edenler, topluca İslâm’a girin" (Bakara, 2/208) Bu ayette iman edenlere Allah (cc) İslâm’a girmelerini emretmektedir. İslâm ise her hususta ruhen ve bedenen "teslim olmaktır". Teslim olmak ise ancak bilmek ve tastik ederek, razı olarak uygulamaktır. İnsan ne kadar çok şeyi öğrenir, detaylarına sahip olur ve bu detaylar onun, ayrı ayrı her bir konu üzerine yakinini arttırır, tastikini güçlendirir ise, bu kişinin imanı artmış (kuvvetlenmiş) olur. İtminan sahibi olur, her bir hususunda mutmain olur. Allah’a her konuda tam bir güven duyar. O’nun hiçbir emrini sorgulamadan severek ve isteyerek teslim olur. Aynı Hz.İbrahim’in çok sevdiği oğlunu kurban etmesi gibi, Hz.İsmail’in kurban olmaya razı olması gibi, Hz.Hacer’in teslimiyeti gibi. Bunların örnekleri pek çoktur. Bunlar kâmil imana sahip olmuş, imanları tahkik’e ulaşmış, salih kimselerdir. İşte ayette belirtildiği üzere "Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler."(Enfal, 8/2) Her işlerinde, her hususta Allah’ı vekil ederler, O’na güvenirler. Ruhen ve bedenen tam bir teslimiyet ile O’na bağlanırlar. Biz Allah’ı ancak sıfatları ve yarattıkları ile biliriz. O’nun gücünü yaratmış olduğu mahlukâtında görürüz. Bu ise ancak O’nun yarattığı şeyleri incelemek ve tefekkür etmek ile mümkün olur. Bu hususta Allah(cc);
"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün peşi sıra gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır.
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında düşünürler"(Âl’i imran, 3/190-191) buyurmuş ve bizleri tefekküre ve akletmeye davet etmiştir. Bu ayetin tefsirinde İmam Fahruddin er-Râzi şu açıklamayı yapar: "Bil ki, husûsî hakikati ile kendisini bilmek mümkin olmayan bir varlığı, ancak eserleri ve fiilleri ile bilmek mümkin olur. Binâenaleyh onun fiilleri şerefli ve yüce olduğu zaman, aklın o fâilin mükemmelliğini bilişi de o nispette mükemmel olur. İşte bu sebepten ötürü, câhil bir insanın Kur’ân hakkındaki inancı büyüktür. Fakat onun inancı taklîdî ve icmali bir imandır. Ama Cenâb-ı Hakk’ın her âyetindeki şaşırtıcı sırlara ve lâtif inceliklere muttali olan muhakkik bir müfessirin Kur’ân’ın büyüklüğü hakkındaki inancı daha mükemmeldir." Yani nasıl ki Kur’an hakkında bile avamdan olan, sıradan bir insanın bilgisi ile, tahkik ehli bir müfessir, bir âlim aynı değil ise; yine ayet hükmünde olan ve Allah’ın kudretini ifade eden kâinatın inceliklerini ve detaylarını da araştıran ve dünya üzerinde ve uzayda bulunan her bir şeyin sırlarına vakıf olan insan da diğerleri gibi değildir. Her bir zerrede O’nun gücü ve kudreti kendisini göstermektedir. Bu bilgiler ise bırakın sahili olmayan bir deniz, bırakın okyanusların enginliği, uzayın sonsuzluğu kadar ve daha da fazlası sırları ihtiva eder. İnsan bir kere açılmaya görsün. Bu muhteşem gücü ve kudreti gören kişi de der ki, 'Subhanallah! Sen her türlü eksiklikten uzak olduğun gibi aynı zamanda da bütün kemal sıfatlara sahipsin. Seni övüyor ve seviyorum. Sana tüm ruhum ve bedenim ile teslim oluyor ve sadece senin emirlerini dinleyeceğime, senin kanunlarının dışındaki sistemleri, rejimleri ve hayat tarzlarını reddedeceğime sana söz veriyorum’ diyerek imanın kemalâtını ortaya koyar. Bu hale gelen insan da ilk anda iman etmiş olduğu halde değildir, olgunlaşmıştır, itminanı kuvvetlenmiş, Allah’a tam bir teslimiyet ile teslim olmuştur. İmanımız, taklid’den tahkik’e, icmali olmaktan, tafsili olmaya doğru devamlı bir seyir halinde olmalıdır" Lâ ilâhe illallah yolun başı, elhamdülillah ise sonudur.
___________________
(1) El Esâs Fi’t tefsir, Said Havva tefsir c.2 sh.142
(2) Fıkhu’s Siyre, Ramazan el Bûti, sh.375.
(3) İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Âl’i İmran 173.tefsr.
(4) Tirmizî, İman 7; Müsned, II, 379, 445.
(5) Müslim, İman 58; Ebû Dâvud, Sünne 14; Nesâî, İman 16; İbn Mâce, Mukaddime 9.
(6)-(7) İbni Kesir, Mu’minun suresi 11.
(8) Mefatihul Ğayb, Fahruddin er-Râzi, Enfal, 2. ayet tfs.
 
Misak Dergisi 344. Sayı
Temmuz 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya