Bir Hadis-i Şerif Işığında, Dersler ve İbretler (1)
Fakih sahaberden Hz. Abdullah İbnû Ömer'den (r.a) rivayet edilen Hadis-i şerif'te, değişik felâketlerin ortaya çıkmasının sebebleri ve vesileleri haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif meâlen şöyledir: "Ey Muhaciirin topluluğu! Beş şey vardır ki onlarla iptila olmanızdan Allah'a sığınırım. 1- Eğer ilan edilecek kadar içinizde fahşa açığa çıkarsa, o zaman içinizde taun ve kendilerinden önceki selefleri arasında hiç görülmemiş hastalıklar ortaya çıkar. 2- Ölçü ve tartıları eksiltirlerse o zaman kıtlık, geçim sıkıntıları ve zalim sultanların zulmü onların üzerine olur. 3- Zekâtlarını menederlerse o zaman yağmurlar men olunur, eğer hayvanlar olmasaydı yağmur hiç yağmazdı. 4- Allah ve Rasulüyle olan ahidlerini bozarlarsa, o zaman Allah, onlara onların dışından bir düşman musallat eder ki onların ellerinde olan şeylerin bir kısmını çekip alıverir. 5- İmamları (yöneticileri) Allah'ın Kitabıyla hükmetmezlerse, üstelik Allah'ın kitabıyla hükmetmedikleri gibi bir de Allah'ın ayetlerini seçerlerse o zaman Allah, onların bazısına bazısının acısını tattırıverir." (İbnu Mace, Fiten, 22)
İbrahim SERİN
25.04.2019 11:30
285 okunma
Paylaş
FAKİH sahabelerden Hz. Abdullah İbnu Ömer (ra) rivayet ediyor. Allah'ın Rasulü (sav) bize doğru teveccüh ederek şöyle buyurdu: "Ey Muhacirin topluluğu! Beş şey vardır ki onlarla iptila olmanızdan Allah'a sığınırım.
 1- Eğer ilan edilecek kadar içinizde fahşa açığa çıkarsa, o zaman içinizde taun ve kendilerinden önceki selefleri arasında hiç görülmemiş hastalıklar ortaya çıkar.
  2- Ölçü ve tartıları eksiltirlerse o zaman kıtlık, geçim sıkıntıları ve zalim sultanların zulmü onların üzerine olur.
 3- Zekâtlarını menederlerse o zaman yağmurlar men olunur, eğer hayvanlar olmasaydı yağmur hiç yağmazdı.
 4- Allah ve Rasulüyle olan ahidlerini bozarlarsa, o zaman Allah, onlara onların dışından bir düşman musallat eder ki onların ellerinde olan şeylerin bir kısmını çekip alıverir.
 5- İmamları (yöneticileri) Allah'ın Kitabıyla hükmetmezlerse, üstelik Allah'ın kitabıyla hükmetmedikleri gibi bir de Allah'ın ayetlerini seçerlerse o zaman Allah, onların bazısına bazısının acısını tattırıverir." (İbnu Mace, Fiten, 22)
FAHŞA'NIN YAYILMASI BİRÇOK MADDİ VE MANEVİ HASTALIĞA SEBEPTİR
 1- "Eğer ilan edilecek kadar içinizde fahşa açığa çıkarsa, o zaman içinizde taun ve kendilerinden önceki selefleri arasında hiç görülmemiş hastalıklar ortaya çıkar."  Hadis-i Şerif'in bu kısmında geçen fahşa kavramı üzerinde duracağız. "FAHŞÂ"nın, zina, cimrilik ve ister büyük ister küçük, ister fille isterse de sözle ilgili olsun, her türlü günah anlamına geldiği" ifade edilmiştir. Bunu biraz daha açacak olursak. Seyyid Ebu'l A'la El- Mevdudi (rha), "Tefhimu'l Kur'an" da şu bilgilere yer verir: FAHŞA: Arapça fahşa kelimesi, gayrı ahlâkî, müstehcen, kötü, çirkin, adi, terbiyesiz; her şeye veya genel beğeni ve edep kurallarına uymadığı için duyulması ve görülmesi uygun kaçmayan şeyleri; zina, fuhuş, homoseksüellik, çıplaklık, açıklık, hırsızlık, soygun, içki içme, kumar oynama, dilencilik, terbiyesizce konuşma ve benzeri şeyleri içerir. Aynı şekilde bu ahlâksızlıkları toplumsallaştırmak ve yaymak da, örneğin yanlış propaganda, iftira, suçların açıktan işlenmesi, ahlâksız hikayeler, bu türden tiyatrolar, filmler, çıplak resimler, kadınların açık saçık ortalıkta dolaşması, karşı cinslerin gruplar halinde karışık halde dolaşması, dansetmesi vs. aynı şekilde fahşanın içine girer. Yusuf kerimoğlu, 'Kelimeler ve Kavramlar' isimli kitabında şöyle der: "Allahu Teâlâ kitabı ve Rasuli Ekrem (sav)'in sünnetiyle yasaklanan her fiile "fahşa" bu fiilleri irtikâp eden kimselere de "fahişe" demek mümkündür. Ancak yaygın olarak kullanılan "fuhuş" ve "fahişe" kavramları insanlar arasında, gayri meşru şekilde cereyan eden cinsi ilişkilere tahsis edilmiştir. (...) "Fahşanın ve fuhşun yayılması değişik sebeplere dayanır. Tek bir sebeple izah etmek mümkün değildir. Çarşı putları ve çevre kültürü insanları etki altına alır." Yüce Allah Teâlâ, neslin muhafazası ve şehevi isteklerin, helal sınırların içinde kalabilmesi için bize ırzımızı, namusumuzu, mahremlerimizi ve mahrem yerlerimizi korumamızı emrederken, buna mukabil olarak şeytan ve şeytanın dostları olan müşriki ve tağuti sistemler ise yeryüzünde fahşa ve fuhşun yayılması için ellerindeki bütün güç ve imkânlarını seferber etmişlerdir.
 Geçmişte bu böyle olduğu gibi günümüzde de aynen devam ediyor.  "Modern sömürü dünyası çağdaşlık, ilericilik, kadın hakları, demokrasi, hürriyet ve eşitlik adına halkı Müslüman olan ülkeleri sömürebilmek için tarih boyunca Müslüman kadınları iffetlerinden soyutlamak ve aile bağlarını koparmakla emellerine ulaşmak istemişlerdir."  Bunu örneklendirecek olursak: Amerika, Afganistan'ı işgal eder etmez orada genelevlerini açtıklarını basın yoluyla öğrenmiştik. Bunu Irak'ta da yaptı. Aslında bunu yalnız Amerika değil, bütün tağuti güçlerin hâkim oldukları bölgelerde randevu evlerini yaygınlaştırmaya çalıştıkları biliniyor.  Ve çaresizliğe inandırılmış sahipsiz kalmış kadınları, ahlak ve şereften yoksun olan fuhuş mafyasının eline düşürmek için bütün basın, yayın organlarıyla: televizyonlarıyla, gazeteleriyle ve dergileriyle çalışıyorlar ve buna korkunç denilecek ölçüde büyük bir bütçe ayırıyorlar. İlgili, ilgisiz her şeyin reklamında çıplak kadın reklamı kullanılıyor, bu reklamlarda çıplaklığın reklamı mı yapılıyor? Yoksa eşyanın mı? Bunu anlamak zor olmasa gerek. Allah Teâlâ Kur'an-i Kerim'de şöyle buyuruyor: "Şüphesiz ki mü'minlerin içerisinde fahşanın yayılmasını isteyenler için dünya ve ahirette acıklı bir azab vardır." (Nur Sûresi: 19)
  Ayeti kerimeden de anlaşılacağı üzere kâfirlerin hemen her fırsatta iman edenlerin arasında fuhşu ve münkeri  yaymak istedikleri açıkça görülüyor. Özellikle bu asırda genç nesillere yönelik türlü türlü tuzaklar kuruluyor. Kumar, uyuşturucu, içki ve kadın gibi tuzaklar. Her köşe başında her caddede, her sokakta, hemen hemen her evde neredeyse her cep'te Allahu Teâlâ'nın haram kıldığı şeyler açıkça işleniyor. Bu haramların kapısı sonuna kadar açık, öyle ki hiç bir engel yok, hatta haramları dile getirenler kınanıyor. Faiz müesseseleri, içki fabrikaları, kumarhaneler, genelevleri ve gündelik randevu evleri, zina evleri olarak fahşayı yaymaya çalışıyorlar, tağutlar tarafından da bu fahşa kurumlarına meşruiyet verilmiştir. Şunu gözden kaçırmamak gerekir ki tağuti güçler halka/topluma istedikleri gibi tahakküm edebilmek için toplumu fahşa ve münkeratın içerisine sürüklemişlerdir. Böylesi toplumlarda tefeci (faiz) mafyası, uyuşturucu mafyası, kumar mafyası, fuhuş mafyası ve benzeri mafyalar ortaya çıkar. Yusuf kerimoğlu, 'Kelimeler ve Kavramlar' isimli kitabında şöyle der: "Mesala, günümüzde beyaz kadın ticareti yapan çeteler ve genelevi patronları vardır. Tağuti iktidarlar 'genelevi sistemini' benimsemişlerdir. Fahşanın ve fuhşun yayılması şeytanın velayetini kabul eden iktidarlar tarafından gerçekleştirilmektedir." Dolayısıyla fuhuş çeteleri genç kızları ve kadınları tuzaklarına düşürmek için her türlü hileye başvuruyorlar. Tuzaklarına düşürdükleri bu zavallı kadın ve kızları müşriki ve tağuti sistemlerin de yardımıyla ellerine birer imzalı ve mühürlü vesika tutuşturarak fuhşu, ahlaksızlığı ve her türlü müstehcenliği müslümanlar arasında yaygınlaştırmayı güvence altına alarak fahişeliğe resmiyet kazandırıyorlar.
 
FAHŞA'NIN YAYILMA SEBEPLERİ
Birincisi: Tağuti ve müşriki iktidarlardır. İkincisi: Müslümanların dinlerini öğrenmek ve yaşamak için gayret sarfetmemeleri ve dinden uzak yaşamaları ve en önemlisi de emri bil ma'ruf ve nehyi ani'l münker vazifesini terketmeleridir. Zira biz müslümanlar olarak helal ve haram sınırlarını çiğnedik, haramlara buğzetmeyen, fahşayı umursamayan, vurdum duymaz bir toplum haline geldik. 
Hal böyle olunca da geçmişte olmayan birçok hastalık baş gösterdi AIDS gibi maddi hastalıklar, kıskançlık/ğayret duygularını kaybetmek gibi manevi hastalıklar meydana geldi. Öyle ki günümüzde sayamayacağımız kadar birçok hastalık türedi. Bunun sebebi Hadis-i Şerif'te belirtildiği gibi fahşa'nın açıkta işlenmesidir. Halbuki Fuhşiyattan olan şeyler içtimaî hayatı zehirler, felce uğratır, ruhları söndürür, cemiyet hayatında güzellikten, hakikî temizlikten eser bırakmaz. "Düşen bir kimsenin kurtulması gayetle müşküldür Hûda hıfz eylesin girdabe-i fahşavü münkerden" Allahu Teala her türlü hayasızlığı men'eder.
Zina, zinaya yol açan, sebep olan bütün söz ve davranışlar; terbiye dışı yaşantılar bu cümledendir. Toplumu kemiren, ülkeleri temelinden sarsan iki büyük felâket vardır; İcraat ve yargıda adaletsizlik; fazilet duygusunu öldüren, edep ve terbiyeyi dumura uğratan hayasızlık (fahşa).. Bu iki felâket bir ülkede yaygınlaşıp önü alınmaz bir sel halini alınca, o ülkenin baş aşağı gelip yıkılmasına ramak kaldığını söylemek (gaybtan haber vermek) olmaz (herhalde.)" Zira ülkeleri de, toplumları da ayakta tutan ve yücelten şey adalet ve iffettir. Allahu Teala Kur'an-ı Azimu'ş Şan'da şöyle buyuruyor: "Şüphesiz ki Allah, adaletli davranmayı, iyilikte bulunmayı ve akrabalara yardım etmeyi emreder. Fuhşu, kötülüğü ve zulmü yasaklar. Allah sizlere, düşünmeniz için öğüt verir." (Nahl Sûresi: 90)
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi (rha), Tefsiri'nde şu bilgileri verir: Fuhuş: Burada, kaçınılması emredilen Fuhuş'tan maksat, zina etmektir. Allah Teala, bu çirkin fiilin, toplum için çok tehlikeli bir hastalık olduğunu beyan ediyor ve o fiili, değil yapmak, ona yaklaşılmasını dahi yasaklayarak şöyle buyuruyor: "Sakın Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, rezilliktir, kötü bir yoldur." (İsrâ Sûresi: 32)
Allahu Teala (cc) Kur'an-ı Azimu'ş Şan'ın başka bir ayetinde ise şöyle buyuruyor: "Yeryüzünde -orası ıslah edilmişken- fesat çıkarmayın, O'na korkarak ve umarak dua edin. Şüphesiz Allah'ın rahmeti iyi hareket edenlere yakındır." (A'raf Sûresi: 56)
Fahruddin Er-Râzi (rha), 'Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb' isimli kitabında şu bilgilere yer verir: "Yeryüzünde -orası ıslah edilmişken- fesat çıkarmayın" buyruğunun manası, "Yeryüzünde hiçbir surette fesatçılık etmeyin" şeklindedir ki, buna öldürmek veya uzuvları kesip koparmak suretiyle nefisleri, canları; gasb, hırsızlık ve çok çeşitli hilelerle malları; küfür ve bid'at ile dinleri; zina ve livataya yönelme ve iftirada bulunma sebebiyle nesebleri ve sarhoş edici şeyler sebebiyle de akılları bozup ifsat etmekten men etmek girer. Bu böyledir, çünkü dünyada muteber olan menfaatler beş tanedir: Can, mal, neseb, din ve akıl.. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın, "fesat çıkarmayın" yasağı fesatçılık etmenin mahiyetini varlık âlemine sokmaktan mendir. Kötülük çıkarmanın mahiyetini varlık âlemine sokmaktan men etmek ise, onun her çeşidini yasaklamayı gerektirir. Öyleyse buradaki men, bu beş kısımda da bozukluk çıkarmaktan men etmeyi de içine alır. Allahu Teala (cc) Kur'an-ı Azimu'ş Şan'ın başka bir ayetinde ise şöyle buyuruyor: "İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır." (Rum Sûresi: 41)
İbnu Kesir (rha), tefsirinde şu bilgilere yer verir: (Bu) âyetin anlamı şudur: Şüphesiz ki meyveler ve ekinlerdeki eksiklik günâhlar sebebiyledir (Allah'a isyan olan işler sebebiyledir). Ebu'l-Âliye (rha) der ki: Kim yeryüzünde Allah Teala'ya âsî gelmişse şüphesiz yeryüzünde bozgunculuk yapmıştır. Zîrâ yeryüzü ve göğün düzeni Allah Teala'ya itaat iledir. Bu sebepledir ki (..) bir hadîste şöyle buyurulur: "Muhakkak ki yeryüzünde yerine getirilen, uygulanan bir hadd cezası, yeryüzü ehli için onlara kırk sabah yağmur yağdırılmasından daha sevimlidir." (Müsned-i Ahmed, 8738; İbnu Mace, Hudud, 3 (2538)
İmam Sindi (rha), bu hususta şöyle der: "Bunun hikmeti hakkında şöyle denilmiştir: Çünkü ilâhi cezaların uygulanması, insanları günahlardan ve suç işlemekten alıkoyar ve yağmur için gök kapılarının açılmasına vesile olur. İlâhî cezaların uygulanmaması veya bunda gevşeklik göstermek ise insanların günahlara ve suçlara dalmasına sebebiyet verir. Bu ise kıtlık, kuraklık ve halkın helak olmasına yol açar." İbnu Kesir (rha), ayetin tefsirinin devamında şöyle der: Bu cezalar uygulandığı zaman insanların veya çoğunluğunun veya onlardan bir çoğunun haramları işlemekten kendilerini alıkoymalarıdır. Allah'a isyan olan ameller işlendiği zaman bu, gökten ve yerden bereketlerin sona ermesine sebep olur. Bu sebepledir ki Hz. İsâ (as), âhir zamanda indiği zaman bu tertemiz şeriatla hükmedecek; domuzları öldürecek, haçı kıracak ve cizyeyi kaldırarak insanlar sâdece İslâm'ı (müslüman olmalarını) veya kılıca razı olmalarını kabul edecektir. Allah Teâlâ onun zamanında Deccâl ile ona uyanları, Ye'cûc ve Me'cûc'u helak buyurduğu zaman yeryüzüne: 'Bereketlerini çıkar' denilecek. Bir nar'dan bir insan topluluğu yiyecek (ve doyacaklar) kabuğu ile gölgelenecekler. Sağmal bir devenin sütü insanlardan bir topluluğa yeterli olacak. Bu, ancak Allah Rasûlü'nün (sav) şeriatının uygulanmasının bereketiyle olacaktır. Ne zaman ki adalet yerine getirilir işte o zaman bereketler ve hayır çoğalır. Allah Rasulü (sav) bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki bir facir/günahkâr öldüğünde kullar, ülkeler, ağaçlar ve canlılar (hayvanlar) rahata ererler." (Buhari, Rikak, 42 (6512); Müslim, Cenaiz, 21 (950)
Allahu Teala Kur'an-ı Azimu'ş Şân'ın başka bir ayetinde ise şöyle buyuruyor: "Bir de içinizden yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayan bir fitneden sakının. Hem bilin ki Allah, şüphesiz azabı çetin olandır." (Enfal Sûresi: 25) İmam Kurtubi (rha), el-Camiu li- Ahkami'l-Kur'an' isimli tefsirinde şu bilgilere yer verir:
MÜNKERLERE/KÖTÜLÜKLERE KARŞI
TEPKİ GÖSTERMEMENİN CEZASI
İbnu Abbas (ra) der ki: Yüce Allah mü'minlere, aralarında münkerin yayılmasını kabul etmemelerini emretmekte, aksi takdirde azabın onların tamamını kuşatacağını bildirmektedir. Buhari'nin sahihinde Ümmü'l mü'minin Zeyneb bintu Cahş'tan (ra) gelen rivayete göre: Peygamber (sav) bir kerre telâşla Zeyneb'in (ra) yanına girerek: "Lâ ilahe illallâh, vukû'u yaklaşan bir şerrden, büyük bir fitneden dolayı vay Arab'ın hâline! Bu gün Ye'cûc ve Me'cûc Seddinden şunun gibi bir delik açıldı!" buyurdu da başparmağı ile onu ta'kîb eden (şehâdet) parmağını halkaladı. Zeyneb binti Cahş (ra) dedi ki: Yâ Rasûlallah! İçimizde bu kadar sâlih (iyi) kimseler varken, biz helak olur muyuz? diye sordum. Rasûlullah (sav): "Evet! Fâsıklık, fâcirlik, fuhş ve ma'siyet çoğaldığı zaman (helak olursunuz)diye cevâb verdi. (Buhari, Menakib 25; Müslim, Fiten 1, 2; Tirmizi, Fiten 21)
Diğer bir Hadis-i Şerifte ise şöyle buyuruluyor: "Bir şehir'de zina ve faiz zuhur ederse (açıkça işlenirse) Allahu Teala oranın (o şehrin) helakına izin verir." (Hakim, Müstedrek 43/2; Taberani, 178/1; Beyhaki, Şuab, 363/4)
Tirmîzi'nin Sahih'de (Sünen'inde): "İnsanlar, zalimi görüp de elini (zulümden) alıkoymayacak olurlarsa, aradan fazla zaman geçmeden, Allah onların hepsini kendi nezdinden göndereceği bir azaba duçar eder." (Tirmizî, Fiten 8; İbn Mâce, Fiten: 20)
Buhârî'nin Sahih'i ile Tirmizî'de en-Nu'man b. Beşir'den radiyallahu anh gelen rivayete göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Allah'ın hududu üzerinde duran (onları aşmayan) ile onların içine düşen'in misali, bir gemi içinde (yerlerini) kur'a ile paylaşan bir topluluğun misaline benzer. Onlardan kimisine geminin üst tarafı, kimisine de alt tarafı düşer. Geminin alt tarafında kalanlar, su almak istediklerinde üstlerinde bulunanların yanından geçtikleri için aralarında şöyle derler: Eğer biz, kendi payımıza düşen bölümde bir delik açıp da yukarımızda duranlara eziyet vermesek (daha uygun olmaz mı)? Şayet (üsttekiler), onlan istekleriyle başbaşa bırakacak olurlarsa hep birlikte helak olurlar. Eğer onlara engel olurlarsa, onlar da berikiler de hep beraber kurtulurlar." (Buhâri, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 12; Müsned, IV, 268, 269, 270) Bu hadis-i şeriften de belli kimsenin günahları sebebiyle herkesin azaba duçar edileceği anlaşılmaktadır. Yine bu hadis-i şeriften, emr bil maruf, nehyi anil münkerin terkedilmesi sebiyle cezaya hak kazanılacağı da anlaşılmaktadır.
İlim adamlarımız derler ki: Fitne eğer yaygın bir etki gösterecek olursa herkes helak olur. Bu ise masiyetlerin açıkça ortaya çıkması, münkerin yayılması ve bunların değiştirilmemesi halinde sözkonusu olur. Eğer, münker değiş tirilmeyecek olursa, bu münkere kalpleriyle karşı çıkan mü'minlerin, o beldeden uzaklaşmaları ve oradan kaçmaları îcabeder. İşte, bizden önceki ümmetler hakkında da hüküm böyle idi. Nitekim, Cumartesi yasağını çiğneyenler ile ilgili kıssada da onlar, isyankârları terkedip onlardan ayrılmış ve; biz sizinle aynı yerde oturup kalkmayız, demişlerdi. (Bu kıssaya daha sonra değinilecektir.)
(Dolayısıyla) İnsanlar, açıktan açığa münker işleyecek olurlarsa, onu gören herkesin o münkeri değiştirmesi bir farzdır. Eğer buna ses çıkarmayacak olurlarsa, hepsi de isyankâr olur. Birisi, o münker fiilî işlemekle, diğeri de ona razı olmakla... Yüce Allahu Teala ise, hükmü ve hikmeti gereği münkerin işlenmesine rıza göstereni bizzat onu işleyen gibi değerlendirmiştir. O bakımdan, münkere razı olan da işleyenin cezasına katılmış olur. Bu açıklamayı Ebu Bekir İbnü'l-Arabi (rha) yapmıştır. Aliyyü'l- Karî (rha), "İyilerin, ikrah olmadan ve kötüler kötülüklerine son vermeden günahkârlarla birlikte yemeleri ve içmeleri açık bir günahtır. Çünkü Allah Teala için buğzetmenin gereği, günahkârlardan uzak kalmak ve onları terketmektir" demiştir. Şehid Seyyid Kutub (rha), 'Fizilal'il Kur' an'da "Bir de içinizden yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayan bir fitneden sakının. Hem bilin ki Allah, şüphesiz azabı çetin olandır." (Enfal Sûresi: 25) ayetiyle ilgili şöyle der: Fitne; imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm işlemesine -ki zulümlerin en büyüğü de Allah'ın şeriatını ve hayat sistemini hayattan uzaklaştırmaktır- hoşgörüyle bakan, zalimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zalimlerin ve bozguncuların cezasını hakeden bir toplumdur. İslâm, birtakım yükümlülükler gerektiren pratik bir hayat sistemidir. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarına hoşgörülü davranmaz. Kaldı ki, Allah'ın dinine uyulmadığını gördüklerinde, daha doğrusu Allah'ın ilahlığının reddedilip yerine kulların ilahlığının yerleştirildiğini gördüklerinde sessiz kalmalarını, bununla beraber yüce Allah'ın onları belâdan kurtarmasını -kendileri kötülükten uzak (!) iyi yürekli (!) kimselerdir ya- istemelerini kabul etmez.
Allahu Teala Celle Celaluhu Kur'an-ı Azimu'ş Şanın başka ayetlerinde ise şöyle buyuruyor: "Günahın açığını da gizlisini de bırakın. Günah kazananlar, kazandıklarına karşılık şüphesiz ceza göreceklerdir." (En'am Sûresi: 120)
"De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin de onların da rızkını biz veririz-; kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp anlarsınız." (En'am Sûresi: 151)
"Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayanların dostları kıldık." (A'raf Sûresi: 27)
"De ki: Rabbim, ancak hayasızlıkları, onların açık olanını, gizli olanını, bununla beraber günahı, haksız isyanı, Allah'a -hakkında asla bir delil indirmediği- her hangi bir şeyi ortak koşmanızı ve Allah'a bilmediğiniz şeyleri isnad etmenizi haram kılmıştır." (A'raf Sûresi: 33)
ÖLÇÜ VE TARTILARIN DIŞINA ÇIKMANIN NETİCESİ
 2- "Ölçü ve tartıları eksiltirlerse o zaman kıtlık, geçim sıkıntıları ve zalim sultanların zulmü onların üzerine olur." Allahu Teala şöyle buyuruyor: "Ölçü ve tartıları eksik yapanların vay haline! Onlar ki, insanlardan ölçü ile aldıklarında tam alırlar. Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler."(Mutaffifin Sûresi: 1-3)
Ayette geçen mutaffifin ifadesi, tatfif'ten türemiştir. Arapçada tafif, küçük ve hakir görülen şeyler için kullanılır, tatfif ise, tartıda belli etmeden hile yapmak anlamına gelir. İmam Kurtubi (rha), el-Camiu li-Ahkami'l-Kur'an'da şöyle der: Başkaları da şöyle demiştir: Tatfif (eksik yapmak); ölçüde, tartıda, abdestte, namazda ve konuşmalarda olur. Muvatta'ında İmam Malik (rha) şöyle demiştir: "Her şey hakkında vefa (eksiksiz yerine getirmek, ödemek) ile tatfif (eksik yapmak) kullanılır." (Muvatta Sûresi: 12)
Salim b. Ebi'I-Ca'd'den (rha) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Namaz bir ölçü ile yapılır. Kim bunu eksiksiz yaparsa, lehinedir, kim de eksik yaparsa yüce Allah'ın bu hususta ne dediğini çok iyi biliyorsunuz: "Ölçü ve tartıları eksik yapanların vay haline!" (...) Dilciler der ki: Eksik ölçüp, tartan lafzı tatfif 'den alınmış olup bu da, "az olan" demektir. Bu lafız, karşı tarafın hakkını ölçü veya tartıda eksik veren kimse hakkında kullanılır. Ez-Zeccac (rha) dedi ki: Bu mastar'ın ism-i failinin «mutaffif" diye gelmesi, onun ölçü ve tartıdan ancak çok hafif ve tafif (önemsenmeyecek kadar az) şeyleri çalmasından dolayıdır.(...) Esmai (rha) dedi ki: Bedevi arab bir kadın: şöyle derken dinledim: Mertliği kilelerin tepesinde ve terazilerin dillerinde olan kimselerden mertlik bekleme! Bu, Hz. Ali (ra)'dan da rivayet edilmiştir. Nafi (rha) dedi ki: İbn Ömer (ra), satıcıların yanından geçer ve şöyle dermiş: Allah'tan kork, eksiksiz ölç ve adaletle tart. Çünkü eksik ölçüp tartanlar kıyamet gününde ter kulaklarının ortasına kadar gelip, onlara gem vuracak hale gelinceye kadar (Mevkıfte) durdurulacaklardır. Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde, alışverişte hile yapmak şiddetli bir şekilde kınanmıştır. "Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz." (En'am Sûresi: 152)"Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir ve sonu da daha güzeldir." (İsrâ Sûresi: 35) ve "Tartıda taşkınlık edip dengeyi bozmayın. Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın." (Rahman Sûresi: 8-9)
Hz. Şuayb'ın (as) kavmine işte bu sebepten dolayı azap inmiştir. Çünkü o kavim, Hz. Şuayb'ın (as) kendilerine ısrarla yaptığı ikazlara rağmen, bu kötülükten vazgeçmemişti. Şeyh Ebu'l-Kasım el-Kuşeyri (rha) dedi ki: Mutaffif lafzı, ölçü ve tartıda ayıbın açılması veya gizlenmesinde, hakkı isteme ve hakkı vermede hileyi ihtiva eder. Kendisi için istediğini müslüman kardeşi için de istemeyen insaflı değildir. İnsanların ayıplarını görüp de kendi ayıbını görmeyen de bu cümledendir. Kendi hakkını insanlardan isteyen, ama onlara haklarını kendisi için arzuladığı gibi vermeyen de buna dahildir. Mert kişi, insanların haklarını verip, kimseden kendisi için hak istemeyendir. Esasen biz, bizim için mertliğin ve mertçe yaşamanın temel esasları olan hayat ölçüleri olan Kur'an, Sünnet, İcma' ve Kıyastan uzaklaştık.
İslâm topraklarının her yerinde yer üstü ve yer altı zenginliklerimiz istila edildi. Namuslarımız çiğnendi, mukaddesatımıza el uzatıldı. Biz bir şey yapamadık, ses çıkaramadık, zamanla kalplerde katılaşma meydana gelince münkerata karşı kalblerdeki buğz da kayboldu. Aslında kalpteki bu buğz, Rasul-i Ekrem)'in (sav) ifadesiyle "İman'ın en zayıf derecesi buğz" idi. Eğer kalpte de buğz yok ise yine O'nun (sav) ifadesiyle "(Kalpteki buğz'un) ötesinde hardal tanesi kadar dahi iman yok" idi. İşte biz bütün bu İslâmi ölçülerden uzaklaşınca da dünya hayatına olan tamahımız, düşkünlüğümüz insanların mallarını ölçüp tartarken eksik tartmamıza sebep oldu. Bu davranışlar aramızdaki merhamet duygusunu yok etti. Birbirimize acımadık. Zannettik ki böyle yaparsak kısa yoldan zengin olup köşeyi döneriz. Meğer ki sonumuzu hazırlamışız, alel acele azab'ın bir an önce gelmesi için çabalamışız. Durum böyle olunca da kıtlık, pahalılık, geçim sıkıntıları, öldürülmeler, ailelerde geçimsizlik, yuvalarda dağılmalar baş gösterdi. Mutlu bir azınlık hariç insanların büyük çoğunluğu geçim sıkıntılarıyla boğuşuyor, meyve ve sebzelerde  bir azalmaya ve pahalılığa neden olurken Irak'ta, Suriye'de, Yemen'de, Afganistan'da, Doğu Türkistan'da, Çeçenistan'da, Arakan'da, Mısır'da, libya'da ve müslümanların yaşadığı her yerde zalim sultanların zulmü ise üzerimize tüm şiddetiyle geliverdi. Ebu Derda (ra), şöyle demiştir: "Allah'a yemin olsun, siz ya iyiyi emredecek, kötüyü yasaklayacaksınız veya Allah Teâlâ size zâlim bir sultanı musallat kılacaktır ki, o sultan sizin büyüklerinize hürmet, küçüklerinize merhamet etmez. Sizin iyileriniz onun aleyhinde bedduada bulunurlar, bedduaları işe yaramaz. Allah'tan yardım isterler, fakat yardım görmezler. Allah'tan günahlarının bağışlanmasını dilerler, fakat bağışlanmazlar."
ZEKÂTI MEN ETMENİN CEZASI
 3- "Zekâtlarını men ederlerse o zaman yağmurlar men olunur, eğer hayvanlar olmasaydı yağmur hiç yağmazdı."
ZEKAT İLE HEDEFLENEN MASLAHAT
Şah Veliyyullah Dihlevî (rha), 'Hüccetullâhi'l-Bâliğa' isimli kitabında şöyle der: Zekât, nefsi olgunlaştırır ve fakirlerin kollanmasını amaçlar: Bil ki: Zekât bahsinde dikkate alınan iki temel maslahat vardır:
1- Nefis terbiyesine yönelik olan maslahat, 
2- Şehir/ülke düzeninin sağlanmasına yönelik maslahat.
Nefis, cimrilik üzere yaratılmıştır. Cimrilik ise, âhiret hayatı için en zararlı huylardan biridir. Cimri olan kimse, öldüğünde kalbi mala bağlı kalır ve bu yüzden azap görür. Bir kimse kendisini zekât vermeye alıştırır ve cimriliği yok ederse, bu kendisi için yararlı olur. Âhiret hayatı hakkında, ihbât yani Allah'a ihlâs ile teslim olma, O'na karşı huşu üzere olmadan sonra en yararlı huy, nefsin sehâvet üzere olmasıdır. Nasıl ki ihbât sıfatı, nefsi hep ceberut âlemine karşı uyanık kılarsa, aynı şekilde sehâvet de, dünyevî müptezel durumlara düşmekten kendisini uzak tutar. Çünkü sehâvetin aslı, melekî gücün hayvanî gücü egemenliğine alması; melekî gücün kontrolü kendi elinde bulundurması, hayvanı gücün onun güdümüne girmesi ve onun hükmüne boyun eğmesidir. Sehâvet özelliğini elde edebilmenin yolları da, ihtiyaca rağmen mal harcamak, kendisine zulmeden kimseyi affetmek, hoşa gitmeyecek şeylerle karşılaştığında âhirete olan kesin inancı sebebiyle sıkıntılara karşı sabretmek gibi davranışlardır. Rasûlullah (sav), bunların hepsini de emretmiş ve bunlar içerisinde en büyüğü olanı ki bu mal harcamadır zabturabt altına alarak belirlemiştir. Zekât, öneminin vurgulanması için Kur'ân'da pek çok yerde namaz ve iman ile birlikte zikredilmiştir. Bu meyanda Allah Teâlâ, cehennemliklerden bahsederken şöyle buyurmuştur: "Biz  namazımızı  kılmıyorduk,  yoksulu  doyurmuyorduk, bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk." (Müddessir Sûresi: 43-45)
Günümüzde birçok insan mallarında, işyerlerinde ve fabrikalarında hiç kimsenin hakkı olmadığına inanırlar. Yani zekâtın fakirlere ait bir hak olduğuna inanmazlar. Dolayısıyla zekât vermeyi de bir yük sayarak vermezler. Bazıları da cüz'i bir şeyle işin içinden kurtulmaya çalışırlar. Ya da zekat verirken fakirin maslahatından ziyade kendi maslahatlarını düşünürler. Enes (ra)'dan: Allah Rasülü (sav) buyurdu: "Kıyamet gününde fakirlerden dolayı zenginlerin vay haline. Çünkü onlar şöyle diyeceklerdir: «Ey Rabbimiz! Bu zenginler bize haksızlık ettiler. Senin bizim için onlara farz kıldığın hakkımızı vermediler.» Allah Teâlâ da şöyle diyecektir: "İzzetim ve Celâlim hakkı için, sizi yaklaştıracağım, onları uzaklaştıracağım." Allah Rasülü (sav), daha sonra şu âyeti okudu: "Onların mallarında sâil/isteyen ve mahrum/yoksul için belirli bir hak vardır." (Meâric Sûresi: 24-25)"
Dolayısıyla mü'min olan kimseler zekâtı vermemekle, fakir kardeşlerine ait bir hakkı zulmen alarak  haram işlemiş olurlar ve mallarına haram bir mal katmış olurlar. Ve bu durum ise ilahi rahmetten mahrum olmaya sebep olur. Rasülullah (sav) şöyle buyuruyor: "Hayvanlar olmasaydı yağmur yağmazdı."  Zekat'ın sözlük anlamı: Allah Teala'nın bereketinden hasıl olan artmadır. Bu, dünyevi ve uhrevi ile ilgili işlerde itibar edilir. Ziraatte bir artma ve bereket hasıl olma durumuna da zeka ez-zer'u yezku; denir. Zekât'a bu ismin verilmesi, ondan dolayı umulan bereketten veya nefsin arındırılmasından; yani nefsin hayır ve bereketlerle olgunlaşmasından dolayıdır. Ya da bu her ikisinden dolayı bu ismi almıştır. Çünkü söz konusu olan bu her iki hayır da zekatta vardır. Zekat'ın sözlük manasından anladığımız hakikat, zekat'ın olduğu yerde artma vardır, bereket vardır, merhamet vardır. Bunun tam tersi ise zekat'ın olmadığı yerde ise bereket olmaz, artma olmaz rahmet olmaz. Mal emniyeti olmaz. Can emniyeti olmaz. Kalplerde sevgi olmaz. O halde ilahi rahmete müstehak olabilmek için zekâtlarımızı gönül rahatlığıyla vermemiz gerekiyor. Müslümanlar bilmezler mi ki? Allah Teala ve Rasülü (sav) zekatı men etmeyi harp sebebi saymışlardır. Allah Teala Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor: "...Eğer, tevbe edip namaz kılar ve zekât verirlerse, yollarını serbest bırakın. Gerçekten Allah Gafurdur, Rahimdir." (Tevbe Sûresi: 5) İbn Ömer (ra) rivayet ediyor: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Rasülüllah olduğuna şehâdet, namazı ikaame ve zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla cenk etmeye me'mur oldum. Bunları yaptılar mı canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak İslâm'ın haklarından bir hak karşılığı olursa o başka! (Batınî) hesapları da Allah'a kalmıştır.." (Müslim, iman 8; Buhari, İman 16)
Taberânî'nin (rha) 'Mu'cem El-Evsat' isimli eserinde Hz. Enes (ra)'dan rivayet ettiği bir hadîse göre bu rivayetlerde istisna edilen İslâm haklarından muradın neler olduğu Rasulüllah (sav)'e sorulmuş. Cevaben: "Evlendikten sonra zina, müslüman olduktan sonra irtidâd, bir de insan öldürmektir. Bunlara mukabil öldürülebilir" diyerek izah buyurmuşlardır. İşte bunun içindir ki Hz. Ebu Bekir es-Sıddîk (ra), zekât vermeyenlerle savaşma hususunda bu ve benzeri âyetlere dayanmıştır. Zîrâ bunlarda onlarla harbetmek ancak bu işleri işlemeleri şartıyla haram kılınmıştır ki bunlar da İslâm'a girme, vâciblerini yerine getirmedir. Allah Teâlâ bu şartlardan en üstünü ile daha aşağı olanlarına işaret ve tenbîhte bulunmuştur. Şehâdetten sonra farzların en şereflisi, Allah'ın hakkı olan namazdır. Ondan sonra ise fakîr ve yoksulları ilgilendiren ve menfaati onlara geçen zekâtın yerine getirilmesi gelmektedir. Bu ise yaratıklarla ilgili işlerin (fiillerin) en şereflisidir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, bir çok yerde namaz ile zekâtı birlikte zikretmiştir. Ebû Hureyre (ra)'den rivâyete göre, şöyle demiştir: "Rasûlullah (sav) vefat edince ve Ebû Bekir de halife olunca Araplardan kafir olup İslâm'dan çıkanlar oldu. Ömer b. Hattâb (ra), Ebû Bekir'e (ra) şöyle dedi: Sen bu İnsanlarla nasıl savaşacaksın? Rasûlullah (sav)'in tüm insanlarla Allah'ın birliğini kabul edinceye kadar savaşmakla emrolundum kabul ederlerse mal ve canlarını benden kurtarırlar gizli durumlarının hesabı Allah'a kalmıştır' demesine rağmen... Ebû Bekir de şu karşılığı verdi: Namaz ile zekatı birbirinden ayıranlara karşı vallahi savaşacağım çünkü zekat malın hakkıdır. Allah'a yemin ederim ki Rasûlullah (sav)'e verdikleri bir deve yularını bana vermeseler bunun verilmemesi yüzünden kendileriyle savaşırım.' Bunun üzerine Ömer b. Hattâb şöyle dedi: Vallahi durum bu merkezde iken Allah'ın, Ebû Bekr'in göğsüne ferahlık verdiğini gördüm savaş konusunda kendisinin hak üzerinde olduğunu anladım." (Tirmizi, iman:1; Nesâî, Tahrimüddem: 1; Buhârî, Zekat: 29)
İbn Abbas (ra) da: "Allah, Ebu Bekir'e rahmet eylesin. O, ne kadar da fakih bir kimse idi" demiştir. İbnü'l Arabî (rha) der ki: Böylelikle Kur'an ve Sünnet aynı gerçekleri dile getirmiş olmaktadır. Namazı ve sair farzları helal kabul ederek terkedenin kâfir olduğu hususunda müslümanlar arasında görüş ayrılığı yoktur. Sünnetleri önemsemeyerek terkeden de fasık olur. Nafileleri terkeden için ise bir vebal yoktur. Ancak, nafilenin faziletini inkâr ederse kâfir olur. Çünkü o, bu tutumu ile Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in getirip haber verdiği bir hususu reddetmiş olmaktadır. (...) Bu âyet-i kerime "tevbe ettim" diyen kimsenin, fiilleri arasına tevbenin muhakkak olduğunu ortaya koyan hususlar da eklenmedikçe, bu sözüyle yetinilmeyeceğine delildir. Çünkü yüce Allahu Teala, burada tevbe etmekle birlikte namaz kılmayı ve zekât vermeyi de şart koşmaktadır ki, bunların yerine getirilmesiyle tevbenin gerçekten yapıldığı ortaya çıksın.
İmam Fahruddin Er-Râzi (rha), 'Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb' tefsirinde şöyle der: Allah Teâlâ'nın "Yollarını serbest bırakın" ayetine gelince, buradaki "yollar", "Beytullah'a giden yolları" yahut, "İşlerini görmek için gidecekleri yollar" manasınadır. Allah, tevbe edip iman edenleri bağışlar ve onlara rahmet eder. Burada şöyle bir incelik vardır: Allah Teâlâ, bütün hayır yollarını onlar için daraltmış ve onları çeşitli belâların içine atmış, sonra da onların, küfürden tevbe etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri halinde, dünyevî hertürlü afetten kurtulacaklarını beyan etmiştir. Ebû Hureyre (ra) şöyle diyordu: Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Sahibi, kendisindeki zekât hakkını vermediği zaman deve, kıyamet günü en kuvvetli haliyle sahibinin üzerine gelir ve onu tabanlarıyla çiğner. Koyun da kendisindeki zekât hakkını vermediği zaman en kuvvetli ve besili haliyle sahibi üzerine gelir ve tırnaklarıyla onu çiğner, boynuzlarıyla da ona vurur."Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem devamla buyurdu: "Bu hayvanların haklarından birisi de su başlarında sütlerinin sağılması (ve oradakilere sadaka edilmesi)dır." Yine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Sakın sizden hiçbiriniz kıyamet günü zekâtını vermediği davarını omuzunda bağırır hâlde taşıyıp gelmesin ve(yardım isteyerek): Ya Muhammed demesin. O zaman ben ona: Ben senin için hiçbirşey yapmaya mâlik değilim; ben (ilâhî emirleri) tebliğ etmişimdir, derim. Yine sizden hiçbiriniz zekâtım vermediği devesini böğürür hâlde omuzu üzerinde taşıyarak gelmesin ve Yâ Muhammed demesin. Ben ona: Ben senin lehine hiçbirşeye malik olamıyorum; ben (Allah'ın emir ve nehiylerini) tebliğ etmişimdir, derim." Ebû Hureyre (ra) şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Kim ki, Allah kendisine mal verir de o malın zekâtını vermezse, kıyamet gününde zekâtı verilmeyen mal, sahibi için çok zehirli erkek bir yılan suretine konulur. Bu yılanın iki gözü üstünde iki nokta vardır. Bu azgın yılan kıyamet gününde mal sahibinin boynuna gerdanlık yapılır. Sonra yılan ağzı ile sahibinin çenesini iki tarafından yakalar. Sonra: Ben senin (dünyâda çok sevdiğin) malınım; ben senin hazînenim, der." Ebû Hureyre (ra) dedi ki: Bundan sonra Rasûlullah (sav) şu meâldeki âyeti okudu: Allah'ın  fazlı-u  kereminden kendilerine verdiği nimetten (Allah yolunda sarf etmeyip) cimrilik edenler, bu (nimet bolluğu)nun, kendileri için hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için serdir. Cimrilik ettikleri o şey. kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyle haberdârdır. (Ali İmran Sûresi: 180) (Buhari, zekat, 3)
Allahu Teala başka ayetlerde ise şöyle buyuruyor:
Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): "İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azabını) tadın!" (Tevbe Sûresi: 34-35) "Ey Muhammed" De ki: "Ben de sizin gibi sadece bir beşerim. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. O halde yalnız O'na yönelin ve O'ndan mağfiret dileyin. Allah'a ortak koşanlara yazıklar olsun." "Onlar zekât vermezler; âhireti inkâr edenler de onlardır." (Fussilet Sûresi: 6-7)
Ömer (ra)'dan: Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu:
"Zekâtın verilmemesi, karada ve denizde malların telefine sebep olur." Heysemî'ye göre râvilerinden Amr b. Hârûn zayıftır (Mecma' III, 63).Rudani,Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid, İz Yayıncılık: 2/10. Taberânî, Mu'cemu'l-Evsat'ta zayıf bir senedle. Bureyde (ra)'dan: Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu: "Herhangi bir kavim zekât vermezse mutlaka Allah onlara kıtlık verir." Bu hadisi el-Hâkim ve Beyhakî de tahrîc etmiştir. Râvileri güvenilir kimselerdir (Tergîb I, 543). Rudani,Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid, İz Yayıncılık: 2/10 Taberânî, Mu 'cemu'l-Evsat'ta)
 
Misak Dergisi 341. Sayı
Nisan 2019
 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya