Rusya’nın Kontrollü Gerginlik Stratejisi ve İdlib Problemi
Geçtiğimiz Nisan ayında Astana’da yapılan üçlü zirveden İdlib probleminin çözümüne dair bir sonuç çıkmayınca Rusya ‘kontrollü gerginlik stratejisi’ni devreye sokmuştur. Tel Rıfat konusunda Türkiye’ye zaman zaman yeşil ışık, zaman zaman da hava sahasını kapatmak suretiyle kırmızı ışık yakan Moskova, Ankara’nın askeri sabrını test etmektedir. İdlib’de sekiz aylık izafi sakinliğin ardından son aylarda artan gerginlik Suriye iç savaşının henüz bitmediğini göstermektedir. Son iki aydır Moskova ve Esed rejimin tacizleri sadece muhalif unsurlarla sınırlı kalmamış, bölgedeki Türk askeri noktaları da tacizlerin hedefi haline gelmiş, Türkiye’nin Astana süreciyle alakalı endişelerini arttırmıştır. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun İdlib’deki saldırıların Astana ve Soçi süreçleriyle ters düştüğünü dile getirmesi, bu endişelerin tabii bir sonucudur.
Abdullah EREN
04.07.2019 12:00
114 okunma
Paylaş
 
GEÇTİĞİMİZ Nisan ayında Astana’daki üçlü zirveden İdlib probleminin çözümüne dair bir sonuç çıkmayınca, Esed rejimi askeri operasyonlarına hız vermeye başlamıştır. Esed Rejimi’nin İdlib’deki birçok yerleşim yerini hedef alan hava saldırılarının ardından Türkiye’nin gözlem noktalarına yönelik saldırılarda bulunması ise diplomasinin değil silahların konuşmaya devam edeceğini göstermektedir.   Moskova’nın kontrollü gerginlik stratejisi, Türkiye’nin sahadaki askerlerini her zamankinden daha fazla rahatsız etmeye başlamıştır. Tel Rıfat konusunda Türkiye’ye zaman zaman yeşil ışık, zaman zaman da hava sahasını kapatmak suretiyle kırmızı ışık yakan Moskova, Ankara’nın askeri sabrını test etmektedir. İdlib’de sekiz aylık izafi sakinliğin ardından son aylarda artan gerginlik Suriye iç savaşının henüz bitmediğini göstermektedir.
Rusya’nın İdlib siyasetini belirleyen başlıca etkenlere bakıldığında üç ana başlığın ön plâna çıktığını söyleyebiliriz. Lazkiye ve çevresindeki Rus askeri varlığının güvenliği ve Türk-Amerikan ilişkilerinin seyri belirleyici unsur olarak ön plâna çıkmaktadır. Lazkiye’nin güney doğusunda bulunan Rus hava kuvvetlerine bağlı unsurların İdlib ve çevresindeki harekat merkezi konumunda olan Hmeymim askeri üssünün birkaç kez muhaliflerin karşı saldırılarına hedef olması Rus karar alıcıların tehdit algılarını şekillendirmiştir. Ayrıca muhaliflerin kimi karşı saldırılarını insansız hava araçlarıyla yapmaları ve bu saldırılar sonucu üste bulunan askeri araçlarda milyonlarca dolarlık maddi kaybın yaşanması Ruslar nazarında Hmeymim’in karşı karşıya kalabileceği tehdidin boyutunu ortaya koymuştur. Sadece Rus hava kuvvetlerine ait savaş uçaklarına değil aynı zamanda özel eğitimli Rus askeri unsurlara ev sahipliği yapan üssün İdlib bölgesinden gelebilecek tehditlere açık olması, Moskova için bir zaaf olarak görülmektedir. Rus güçlerinin son üç haftada İdlib bölgesinde gerçekleştirdiği hava saldırıları ve rejimin karadan saldırdığı bölgelerin coğrafi konumlarına bakıldığında da Hama ve Lazkiye’ye komşu bölgelerin seçildiği görülmektedir. Muhalif unsurların Lazkiye kırsalında Rus askeri üssüne, Hama kırsalında da rejimin kuzey batıdaki sınır hattına oluşturabileceği tehditler, meselenin diğer bir boyutunu ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzden Rusya ve Esed rejimi Astana anlaşmasını askıya alıp, muhalif hatları yıpratıp geriye püskürtme yolunu tercih etmektedir.
Son iki aydır Moskova ve Esed rejiminin tacizleri sadece muhalif unsurlarla sınırlı kalmamış, bölgedeki Türk askeri noktaları da tacizlerin hedefi haline gelmiştir. Esed güçlerinin geçtiğimiz ay Hama kırsalında bulunan TSK kontrolündeki gözlem noktasına gerçekleştirdiği ve iki askerin yaralandığı havan topu saldırısı ve TSK gözlem noktalarına yakın bölgelerin muhaliflere saldırı bahanesiyle hedef alınması gibi hadiseler, Türkiye’nin Astana süreciyle alakalı endişelerini arttırmıştır. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İdlib’deki saldırıların Astana ve Soçi süreçleriyle ters düştüğünü dile getirmesi, bu endişelerin tabii bir sonucudur. Türkiye’nin rahatsızlığı diplomatik alanda böyle gösterilirken sahada da muhalif güçlerin rejim güçlerine karşı mukavemet göstermesi ve rejime kaptırılan kimi bölgelerin geri alınması da Türkiye-Suriye muhalefeti cephesinin söz konusu tacizlere karşı duruşunu göstermektedir.   Rusya’nın İdlib siyasetindeki bir diğer önemli etken ise Türk-Amerikan ilişkilerinin seyridir. Rusya’nın İdlib’e yönelik harekat ve söylemlerinin sertleştiği dönemlerin Türkiye ile Amerikan’ın Fırat’ın doğusundaki gelişmelere dair yakınlaşma yaşadıkları ya da S-400 süreciyle alakalı Türkiye’nin geri adım atma ihtimali söylentilerinin arttığı dönemlere denk gelmesi tesadüfi değildir. İdlib’in muhalefetin eline geçmesi ve rejimin kayıplarının artmasının ardından rejime destek amacıyla Suriye’ye müdahale eden Moskova bugün Suriye’de olası bir çözümün değişmez aktörü konumuna gelmiştir. Bu konumunu kaybetmek istemeyen ve masadaki diğer aktörlerin konumlarının kendi konumundan daha etkili olmasından çekinen Moskova,   Türkiye ile ilişkilerinde de bu yeni durumu dikkate almaktadır
Türkiye’nin Menbic ve Fırat’ın doğusuna yönelik söylemlerinin arttığı, askeri hareketliliğin yoğunlaştığı son aylarda gerek İdlib, gerek Tel Rıfat bölgelerinde Türkiye’nin mevzilerine saldırıların gerçekleşmesi, Rusya’nın yeni pozisyonunun tabii bir sonucudur. Türkiye’nin kendi konumunu güçlendirecek bir Menbic ya da Fırat’ın doğusu askeri operasyonunda doğrudan karşısına çıkan ilk engel ABD’nin siyasi duruşu iken ikinci engel de Rusya’nın her an Türkiye’nin elini bağlayacak bir İdlib ya da Tel Rıfat çatışmasını rejim ve YPG eliyle çıkarabilme ihtimalidir. Zira Türkiye’nin Suriye’nin doğusunda artacak etki alanı ve ABD ile muhtemel yakınlaşmasının, hem Suriye hem bölge politikalarında Rusya’yı orta vadede sıkıntıya sokma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir.
Türkiye açısından ise İdlib’deki Rus ve rejim agresifliği çeşitli tehlikeleri bünyesinde barındırmaktadır. Öncelikli tehlike Türkiye’nin Astana sürecine girmesinde de büyük etkisi olan olası muhtemel mülteci dalgası meselesidir. Son dönemdeki Rus ve rejim güçlerinin saldırıları sonucu binlerce Suriyelinin Hama ve Lazkiye kırsalından daha kuzeydeki bölgelere ve mülteci kamplarına göç ettiklerini unutmamak gerekir. Nüfusu köyleriyle birlikte iki milyonun üzerinde olan İdlib bölgesinde yaşanacak bir mülteci akını, Türkiye’nin sosyo-ekonomik olarak artık göğüsleyemeyeceği bir tehdit gibi gözükmektedir. Türkiye sınırına gelen mültecileri artık sınır içerisinde değil sınırın ötesindeki kamplarda ağırlamaktadır. Büyük çaplı bir göç dalgası oldukça trajik neticeleri beraberinde getirebilir. Türkiye için ikinci tehlike ise Astana sürecinin Türkiye’nin ve muhalif güçlerin aleyhine sonuçlanmasıdır. İdlib’in Astana süreci sonunda muhafaza edilememesi, hem Türkiye’nin muhalefet üzerindeki etkisini geri dönülemeyecek şekilde tahrip eder, hem de Türkiye’nin uluslararası alandaki caydırıcılığına halel getirebilir. TSK gözlem noktalarına ve Astana sürecine rağmen burada yaşanacak bir kaybın Türkiye’ye vereceği zarar oldukça büyüktür. Öyle ki İdlib’in düşmesi orta vadede Afrin-Bab hattında da kalıcı olmanın zorlaşması ve Türkiye’nin Suriye’deki varlığının sorgulanması manasına gelecektir. Bu yüzden Türkiye hem mülteci dalgasının önüne geçmek, hem de Afrin ile Bab arasındaki kazanımlarını korumak için İdlib’de, mevcut durumu koruması zaruridir. İdlib’den geçen M4 ve M5 karayollarının geleceği, Lazkiye kırsalında bulunan muhalif unsurlar için hayati derecede önemlidir. Türkiye’nin Suriye’deki varlığı açısından belirleyici konumda bulunan İdlib’in kaybedilmesi, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı askeri harekatlarını kalıcı olmayacak kazanımlar haline getirebilir.
Görünün odur ki; Suriye krizinde İdlib’in, hesaplaşma noktasına dönüşme potansiyeli oldukça yüksektir. İdlib’in yeniden çatışma zeminine kaymasına sebeb olan birkaç faktörü hatırlatmakta fayda vardır. Birincisi Türkiye’nin Soçi’de varılan anlaşma gereği üstlendiği sorumlulukları yerine getirmesi, saha şartları düşünüldüğünde oldukça zordur. Gözlem noktalarının tesisi, ağır silahların teslimi ve çatışmasızlığın sağlanması konusunda geride kalan zaman süresince Ankara, M4 karayolunun kontrolünü HTŞ’nin elinden alamamış, HTŞ’yi silahsızlandırılmış bölgeden çıkaramamış ve bölgenin kontrolünü kendi desteklediği Ulusal Özgürleştirme Cephesi’nin kontrolüne geçirememiştir. Türkiye’nin Soçi anlaşmasıyla ulaşmak istediği hedef kapsamlı bir askeri operasyonun önüne geçerek yeni bir insani trajedinin oluşmasını engellemekle sınırla kalmıştır. İkinci bir nokta ise rejimin İdlib’deki muhaliflerin varlığını orta vadede bir tehdit olarak görmesi ve uzlaşma zemininin oluşmaması için bombardımanı bir strateji olarak kullanmaya devam etmesi, yeni problemleri beraberinde getirmiştir.
İdlib meselesinde Esed rejimini en çok destekleyen aktörün, İran olduğunu unutmamak gerekir. Tahran ve Şam’ın, Moskova’nın Ankara’ya İdlib konusunda kredi açmasını eleştirdiği bilinmektedir. Rejimin hava saldırılarının ardında yatan nedenler Şam’ın üç hedefe ulaşmak istediğini bize göstermektedir.. İlki siyasi geçiş sürecinin konuşulmaya başlandığı Astana sonrası dönemde İdlib’deki çatışmasızlığı bozarak bu süreci baltalamak ve böylece dikkatlerin yeniden İdlib’e yönelmesini sağlayarak zaman kazanmaktır. Zira Şam yönetimin Anayasa komisyonunun oluşması önündeki temel engellerden birinin kendisi olduğu artık açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Öte yandan Esed rejimi, savaşın İdlib’in ele geçirilmesi ile birlikte son bulacağını hesaplamaktadır. Askeri olarak rejim yanlısı silahlı unsurları daha konsantre bir şekilde İdlib’e yöneltmek isteyen rejim böylece maliyeti ne olursa olsun İdlib’i geri alarak Suriye devrimini başlangıç noktasına geri döndürmeyi hedefllemektedir. İkinci ulaşmak istediği hedef ise Esed rejimin son aylarda giderek daha açık bir şekilde ortaya çıkan zaaflarını örtmektir. Özellikle İran’a yönelik baskının artmasının ve rejim ile PYD arasındaki petrol alışverişinin ABD tarafından kısıtlanmasının ardından Şam’da uzun akaryakıt kuyruklarının oluşması üzerine rejim, İdlib’i dikkat dağıtmak için bir fırsat olarak kullanmaktadır. Bu bağlamda rejimin sınırlı bir askeri operasyonla özellikle Halep ile Şam ve Lazkiye arasındaki bağlantı noktaları olan M 4 ve M 5 karayollarını kontrol etmek istediği anlaşılmaktadır.. Aynı zamanda İdlib merkezde yer alan muhaliflerin manevra alanlarını ve mobilizasyonlarını kısıtlayarak lojistiklerini engelleme de rejimin saldırıyla ulaşmak istediği hedefler arasında yer almaktadır.  Neticede Türkiye’nin İdlib’ten çıkmasını sağlamak, Esed rejiminin nihai hedefidir. Zira çatışmalara HTŞ’nin verdiği tepki Rusya’yı da ilgilendirmektedir. Rusya’nın varlığına tehdit oluşturduğu sürece Moskova'nın da bu argümanı satın almaya devam edeceğini söyleyebiliriz. Ayrıca, rejimin askeri gurupların yanı sıra Türkiye’yi İdlib’de üç defa gözlem noktalarında havan saldırısı ile hedef alması bu stratejinin en somut göstergelerinden birisidir.   
Moskova’nın Kontrollü Gerginlik Stratejisi'nin iki temel hedefi vardır. Bir tarafta Türkiye’ye zaman baskısı oluşturmaya çalışmak, diğer yandan Türkiye’yi oyunun içinde tutarak ortaya çıkacak büyük maliyetin önüne geçmektir. Ancak Rusya’nın temel hedeflerinden biri İdlib’in (en azından Batı bölgelerinin) rejimin kontrolüne geçmesini sağlayarak, bunun karşılığında da Tel Rıfat üzerinde Türkiye ile yeni bir anlaşma yapmaktır. İdlib düğümünün çözülme şeklini büyük ölçüde yine Ankara ve Moskova arasındaki müzakereler belirleyecektir. Ancak önümüzdeki aylarda Ankara-Moskova ve Ankara-Washington arasında yaşanacak yeni gelişmeler İdlib’in geleceğini etkileyecektir.

Misak Dergisi 343. Sayı

Haziran 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya