Dördüncü Bâb: Re’y ve İctihâdın Meşrû'iyetine Delîl Beyânındadır
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamları; İslâm Fıkhı'nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz'in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'dır. Bunlara 'Edille-i Şer'iyye' denildiği gibi 'Asli Deliller' de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer'i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi'nin, usûl ilimlerini konu alan "Minhâcü'l-Muhammedî" isimli eserinin girişinde yer alan ve şer'i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
18.07.2019 10:30
217 okunma
Paylaş
MÂLÛM ola ki Nazzâm ve İmâmiyye ve Hâricîler aklî kıyâsın kabulüne ve 'illet-i mensûsanın gayri (nass olarak belirtilen illet dışında) şer'î kıyâsın (kıyasın şer'î hususlarda kullanılmasının) reddine zâhib (kânî) oldular. Yani, aklî kıyâs makbûl ve -nass olarak belirtilen illet dışında- şer'î kıyâs merdûddur" dediler. Ve Hanbelîler şer'î kıyâs ile amel etmeyi emrettiler ve aklî kıyâs ile iştiğâlden nehyettiler.
Ve fakîh ve kelâmcılardan cumhûr-i ulema şer'î kıyâs ve aklî kıyâsın kabulüne zâhib oldular. İşbu mezheb, sahâbe, tâbi'în ve selef-i sâlihînin ihtiyâr ettikleridir.
Bundan sonra şer'î kıyâs ile amelin vâcip olmasında ihtilâf ettiler. Ebü’l-Hüseyin Basrî ve Kaffâl "Şer'î kıyâs ile amel aklen vâciptir" dediler.(1) Lâkin muhtâr olan aklen caiz ve naklen vâcip olmaktır. Hak Celle ve Alâ buyurdu ki:
"İmdi i'tibâr edin (ibret alın) yâ basîret sahipleri!"(2)
İ'tibâr ise bir şeyi nazîrine redd etmektir (benzerinin hükmü ile bir tutmaktır). Nitekim Sa'leb’den böylece hikâye olundu. Bu ise, kıyâsdır; yani bir şeyi nazîrine redd kıyâsın mânâsıdır. İmdi, bu âyet-i kerîme ile emredilmiş olur. Pes mânâ, "Kıyâs eyleyin yâ ebsâr sahipleri" demek olur.(3)
Mansûr Kâ’ânî "Muğnî Şerhi"nde der ki: "Hak Te'âlâ bir sebep üzere binâ’en bir kavmin helâkini zikretti ki, ol sebep onların kuvvet ve şevket ile mağrûr olmaları idi. Ondan sonra; "Fa'tebirû yâ üli’l-ebsâr" dedi. Yani, "Bu sebep mislinden ictinâb eyleyin (kaçının), zira eğer siz bu sebep misli işlerseniz bu cezâ misli sizin üzerinize terettüp eder." İmdi, Fâ-i Ta'lîli (Sebebiyet Fâ’sını) "Fa'tebirû" kavline idhâl ettiyse (getirdiyse) kazıyye-i mezkûreyi kazıyye-i küllîye i'tibâr (âyette anılan hükmü, genel bir hüküm olarak kabul) ile onu öğüt alma gerekliliği için illet (bir sebep) kıldı. Genel kural şudur ki, sebebin varlığını bilen her bir kimseye, vücûd-ı müsebbeb (ondan çıkacak sonuç) ile hüküm vermek vâcip olur. İmdi, bu genel kural sâbit olduysa, şer'î hükümlerde kıyâsın vâcipliği de sabit oldu."(4)
Ve Hak Celle ve 'Alâ buyurdu ki:
"Eğer onlar ol emri (hususu) Peygamber (sav)’e ve mü’minlerden re’y sahiplerine, yani ulemâya red idelerdi (götürselerdi), onlardan onu istinbât ve istihrâc edenler ol emre lâyık olan hükmü bilirlerdi."(5)
İmam Süyûtî "İklîl" nâm kitabında şöyle der: "İşbu âyet-i kerîme istinbât ve ictihâdda asl-ı 'azîmdir (temel bir dayanaktır)."(6) Ve dahî buyurdu ki:
"Velî, vasî veya hâkimden biri, vasıyyet eden kişiden vasıyyette hatasını veya kastıyla haktan mislini veyahut sülüsten (üçte birden) vasiyeti ile zulmünü bilip vârisler ile vasıyyet olunan kimseler arasını ıslâh edip vasiyeti adalete döndürse onun üzerine vebal yoktur."(7)
Süyûtî "İklîl" nâm kitabında şöyle der: "İşbu âyet-i kerîmede delâlet vardır ki, ictihâdıyla ve gâlib zannıyla hüküm caiz ola."(8)
Ulemâdan bazı muhakkikler derler ki: "Bu ümmetin ictihâdlarındaki dayanağı, Peygamberimiz (sav)’in leyle-i mi'râcda namaz emrinde Mûsâ (as) ile Rab Teâlâ arasında müracaattaki ictihâdlarıdır. Şöyle ki: (Peygamberimiz) ümmeti üzerine elli vakit namaz farz olundukta, onunla nüzûl edip; ne i'tirâz ve ne istiksâr etti. Ne zaman ki Mûsâ (as) ona "Rab Teâlâ’ya müracaat eyle!" dedi. Peygamberimiz (sav) mütehayyir oldu (şaşırdı). Zira edeb-i ilâhî i'tâ eder ki, mu'âraza etmeye ve ümmetine şefkati iktizâ eder ki, tahfîf talep eyleye, ta ki Rab Teâlâ'ya sıkıntı, bıkkınlık, ikrah ve tembellik gösterilmeye. Öyle olsa, iki hâletin hangisi öncelikli tercîh olduğunda tereddüt ve ictihâd ettikten sonra Mûsâ (as)’ın kavline rücû' etti ve onu ümmette imzâ eyledi. Ve Hak Teâlâ ahkâm-ı şer'iyyede ictihâdı onlar için meşrû' kıldı.
Ve Hak Celle ve Alâ buyurdu ki:
"Yâ Muhammed! Dâvûd ile Süleymân’ın ekin hakkında hükümlerini zikret. Şol vakit ki bir kavmin koyunları geceleyin çobansız iken başka birinin ekinine girip yedi ve ifsâd etti. Biz o ikisinin hükmüne 'âlim idik, zira onun ilmi bize hafî kalmaz. İmdi, biz hükûmeti veyahut fetvâyı Süleyman’a tefhîm ettik. Ve o ikisinden her birine nübüvvet hükmü ve kazâda anlayış verdik."(9)
Kıssası budur ki, İbn Abbâs (r.anhümâ) şöyle der: İki kimse husûmet ile Dâvûd (as)’a vardılar. Onların biri ekin sahibi ve biri koyun sahibi idi. Ekin sahibi dedi: "İşbu kimsenin koyunları çobansız olmakla gece benim ekinime girip ifsâd etti." Dâvûd ekini ve koyunu bahâya tuttu. Koyunun pahasıyla ifsâd olunan ekinin pahası beraber geldi. Öyle olunca, koyunun cümlesini ekin sahibine verdi. O iki hasım Dâvûd (as) katından çıkıp Süleyman (as)’a uğradılar ve Dâvûd’un hükmünü ona haber verdiler. Süleyman (as) o vakitte onbir yaşında idi. Süleyman onlara dedi ki: "Babam ne güzel hüküm etmiş. Lâkin bunun gayri ile hüküm etmiş olsa ikinize dahi erfak (uygun) idi. Heman dem koyun sahibi geri Dâvûd (as)’a varıp Süleyman’ın dediğini ona haber verdi. Dâvûd (as) Süleyman’ı davet edip; "Benim hükmüme ne dersin?" dedi. Süleyman (as) ayıttı: "Güzel hüküm etmişsin!" Dâvûd (as) ona, "Babalık ve oğulluk hakkı için ikisinin arasında hüküm eylegil!" dedi. Öyle olunca, Süleyman (as) koyunu ekin sahibine verdi, ta ki onun sütü, dölü ve yünü ile faydalana... Ve ekini koyun sahibine verdi, ta ki onu ıslâh eyleye. Kaçan kim, ekin evvelki haline erişe, koyun yine koyun sahibine ve ekin yine ekin sahibine reddola... Dâvûd oğlu Süleyman’a, "Hüküm senin hükmündür!" deyip kendi hükmünden onun hükmüne rücû' edip ol minvâl üzere onların arasında hükmeyledi.(10)
Ulemamız derler ki: Bu hüküm onların şeriatında idi. Ve amma bizim şeriatımızda çobansız davarın gündüzde ifsâd ettiğinde damân [tazminat, garanti] yoktur. Ve gece ifsâd ettiğinde İmam Şâfi'î katında damân vardır. Ve amma İmam Ebû Hanîfe (kv) katında gecede ve gündüzde ifsâd ettiğinde mutlaka damân yoktur. Meger ki, çobanı kasdıyla salıvere veya davarını bilerek sürer veya yedirir kimse ola.(11)
Bu mesele, Fetâvâ-yı Kâdîhân ve Hidâye ve gayride musarrahdır. Malûm ola ki, Peygamber (as) kendisine vahiy olunmayan şeyde âdet olarak ictihâd etmesinde ulemâ ihtilâf ettiler. Bazıları dedi ki; Peygamber için ancak hâlis vahiy vardır, re’y ve ictihâd -vahiyden âciz oldukları için- ümmetinin hazzıdır.
Allahü Te'âlâ buyurdu ki:
"Peygamber (sav)’in Kur’ân ile nutku nefsi hevâsından sâdır olmaz. Kur’ân veyahut Peygamber onunla nutk ettiği [başka] değil, ancak Hak Teâlâ’nın ona vahyettiğidir."(12)
Bu âyet delâlet eder ki, Peygambere ictihâd caiz olmaya. Ve bu, Eş'ariye, kelâmcılar ve Mu'tezile’nin ekserinin kavlidir. Ve bazıları dedi ki: Peygamber için şer'î hükümlerde vahiy ile ve re’y ve ictihâd ile birlikte 'amel etmek caiz idi. Ve bu kavil, İmam Ebû Yûsuf’tan menkûldür. Ve Şâfi'î ve hadîs ehlinin genel mezhebi budur. Zira Hak Teâlâ; "Fa'tebirû yâ üli’l-ebsâr" buyurdu. Peygamber ise basîret cihetinden insanların en ulusu ve fıtnat ve serîret (akıl) cihetinden en seçkini ve istinbât cihetinden en iyisidir. İmdi işbu genel hitâbın kapsamına girmeye Peygamber daha evlâ oldu.(13)
Hâsıl-ı kelâm, peygemberlere re’y ve ictihâdı caiz görmeyenler, "Dâvûd ve Süleyman’ın hükmü vahiy ile idi ve Süleyman’ın hükmü, Dâvûd’un hükmünü nesh eyledi" dediler. Ve amma ki enbiyâya ictihâdı tecvîz edenler, "Onlar ictihâd fazîletini idrâk için hükümleri ictihâd ile olmuştu" dediler.
Ve amma Hanefîler katında sahîh ve fetvâya muhtâr olan budur ki, Peygamber vahiy olunmadığı hâdisede vahyi intizâr (beklemek) ile me’mûrdur. Kaçan ki mübtelâ olduğu hâdisenin hükmünü beyân konusunda vahiyden ümidi kesildiğinde, ictihâd ile amel eder. Zira Hak Teâlâ "Fefehhemnâhâ Süleymân" buyurdu. "Biz Süleyman’a hükmü tefhîm ettik". Bu tefhîm ise nusret-i re’yden (doğru görüşe ulaştırma yardımından) ibarettir. Zira Dâvûd (as)’ın hükmü vahiy ile olaydı, o hükmün aksine Süleyman (as)’a nice vüs'at (genişlik) olurdu. Ve Süleyman ona nice muhalefet ederdi? Ve Rab Teâlâ bu hüküm üzere Süleyman’ı medhettiğinden ma'lûm oldu ki, Süleyman’ın hükmü re’yiyle idi. Ve burada Hak Teâlâ’nın "O hevâsından konuşmaz" kavline tutunmak zayıftır. Bu âyet Kur’ân’ın şanını beyan için nâzil oldu. Zira küffâr iddia ettiler ki, Kur’ân’ı Peygamber (sav) kendinden düzdü. İmdi mânâ, "Muhammed’in Kur’ân deyû nutk ettiği vahiydendir, hevâ-yı nefsinden değildir" demek olur.(14)
İmam Süyûtî, "İklîl" nâm kitabında der ki: "Dâvûd ve Süleyman (as)’ın hükümleri konusunda nâzil olan âyet-i kerîme ile istidlâl olunur ki, ahkâmda peygamberler ve başkalarının ictihâdı caiz ola. Müctehid hatâsı üzre müsâb (isabet etmiş) ve me’cûr (ecir kazanmış) olup, günahkâr olmaya. Zira Hak Celle ve 'Alâ hakkı idrâk edenin Süleyman (as) olduğunu haber verdi. Ardından [Dâvûd ile birlikte] ikisine dahi senâ etti."(15)
Ve dahî malûm ola ki, Peygamberin re’y ve ictihâd ile ibadet etmesine kâil olanlar ictihâdında hatasının caiz olup olmadığı konusunda ihtilâf ettiler. Onlardan bazıları hatayı caiz görmedi. Ve bazıları şöyle dediler: Muhtâr olan Peygamberin ictihâdında hata etmesinin caiz olmasıdır. Lâkin hata üzere karar olunmaz. Hatayı caiz görmeyenler derler ki: "Biz hükümlerde Peygambere ittibâ' ile (uymakla) me’mûruz. İmdi onun üzerine hatâ caiz olaydı, hataya ittibâ' ile me’mûr olurduk. Bu ise caiz değildir."
Amma kavl-i muhtâr üzerine delîlimiz, Hak Teâlâ’nın: "Yâ Muhammed, Hak Teâlâ senden 'afv eyledi. Münâfıklar senden gazâya gitmemek için izin istediklerinde onlara niçin izin verip tevakkuf etmedin?"(16) kavl-i şerîfidir.
İşbu âyet Peygamber (sav)’in onlara izinde hatâsına delâlet eder. Zira 'afv hatanın peşi sıra gelen şeylerdendir. Lâkin Peygamber (as) hata üzerine karara muhtemel olmaz. İmdi, kaçan Hak Teâlâ Peygamber (as)’ı ictihâdı üzerine karar ettirse, hatasını beyan etmese, böyle etmesi hüküm üzerine nass gibi delâlet-i kâtı'a (kesin delil) olup ona muhalefet haram olur. Amma Peygamberin başkasından olan ictihâd bunun aksinedir. Bir başka müctehidin ona muhalefet etmesi caizdir. Zira o kişi hata üzerine karardan mâsûm değildir. Peygamber (sav)’in ictihâdı kat'î olmada ilhamı gibidir. Pes, Peygamber (sav)’in ilhamı şer'î bir hüccettir. Ona muhalefet kimseye caiz olmaz. Zira yakînen biliriz ki, o ilham Allah katındandır. Ve amma Peygamberden başka kimsenin ilhamı, -hataya ihtimali olduğu için- bir başkasına hüccet olmaz.(17)
Ve dahi mâlûm ola ki ictihâd, lügatta kişinin maksûduna vâsıl ve te’emmül olmağı (ulaşmak) için mechûdunu bezl etmektir (tüm gayretini sarf etmesidir). Ve şeriatta fakîh şer'î hükme ulaşma konusunda tahsîl-i zan (zannî de olsa bir sonuca varmak) için vüs'ini istifrâğdır (tüm kapasitesini ortaya koymasıdır). Ve bazıları dedi ki; ictihâd şeri'atta şer'î delillerden hükümleri çıkarma konusunda tüm gayretini sarf etmektir.
Ve ictihâdın şartı oldur ki, ilm-i kitâbın lügat ve şer'î mânâları, 'âm, hâs ve benzeri gibi daha önceden anlattığımız kısımların vücûhunu cem' ve zabt eyleye. Ve sünnet ilmini tarîkleri ile cem' eyleye. Ve kıyâsın vecihlerini, yani kıyâsın yol (metod) ve şartlarını bilmektir. Kur’ân’da olan her şeyi bilmek şart olmaz. Belki şart olan ona hükümlerle alâkalı olan âyetleri bilmektir ve o âyetler beşyüz miktarı âyettir. Bunun gibi hadîslerden dahî hükümlerle alâkalı olan hadîsleri bilmek şarttır, yoksa hepsini bilmek şart değildir. Ve dahi kitâb ve sünnette hıfz (ezber) şart kılınmaz, belki bu ikisinin yerlerini bilmek şarttır; şu şekilde ki –daha önceden deneyimi olduğu için- bunlardan [aradığı] hâdiseyi talep (bulmak) ona mümkün ola. Ve müctehidler hüküm çıkardığı fürû'ı (fer'î meseleleri) dahi bilmek şart değildir. Ve icmâ' ve hilâf mevâkı'ının (üzerinde görüş birliği ve ayrılıkları olan hususların) tamamını bilmek dahi şart olmaz, belki fetvâsının icmâ'ya muhalif olmadığını bilmek kifayet eder.(18)
Ve ictihadın hükmü, gâlip re’yi ile isabettir. Bu sebepten hak ehli olanlar dediler ki: Müctehid bazen hata eder ve bazen isabet eder. Ve ictihad konusu olan fıkhî meselelerde hak birdir. Zira İbn Mes'ûd (ra) buyurdu ki: "Re’yim ile ictihâd ederim. İmdi, ictihâd ile verdiğim hüküm hak olursa Allah Teâlâ’dandır. Ve eğer hata olursa bendendir veyahut şeytandandır."(19)
İbn Mes'ûd’un işbu sözünde delâlet vardır ki, ictihâdda hata ve isabet ola. Bu söz sahâbe arasında şâyi' oldu ve onu birisi inkâr etmedi. Pes, imdi bu sahâbeden icmâ' oldu ki, ictihâd hataya muhtemeldir.
Amma Mu'tezile 'indinde her müctehid, ictihâdı sonunda vardığı şeyde isabet edicidir ve mahall-i nizâ'da (tartışmalı konularda) hak çokludur. Zira Hak Teâlâ müctehidi isabet-i hak (doğruya ulaşmak) ile mükellef kılmadı. İmdi her müctehid isabetli hüküm vermiş olur. Ve eğer isabetli hüküm vermiş olmasa kapasitesinde olmayan şeyle teklîf lâzım gelirdi. Pes, müctehid isâbet-i hak (doğruya ulaşmak) ile mükelleftir, bu ise hakkı müte'addid (çoklu) kılmadıkça asla olmaz. Hakkın müte'addid (çoklu) olması naklî konulardadır. Ve ammâ usûl-i dînden olan akliyyâtta (itikâdî konularda) hak birdir. Mu'tezile ve Ehl-i Sünnet buna icmâ' etmişlerdir. Hatta usûl-i dînden olan akliyyâtta (itikâdî konularda) hata eden kâfir olur.
Her ne kadar İslâm milletine muhalif ise de, Mu'tezile’nin tutunduğu şeye karşı cevâb budur ki: Müctehidler Hak indinde olan hakka isabet ile teklîf olunmadılar, belki hakka isabet ictihâdıyla (gayretiyle) teklîf olundular. Şu halde, ictihâdda musîbler (doğru hareket etmiş) oldular, her ne kadar bazıları hakta hatâ ettilerse de... Şol kimse gibi ki, atını yitirdi ve bir cemaate atı aramayı emredip o cemaatin her biri atı aramak için [değişik] bir yöne gitti. İmdi, onların her biri arama noktasında musîbdir (isabetlidir). Lâkin hangisi atı bulursa ibtidâda ve intihâda (başlangıç ve sonuçta) musîb olur. Ammâ geri kalanlar ise başlangıçta musîb ve sonuçta hatalı olurlar. Ve kaçan müctehid hatâ etse, ibtidâen ve intihâen (başka ve sonda) hata etmiş olur. Yani ictihâdında ve ictihâdıyla ulaştığı şeyde hata etmiş olup hamli sahîh olmaz. Ve bu söze Şeyh Ebû Mansûr Mâtüridî meyl eyledi.(20) Zira Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:
"Eğer ictihâdında hata edersen senin için bir hasene vardır."(21)
Peygamberimiz "hata" kelimesini kullandı. İmdi kâmil mânâya munsarif olur ki, o ibtidâ ve intihâ hatâdır. İşbu hadîs delalet eder ki, kaçan müctehid hata etse ibtidâ ve intihâ (işin başında ve sonunda) muhtî (hatalı) olur. Lakin muhtâr olan kavil budur ki, müctehid hata etse ibtidâ musîbdir. Yani ictihâdının başında isabet edicidir, şol mânâya ki, fiili (yaptığı iş) şer'î ve kendisi sevâb kazanmış ve me’cûr olur. Ve intihâ muhtîdir, yani matlûba (istenilene) isabet etmekte hata edicidir. Ve bu kavil Ebû Hanîfe (rha)’den mervîdir.
İmdi, İmam Ebû Hanîfe’den rivayet olundu ki, her müctehid musîbdir ve Hak Teâlâ 'indinde hak birdir. Pes, zâhir oldu ki, Hak Teâlâ katında olan hakkı, hata eden ameli hakkında isabet etmiş olup, ehl-i haktan rivayet olunan ile bu rivayet arasında tenâkuz olmaz. Zira İmam-ı A'zam’ın bu kelâmı, "Her müctehid ameli hakkında musîbdir, yoksa Hak Teâlâ katında sâbit olan hüküm hakkında değil" demektir. Ve bu söz, vücûb-ı aslah’a (herkes için en iyi olanı yapmanın vâcip olması hükmüne) mü’eddî değildir. Yani, Mu'tezile derler ki, "Kullar için aslah (en iyi) olan şey, Hak Teâlâ’nın üzerine vâcibdir." Ehl-i Sünnet 'indinde bu söz bâtıldır.
İmdi, "Her müctehid amel hakkında isabet edicidir" demek, vücûb-ı aslah’a müeddî olmaz, belki bu sözün gâyeti, vukû-'ı aslahdır. Vukû-'ı aslah ise bâtıl değildir. Zira fukahâ ittifak ettiler; Hak Teâlâ’nın fiil ve hükümleri, kulların maslahatlarını gözetmek ile mu'alleldir. Nitekim fukahânın, mu'âmelât, 'ukûbât ve zevâcirin (engelleyici hükümlerin) şer'îliğini beyan ederken (ortaya koydukları) ta'lîller (sebepler) işbu mânâyı yeterince açıklayıcıdır.(22)
"Tenkîh" Sâhibi der ki: "'İllette münasebet iştirâtı (şartının aranması), Hak Teâlâ’nın fiillerinin kullarının maslahatlarını gözetme ile mu'allele (maksadına yönelik) olması üzerine mebnîdir. Bununla beraber eslah olan (kullar için en iyi olanı yapmak), Hak Teâlâ üzerine vâcib olmaz. "Ef'âlü’llâh mesâlih-i 'ibâd ri'âyetiyle mu'allele değildir" (Allah’ın fiilleri, kulların maslahatlarını gözetmeye yönelik değildir) diyen kimsenin sözü, haktan gâyet uzaktır. Zira Peygamberlerin gönderilmesi halkı ihtidâ (doğru yola yöneltmek) içindir. Ve mu'cize izhârı halkın onları tasdîk içindir. İmdi, ta'lîli (yüce Allah’ın fiillerinde bir gaye aramayı) inkâr eden nübüvveti inkâr etmiş olur."(23)
İmam Fahr-i Râzî, "Mahsûl" adlı kitabında der ki: "Hak Teâlâ’nın ahkâmı mesâlih-i 'ibâd için meşrû'adır (kulların menfaatleri için konulmuştur). Yoksa bu Hak Teâlâ üzerine vâcip değildir. Belki Hak Teâlâ bunu bizim üzerimize tafaddul ve ihsân için işledi."(24)
İmdi, şek yoktur ki kulun ictihâdında musîb olması kesb ve ihtiyarı ile sâbit oldu. Kulun nazarı ise fiilîdir. Ve hilâf yoktur ki, mükellef üzerine vâcip olur ki, dîn ve dünyasında kendisine eslah (en iyi) olanı işleye... Görmez misin ki, üzerine vacip olan amelleri işlemek ve ma'âsîden ictinâb (günahlardan kaçınmak) kula eslah değil midir? Ve bunun üzerine bi’l-icmâ' vâcibdir. Hatta bunu bir kimse inkâr etse kâfir olur.
Ve biz Rab Teâlâ’nın hakkıyyetini, vahdâniyetini, kemâl sıfatları ve nü'ût-ı helâline olan inancımızda kat'î olarak musîbler değil miyiz? Ve şek yoktur ki, bu bizim için eslahdır. Ve her müctehidin ameli hakkında musîb olduğuna(25) delîl, Hak Te'âlâ’nın: "Mâ kata'tüm min lînetin ev teraktümûhâ kâ’imeten 'alâ üsûlihâ fe-bi’iznillâhi ve li-yuhziye’l-fâsikîn" kavl-i şerîfidir. Peygamberimiz (sav) sahâbe ile Benî’n-Nadîr’a gazâ ettiğinde nüzûl etti ki, Benî’n-Nadîr kalelerine sığındığında Peygamber, onların hurmalarını kesip yakmayı emreyledi. Bunu gören Allah düşmanları o anda feryat edip, "Sen iddia edip, salâh murâd ederim dersin. İmdi yemiş ağaçlarını kesmek sana göre salâhdan mıdır? Sana nâzil olanda arzda fesâd etmeye ruhsat buldun mu?" dediler. Onların bu sözleriyle Müslümanlar müteessir olup, işlediklerinin fesâd olmasından korktular. O zaman bazıları ayıttı ki; "Onu kesmeyiz, zira Hak Teâlâ onu bize ganimet kılıpdur" ve bazıları dahi, "Kesip onunla Allah düşmanlarını öfkelendiririz" dediler. Hak Celle ve 'Alâ iki gruptan dahi râzı olup işbu âyeti inzâl eyledi.(26)
Mânâsı budur ki:
"Hurma ağaçlarından kim kestiniz veyahut kesmeyip kökleri üzere alıkodunuz ki, bu iki hâlet dahi Hak Teâlâ’nın emir ve dilemesi iledir ve dahi Benü’n-Nadîr Yahûdîlerini tezlîl içindir."(27)
Süyûtî şöyle der: "İşbu âyet her müctehid isâbet edicilerdir diyenler için sağlam bir delîldir."(28) Ve bu, İmam Ebû Hanîfe (rha) ve ashâbının kavlidir.
Ve "Me'âlimü’t-Tenzîl"de zikrolundu:
"Amr ibnü’l-'Âs’dan rivayet olunur, şöyle der: "İşittim, Peygamber (sav) der idi ki: "Ne zaman bir hâkim ictihâd ettikten sonra hüküm edip hükmünde isabet etse onun için iki sevâp hâsıl olur. Onun biri ictihâdının sevâbı ve biri isâbetinin sevâbıdır. Ve eğer ictihâd ettikten sonra hüküm edip hükmünde [hata etse] onun için bir sevâb olur." Zira hak talebinde ictihâdı ibadettir."
İmdi, müctehidin hatası üzere sevâb vaad olunması delâlet eder ki, her müctehid isabet edici ola. Nitekim bu mânâya Dâvûd ile Süleyman (as) kıssasında olan âyet-i kerîme delâlet eder. İşbu İmam Ebû Hanîfe (rha) ve ashâbının kavlidir. Ve bazıları demiş ki: Her müctehid isabet edici değildir. Belki kaçan bir meselede müctehidlerin ictihâdları muhtelif olsa hak, lâ-'ale’t-ta'yîn (belirsiz bir şekilde) onların birisiyledir. Eğer her müctehid isabet edici olaydı, ictihâdın isabet ve hataya taksîminin vechi (bir izahı) olmazdı. Ve Peygamber (sav)’in "Hâkim ictihâd edip hata ettiğinde onun için bir ecir olur" demesi ile murâd, "hata üzere ecirlenir" demek değildir. Belki "hak talebinde ictihadı üzerine ecirlenir" demektir. Zira ki ictihâdı ibadettir. Ve hatasında ism merfû'dur (günahı kaldırılmıştır)."(29)
Hasan Basrî der ki: "Dâvûd ile Süleyman (as) kıssasındaki âyet olmayaydı, hâkimler helâk olmuşlardı. Lâkin Hak Celle ve Alâ birini isabet etmesiyle ve birini ictihâd etmesi ile öğdü."(30)
"Levâkıhu’l-Envâr" adlı kitapta şöyle der: "Müctehide hatâ nisbeti ki, onun için bir ecir olur, şu sebeptendir: O ictihâd ettiği meselede Hak Teâlâ’nın veya rasûlünün hükmüne 'usûrü (isabeti) olmadı. Hâlbuki Hak Teâlâ onu ictihâdının ulaştığı şey ile müte'abbid (ibadet edici) kıldı. Eğer ona nazarıyla Hak Teâlâ katında o hak olmayaydı, onunla O’na taabbüd (ibadet) etmezdi. Ve eğer bundan sonra ona o meseledeki delîline muhalif Hak Teâlâ’nın veya Rasûlü'nün hükmü ulaşsa ve o hüküm onun hükmündeki delîlinden sonra olduğunu bilse önceki hükmünden o hükme dönmek vâcip olur. Evvelki hükmün delîli üzere bekâ (ısrar) helâl olmaz."(31)
Ve yine "Levâkıhu’l-Envâr"da şöyle: "Şeri'at ulemâsından her müctehid hak üzeredir. Nitekim Muhammedî şeri'atın zamanından önce gelen enbiyânın her biri bir şerî'at ve bir minhâc üzere idiler. Cümlesine îmân her mü’min üzerine vâcibdir. Ulemâ-i şerî'at peygamberlerin mirasçılarıdır. Delilleri enbiyânın (peygamberlerin) vahyi makamına kaimdir. Ve hükümlerinin ihtilâfı enbiyâ hükümlerinin ihtilafı gibidir. Ancak, keşifleri olmadığı için rusül (peygamberler) gibi değillerdir."(32)
Ve yine "Levâkıhu’l-Envâr"da der ki: "Bir kimse müctehidlerden birinin hükmünü inkâr ve tahtı’e (hatalı kabul) etse şeksiz Allah katında günahkâr olur, hâlbuki ona şuuru olmaz. Zira ulemâ katında müctehidlerden isabet eden ta'yînsiz biridir. Lâkin fuzûlî işlerle meşgul olanlar, Peygamber (sav)’in takdîm ettiği kimselere taan edip kendi görüşlerini onların görüşü üzere tercîh eder oldular. Müctehidler ile hâlleri nice olmasın, ne zannedersin?"(33)
Malûm ola ki bu zikrolunan, kıyâs, re’y ve ictihâd ile ameli caiz görenlerin delilleridir. Ve bu, fukahâ ve mütekellimînden cumhurun kavlidir. Sahâbe, tâbi'în ve selef-i sâlihînin mezhepleri dahi budur. Ve dahi mezhebin sıhhatine "Mesâbîh"de zikrolunan hadîs-i şerîf delâlet eder ki; Mu'âz b. Cebel (ra)’dan rivayet olunur.
Vakta ki Peygamber (sav) Mu'âz’ı Yemen’e gönderdi, "Sana kazâ 'ârız olduğunda nice hüküm edersin?" dedi. Mu'âz dedi ki; "Kitâbullâh ile amel ederim. Onda bulamazsam sünnet-i Rasûlillâh ile kazâ ederim. Dahî onda bulamazsam re’yimle ictihâd edip taksîr etmezem!" Mu'âz der ki: O zaman Peygamber (sav) mübarek elini göğsüm üzere vurup şöyle dedi: "Allah Teâlâ’ya hamd olsun Rasûlüllâh’ın rasûlüne Rasûlüllâh’ın razı olduğu şeyi tevfîk eyledi."(34)
Ve re’y ile ameli caiz görmeyenler Hak Teâlâ’nın;
"Yâ Muhammed, müşriklere deygil ki; Bana haber verin rızıktan şol şeyi ki, Hak Teâlâ onu size verdi, siz onun kimini haram ve kimini helâl kıldınız. O tahrîm ve tahlîle Hak Teâlâ size izin verdi mi, belki Hak Teâlâ’ya iftira edersiniz?" kavl-i şerîfiyle istidlâl ettiler.(35)
İmdi, bu âyette ulemâya tenbîh vardır ki, bir hükmün delilini bilmeden cevap vermeyeler. Süyûtî "İklîl" adlı kitabında aydür: "Kıyası nefyedenlere ve 'Aklın hükmü yoktur' diyenlere işbu âyet-i kerîme delildir."(36)
_____________________
(1) Abdülaziz Buhârî, Keşfü›l-Esrâr, c. 3, s. 270-271; Cessâs, Füsûl, c. 4, s. 23
(2) Kur’ân-ı Kerîm, Haşr Sûresi, Âyet: 2
(3) Abdülaziz Buhârî, Keşf, c. 3, s. 275; Cessâs, Füsûl, c. 4, s. 31; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 125
(4) Kâ’ânî, Ebû Muhammed Mansûr b. Ahmed (ö. 775 h.) Şerhu›l-Muğnî, vr. 72/A
(5) Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Sûresi, Âyet: 83
(6) Süyûtî, İklîl Fî İstinbâtı›t-Tenzîl, s. 95
(7) Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 182
(8) Süyûtî, İklîl Fî İstinbâtı›t-Tenzîl, s. 38
(9) Kur’ân-ı Kerîm, Enbiyâ Sûresi, Âyet: 78-79
(10) Abdülaziz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 4, s. 21; Ebü’l-Hüseyin Basrî, Mu'temed, c. 2, s. 901
(11) Merginânî, Hidâye, c. 4, s. 483; Meydânî (Münbicî), Lübâb, c. 2, s. 728; Ebü’l-Leys Semerkandî, Uyûnü’l-Mesâil, s. 346, Md. 1714; Kudûrî, Tecrîd, c. 12, s. 6132, Md. 1480; Şeyhzâde Damad Efendi, Mecma'u’l-Enhur, c. 2, s. 663
(12) Kur’ân-ı Kerîm, Necm Sûresi, Âyet: 3-4
(13) Cessâs, Füsûl, c. 3, s. 239-243; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 90-91; Pezdevî, Usûl, s. 230; Ebü’l-Hüseyin Basrî, Mu'temed, c. 2, s. 242; Ebû İshâk Şîrâzî, Tebsıra, s. 522; Sem'ânî, Kavâtı'u’l-Edille, c. 2, s. 102-105; Sübkî, İbhâc, c. 3, s. 246-247; Karâfî, Nefâisü’l-Edille, c. 9, s. 3798; Ferrâ, Udde, c. 5, s. 1585
(14) Abdülaziz Buhârî, Keşf, c. 3, s. 206-207; İsnevî, Nihâyetü’s-Sûl, s. 396
(15) Süyûtî, İklîl, s. 180, Md. 78
(16) Kur’ân-ı Kerîm, Tevbe Sûresi, Âyet: 43
(17) Cessâs, Füsûl, c. 3, s. 282; Abdülaziz Buhârî, Keşf, c. 3, s. 209; Îcî, Şerhu Muhtasari›l-Müntehâ, c. 3, s. 624
(18) Abdülaziz Buhârî, Keşf, c. 4, s. 14-17; Cessâs, Füsûl, c. 4, s. 11 vd.; Teftâzânî, Şerhu›t-Telvîh, c. 2, s. 234-235; İbnü’s-Sâ'âtî, Bedî'u’n-Nizâm, c. 2, s. 665-666
(19) Ebû Dâvûd, Sünen, c. 2, s. 237, No: 2116; Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 196, No: 2737; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c. 7, s. 399-400, No: 14412; Debbûsî, Takvîmü’l-Edille, s. 409; Ebü’l-Hüseyin Basrî, Mu'temed, c. 2, s. 898; İbn Emîr Hâc, Takrîr ve’t-Tahbîr, c. 3, s. 310; Ebû İshak Şîrâzî, Tebsıra, c. 1, s. 500; İbn Kayyim Cevziyye, İ'lâmü›l-Muvakkı'în, c. 2, s. 118
(20) Pezdevî, Usûl, s. 278; Abdülaziz Buhârî, Keşf, c. 4, s. 18; Teftâzânî, Şerhu›t-Telvîh, c. 2, s. 240; İbn Emîr Hâc, Takrîr ve’t-Tahbîr, c. 3, s. 307
(21) Heysemî, Mecma'u’z-Zevâid, c. 4, s. 195, No: 7002; Ahmed, Müsned, c. 29, s. 358, No: 17824; Pezdevî, Usûl, s. 279; Cessâs, Füsûl, c. 4, s. 45, 290,331, Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 131: Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 3, s. 278
(22) İbn Emîr Hâc, Takrîr ve’t-Tahbîr, c. 3, s. 176
(23) Teftâzânî, Şerhu›t-Telvîh, c. 2, s. 126. Ayrıca bkz. Karâfî, Şerhu›t-Tenkîh, c. 1, s. 72; Hacvî, Fikru’s-Sâmî, c. 2, s. 581
(24) Râzî, Mahsûl, c. 5, s. 173; İsnevî, Nihâyetü’s-Sûl, s. 57; İbn Emîr Hâc, Takrîr ve’t-Tahbîr, c. 3, s. 142
(25) Pezdevî, Usûl, s. 278; İbnü’s-Sâ'âtî, Bedî', c. 2, s. 674-675; Teftâzânî, Şerhu›t-Telvîh, c. 2, s. 241; Abdülaziz Buhârî, Keşfü’l-Esrâr, c. 4, s. 18-27.
(26) Cessâs, Füsûl, c. 4, s. 303
(27) Kur’ân-ı Kerîm, Haşr Sûresi, Âyet: 5
(28) Süyûtî, Mu'terakü’l-Akrân, c. 2, s. 274. (Not: "Delîl-i kavî" kısmı hariç. Müellif genellikle "İklîl" kitabından alıntı yapmaktadır. Ancak, bu kitaptan elimizde bulunan baskıda noksanlıklar olduğu anlaşılmaktadır.)
(29) Begavî, Me'âlimü’t-Tenzîl, c. 3, s. 300
(30) Mâverdî, Nüket ve’l-Uyûn, c. 3, s. 458; Bikâî, Nazmü’d-Dürer, c. 12, s. 455
(31) Şârânî, Levâkıhu’l-Envâr’da bu ibare ile bulamadık. Bkz. Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhât, c. 3, s. 248, Bâb: 88
(32) Şârânî, Levâkıhu’l-Envâr, c. 2, s. 57. Bkz. Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhât, c. 3, s. 393, Bâb: 161
(33) Şârânî, Levâkıhu’l-Envâr, c. 3, s. 152. Bkz. Muhyiddîn ibn Arabî, Fütûhât, c. 7, s. 116, Bâb: 463
(34) Begavî, Mesâbîh, c. 3, s. 23, No: 2814; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 3, s. 303, No: 3592; Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 608, No: 1327; Ahmed, Müsned, c. 36, s. 333, No: 22007; Dârimî, Sünen, c. 1, s. 267, No: 170
(35) Kur’ân-ı Kerîm, Yûnus Sûresi, Âyet: 59
(36) Süyûtî, İklîl, s. 148, Md. 159
 
 
Misak Dergisi 344. Sayı
Temmuz 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya