Mü’minlerin Cihadı Kendilerini ve Ailelerini Cehennem Ateşinden Korumak
Mü’minler olarak cehennem ateşinden hem kendimizi korumak, hem de ehlimizi korumak zorundayız. Bu hakikat muhkem nassla beyan edilmiştir: "Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrim Sûresi: 6) İmam-ı Kurtubî (rha) bu âyetin tefsirinde şunları söylüyor: Bu âyetle insanın kendisini ve aile halkını ateşten koruması emrolunmaktadır. Hz. Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’ın şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Siz kendinizi koruyunuz, aile halkınıza da zikir ve dua etmelerini emrediniz; ta ki Allah sizin vasıtanızla onları da korusun.”
Mustafa YUSUFOĞLU
04.07.2019 10:30
48 okunma
Paylaş
EY iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.”(1)
Bu âyet-i kerime imanı olanlara hitab etmektedir. Âyetteki tertib-i Rabbanî; mü’min kişi, kendi ehlini, ailesini, meşrebini, diğer insanları cehennem ateşinden korumadan önce kendi nefsini cehennem ateşinden korumakla, kurtarmakla mükelleftir. Günümüzde; "toplumu kurtarmak için, Türkiye’yı kurtarmak için kendinizi cehenneme atabilirsiniz” tavsiyesi, bu âyet-i celileye muhalif olması münasebetiyle batıl ve atıl bir tavsiyedir.
Mü’minler olarak cehennem ateşinden hem kendimizi korumak, hem de ehlimizi korumak zorundayız. O ateşten sadece kendimizi korumamız yetmiyor. Ehlimiz, hanımlarımız, çocuklarımız, babamız, anamız, bizi dinleyenler, akrabalarımız, eşimiz, dostumuz, arkadaşlarımız yanlışlıklar yaptıkları zaman o yanlışlıkları düzeltme adına bir çabanın içine girmek zorundayız. Eğer onlar cehennem yolunu tutmuşlarsa onlara engel olmak zorundayız. Ehlimizin dünya geleceğini düşündüğümüzden çok âhiret geleceklerini de düşünmek zorundayız. Onların cennet yollarını açmak, cehennem yollarına barikatlar koymak zorundayız. Çünkü Allah bize aile yönetimi sorumluluğunu yüklemiştir. Aile efradımızın bilgi eksikliğini tamamlamak, onları Allah’ın istediği biçimde cennete gidebilecek bilgilerle bilgilendirmek zorundayız.
İmanı olan günahkâr mü’minlerin de cehenneme girebileceklerine bu âyet-i kerime delildir. Çünkü âyet-i kerime, imanı olanlardan cehennemden kendilerini korumalarını istemektedir. Dolayısıyla günümüzde; “İmanı olan bir kimse ne kadar günahkâr olursa olsun asla cehenneme girmeyecektir” iddiasında bulunanların iddialarını bu âyet-i kerime alıp çöpe atmaktadır. Günahkâr bir mü’min hesabı bittikten sonra günahlarının cezasını çekmek için (Allah Affetmez ise) Cehenneme girecektir. Ve cezasını çektikten sonra ordan çıkıp cennete girecektir. Allahû Teâla buyuruyor:“Allah kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Ondan başka günahları istediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”(2) Kur’an-ı Kerim’de, Cehennemde ebedi kalacak olanların, Allah’a şirk koşan kâfirler ve münafıklar olduğunu görmekteyiz. Bunlar için Allah, cehennemin ebedi olacağını ve onların oradan asla çıkamayacağını bildirmiştir. Peki, günahkâr olan mü’minlerin durumu ne olacaktır? Bir insan her ne kadar günahkâr olursa olsun kalbinde iman taşıyorsa yani mü’min ise ahiretteki yeri eninde sonunda Cennet olacaktır. Çünkü cehennemde ebedi kalacak olanlar, dünyada iken Allah’a şirk koşan kimselerdir. Dikkat ederseniz ayette Allah, sadece şirki bağışlamayacağını, onun dışında kalan günahları “dilediği kimseler” için bağışlayacağını söylüyor. İşte o bağışlamayı dilemediği kimseler günahkâr Müslümanlardır ki onlar suçlarının cezalarını göreceklerdir. Bu, Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Peygamber Efendimiz birçok hadisinde, günahkâr olup Allah’ın suçlarını bağışlamadığı müminlerin cehennemde azap göreceğini, fakat cezalarını çektikten sonra temizlenmiş olarak Cennete gireceklerini bildirmiştir. Allah’ın rahmeti son derece geniştir ve Allah zalim değildir. Her ne kadar günahkâr da olsa bir mü’min ile kâfiri aynı seviyede tutup ikisini de ebedi olarak cehennemde azablandırmaz.
“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”(3) Meryem suresinin 71. ayetine gelince; orada Allahû Teâla şöyle buyurmaktadır: “İçinizden oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Rabbiniz için kesinleşmiş bir hükümdür.”
Dikkat edilirse bu ayetteki ifade “cehenneme girmek” değil, “oraya uğramak”tır. Bundan kastedilen de cehennemde yanacak olanların oraya girmesi, cennete girecek mü’minlerin de cehennemin önünden geçerek orayı ve içindekileri görmesidir. Böylelikle oraya uğramayan hiçbir kimse olmayacaktır. Evet, O cehennem ateşi öyle bir ateştir ki yakıtı, o insanlar ve o taşlardır. O ateşin üzerinde görevli galiz (kaba), çetin (sert tabiatlı) melekler vardır ki bunlara zebâni denilir. Bunların kabalık ve sertlikleri cehennem ehline karşıdır. Çünkü Allah onlara öyle emretmiştir. Bütün meleklerin vasfı da şöyledir. Onlar, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmez ve emredildikleri şeyleri yaparlar.
Demek ki önce kendi ehlimizden sorumluyuz. Önce kendi ehlimizi ateşten korumalı ve çıkarmalıyız. Peki ehil ne demektir? Kimdir bizim ehlimiz? Bunu bir tanıyalım. Hani Rasûlullah Efendimiz'in meşhur bir hadisi vardı: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.”Sürümüzü cehennemden koruyup korumadığımızdan, cennete götürüp götürmediğimizden sorulacağımızı hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım. Hadis-i şeriften anlıyoruz ki hepimiz çobanız ve güttüklerimizden sorumluyuz. Dikkat ederseniz hadiste çok hoş bir münasebet vardır; sürü ve çoban. Çobanlık ve gütme. Çobanlık söz konusu olunca, bir yönetme, bir yönlendirme anlıyoruz. Zira her çoban sürüsünü doyurmak, gütmek ve korumakla sorumludur. Başka bir açıdan bakılırsa çobanlık iradeye yön verme mesleğidir. Yani sürü bazı şeyleri istemese de, ya da hep ot yemek istese de çoban yine onların iradesini değiştirmekle yükümlüdür. Yâni o çobanın ehli olanlar, onun güttükleri her ne kadar dünyaya, dünyanın muzahrafatına, boş şeylerine yönelmiş olsalar da, meselâ ata, murata, fiyata, marka, dolara, altına, gümüşe, süse, ziynete meyletseler de o yine sabırla, bıkıp usanmadan onları hayra, hakka, Allah’a kulluğa yönlendirmek zorundadır.
Bir de bu çoban ve sürü teşbihinden şunu anlıyoruz: Gerçekten çok şerefli bir makam. Çobanlık hürriyettir. Ama kölelikte hürriyet. Yâni çoban sürüsünün efendisidir, ama Allah’ın da kölesidir. Hani çoban sürüsünün efendisi, ama efendisinin hizmetçisidir ya, işte bir müslüman da sürüsünün efendisidir, ama sahibinin, Rabbinin de kölesidir. Yâni hem efendi, hem köle... Efendilikte kölelik, kölelikte efendilik... Bu ne büyük bir şereftir değil mi? Adam evinin, ehlinin efendisidir, ama Rabbinin kölesidir. Kadın evinin, evdeki çocuklarının efendisidir, ama Rabbinin kölesidir. Devlet başkanları, imamlar da böyledir. Onlar da tebaasının efendisidir, ama Rabbinin kölesidir. İşte yeryüzünde insanların ulaşabilecekleri en büyük izzet ve şeref budur. Ama burada çok dikkat edeceğimiz bir husus var, onu da söyleyelim inşâllah: Hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım ve çok iyi bilelim ki bu, İslâm’ın insanlar arasında şu anda geçerli olan görev bölümünü temel prensip edinmediğinin işaretidir. Yâni İslâm şu anda toplumdaki görev bölümünü tasvip etmiyor.
Meselâ Kur'ân ve sünnet okunacak ben, âyet anlatılacak ben, hadis duyurulacak ben, ötekisi ise işine gücüne devam edecek. Dini tanıma ve anlatmayı ben yapacağım, öteki müslüman da bu işlerle uğraşmayacak ve para kazanmaya devam edecek. Müslümanlardan birisi ilmiyle hizmet edecek, birileri de bedeniyle, ya da malıyla hizmet edecek. Efendim ben ne yapayım, ben inşaatçıyım, hasbelkader bu mesleği seçmişim, ben de işte böyle hizmet ediyorum. Veya ben doktorum, ben öğretmenim, ben marangozum, ben kunduracıyım ve böyle hizmet edeceğim. Hayır, hayır herkes çobandır, herkes çoban olmaya ve sürüsünü gütmeye, eğitmeye, doyurmaya ve korumaya müsait yaratılmıştır. Bundan kaçmaya çalışmak, sürüsünün güdülmesini, doyurulmasını, eğitilmesini ve korunmasını başkalarının üzerine yıkmaya kimsenin hakkı yoktur. Herkes yapacak bunu. Herkes sorumludur. Sürüsünün rızkını temin etmek nasıl herkesin göreviyse, onları müslümanca eğitmek de onun görevidir. Herkes bildiğinin âlimi, bilmediğinin de tâlibi olmalıdır.
Bir de anlıyoruz ki herkesin çobanlığı, sürüsü, sorumluluk alanı farklıdır. Çünkü herkese, her çobana ayrı sürü vermiştir Rabbimiz. Herkes kendi sürüsünden sorumludur. Onun içindirki herkes kendi sürüsünü çok iyi bilmelidir. Yâni herkes ehlini iyi tanımalıdır. Tanımalı ki, insanlar kendi sürülerini, kendi ehlini bırakıp başkalarının sürülerinin sorumluluğuyla kendilerini heder etmemelidirler. Meselâ bir adam kendi ehlinin, kendi sürüsünün eğitimini bir kenara bırakarak başkalarının ehlini eğitmeye giderse bilelim ki kendi sorumluluk alanından kaçmış demektir. Bir kadın evindeki çocuklarının eğitimini bırakarak başkalarının çocuklarının eğitimine gidiyorsa, sorumluluğundan kaçmış demektir. Bu kişinin durumu tıpkı şuna benzer: Bir kişi ekmek fabrikası kurmuş, ürettiği ekmekle binlerce insanın evine ekmek götürüyor, ama ürettiği ekmekten kendi ağzına götürmüyor, ya da evindekilere götürmeyerek onları aç bırakıyor. İşte böyle yapan kadın ve erkekler tıpkı bu adamın durumuna düşmüş demektir. Ama elbette kendi sürümüzü doyurup eğittiğimiz gibi, başkalarının sürüleri de aç kalmışsa, çobansız kalmışsa, bakanı yoksa eğiteni yoksa o zaman ulaşabildiğimiz kadar onlara da gideceğiz, onlardan da sorumlu olduğumuzu unutmayacağız.
Evet, işte ehil budur ve kişi önce kendi ehlinden sorumludur. Kişinin ehli onu dinleyen, ona teslim olanlardır. Karısı, oğlu kızı ve kendisini dinleyen, söz geçirebildiği kimselerdir. Bu önemlidir. Çünkü bu mânâda bazen sözünü geçirebildiği uzaktaki insanlar kişinin ehli olurlarken, bazen de kişinin kendisini dinlemeyen, kendilerine söz geçiremediği karısı, oğlu, kızı bile onun ehli olmayabilir. Öyle değil mi? Meselâ Hz. Lût aleyhisselâmın karısı kendisini dinlemediği için onun ehli değildi. Yine Hz. Nuh aleyhis-selâmın oğlu kendisini dinlemediği için Rabbimiz; “O senin ehlin değildir” buyurmuştur. Demek ki ilk önce ehlimizi ateşten koruyacağız, cehenneme gitmekten koruyacağız. Onları Allah’ın istediği gibi, Allah’ın istediği yerde, Kur'ân ve sünnetle doyuracak ve cennete götürmeye gayret edeceğiz. O ateşin, o cehennemin üzerinde çok güçlü, kuvvetli melekler vardır ki, onlar Allah’ın emirlerine asla isyan etmezler. Allah kendilerine ne emretmişse onu mutlak yerine getirirler. Allah’ın emirlerini asla savsaklamayan, tehir etmeyen, askıya almayan, ağır davranmayan, ihmal etmeyen görevli meleklerdir onlar. Sürekli Rabblerine kulluk havasında olan meleklerdir. Sadece Rabblerinin suçlu dediklerine azap eden ve kimseye azabı konusunda merhamet etmeyen meleklerdir onlar.
İşte böyle hiç kimsenin kaçıp kurtulması mümkün olmayan, kimsenin dayanıp sabretmesi mümkün olmayan bir ateşe, böyle bir cehenneme karşı; "Aman ha kendinizi ve ehlinizi koruyun!" diyor Rabbimiz. Kesinlikle bilelim ki bizi dinleyecek konumda olan ehlimizi o ateşe karşı korumadıkça, kendimizi de koruma imkânımız olmayacaktır. Ehlini o ateşten koruma derdi olmayan kimseler asla o ateşten kendilerini kurtaramayacaklardır. Unutmayalım ki ehlimizin sorumluluğu bizim sorumluluğumuzdur. Kendisini kurtaramayan bir kimse ehlini de kurtaramaz, ehlini kurtaramayan da kendisini kurtaramaz. Hani; “kendisi muhtaç bir dede, nerde kaldı başkasına himmet ede” diye bir söz vardır ya! Yani bir adamın kendisini ve ehlini o ateşten kurtarma derdi, sadece ehline bu dünyada bir şeyler sağlama, onları bu dünyada mutlu etme endişesinin dışında başka bir endişesi yoksa böyle bir insanın ne kendisini, ne de onları kurtarma imkânı olmayacaktır. Öyleyse bu, baba olarak, erkek olarak, aile reisi olarak bizim en büyük derdimiz olmalıdır. Eğer bizler Rabbimizin bize yüklediği bu görevimizi yapmazsak, kendimizi ve ehlimizi cehennemden kurtarma sorumluluğumuzu yerine getirmezsek, kesinlikle bilelim ki Allah’ın melekleri görevlerini yerine getireceklerdir.
İmam-ı Kurtubî (rha) bu âyetin tefsirinde şunları söylüyor: “Bu âyete dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız: İnsanın kendisini ve aile halkını ateşten koruması:Bu âyetle insanın kendisini ve aile halkını ateşten koruması emrolunmaktadır. ed-Dahhâk dedi ki: Âyetin anlamı şudur: Kendinizi de ateşten koruyunuz, aile halkınız da kendilerini ateşten korusunlar. Ali b. Ebi Talha, İbn Abbâs’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: “Siz kendinizi koruyunuz, aile halkınıza da zikir ve dua etmelerini emrediniz; ta ki Allah sizin vasıtanızla onları da korusun.” Ali (radıyallahü anh), Katade ve Mücahid şöyle demişlerdir: “Yaptığınız işlerle kendinizi koruyunuz, onlara yapacağınız tavsiyelerle de aile halkınızı koruyunuz.”
İbnu-l-Arabî dedi ki: Doğru olan da budur. Kendisine atfedilen ile atfolunanın ortak bir noktada birleşmelerini gerektiren atfın verdiği ince anlam ise, fiilin ihtiva ettiği manadadır. O halde kişinin kendisini itaat ile ıslah etmesi, aile halkını da tıpkı çobanın sürüsünü ıslah etmesi gibi ıslah etmesi gerekir, Sahih hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu belirtilmektedir: «Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur. İnsanların başındaki İmâm (İslâm devletinin yöneticisi) bir çobandır ve o, onlardan sorumludur. Adam aile halkı üzerinde bir çobandır ve onlardan sorumludur.»(4)  
el-Hasen bu âyet-i kerîme hakkında: “Onlara emreder ve onlara yasaklar koyar” sözleriyle bu âyetin anlamını ifade etmektedir. Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Yüce Allah’ın “Nefislerinizi koruyunuz” âyetinin kapsamına çocuklar da girmektedir. Çünkü çocuk insanın bir parçasıdır. Tıpkı yüce Allah’ın: “Kendi evlerinizden... yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur”(5)  âyetinde olduğu gibi diğer akrabaların bağımsız olarak anıldığı gibi, ayrıca bağımsız olarak anılmamışlardır. Kişi çocuğuna helâli ve haramı öğretir, masiyet ve günah olan işlerden uzak kalmasını sağlar ve buna benzer diğer hükümleri yerine getirir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Çocuğun baba üzerindeki hakkı ona güzel bir isim vermesi, yazı yazmayı öğretmesi ve ergenlik yaşına geldiği vakit onu evlendirmesidir.”(6)
Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir baba oğluna güzel bir terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır.”(7)Amr b. Şuayb babasından, onun dedesinden rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emrediniz. (Kılmazlarsa) on yaşında onları dövünüz ve yataklarını birbirinden ayırınız.”(8)
Yine Semura b. Cundub’tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Küçük çocuk yedi yaşına ulaştı mı ona namaz kılmasını emrediniz. On yaşına ulaştı mı kılmaması halinde onu dövünüz.”(9)
Aynı şekilde kişi aile halkına namaz vaktinin ve hilâlin görülmesine dayanarak oruca başlamanın farzîyetini ve orucu bitirmenin gereğini de haber verir. Müslim’in rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vitir namazını kıldıktan sonra: “Kalk ey Âişe, sen de vitrini kıl” dermiş.(10)  Yine rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Geceleyin kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran, eğer kalkamazsa yüzüne su serpen kişiye Allah’ın rahmeti olsun. Geceleyin kalkıp namaz kılan ve kocasını uyandıran, uyanmayacak olursa yüzüne su serpen kadına Allah’ın rahmeti olsun.”(11) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in: “Odalarında (uyuyan) hücre sahibelerini de uyandırın”(12) âyeti da bu kabildendir. İşte bütün bunlar yüce Allah’ın: “İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlaşın”(13) âyetinin genel çerçevesi içerisine girmektedir.
el-Kuşeyrî’nin zikrettiğine göre bu âyet-i kerîme nazil olunca, Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiş: Ey Allah’ın Rasûlü! Haydi, kendimizi koruduk diyelim. Peki, aile halkımıza ne yapabiliriz?’ Peygamber şöyle buyurdu: “Allah’ın size yasakladığı şeylerden onları alıkoyarsınız, Allah’ın emrettiklerini onlara da emredersiniz.”
Mukâtil dedi ki: İşte bu, çocukları, hanımı, köleleri ve cariyeleri hakkında kişinin üzerindeki hakkıdır. el-Kiya el- Herrasî (rha), Hz. Ali (ra)’in bu âyetin tefsirinde “Nefsinize ve ehlinize hayrı öğretiniz” sözünü zikrettikten sonra dedi ki: “Çocuklarımıza, eşlerimize dini ve hayırlı şeyleri kendisinden müstağni kalınamayacak (gerek duyulacak) edeb ve terbiyeyi öğretmek bizim vazifemizdir.”(14) Yüce Allah’ın: “Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et”(15) âyeti de bunu ifade etmektedir. Yüce Allah’ın Peygamberine hitaben vermiş olduğu; “Yakın akrabanı uyar.”(16) âyeti de buna yakındır. Hadîs-i şerîfte de; “Çocuklarınız yedi yaşındayken onlara namaz kılmalarını emrediniz” diye buyurulmaktadır.
“Onun üzerinde iri yarı, sert tabiatlı melekler vardır” âyeti ile katı kalpli, kendilerinden merhamet dilendiğinde merhamet etmeyen, gazap ve öfkeden yaratılmış bulunan ve Âdemoğullarına yemek ve içmek sevdirildiği gibi kendilerine de yaratılmışlara azap etmek sevdirilmiş bulunan Zebani melekleri kastedilmektedir. “Sert tabiatlı” yani bedenleri güçlü, kuvvetli demektir. Sözleri seri, fiilleri kaba diye açıklandığı gibi; cehennem ehlini yakalayışları güçlü, onlara karşı sert tabiatlı diye de açıklanmıştır. “Filan kişi, filan kişiye karşı sert (şedid)tir” denilir. Bu, ona karşı güçlü olup, çeşitli şekillerde ona azâb eder anlamındadır. Bir diğer açıklamaya göre “iri yarı” âyeti ile bedenlerinin irilikleri “sertlik” ile de güçlü oluşları kastedilmiştir.
İbn Abbâs dedi ki: Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe bir yıllık süredir. Onlardan birilerinin gücü, indirdiği bir balyoz ile insanı yetmiş yıl cehennemin dibine doğru itecek kadardır. İbn Vehb de şöyle demektedir: Bize Abdurrahman b. Zeyd anlattı dedi ki: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) cehennem bekçileri hakkında şöyle buyurdu: “Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe doğu ile batı arasındaki gibidir.” “Bunlar kendilerine verdiği emirlerde Allah’a asla isyan etmezler.” O’nun emrine fazlalık ya da eksiklikle aykırı hareket etmezler. “Ne emir olunurlarsa onu yaparlar.” Vaktinde yerine getirirler. Sonraya da bırakmazlar, öne de almazlar. Şöyle de açıklanmıştır: Onların zevkleri Allah'ın emrini yerine getirmektedir. Tıpkı cennet ehlinin cennette bulunmaktan dolayı sevindikleri gibi. Bu açıklamayı Mutezile mensuplarından birisi zikretmiştir. Onlara göre âhirette mükellefiyet imkânsız bir hadisedir. Halbuki hak dilinden olup sağlam akide sahibi olan bir kimseye yüce Allah’ın kuluna bugün de, yarın da mükellefiyetler verebileceği açıktır, melekler hakkında da mükellefiyetin imkânı) reddolunamaz. Allah dilediğini yapar.”(17)
Allame Kadı Beyzavî (rha) “Ey îman edenler, kendinizi koruyun” ayetinin manasını; isyanları terk etmek ve taatları yapmakla “ve ailelerinizi” nasihat etmek ve terbiye etmekle koruyunuz.(18)
M. Hamdi Yazır (rha) der ki: “Ey o bütün iman edenler! Kendilerinizi ve ehillerinizi ateşten koruyun. Cehennem ateşine süküklenmelerine sebeb olacak fitne ve ısyandan koruyarak Allah’ın emirlerine, tâate sevk edin. Çünkü aile sahibi kendinden mes’ul olduğu gibi ailesinden de mes’uldür. Kezalik  Hadîs-i şerifleri ma’lûmdur. Ebû Hayyanın kayd ettiği vechile Hazret-i Ömer, ya Rasulallah! Nefislerimizi vikaye ederiz, fakat ehillerimizi nasıl vikaye edebiliriz? Demişti, Rasulullah şöyle buyurdu: "Allah’ın sizi nehyettiği şeylerden onları nehyedersiniz ve Allah’ın size emrettiği şeyleri onlara emreylersiniz, işte o, onları vikaye olur." Keşşaf da şu hadîsleri kayd eylemiştir: “Allah o kimseye rahmet buyura ki, ey ehlim: ailem! Namazınıza, orucunuza, zekâtınıza, miskîninize, yetîminize, komşularınıza dikkat edin bakın, ola ki, Allahü Teâlâ onları onunla beraber Cennette cem’eder.”(19)Evlâd, ehilde dâhildir. Bazıları da enfüste dâhil demişlerdir. Çünkü evlâd atadan cüzdür.”(20)
Müfessirin ulemadan Cessas (rha) tefsirini öğrenmeye çalıştığımız bu âyetin tefsirinde şunları söylüyor: “Bu âyet evladımıza ve eşimize dini, hayırları, iyiliği yaşantımızın olmazsa olmazlarından olan edep kurallarını öğretmekle yükümlü oldğumuza delalet etmektedir.”(21) Bütün bu açıklamalar bize göstermektedir ki; kişinin nefsinin ve ailesinin ıslah ile ilgilenmesi, cihad ibâdetinden sayılır. Mü’min kişinin nefsinin ve ailesinin ıslahını ihmal etmesi, terk etmesi, cihadı terk etmesi gibidir. Ebveynlerin evladlarına karşı dini yükümlülüklerini şöylece maddelendirebiliriz.
1. Temsil: Dini bizzat kendi hayatında yaşamak.
2. Tebliğ: Dinin emir ve nehylerini anlatmak
3. Ta’lim: Dine ilişkin konuları öğretmek.
4. Terbiye: Dini hakikatleri hayata dönüştürmenin örnekliğini göstermek.
5. Takip: Çocuğun davranışlarını gözlemlemek.
6. Takdir: Olumlu davranışlarını ödüllendirmek
7. Tashih: Yanlış davranışlarını düzeltmek.
8. Teşvik: Sürekli hayırlara ve salih amellere rağbetlendirmek.
Netice olarak kendi nefislerini ve ailelerini cehennem ateşinden korumayan, korumaya çalışmayanlardan mücahid ve mücahide olmaz. Mücahid, nefsini ve ailesini cehennem ateşinden koruyandır. Bunun için gece gündüz gayret sarfedendir.
_______________
(1) Tahrim Sûresi/ 6
(2) Nisa Sûresi/116
(3) Zumer Sûresi/53
(4) Sahih-i Buhârî, I, 304, II. 848, 901, 902, III, 1010, V, 19H8, 1996, VI, 2611; Müslim, III, 1459: Tirmizi, IV, 208; Ebû Dâvûd, III, 130; Müsned, II, 5, 54, 111, 121
(5) Nûr Sûresi /61
(6) Deylemî, Firdevs, II, 131; henzer hadisler ve sıhhat durumları için bk. Beyhaki, Şuabu'l-iman, VI, 400, 401, 403, es-Sünenü’l-Kübra, X, 15; Heysemi, Mecma, VIII, 47
(7) Ahmed b. Hanbel el-Müsned, III, 412, IV, 77; Hâkim, Müstedrek, IV, 292; Tirmizî, IV, 338; Beyhaki, es-Sünenu’l-Kübrâ, II, 18, III, 84
(8) Ebû Dâvûd, I, 133; Hâkim, Müstedrek, I, 311; Barakutnî, I, 230, Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, II, 228, 229, III, 84, Müsned, 11, 180, 187 Bu hadisi hadis âlimlerinden bir topluluk rivâyet etmiş olup, bu Ebû Davud’un lâfzıdır.
(9) Ebû Dâvûd, I, 133; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, II, 14
(10) Müslim, I, 511; Müsned, VI, 152, 205
(11) Beyhaki, es-Sünenü’s-Suğra, Medine 1410/1989, Sh: 473
(12) Muvatta’, II, 913, İbn Hibban, Sahih, II, 466; Hâkim, Müstedrek, II, 654 
(13) el-Mâide Sûresi/2
(14) el- Kiya el Herrasî, Ahkâmû’l Kur’ân, C: 4, Sh: 425-426, Beyrut/ 1985
(15) Taha Sûresi/132 
(16) eş-Şuara, 26/214
(17) El- Cami-u Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 18, Sh: 194-196 , Beyrut/1965
(18) Kadı Beydavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Tevil, C: 2, Sh: 531, İst/ 1285
(19) Zamahşerî, Tefsiru Keşşaf, C: 568, Beyrut/ 1947
(20) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 7, Sh: 5122-5123, İst/1971
(21) El- Cessas, Ahkâmu’l Kur’ân, C: 3, Sh: 466, Beyrut/ 1943
 
Misak Dergisi 343. Sayı
Haziran 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya