Niçin Mustaz’afîn Olanların Kurtuluşu İçin Mücadele Etmiyoruz?
Yeryüzünde insanlar zorbaların zulümleri al­tında inlerken, bir takım yapay tanrılara kulluğa zorlanırken ve Allah’tan bir kurtarıcı bekleme durumunda kalan mazlumları kurtarmak için savaşmak zorunda olan kimseler müslümanlardır. Bu vazife muhkem nassla haber verilmiştir:'Size ne oluyor da: 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip gönder, katından bize bir yardımcı lütfet' diyen mustaz’afîn çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (En Nisa Sûresi: 75) Yeryüzünde insanları zaafa uğratan ve onları kandilerine kul köle edinen zalimlerin egemenliklerine son vermek, terkedilmesi caiz olmayan salih bir ameldir. Bütün sahte rablerin ve müstekbirlerin egemenliklerine son vermek, insanları kula kulluktan kurtarmak, cihad ibadetinin hedeflerinden birisidir. Mustaz’afîn; zümresinin haklarını korumak, müslümanların değişmeyen vazifelerinden birisidir.
Mustafa YUSUFOĞLU
27.05.2019 10:40
275 okunma
Paylaş
SİZE ne oluyor da: 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet' diyen mustaz’afîn çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?"(1)
Bu âyet-i kerime mü’minler olarak hepimize bir sual tevcih ediyor: Niçin Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Niçin ahalisi zalim olan bir memlekette mustaz’afîn duruma düşmüş feryad eden erkekleri, kadınları ve çocukları kurtarmak için savaşmıyorsunuz? Rabbimizin bize tevcih ettiği bu suallerden yola çıkarak her birimiz kendi nefsimize şu suali yöneltmeliyiz: Niçin mustaz’afîn olanların kurtuluşu için mücadele etmiyoruz? Allah kendi yolunda kendi rızası doğrultusunda bizden cehdü gayret istiyor? Mustaz’afîn olanların kurtuluşu için savaşmamızı bizden istiyor.
Bu âyet-i kerime, bütün zamanlarda, bütün mekânlarda Allahû Teâla tarafından mü’minlere yapılmış bir çağrıdır. Kur’ân-ı Kerim, her gün, her saat bu çağrıyı önümüze kor. Kur’ân-ı Kerim, zulme ve zalimliğe geçit vermeyen bir kitaptır. Fakirlik, güçsüzlük ve kuvvetsizlik yüzünden zayıf düşürülen, çaresizlik içinde bırakılan, kendisine zorbalık uygulanan kimseye "mustaz’af’ denir. Çoğulu da "mustaz’afîn" dir. Kur’ân-ı Kerîm’de dört yerde geçmektedir.(٢) Mustaz’afîn; cahiliyye toplumlarında toplumun çoğunluğunu teşkil eden, ezilen, hor görülen, güçsüz bırakılmış halk tabakasıdır. Mustaz’af, "za-u-fe (zayıf oldu)" fiilinin istif’al babından ism-i mef’uldür. "Za-u-fe" kuvvetli olmanın zıddıdır. Masdarı olan "za’f-zayıflık" nefiste ve bedende olduğu gibi, durum ve vaziyette, akıl ve re’yde de olur.
Bu âyet-i kerime bir mücadele çağrısı, bir savaş emridir. Allah’a Allah’ın istediği kulluğu icra edemedikleri Mekke’den Medine’ye hicret eden, Allah adına her şey­lerini terk eden, Medine’de Allah ve Rasûlü'nün istediği biçimde İslâm toplumunu gerçekleştiren, adım adım dünya insanlığının fitne ve fesattan kurtuluşunu hedefleyen, tüm insanlığa gerçek kulluğu, gerçek hayatı, gerçek adâleti, gerçek hürriyeti ve insanlığı göstererek tüm insanlığı yalnız Allah’a kulluğa ve kurtuluşa dâvet eden Müslümanlara tekrar tekrar bu işin ancak savaşı göze alabilmekle mümkün olabileceğini anlatıyor.
Bu mânâda sanki Nisâ sûresinin ilk âyetleri aile konusunu, ikinci bölüm âyetleri sanki toplum ve devlet konusunu, üçüncü bölüm âyetleri de insanlığa huzuru, güveni, saâdeti, selâmeti, hürriyeti, adâleti, emniyeti anlatan âyetlerdir. Dünya üzerinde dünyaya taparak zalimce egemen olan güçlerin belini kırmak, egemenliklerine son verip, onların zulüm ve işkenceleri altında kıvranan mazlumların, mus’taz’afların imdadına yetişmek üzere Müslümanların savaşa teşvik edildiğini görüyoruz. Bakın Allah diyor ki:
"Size ne oluyor da sizler Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Gerek erkeklerden, gerek kadınlardan, çocuklardan mus’taz’af oldukları halde, zayıf ve güçsüz oldukları halde kâfirlerin zulümleri altında ezilen ve ey Rabbimiz! Bizi ehli zalim olan bu ülkeden çıkar! Halkı zalim ve zorba olan şu kentten bizi kurtar! Şu şehrin zalimlerinin egemenliğinden bizi kurtar! Bize katından bir velî, bir sahip, bir kurtarıcı gönder diye dua dua yalvaranlar varken size ne oluyor da onların imdadına yetişmek için savaşmıyorsunuz? Ne oluyor size ki onları zalimlerin zulmünden kurtarmak, onları özgürlüğe kavuşturmak, onları bu zelil hayattan aziz ve şerefli bir hayata kavuşturmak, onlar üzerindeki zalim ve fâsık sultaların ellerini, boyunlarını kırıp zulümlerine engel olmak için savaşmıyorsunuz?"
Bu âyette anlatılanlar Mekke’de veya başka yerlerde Müslüman olup da Medine’ye hicret edemeyen, kendilerini kâfirlerin zulüm ve işkencelerinden koruyacak güçleri olmayan kadın, erkek ve çocuklardır.
Evet, ne oluyor size ki zalim sultaların Müslümanlara eziyet ve işkencelerinin yasallaştığı bir dünyada bu zalimlerin ellerinde mazlum duruma düşürülmüş Müslümanların feryatları yükselirken savaşı göze alamıyorsunuz? Ne oluyor size ki yerlerinize çakılıp kaldınız? Ne oluyor size ki rahatınızın içine gömülüp kaldınız? Zevkiniz, sefanız, malınız, mülkünüz ağır bastı da Allah yolunda bir savaştan kaçar oldunuz. Duymuyor musunuz dünyanın her yerinden yükselen şu feryatları? Ey Rabbimiz! Ne olur bize yardım et! Bize katından bir yardımcı, bir kur­tarıcı, bir velî gönder! Bizi şu zalimlerin elinden kurtar ya Rabbi! diye ağlaşan, kurtarıcı bekleyen insanların durumlarını görmüyor musunuz?
Kim yetişecek bu mazlumların imdadına? Bunların, bu biçare, bu mazlum ve zayıf insanların imdadına Müslümanlar yetişmek zorundadır. Allah bu vazifeyi Müslümanlara yükle­mektedir. Öyleyse ey o günün peygamber rehberliğindeki Medineli ve şu anda da tüm dünya Müslümanları! Bu görev sizin görevinizdir. Al­lah’ın yasası böyledir. Yeryüzünde insanlar zalimlerin, zorbaların zulümleri al­tında inlerken, Allah’a kulluktan koparılıp ahalisi zalim olan ülkelerde bir takım yapay tanrılara kulluğa zorlanırken ve Allah’tan bir kurtarıcı bekleyen mazlumları kurtarmak için savaşmak zorunda oman kimseler müslümanlardır.
Zaten İslâm’ın savaşının hedefi budur. İslâm’ın savaşı yeryüzünde Allah kullarını Allah’a kulluktan koparıp, fitnelere düşürüp kendilerine kul köle edinen zalimlerin egemenliklerine son vermek, Allah kullarının önünü açarak hür iradeleriyle bir hayat yaşamalarını sağlamaktır. Tüm sahte rablerin, tüm yapay ilahların ilahlık taslaklarının egemenliklerine son verip Allah egemenliğini gerçekleştirmektir. Yeryüzünde fitnenin kökünü kazıyıp Allah kullarının serbest bir şekilde dinlerini seçebilmelerini sağlamaktır.
Şu ayette mustaz'aflardan kasıt Rasûlüllah (sav) zamanındaki muhacirler ya da (o dönemdeki) bütün Müslümanlardır. Rabbimiz buyuruyor: "Hatırlayın ki, bir zaman siz yeryüzünde aciz tanınan az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz da şükredesiniz diye Allah size yer yurt verdi; yardımıyla sizi destekledi ve size temizinden rızıklar verdi."(3) Mekke’de Müslümanlar az iken müşrikler onları zayıf bırakıyor, onlara bazen alay ederek bazen de fizikî müdahalede bulunarak, bazen sırtlarına kaya parçaları koyarak inkâr sözünü söyletmeye çalışarak eziyet ediyorlardı.(4) Ayetten anlaşılan şu ki; mustaz'af olmanın Müslüman kimliğinin bir özelliği değil, Müslümanın kurtulması gereken ezilmişlik ve güçsüzlük hali olduğudur. Mücahid’egöre, uğrunda savaşılacak söz konusu kimseler, öncelikle Mekke’de iman eden(٥) ancak müşriklerin hicret etmelerine izin vermediği yardıma muhtaç MüslümanlardırAyette çocukların da belirtilmesi inkârcların işkencelerinin çocukları da kapsadığını, yani zulmün vardığı noktayı göstermek içindir.(٦) Günümüzde Filistin’den Suriye ve Irak’a, Afganistan’dan Orta Afrika’ya kadar birçok yerde Müslümanlar da ne yazık ki mustazafîn durumdadırlar ve Müslümanların zulüm görenlerin durumuna kayıtsız kalması Kur’ân’a olan imanlarıyla bağdaşmaz.
Bu âyette zikredilen Mustaz’aflar, Mekke’de Müslüman olan mü’minlerdir. Müşrikler onların Medine’ye hicret etmesine mani olmuş, bu yüzden çaresizlik içerisinde Mekke’de müşriklerin arasında yaşamak mecburiyetinde kalmışlardı. Müşriklerden şiddetli bir şekilde eziyet gören mustaz’aflar (çaresiz Müslümanlar), onların eziyet ve baskılarından kurtulmak için Allah’a dua ediyor ve O’ndan yardım istiyorlardı. Allah Teâlâ, onlardan bazılarını Medine’ye hicret etmelerine muvaffak kılmış, bazıları ise Mekke’nin fethine kadar orada kalmışlardı. Allah Teâlâ, kendi tarafından hayırlı bir dost ve yardımcı nasip etti. O Muhammed (sav) idi. Muhammed (sav), onları en güzel dost edindi ve onlara en kuvvetli bir şekilde yardım etti. Müşriklerin zulmü, öyle şiddetli idi ki, daha henüz mükellef olmayan çocuklara bile eziyet ediyorlardı. Bu sebeple mustaz’aflar, masum çocukların duası sayesinde kendilerine Allah’ın rahmetinin inmesini isteyerek, çocuklarını dualarına ortak ediyorlardı.(7)
Mekke’nin fethinden önce orada kalıp Medine’ye hicret edemeyen Müslümanlar, zalim müşriklerden büyük işkenceler görmüş, cefalar çekmiş ve Allah’a iltica ederek O’ndan yardımcı göndermesini dilemişlerdi. Âyet buna işaret etmekle beraber, dünyanın neresinde olursa olsun, zulüm ve haksızlığa uğramış çaresizlere, Müslümanların yardım etmelerini ve gerekirse onların uğrunda savaşmalarını istemektedir. Hiçbir Müslüman, çaresiz kalan, zor durumda bulunan, zulüm gören, katliama uğrayan, soykırıma maruz bırakılan Müslümanlara ilgisiz kalamaz. Yukarıdaki âyetten anlaşılacağı üzere hiçbir mü’min, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi devirde cereyan ederse etsin çocukların öldürülmesine, kadınların katledilmesine, yaşlıların, hastaların, çaresiz ve himayesizlerin işkence görmesine asla razı olamaz. Maddi ve manevi yönden onları desteksiz bırakamaz. Hiçbir şey elinden gelmiyorsa bile, çaresizlerin Rabbi olan Allah’ın zalimlerin hakkından gelmesi için duadan geri kalmamalıdır. Sevgili Peygamberimiz Mekke’de kalarak hicret edemeyen mustaz’aflar için yaptığı dua, bütün mü’minleri böyle bir göreve davet etmektedir: "Allah’ım! Velid b. Velid’i, Selemetü’bnü Hişam’ı, Ayyâş b. Ebî Rabîa’yı ve mü’minlerin Mustaz’aflarını (çaresizlerini, onların zayıflarını) kurtar…!"(8)"Allah’ım! Mekke’de kalan Mustaz’afları (çaresizleri, zayıfları) kurtar."(9)
Çaresizlere destek olmak, onların yanında yer almak, onların sıkıntısını dert edinmek, onlara yapılan katliam, işkence, baskı karşısında sessiz kalmamak, Peygamber (sav)’e ümmet olan her samimi mü’minin temel görevidir. Peygamber (sav), Taif dönüşünde ayakları kanlar içerisinde, yorgun ve bitkin bir vaziyette bulunduğu sırada bile hiç ümidini kaybetmemiş, âlemlerin Rabbine sığınmış, halini O’na arz etmiş, derdini O’na dökmüş ve müracaatını O’na yapmıştı. "Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allah’ım! Kuvvetimin zaflığından ve çaresizliğimden sana şikâyet ediyorum. Sen mustaz’afların (güçsüzlerin) Rabbisin….güç ve kuvvet senindir"(10) buyurarak Allah Teâlâ’dan yardım istiyor, onun rızasını talep ediyor ve kendisini O’nun himayesine bırakıyordu.
İsrailoğullarına saldırıp onları yurtlarından çıkaran zalim Câlut’un karşısına, Tâlût adındaki komutan çıkmıştı. Allah Teâlâ, Tâlût’un ordusunu bir nehirle imtihan etmişti. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Kendilerine tanınan sınırı aşarak imtihanı kaybettiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince, Câlût’un ordusuna karşı koyacak güçlerinin olmadığını söyleyerek, savaşamayacaklarını söylediler. Ancak Allah’a kavuşacaklarına inanan az bir topluluk, sabır ve metanet göstererek Câlût’un ordusunun karşısına çıkmaktan çekinmediler. Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında samimi bir yalvarışla çaresizlerin, güçsüzlerin, mazlumların, himayesizlerin Rabbi olan Allah’a şöyle niyaz ettiler: "…Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur; bize direnme gücü ver, kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler."(11) Yaptıkları bu ihlaslı ve özlü duayı Allah Teâlâ kabul etti. Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler. Davûd da Câlût’u öldürerek zafere erdiler.(12) Allah Teâlâ, Mustaz’afları, yalnız bırakmadı. Zalimleri mağlup ederek çaresizlerin yüzünü güldürdü ve onları mahçup etmedi. Allah Teâlâ, mustaz’afların (çaresizlerin, zayıfların, mazlumların, kimsesizlerin, gariplerin) yardımcısı ve dostudur. Allah’ın yardımı ne zaman? diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğrayan ve sarsılan çaresizlere Allah Teâlâ şöyle müjde vermiştir: "…İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır."(13) Allah’a inanmaları sebebiyle sıkıntıya maruz kalan, işkenceye tabi tutulan, katliama uğrayan mustaz’aflar, dünya gözüyle güçsüz, sahipsiz, himayesiz görünseler de gerçekte onlar, imanları sayesinde güçlüdürler. Nitekim bu konuda şöyle buyurulmaktadır: "Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer (gerçekten) inanmış kimselerseniz, üstün gelecek olan sizsiniz."(14) Mü’minler, güçlü bir imana sahip olmanın verdiği azim, cesaret, sebat ve sabırla zalimlerin korkulu rüyası olmaya devam edecektir. Asıl güçsüz olanlar zalimler ve onlara destek verenlerdir. Er geç zalimlerin sonu gelecek ve Allah Teâlâ, mazlumların intikamını onlardan alacaktır.
"Mustaz’aflar" (güçsüzler) kelimesi Kur’an-ı Kerim’de "müstekbirler" (kibirliler, büyüklük taslayanlar) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Mustaz’aflarla, toplumda hiç bir tabii hâkimiyet yetkisi olmayanlar anlaşılır. Kur’ân-ı Kerim’de mustaz’aflar, müstekbirlerin istiz’af ettiği, zayıf gördüğü, zayıf bulduğu, zaafa uğrattığı, hor ve zelil kıldığı kimselerdir.
"Anamın oğlu, dedi: Muhakkak bu topluluk beni zayıf gördü, zayıf buldu ve beni öldürüyordu."(15) 
Yukarıdaki anlamlarda kullandığımız mustaz’af, Kur’ân-ı Kerim’de, kullanılış şekilleri davete karşı tutumları, müstekbirlerle ilişkileri ve toplumdaki konumları gözönüne alınarak bir kaç kategoride incelenebilir. Bir
 kısım mustaz’af halk toplulukları vardır ki bunlar uzun zamandan beri nesillerin değişmesiyle vahiyden uzak kalmış, uzak bırakılmış kimselerdir. Eğer kendilerine vahiy ulaşırsa, davetçiler kendilerini Allah’ın dinine davet ederlerse daveti kabul ederler, omuzlarında taşımaya başlarlar. Bunlar müstekbirler tarafından olmadık işkencelere uğratılırlar. Davalarından vazgeçmeleri için ne kadar baskı yapılırsa yapılsın tekrar küfre dönmezler. Rasullere ilk inananlar bunlardır. Hz. Adem(as)'den bu yana peygamberler tarihi boyunca davanın ilk çilekeşleri durumundadırlar. Müstekbirlerin daveti kabul etmemelerinin bir bahanesi de rasullere ilk olarak inananların mustaz’aflar olmasıdır. Müstekbirler bu inananlarla devamlı alay ederler, onları çok küçük görürler. Rasûllere de, mustaz’afları etrafından kovduğu takdirde inanacaklarını söylerler. Rasûller bunu yapmayınca, davayı ilk kabul edenler güçsüz kimselerden olduğu için, davayı haksız bulurlar. Zira bunlar mustaz’aflarla bir arada bulunmayı kibirlerine yedirememektedirler.
"Kavminden küfreden ileri gelenler (Nuh’a) dedi(ler) ki: Biz seni bizim gibi bir insandan başka bir şey (olduğunu) görmüyoruz. İlk bakışta bizden sana aşağı tabakanın dışında kimsenin uyduğunu da görüyoruz. Ve biz sizi bizden üstün de görmüyoruz. Biz sizi ancak (olsa olsa) yalancılardan sanıyoruz"(16)
"Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, iman eden istiz’af olunanlara (mustazaflara, zayıf düşürülenlere) 'Siz gerçekten Salih’in Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?' dediler. Onlar' da 'Biz, doğrusu onunla ne gönderildiyse ona iman edenleriz' dediler."(17)
Yukarıdaki ayetlerden Nuh (as) ile Salih (as)’a inananların kavimlerinin mustaz’af kesimleri olduğunu anlıyoruz. Her peygambere inananların çoğunu mustaz’aflar oluşturduğu gibi, en son Rasûl Hz. Muhammed (sav)’e ilk iman edenler de Mustaz’af kesimdir. Bunu şu olaylardan bariz bir şekilde anlıyoruz:
Bizans İmparatoru Herakleios Mekke’de bir peygamberin zuhur ettiğini duymuştu. Şam’da olduğu bir sırada bu yeni peygamber hakkında bilgi edinmek istemişti. O sırada Şam’da bulunan Mekkeli tüccarları yanına çağırmıştı. Herakleios’un sorularına Rasûlüllah (sav)’e akrabalık bakımından daha yakın olan Ebu Sufyan cevap veriyordu. Herakleios:
"Ona tâbi olanlar, ileri gelen zümre mi, yoksa fakir ve zayıf insanlar mıdır?" diye sorunca Ebu Sufyan; "Hayır, zayıf kesimden insanlardır" cevabını vermiş, bunun üzerine Herakleios: "Zaten peygamberlerin tabileri de bu zayıf halk kesimidir" demiştir.(18)
İşte tüm peygamberlere iman eden bu mustaz’aflara Allahü Teâla, Kur’ân-ı Kerim’de onları yeryüzüne mirasçı kılacağını va’dediyor."Firavun, o yerde (yeryüzünde) ululandı ve halkını çeşitli gruplara böldü. Onlardan bir zümreyi Mustaz’aflaştırıyor (zayıf düşürüyor), oğullarını boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardan idi. Biz ise istiyoruz ki yeryüzünde mustaz’aflara lütfedelim, onları (yeryüzünde) önderler ve mirasçılar kılalım."(19) 
Mustaz’aflar hakkında bizi duyarlı olmaya davet eden bu âyet-i kerime’de geçen "Halkı zalim olan memleket"ten murad, Daru’l Harb haline gelmiş ülkelerdir. Mustaz’afîn olanlar, akıl, din, can, mal ve nesil emniyetleri olmayan kimsesiz kalmış mazlumlardır. ŞehidSeyyid Kutub (rha) der ki: "Mazlum kadının ve zayıf çocuğun tablosu son derece etkileyici bir tablodur. Kendilerini savunamayan -özellikle bu savunma din ve inanç uğruna olursa- yaşlıların tablosu da bundan az etkileyici değildir. İşte bu tablo bütünüyle Cihad çağrısı esnasında gözler önüne serilmektedir. Bu da yeterli oluyor. Bunun için bu feryatlara karşılık vermekten çekinme kınanmaktadır. Bu üslûp, derin etkili, duygu ve bilinçte uzun süre silinmeyen izler bırakan bir üslûptur.
Burada İslâm’ın, memleket, toprak ve vatan düşüncesine biraz değinelim. "Zalimlerin yaşadığı belde…" olarak nitelendirilen ve İslâm’ın oradaki ezilmiş müslümanları kurtarmak için savaşı zorunlu gördüğü yer, bu konumuyla "Dâru’l-harp" -savaş ülkesi- sayılan Mekke’ydi. Bu derece hararetle oradaki müşriklerle savaşmaya çağrılan yurdu. Ayrıca ezilmiş müslümanlar da ordan çıkmak için bu denli içten dua ediyorlardı.
Orada Allah’ın şeriatı ve hayat metodu egemen olmadığı, müminler dinlerinden dolayı eziyete, inançlarından ötürü işkenceye uğradıkları sürece oranın memleketleri olması İslâm açısından durumunu değiştirmez. Orası bizzat kendileri açısından "Savaşülkesi"dir. Onu savunmak cihad anlamındaki bir savaş değildir elbette. Oradaki müslüman kardeşlerini kurtarmak için savaşabilirler ancak. Çünkü müslümanın koruyacağı sancak inancıdır. Uğruna savaşacağı toprak parçası ise, İslâm düzenini hayat metodu edinen "İslam ülkesi"dir. Bunun dışındaki tüm vatan anlayışları İslâm dışı cahiliye anlayışlarıdır. Bu tür düşünceleri İslâm tanımaz."(20)
Mustaz’afînler erkek de olsalar, kadın da olsalar, çocuk da olsalar mutlaka feryadlarına kulak vermemiz ve hiçbir ayırım yapmadan kurtuluşları için harekete geçmemiz, mücadele etmemiz bizden istenmektedir. Mazlumları, mustaz’afîn olanları ailemizin birer ferdi bileceğiz. Müstekbirlere rağmen mustaz’afin olanlardan yana olacağız, onları sahipleneceğiz ve Allah yolunda onların kurtuluşu için cihad edeceğiz. Bugün karınca kararınca halkı zalim olan ülkeleri tanımayan, mustaz’afîn hale gelmiş erkeklerin, kadınların ve çocukların "bizi kurtarın" feryadını işitmeyen, yardım çağrılarını işittikleri halde kulak ardı edenler, onların kurtuluşu için Allah yolunda söz ve işbirliği yapmayanlar, hesap gününde Allahû Teâla’nın "Size ne oluyor?" suali karşısında cevapsız kalacaklardır. Mustaz’afin olan erkek, kadın ve çocukların kurtuluşu için mücadele etmek, Allah yolunda Allah için yapılan cihad cümlesinden sayılır. Mustaz’afîn olanların kurtuluşu için çalışmayanlar, kendilerini Allah yolundaki cihad cephesinden çalanlardır.
___________________
(1) Nisa Sûresi/ 75
(2) Nisa Sûresi/75, 97, 98, 127
(3) Enfal Sûresi/ 26
(4) Muhammed Ebu Zehra,Zehratu’t-Tefasir, Sh: 3103, Daru’l-Fikri’l-Arabi, Kahire, ts.
(5) Taberî, Muhammed bin Cerir (ö. h. 310), Câmiu’l-Beyan an Te’vîli Âyi’l-Kur’an, C: 8, Sh: 544, Beyrut/ 2000
(6) İmam Nesefi’nin Medarikü’t Tenzi’l- ve Hakaiku’t-Te’vil, C: 1, Sh: 374, İst/ 1984 
(7) Bkz. Zemahşerî, Keşşâf, Beyrut, ts. I, 534.
(8) Sahih-i Müslim, Mesâcid, 294
(9) Sahih-i Buharî, Edeb, 110; Ahmed b. Hanbel, II, 396.
(10) İbn Hişâm, es-Sîratü’n-Nebeviyye, Mısır, 2005, s. 39; Muhammed Hudarî Bey; Nûru’l-Yakîn, Mısır, ts. s. 75-76.
(11) Bakara Sûresi/249-250.
(12) Bakara Sûresi/251
(13) Bakara Sûresi/ 214
(14) Âl-i İmran Sûresi/ 139
(15) el-A’raf Sûresi/150
(16) Hud Sûresi/27
(17) el-A’raf Sûresi/75
(18) Sahih Buhari Muhtasarı-Tecridi Sarih Tercemesi, I, 22, Had. No: 7
(19) el-Kasas Sûresi/5
20) Fizilali’l Kur’ân (Seyyid Kutub) C: 2 , Sh: 708-709, Beyrut/ 1982
 
Misak Dergisi 342. Sayı
Mayıs 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya