Beşinci Mebhas: Aklın Şerefi, Hakikati, Kısımları ve Farkları
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamları; İslâm Fıkhı'nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz'in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'dır. Bunlara 'Edille-i Şer'iyye' denildiği gibi 'Asli Deliller' de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer'i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi'nin, usûl ilimlerini konu alan "Minhâcü'l-Muhammedî" isimli eserinin girişinde yer alan ve şer'i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
25.04.2019 11:10
344 okunma
Paylaş
BEŞİNCİ MEBHAS: Aklın Şerefi, Hakikati, Aksâmı ve İnsanların Akılda Tefâvütü (Farkları) İle Aklın Hüküm Gerektiren Sebeplerden Olmasının Beyanı İmdi, bu bahiste maksat, dört makaleye taksîm ile beyan olundu.
Birinci Makâle: Aklın Şerefi ve Fazîleti
Hüccetü’l-İslâm Gazzâlî, "İhyâ" nâm kitabında der ki: "Aklın şerefini izharda (ortaya koymada) tekellüfe (zorlanmaya) ihtiyaç olunmaz.(1) Zira ilmin şerefi katî zâhirdir. Nitekim Hak Te'âlâ; "Şunlar ki bilirler, bilmeyenler ile beraber mi olurlar?" buyurdu.(2)
Akıl ise ilmin menba'ı ve matla'ı (kaynağı) ve esâsıdır. Ve amelin akla nisbetinin misali, ağaçtan meyve ve güneşten nûr (ışık) ve gözden görmenin misali gibi olur. İmdi akılda nice şeref olmasın ki, o dünyada ve âhirette saadete vesîledir. Ve akılda nice şüphe olunur ki, hayvanlar temyîz kusurları ile akıllı olandan korkarlar. Hatta hayvanların iri cüsseli ve son derece yırtıcı ve korkunç olanları bile insân suretini gördüğünde ondan korkar ve onu heybetli görür. Zira insanın aklıyla düşünebileceği hileler sebebiyle kendisine galip geleceğini sezdiği için, ondan çekinir. Bu sebeptendir ki Peygamberimiz (sav); "Kavmi içinde şeyhin [güngörmüş, tecrübe sahibi bir kimsenin] misali, ümmeti içinde nebînin misali gibidir" buyurdu.(3)
Pes, böyle olması ol şeyhin çok malı ve yaşça büyük olması ve çok kuvvetli olduğu için değildir. Belki aklın bir semeresi olan ilim ve tecrübesinin ziyade ve çok olması sebebiyledir. Bu ecildendir ki, yani aklın şerefindendir ki, tabiaten kaba insanları görürsün ki, rütbeleri behâyime yakın iken doğal olarak meşâyiha tevkîr (ulemâ ve şeyhlere hürmet) ederler. Bu ecildendir ki münâfıklardan çoğu Peygamber (sav)’in katline kastedip onların gözlerini Peygambere diktiklerinde, Peygamberin bir mübarek bakışıyla onların gözleri karşılaştığında, korkup kastettiklerine ikdâm edemediler. Ve nübüvvet nûrundan yüzü üzerinde parıldayıp ışıldayan akıl nûru kuvvetiyle onlara göründü, her ne kadar bu neftse bâtın (gizli) ise de... Hâsıl-ı kelâm, aklın şerefi zorunlu olarak idrâk olunur. Bizim maksadımız onun şerefi hakkında vârid olan haber ve eserleri serdetmektir. Hak Celle ve 'Alâ, "Allah göklerin ve yerin nûrudur"(4) kavlinde aklı "nûr" ile isimlendirdi ve akıldan istifade ile elde edilen ilmi "rûh" ve "hayât" diye adlandırıp;
"Bunun gibi, biz sana da emrimizden rûhu indirdik"(5) dedi. Ve dahî; "Ölü iken dirilttiğimiz kişi..."(6) dedi. Ve Sûre-i En'âm’ın başında ve başka yerlerde nûr ve zulmeti (ışık ve karanlığı) zikrettiğinde, onunla ilim ve cehaleti murâd eyledi. "(Allah mü’minleri) karanlıklardan aydınlığa çıkarır"(7) kavl-i şerîfi gibi.
Ve Peygamber (sav) buyurdu ki: "Yâ nâs, Rabbinizi ta'akkul edin ve akıl ile birbirinize tavsiye edin ki, onunla emrolunduğunuz şeyi ve ondan nehy olunduğunuz şeyi bilirsiniz. Ve bilin ki Rabbiniz katında mücedded şerefiniz şeref-i akıldır. Ve dahi bilin ki, âkıl Hak Te'âlâ’ya itaat edendir, eğerçi sûreti çirkin ve şe’ni hakîr ve mertebesi dûn ve libâsı eski ise de... Ve câhil Hak Te'âlâ’ya isyân edendir, eğer çi sûreti hûb ve şe’ni azîm ve mertebesi şerîf ve lisânı fasîh ve nutukta kâmil ise de... Maymunlar ve hınzırlar Hak Te'âlâ katında isyân edendir (edenden a'kaldir). A'kaldir ehl-i dünyânın size ta'zîm ettiğine aldanmayın ki ziyan etmişlerden olursunuz."(8)
Ve Peygamber (as) buyurdu ki: "Sizin akılda etem ve ekmeliniz ol kimesnedir ki, Hak Te'âlâ’dan havfi eşedd ola ve emir ve nehiy olunduğu eşyâya nazarı ziyade gökçek ola, eğerçi nevâfil 'ibâdât cihetinden sizden ekall isede..."(9)
İkinci Makâle: Aklın Hakikati ve Kısımları
Malûm ola ki, akıl insânın bâtınında bir ma'nevî nurdur ki, te’emmül ve tefekkür ile derk-i havâssın intihâsından (duyu organlarının algılamarından) sonra, Hak Te'âlâ’nın tevfîki ile kalb onunla aradığını görür. Bu sebepten denildi ki: Mahsûsâtın nihâyeti ma'kûlâtın bidâyetidir (Duyularla algılananların sonu, aklî faaliyetin başlangıç noktasıdır). Bu kelâmın tahkîki budur ki; akıl bâtında bir nûrdur ki, onunla mâlûmâtın hakikatleri idrâk olunur, göz nuru ile görülen şeylerin suretleri idrâk olunduğu gibi. Pes (O halde) aklın tasarrufa başlama noktası, duyu organları ile algınanların bitiş noktasıdır. Ve o ma'nevî nur ile matlûb olan tarîk (yok) kalbe zâhir ve rûşen olur. İmdi, kalp aradığı şeyi te’emmül etmekle yüce Allah’ın tevfîki ile matlûbunu idrâk eder. İmdi, bu takdirce akıl bir delîldir ki, derk (onu anlamak) îcâb etmez, zira derk kalb içindir. Pes, akıl bir sirâc (meşale) gibidir ki, onunla göz görür, zira sirâc görmek için îcâb eder. İmdi, akıl sirâc mesâbesinde olup kalb göz mesâbesinde oldu.
Akla "nûr" ismi verildi, zira nûr, zâhir ve muzhirdır. Ve akıl ise 'ayn-ı bâtın (iç göz) olan basîret için bu mesâbededir. Ve akıl hiss ve müşâhede (gözlem) ile bilinmez, belki eserleri ile bilinir. Bu yüzden denildi ki: Beşerde akıl bilinmez, illâ 'âkıbetinde onun için sâlih (yararlı ve iyi) olan nesneyi ihtiyâr etmesi delâletiyle bilinir. Yani, insanın dînî ve dünyevî işlerinde kendine hayır olanı ihtiyar edip (seçip) ve şer olanı terk etmesiyle "'âkıl" olduğuna istidlâl olunur. İmâm Gazzâlî, "İhyâ-i 'Ulûm"unda şöyle der: "Malûm ola ki, nâs 'aklın hakîkat ve haddinde ihtilâf ettiler ve ekseri "akıl" ismi değişik mânâlara verildiğinden gâfil olmaları sebebiyle ihtilâfları oldu. İmdi bunda kâşif-i ğıtâ olan (perdeyi kaldıracak) hak budur ki: Akıl, müşterek olarak dört ma'nâ üzere ıtlâk olunan bir isimdir; "'ayn" isminin birçok mânâya ıtlâk olunduğu gibi. İmdi lâyık olmaz ki, aklın bütün kısımları için hadd-i vâhid (bir tek tarif) taleb edilsin, belki her bir kısım ondan keşfi ile ifrâd olunur (ayrılır).
Pes, birincisi: Şol vasıftır ki, onunla insan sâir hayvanlardan mümtâz olur ve ulvî fikirlerin kabulüne ve gizli fikir sanatlarının tedbîrine müsta'id (yatkın) olur. Ve Hâris Muhâsibî bu mânâyı irâde edip hadd-i akılda (aklın tarifinde) dedi ki: "Akıl bir garîzedir ki nazarî bilgilerin anlaşılması onunla müntehâ olur. Sanki, kalbe kazf olunmuş (gömülmüş) bir nûrdur ki, onunla eşyayı idrâke isti'dâd hâsıl olur."(10)
Ve bunu inkâr edip aklı mücerred ulûm-i zarûriyyeye (zorunlu bilgilere) indirgeyen kimse insâf etmedi, zira ilimlerden gâfil ve nâ’im (habersiz) olan kişiler, bu garîzenin varlığı i'tibariyle 'âkıl diye isimlendirilirler, 'ulûmun fikdânıyla bile... Ve nitekim hayat bir garîzedir ki onunla cisim ihtiyârî harekete ve hissî idrâklere kâdir ve müteheyyi’ (hazır) olur. Bunun gibi, akıl dahi, onunla bazı hayvanların nazarî bilgilere hazır ve yatkın olduğu bir garîzedir. Akıl şol mir’âta (aynaya) benzer ki, kendine özgü saflık (berraklık) nitelikleri ile suretler ve renkleri göstermede kendinden başka cisimlerden mümtâz olur. Kezâlik göz görmeye uygun olan şekil ve nitelikleri ile cepheden (yüzden) mümtâz olur. İmdi, akıl garîzesinin ulûma nisbeti gözün görmeye nisbeti gibidir. Ve Kur’ân ve Şeri'atin akla nisbeti o ikisinin ilimlerin inkişâfına aklı sevk etmekte güneş ışığının basara (göze) nisbeti gibidir. Pes lâyık olur ki, bu garîze böylece fehm oluna.
İkincisi: Şol bilgilerdir ki temyiz yaşına gelmiş çocuğun zâtında vücûda gelir; onunla olabilecek ve olamayacak şeyleri temyîz ve fark eder. Meselâ; ikinin birden fazla olduğunu ve bir şahsın bir zamanda iki mekânda olamayacağını bilir. Ve bazı mütekellimîn aklın tarifinde; "Akıl, câizâtın cevâzı ve müstahîlâtın istihâleti için zarûrî bilgilerin bir parçasıdır" dedi. Nefsinde bu had (tarif) dahi sahîhdir. Zira bu, (kişinin nefsinde) mevcut bilgilerdir ve bu garîzeye "akıl" adının verilmesi zâhirdir. Fâsid olan, bu garîzeyi inkâr edip de, "(Böyle bir garîze) mevcut değildir, illâ (yalnızca) bu mevcut bilgilerdir" demektir.
Üçüncüsü: Şol 'ulûmdur ki, mecârî-yi ahvâli tecârübden müstefâd olur [Yaşanan ahvâli tecrübe ile elde edilen bilgilerdir]. Zira yaşadığı deneyimlerle tecrübe kazanan ve görüp geçirdiği şeylerle yoğrulan kişiye âdeten "'âkıl" denir ve bununla muttasıf olmayana "ğabî" ve "câhil" denir. Ve bu, ilimlerden bir başka nevîdir; "akıl" tesmiye olunur.
Dördüncüsü: Bu garîzenin kuvveti bir mertebeye nihâyet bulur ki, onunla umûrun 'avâkıbin (işlerin varacağı sonuçları önceden) bilir. Bunun için de âcil (anlık) lezzetlere çağıran şehevî arzularını gemler. Kaçan bu kuvvet bir kişide hâsıl ola, ona "'âkıl" denir. Ve bu dahi insana özgü hususiyetlerdendir ki, onunla sâir hayvânâttan mümtâz olur. İmdi, evvelki üs, asıl ve menba'dır. İkinci evvele akreb fer'dir (yakın bir alt kategoridir). Üçüncü evvelin ve ikincinin fer'idir (alt kategorisidir), zira garîze kuvveti ve zarûrî ilimler ile tecrübî ilimler müstefâd olur. Dördüncü semere-i ahîredir. Semere-i ahîre ise gâyet-i kusvâdır (akıl ile ulaşılacak en son noktadır). Ve ilk ikisi bi’t-tab'dır (doğuştandır) ve son ikisi bi’l-iktisâbdır (sonradan gelişendir). Bu sebepten Ali ibn Ebî Tâlib (ra) dedi ki: "İki akıl buldum: Biri tabii akıl ve biri mesmû' (sonradan gelişen) akıldır. Doğuştan gelen tabii akıl olmayınca akl-ı mesmû' (gelişmeye bağlı akıl) fayda etmez. Nitekim gözde nûr olmayınca güneş fayda etmez."(11)
Peygamber’in (sav); "Hak Te'âlâ akıldan daha değerli bir mahlûk yaratmadı"(12) kavli ile murâdı, akl-ı matbû'dur (doğuştan gelen akıldır). Ve Peygamberin Ebü’d-Derdâ’ya (ra) söylediği şol kavli ile akl-ı mesmû' (sonradan kazanılan akıl) kastedilmiştir: "Ey Uveymir akılda izdiyâd tahsîl et (aklını artırmaya çalış) ki, Rab Te'âlâ’ya yakınlığın ziyâde ola." Ebü’d-Derdâ dedi ki: "Babam ve anam sana fedâ olsun, onun tahsîline bana yol nicedir?" Peygamber (sav) dedi ki: "Hak Te'âlâ’nın haram ettiklerinden kaçınıp farzlarını edâ et ki 'âkıl (akıllı) olasın. Ve sâlih ameller işle ki 'âcil (geçici) dünyada kadrin ve kıymetin artıp onunla Rab Te'âlâ katında yakınlık ve 'izzete eresin."(13)
Akıl isminin, lügatta bu garîze için olması daha uygundur, kullanımda dahî böyle olması gerekir. İlimler üzerine (akıl kelimesinin) ıtlâk olunması, bilgilerin o garîzenin semeresi olduğu haysiyettendir. Nitekim "İlim haşyettir ve 'âlim Rab Te'âlâ’dan haşyet eden (korkan) kimesnedir" denir. Zira haşyet ilmin semeresidir. İmdi, bu garîzenin gayri için (aklın kullanılması) mecâz gibi olur, velâkin lügat maksadından bahis değildir. Kastedilen, aklın bu zikrolunan dört kısmı mevcut olup hepsine "akıl" isminin verilmesidir. Birinci kısmının varlığında ihtilaf yoktur. Velâkin sahîh olan onun dahî vücûdu ola, belki o asıldır, "bilgi" anlamına kullanılan diğer üçü, sanki onda fıtrî olarak gizlidir. Lâkin o kısımların varlık alemine çıkması onu ortaya çıkaracak bir sebebin cereyânıdır. Hattâ bu bilgiler hâriçten onun üzerine vârid bir şey değildi, sanki bu bilgiler o garîzede gömülü olup ondan zâhir oldu. Bunun misali, şol yerin altındaki suya benzer ki, kazmakla çıkıp zâhir olur, yoksa ona bir yeni bir şey ilhâkıyla değil. Yine, bademde olan yağ gülde olan gülsuyu sıkılmakla çıkıp zâhir olur; ona yeni bir şey sevk olunmaz.
İnsanların Akılda Farklılıkları
Aklın tefâvütünde insanlar ihtilâf ettiler. Lâkin tahsîlleri az olanların kelâmını nakille iştigâlde mânâ yoktur. Belki evlâ olan, hakkı ile açıklamaya çalışmaktır. İmdi, bunda açık gerçek budur ki, ikinci kısımdan başka diğer üç kısımda insanların birbirlerinden farklı olduğudur. Ammâ, mümkün ve imkânsız olan şeylerin zaruri olarak bilinmesi anlamına gelen ikinci kısımda insanların tefâvütü olmaz. Zira ikinin birden çok olduğunu bilen kimse, bir şahsın aynı zamanda iki mekânda olmasının muhâl olduğunu ve bir şahsın hem kadîm, hem hâdis olmasının muhâl olduğun bilir.
Ammâ dördüncü kısım, şehveti kırmaya o garîze kuvvetinin istîlâ ve galebesidir. Bunda insanların farklılaşması, belki bir şahsın ahvâlinin değişiklik göstermesi gizli olmaz. Ve bu tefâvüt (farklılık) bazen şehvetlerin tefâvütü için olur. Zira görürsün ki, bir akıllı kişi şehvetlerin bazısını terke kâdir olur ve bazısına kâdir olmaz. Lâkin [konu] bunun üzerine indirgenemez, zira kişi gençliği hâlinde zina terkinden âciz olur ve kaçan pîr olup aklı kâmil olsa onun terkine kâdir olur. Hâlbuki riyâ ve riyâset şehvetinin kuvveti pîrlikte (yaşlılıkta) gâlip gelir ve katlanır. Ve bazen farklılık sebebi, şehvetin gâ’ilesini gösteren bilginin farklılaşmasında olur. Bu sebeptendir ki tabîb olan kimse yiyeceklerin zararlısından ihtirâz ve ihtimâya (kaçınmaya) kâdir olur. Ve ammâ tabîb olmayıp akılda ol tabîbe müsâvî (denk) olan kimse kâdir olmaz, her ne kadar genel olarak onda mazarrat olduğuna inansa da... Lâkin tabîbin onun hakkındaki bilgisi daha tamam olduğu için korkup kaçınması da daha şiddetli olur. Pes, şehevî arzuların kırılmasında havf (korku), 'aklın askeri ve çerisi olur. Yine, günahların zararına dair kuvvet-i ilmiyyesi olduğu için, hakîkî 'âlim mâsiyetlerin terkine 'âmîden (cahilden) ziyâde kâdir olur. Ve 'âlimden murâd 'âlim-i hakîkîdir, yoksa ilim kisvesi giymiş olanlar ve ashâb-ı hezeyân değildir.
İmdi, farklılık şehvet cihetinden ise akıl farklılaşmasına rücû' etmez. Ve eğer ilim cihetinden ise... İmdi, biz ilimden bu nev'e "akıl" ismini verdik, zira o akıl garîzesini kavî eder. O halde farklılık, ona râci' olan şeyde olur. Ve bazen farklılık, mücerred akıl garîzesinde tefâvüt ile olur, zira ne zaman akıl garîzesi kavî (sağlam) olsa onun şehveti kırıp bastırması daha güçlü olur. Ve ammâ tecrübelerden elde edilen ilim anlamına gelen üçüncü kısımda dahi nâsın tefâvütü inkâr olunmaz, zira insanlar isâbet çokluğu ve idrâk (algılama) hızı ile birbirinden farklı olurlar. Ve bunun sebebi ya garîzede farklılık veyahut deneyimdeki farklılıktır.
Ve ammâ "garîze" anlamındaki asıl olan birinci kısımda insanların farklı olduğunu cahd ve inkâra yol yoktur. O nûr (ışık) gibidir ki nefs üzerine işrâk eder (parıldar) ve onun sabahı ve işrâkının (parıldamasının) başlangıcı temyîz yaşında tulû' eder (ortaya çıkar). Ondan sonra tedrîc-i hafî (gizli bir ilerleme) ile gittikçe açığa çıkar ve yetişmesi artarak kırk yaşına yaklaştığında kâmil olur. Ve bunun misali sabah ışığına benzer ki, ilk baştan bir mertebe gizlidir, onu idrâk eylemek güç olur. Lâkin tedrîc ile ziyâde olup güneşin kursu (tamamı) çıkmakla mütekâmil olur. Basîret nûrunun farklılaşması dahi göz nurunun farklılığı gibidir. Gerçek şu ki, a'meş (görmesi zayıf) ile keskin olan arasındaki fark herkesçe bilinir. Belki bütün halkın îcâdında sünnetullâhın cereyânı tedrîc üzeredir. Ve hattâ akıl garîzesi sabînin bülûğu zamanında birden ve aniden bulunmaz, belki yavaş yavaş tedrîc ile zâhir olur. bütün diğer kuvvetler ile sıfatlar dahî bunun gibidir.
İmdi işbu garîzede insanların birbirinden farlı olduğunu inkâr eden kimse, gûyâ ki ribka-i akıldan (akıl ilmeğinden) boşanmış gibidir. Ve şol kimse ki Peygamber (sav)’in aklı çöl bedevîsi ve dağ insanının aklı gibidir deyû zan ede, o kimse nefsinde çöl bedevîsinden daha düşüktür. Garîzenin farklılığı nice inkâr olunur ki, eğer onun tefâvütü olmaya idi, ilimleri anlamada insanlar muhtelif olmazlardı ve pelîd (ahmak), zekî ve kâmil kısımlarına ayrılmazlardı. Zira onların kimi pelîd olup muallimden uzun emekten sonra tefhîm ile (anlatmakla yine de) anlamaz. Ve kimi zekî olup küçük bir remiz ve işâretle fehm edip (anlayıp) muallimine zahmet ve elem vermez. Ve kimi kâmil olup muallim ona bir emek vermeden, nefsinde işlerin hakikatleri münba'is olur (kendiliğinden uyanır). "Her ne kadar ateş temas etmese de, karîb olur ki, onun yağı ziyâ vere ..."(14)
Ve bu enbiyânın misalidir ki, öğretme ve işitme olmaksızın onların bâtınlarında işlerin gizli tarafları âşikâr olur ki buna ilhâm denir.
İmdi, ilim bir şeydir ve ma'lûmun varlığı başka şeydir. Her kimen ki, nübüvvet ve velâyeti bile, ol [nebî ve velî olmaz] ve her kimesne vera' ve takvâyı bilmekle muttakî olmaz. Ve ma'lûm ola ki akılda insanlar üç kısma ayrılırlar: Bir kısmı nefsinde mütenebbih (uyanık) olup anlar. Ve bir kısmı dahi tenbîh ve ta'lîmden sonra anlar, kendinden uyanık olup fehm etmez. Ve bir kısmı dahî ona tenbîh ve ta'lîmin hiçbiri fayda etmez. İşbu üç kısmın misali yeryüzünden üç kısma benzer ki, bazı arz olur kim onda su irkilir ve kuvvetlenip kendiliğinden pınar olup akar. Ve bazı yer dahi kazmağa muhtâc olur, ta ki kanallara çıkarıla. Ve bazı yer dahi kuru olduğu için kazmak fayda etmez, ne denli kazılsa su çıkmaz. Ve bunların böyle olması saflıkta yer cevherlerinin ihtilâfı olduğu içindir.
İmdi, akıl garîzesinde nefslerin ihtilâfı dahi onun gibidir.(15)
Dördüncü Makâle: Aklın 'İllet-İ Mûcibe Veya Gayr-i
Mûcibe Olmasının Tafsili
Ma'lûm ola ki bu bâbda insanlar ihtilâf edip üç kavle ayrıldılar:
Birinci Kavil: Mu'tezilenin ihtiyâr ettikleridir ki, kesin ve sabit bir şekilde aklın istihsân ettiği (beğendiği) 'illet-i mûcibe (hüküm gerektiren bir sebep) ve istikbâh ettiği (çirkin gördüğü) 'illet-i muharremedir (o şeyin yasak olmasına bir sebeptir) ve bu, şer'î delillerin üstündedir. İyi mi kötü mü olduğu akıllarca idrâk edilmeyen bir şeyin şer'î delîl ile ispatını tecvîz etmediler. Ve şer'î hataları bizzat akla bağladılar. Ve dediler ki: "Akıllı olan kimse hakkı aramak ve îmânı terk hususunda tevakkuf (tereddüt edip duraksaması) ile ma'zûr olmaz, gerek küçük olsun ve gerek büyük olsun... İmdi, akıllı bir çocuk îmân ile mükelleftir" dediler. Ve "Bir kimesne ki dağların zirvesinde yetişip ona da'vet erişmemekle ne îmâna ve ne küfre i'tikâd etmeyip bundan gaflet etse, o kimse cehennem ehlinden olur" dediler.
Ve bunların delîli, Hak Te'âlâ’nın Kitâb-ı Kerîm’inde, İbrâhîm Peygamber (as) lisânından; "Ben seni ve kavmini âşikâre dalâlette görürüm!"(16) buyurduğu kavl-i şerîfidir. Yani; Hazret-i İbrâhim’in böyle demesi ona vahiy gelmezden önden idi. Bu sebepten "Erâke" (görürüm) dedi; "Bana vahyolundu" demedi.
İmdi, akıl nefse hüküm vermeyi gerektirici bir hüccet olmasa babası ve kavmi ma'zûrlar olup açık sapıklıkta olmazlardı. Ve İbrâhîm’in (as) vahiysiz Rab Te'âlâ’ya nücûm (yıldızlar) ile istidlâl ettiğine "hüccet" adı verilip En'âm Sûresi’nde buyurdu ki: "İbrâhîm’in işbu yıldızlar ile istidlâli bizim hüccetimizdir. Biz ona İbrahim’i irşâd eyledik ve onu İbrahim’e bildirdik, ta ki bu hüccet ile kavmi üzerine galebe eyleye."(17)
Ve Peygamber (sav)’in mûcizeleri akıl ile bilindi. Vakta ki akılda mûcize marifetine kifâyet (mucizeyi bilme yeteneği) olduysa ma'rifetullâh’a (Allah’ı bilmeye) kâfî olması evlâdır. İmdi, mademki akıl şeri'atsız kendi kendine kâfî olduysa hüccet olması sâbit ve zâhir oldu.
Ve bu zikrolunan mücerred kelâm, akıl ile îmânın vâcip olduğu hakkındadır. Amma şeri'atlara bağlanmanın gerekliliği hususunda, kendisine şer'î hüccet getirilinceye kadar ittifakla ma'zûrdur. Mücerred akıl ile îmânın vâcib olması İmâm-ı A'zam (rh.a.) Hazretlerinden dahî mervîdir. "Müntekâ"(18) nâm kitapta şöyle denilir: "Ebû Hanîfe dedi ki: "Hâlikını (yaratanını) bilmemek hususunda kimse için özür olmaz, zira gökler ve yerin yaratılmasını ve kendi nefsinin yaratıldığını görür."(19)
İmdi, eğer Peygamber gönderilmese de Hak Te'âlâ’yı akılları ile bilmek bu halka vâcip idi. Ehl-i Sünnet ve Cemâ'atten olan meşâyihimizin ekseri bu kavil üzeredir. Hatta Şeyh Ebû Mansûr Mâtüridî dedi ki: "Sabiyy-i 'âkıl üzerine ma'rifetullâh vâcip olur (Akıllı küçük çocuğun Allahü Teâlâ’yı bilmesi vaciptir)."(20)
"Fıkh-ı Ekber Şerhi"nde şöyle denilir: "Ma'rifetullâhın akıllı olan sabîye vâcip olması Irâk meşâyihinin kavlidir. Amma bizim meşâyihimizin ekseri buna hilâf (itiraz) ettiler. Yani, "vâcip olmaz" dediler."(21)
Gizli değildir ki, İmâm-ı A'zam’dan bu rivâyet zâhir itibariyle Mûtezile kavline muvâfıktır. Lâkin Mûtezile aklın bizzat kendisini mûcib (hüküm verici) kılarlar. Amma ehl-i sünnet ve cemâ'atten bu rivayet ile 'amel eden meşâyih (âlimler) derler ki: "Mûcib [hüküm verici Hak] Te'âlâ’dır, akıl ise Hak Te'âlâ’nın îcâbını (verdiği hükmü) tanıyıp bilendir." Nitekim üçüncü kavilde beyân ederiz.
İKİNCİ KAVİL: Eş'ariyyenin İhtiyâr Ettikleridir. Pes, imdi Eş'arîler dediler ki: Sem'î (yani şer'î) delil olmadan akla asla itibar yoktur. Na zaman ki vahiy gelse 'ibret (itibar) onadır, akla değil. Bunların katlarında eşyânın husün ve kubhunü (iyi ve kötüsünü) bilmekte aklın dahli olmaz. Ve eşyâyı îcâb ve tahrîmde (yararlı veya yasak kılmada) akıl için eser (aklın etkisi) yoktur, belki mûcib (hüküm verici) olan vahiydir." Ve bu İmam Şâfi'î ashâbının bazıları kavlidir. Hatta sabînin îmânını iptal ettiler (geçersiz saydılar); aklına i'tibâr olmayıp ve onun hakkında şeri'at vârid olmadığı için. Ve "Kendisine da'vet erişmeyen kimse îmân i'tikâd etmeden gaflet edip helâk olsa ma'zûr olur" dediler. Ve "Kendisine davet erişmeyen kimse şirk i'tikâd etse (müşrik olsa) o dahî ma'zûr olur" dediler.
Fahru’l-İslâm dedi ki: "Bunun şirkini ma'zûr kılmak haddini tecâvüz etmektir."(22)
ÜÇÜNCÜ KAVİL SÂLİS: Mâtüridiyye İhtiyâr Ettikleridir. Ve bu, İmam-ı A'zam’dan zâhir rivâyettir. Fahru’l-İslâm; "Sahîh budur" dedi. Onlar derler ki: "Akıl ehliyet ispatı için mu'teberdir; zira akılsız hitâb fehm olmaz (anlaşılmaz) ve anlamayan kişiye hitâp kabîhdir." İmdi, akıl mu'teber olur. Nice mu'teber olmaya ki o, en büyük nimetlerdendir. İnsan onunla sâir hayvandan seçilip ayrılır. Ve akıl sa'âdet-i ebediye (ebedî mutluluk) olan Yaratıcıyı ve dîn ve dünyâ maslahatlarını bilmeye âlettir. Ve akıl aslî taksimde farklı ve değişik yaratılmıştır. Bazı küçük çocuk vardır ki aklı ile ortaya koyduğu şeyden büyükler 'âciz olur. Keskinlik ve mükemmellik yönünden zihinler ve yetenekler arasında ayrılık olduğu bir gerçektir.
İkinci makâlede beyân olundu ki, akıl Âdemoğlunun bedeninde bir nûrdur. Yeryüzü melekûtundaki güneş gibi... O nûr ile yol aydınlanır. O yolun başlangıcı, duyulardan gelen verilerin kendisinde son bulduğu ve münkatı' olduğu mekândır. Ve akıl kendi başına 'âcizdir, zira âlettir. Âlet ise fâ'ilsiz 'amel etmez (onu kullanan olmadan işe yaramaz). İmdi, ne zaman onunla yol vâzıh (aydınlanmış) olsa kalb fehmi (anlayışı) ile idrâk eder. Zahirî melekûtun güneşi gibi ki, doğup ışıkları açığa çıktığında, onunla yol aydınlanıp onun ışığıyla göz müdrike (algılayıcı) olur. Her lâhza bir hâl ile akıl kâfî değildir. Bu sebeptendir ki akıllı sabî îmân ile teklîf olunmaz. Hatta mürâhika (yetişkin) olup bülûğa (ergenliğe) yakın olan kız atası ve anası Müslimler olup, Müslüman bir kocanın nikahında olduğu halde, gaflet edip ve İslâm îmânı vasfetmese (göstermese) mürted kılınmaz ve kocasından boş düşmez. Ve eğer bu hâl üzere iken bâliğa olsa kocasından bâyin talâk [ile] boş olur. Ve eğer yetişkin olduğu halde aklı başında olup küfrü vasfetse, yani küfre i'tikâd etse mürted olup, kocasından boş düşer. Bu meseleyi yazıldığı şekilde İmam Muhammed (rh.a.) "Câmi-'i Kebîr"inde zikreyledi.
İmdi, bundan ma'lûm oldu ki aklı çalışan çocuk îmân ile mütekellef değildir. Ve şol kimseler ki kendisine davet erişmeye o dahî mücerred akıl ile mükellef değildir. Ve o kimse ne îmân ve ne küfür hiç birini vasfetmeyip hiçbir şey üzere i'tikâd etmese ma'zûr olur. O halde iken küfrü vasfedip ona 'akd etse (inansa) veyahut küfre i'tikâd edip onu vasfetmese ma'zûr olmayıp ehl-i nârdan olarak Cehennem’de ebediyen kalır. Ve "Mücerred akıl ile mükellef değildir" dediğimizden muradımız budur ki; te’emmül ve tecrübe zamanına yetişmezden önce mükellef değildir.
Amma Hak Te'âlâ’nın inâyetiyle tecrübesi sebkat etse (görmüş geçirmiş olsa) ve onu 'avâkıb derkine imhâl etse (işlerin sonunda nereye vardığını görüp anlama yaşına kadar ona mühlet verse, artık) o kimse mükellefdir, ma'zûr olmaz, her ne kadar kendisine davet dahi erişmediyse de... Zira konuyla ilgili âyetlerin zahirine bakıldığında, 'avâkıb derkine kadar hayatta kalma ve te’emmül ve medenî tecrübeyi idrâk, gaflet uykusundan kalbi uyarmada Rasûlün daveti gibidir. Bu müddetten sonra ona ma'rifetullâh hâsıl olmasa ma'zûr olmaz.(23)
Ve (mükellefiyet için) tanınacak mehil süresi, ne miktar olduğuna kesin bir delîl yoktur. Bazılar "Üç gün ile mukadderdir" demişler; mürted olana (tekrar düşünmesi için) tanınan süre gibi. Lâkin bu söz sağlam değildir, zira tecrübenin müddeti şahısların değişmesi ile muhtelif olur. Zira akıllar birbirinden farklıdır. Nice akıllı vardır ki, başkasının uzun zamanda ulaşamadığı şeye, o az zamânda mühtedî olur (ulaşır). İmdi, bu müddetin takdîrini Allah Te'âlâ’ya tefvîz ederiz. Hak Te'âlâ her şahsın hakkında onun miktarına 'âlimdir. O müddete yetişmezden önden 'afveder ve o müddeti geçirenden sonra 'ıkâb eder (cezalandırır).
Hâsıl-ı kelâm, Hak Te'âlâ’ya îmân ittifâkla farzdır. Lâkin akıl ma'rifetullâh için âlettir. Hakikatte mûcib ve mu'arrif (hüküm veren ve tanıtan) Allah Te'âlâ’dır.
Mûtezile şöyle derler: Akıl îmânı ve nimetleri verene şükrü îcâb eder. Ve onunla bizâtihî eşyanın hüsnü ve kubhü (iyi ve kötüsü) bilinir. Ve onunla halkın yararını gerektiren hükümler sâbit olur. Biz deriz ki: Evet, akıl ile eşyanın iyisi ve kötüsü, îmânın ve nimetleri verene şükrün vâcip olduğu bilinir. Lâkin hakîkatte vâcik kılan ve bize bildiren Rabbü’l-erbâbdır. Lâkin akıl vasıtasıyladır. Nitekim Peygamber (sav) vacip kılınan şeyleri bildirip tanıtandır, velhâl hakikatte onları vâcip kılan Hak Te'âlâ’dır, lâkin Rasûl vasıtasıyla...
Ve Eş'ariyye derler ki: Akıl ile ne bir şey vâcib olur ve ne bir şey harâm olur. Lâkin câizdir ki, onunla bazı eşyanın iyisi ve kötüsü biline... İmdi Eş'ariyye’ye göre teklîfle alâkalı hükümlerin tamamı Şeri'at sahibinden alınır. Şol kimse ki aklı hüküm verici hüccet kıldı, onun hilâfı (kararı) ile şeri'at mümteni' (imkansız) olur. Ve bu sözün sâhibine göre umûr-i zâhireden (görünen şeylerden) başka bir delil yoktur ki, ona i'timâd olunsun. O halde umûr-i zâhireyi ona teslîm ederiz.
Ve her vecihten aklı ilga eden kimse için dahi delîl yoktur. Ve bu Şâfi'î mezhebidir. Hatta davet erişmeyen kavim hakkında dedi ki: "Birileri onları katletse kâtilleri zâmin (tazminata mahkûm) olur." İmdi, bunların küfürlerini afvolunmuş kıldı. Amma bizim ulemâmız dediler ki: Her ne kadar kendilerine davet ulaştırılmadan öldürülmeleri haram ise de, kâtilleri zâmin olmazlar, Zira te’emmül (iyice düşünme) müddetine kadar yaşadıktan sonra îmândan gafletleri afvolunmaz. Pes, bunların katli, ehl-i harbin nisvânını katil gibi olup, zâmin olmazlar.
Netîcetü’l-kelâm, Mutezile aklı hüccet-i mûcibe (kendi başına hüküm verme delili) kıldılar. Eş'ariyye tümüyle ilgâ ettiler. Ve Şâfi'î mezhebi dahi budur. Ve Mâtüridiyye ehliyeti ispat için muteber kıldılar. Pes, Hanefîler katında akıl, insanın meşrû' haklara salâhiyeti için muteberdir ve dînî inançlarda hüccettir. Ve sahîh budur ki amelî konularda hüccet olmaz. Ve bu selef-i sâlihînin mezhebidir. Şeyh İbnü’l-Hâcib "Usûl"ünde tasrîh etti ki, "Temel Şer'î deliller beştir: 1. Kitâb ve 2. Sünnet ve 3. İcmâ-'i ümmet ve 4. Kıyâs ve 5. Akıl."(24) Ve dedi ki: "İcmâ ile ve sahâbeden tevârüs edilen usule göre, sırf aklî veriler şer'î hüccettir." Zira sahâbe 'aklî deliller ile temessük ve ihticâc eylediler ve Peygamberimiz (sav); "Ma'rifetullâh sermayem ve akıl dînimin esasıdır!" dedi.(25)
Ve Peygamber (as) Muâz’ı Yemen’e hâkim gönderdiğinde Muâz; "Re’yim ile ictihâd ederim" dedi. Velhâl re’y ise ancak aklî deliller ile tamam olur. Ve Muâz’ın böyle demesini Peygamber (sav) doğru gördü.(26) İmdi, bundan malûm oldu ki amelî konularda dahi akıl hüccettir. Lâkin usûl ehlinden cumhûr ulemâ bu sözü teslim etmediler ve dediler ki: "Sırf akla dayanan veriler fer'î hükümlerde hüccet olmaz. Zira onda aklın dahli yoktur."
İmdi, akıl ile onun aleyhine nice istidlâl olunur ve şol şey ki ma'kûl delîl görünür, onun delâlet dayanağı nasstır veyahut dayanağı nass olan kıyastır. Peygamber (sav)’in "Akıl dînimin esasıdır" kavline tutunmak doğru olmaz. Zira aklın usûl-i dînde (akâid konularında) hüccet olmasını biz teslîm ederiz. Tartışma konusu ise ahkâm-ı fer'iyyedir (fıkhî konulardır). Aklın fıkhî meselelerde hüccet olmasına bu hadîs-i şerîfte delâlet yoktur. Ve Muâz’ın hadîsi ictihâdın hüccet olması üzere sevk olunmuştur. İctihâd ise kıyâstır, ma'kûl-i sırf değildir.
Tenbîhİ'tikâdî Fırkalar
Peygamber (sav) buyurdu ki: "Ümmetim yetmişüç fırka üzere ayrılığa düşeceklerdir. Ve bunların âhiret azâbından necât bulanları bir fırkadır ve sâirleri helâk oluculardır." Denildi ki: Yâ Rasûlallâh nâciye (kurtulacak olanlar) kimlerdir? Peygamber (as) dedi ki: "Ehl-i sünnet ve cemaattir." Denildi ki: Sünnet ve cemaat nedir? Peygamber (sav) dedi ki: "Bu gün ben ve ashâbımın onun üzerinde olduğumuz yoldur!"(27)
İşbu "nâciye"den Hak Te'âlâ haber verip buyurdu ki: "Bizim halk ettiğimiz kimselerden bir cemaat vardır ki, onlar Hak ile hâdîler ve emirde 'âdillerdir."(28)
Malûm ola ki, fırka-i nâciye Eşâ'ire ve Mâtüridiyyedir. Ve Ebû Hanîfe mezhebi Mâtüridiyye’dir. Mâtürid Semerkant köylerinden bir köydürr. Şeyh Ebû Mansûr ona mensûptur.
Ebû MansûrEbû Nasr 'Iyâz’ın tilmizîdir (öğrencisidir). Ve Ebû NasrSelmân Cevzecânî’nin (Cüzcânî’nin) sâhibi Ebûbekir Cürcânî’nin tilmîzidir. Ve Ebûbekir, Muhammed b. Hasan’ın tilmîzidir. Ve Muhammed b. Hasan, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe’nin tilmîzidir.
Şer'î amellerde (fıkıhta) imamımız Ebû Hanîfe’dir (rh.a.). Ve dînî inançlarda şeyhimiz Ebû Mansûr Mâtüridî’dir.
Ve İmam Şâfi'î mezhebi Eş'arî’dir. Eş'arî’nin ismi Ali’dir, künyesi Ebü’l-Hasan’dır. Ali İsmail oğlu, İsmail, İshak; İshak, Sâlim ve Sâlim İsmail ve İsmail Abdullah ve Abdullah Bilâl ve Bilâl Ebû Bürde ve Ebû Bürde Mûsâ-yı Eş'arî oğludur. Mûsâ’l-Eş'arî (ra) ashâb-ı Rasûlillâh’dandır. İlm-i Kelâm’da Mâtüridiyye kitapları:Umde ve Kifâye ve Metn-i Akâid ve Metn-i Tebsıra ve Metn-i Tahâvî ve Fıkh-ı Ekber ve Senâm-i Ekber ve Alî Kârî’nin Fıkh-ı Ekber Şerhi ve gayri kitaplardır.
Ve Eşâ'ire’nin Kitapları: Metn-i Tavâli' ve ŞerhiMetâli' ve Metn-i Mevâkıf ve Şerhi ve Mekâsıd ve Şerhi’dir. Ve Metn-i Akâid şârihi Sa'deddin Teftâzânî Eş'arîdir.
İmdi, Mâtüridiyye kitaplarında ehl-i sünnet zikrolunsa murâd, Mâtüridiyye’dir. Ve kütüb-i Eşâ'ire’de ehl-i sünnet zikrolunsa murâd, Eşâ'ire’dir. Mekâsıd Şerhi’nde şöyle der: "Ehl-i Sünnetten meşhur olan Horasan diyarı ve Irak ve Şam ve bu bölgelerin ekserisi Eşâ'irîlerdir. Mâverâünnehir diyarında meşhur olan Mâtüridiyyedir. Ve ilk başta Mutezileye hilâf izhâr (itiraz) eden Ebü’l-Hasan-ı Eş'arî’dir. Başlarda Mutezileden idi, sonra ehl-i sünnet ve cemaate rücû' etti."(29)
Pes, Ebü’l-Hasan-ı Eş'arî ve Ebû Mansûr Mâtüridî ve bunların tabiîleri Mutezilenin re’ylerini iptale meşgul olup Peygamberimiz (sav)’in ve sahâbe-i kirâmın yolunu ispat edip "Ehl-i Sünnet ve Cemaat" tesmiye olundular. Bunlardan başkası firak-ı dâlle (sapık fırkalar) ve ehl-i bid'at ve ehvâ’dır. Sözlerine itibar olunmaya, yüzlerine güler yüzle bakılmaya ve onlar ile yakınlık ve birlikte olmaktan ziyâde ictinâb ve ihtirâz oluna. Zira onlar şeyâtîn-i insdir; Müslümanların inançlarını ifsâd ederler. Hak Sübhânehû ve Te'âlâ ümmet-i Muhammed’i tarîk-i müstakîmden ayırmayıp kalbimizi sünnet akâidi üzerine kıla.
Ebü’l-Hasan-ı Eş'arî Hazretlerinin i'tizâl mezhebinden tevbe ve rücû' etmesine sebep budur ki, onun babası İsmail bir Sünnî kişi idi. Vakta ki vefatı yakın oldu, Basra’da bir kişi var idi, İbn Râmîn derlerdi. Ona vasiyet etti ki, "Oğlum Ebü’l-Hasan hak mezhebinden kaderiye dînine intikâl edip temeccüs eyledi (Mecusileşti). Malımdan ona nasîb vermeyesin!" dedi. Pes, onun ölümünden sonra Ebü’l-Hasan’a nasîbi verilmeyip uzun müddet ondan men'olundu. Bir gün Ebü’l-Hasan Basra’da minbere çıkıp dedi ki, "Yâ kavim! Sizden beni bilen bilir ve bilmeyen bilsin ki ben, Ebü’l-Hasan-i Eş'arî’yim. Bundan önden ben Kaderiye mezhebi üzere idim. Henüz ondan tevbe edip ehl-i sünnet ve cemaat mezhebine rücû' ettim. Zira ben rüyamda gördüm ki, sanki kıyâmet kopmuş, halâyık cümlesi kıyâmet meydanında toplanmışlar. Bu halde iken arşın ortasından; "Ebû Alî Cübbâ’î ve tâbiîlerini cehenneme sürün!" diye bir münâdî nidâ eder. Pes, beni zebaniler tutup sürdüler. Dedim ki, "Beni nereye sürersiniz?" Dediler ki: "Cehenneme süreriz, zira sen Cübbâ’î ashâbındansın." Ben dedim: "Beni salıverin, ben onun ashâbından değilim" diye büyük bir korkuya düşüp; panik ve dehşet içinde uyandım ve i'tizâl ve kaderden tevbe edip ehl-i sünnet ve cemaat mezhebine rücû' ettim."
Pes, Basra halkı İbn Râmîn’e, "Ebü’l-Hasan tövbe etti, mîrâsını teslîm eyle!" dediler, o da teslîm eyledi. Uzun zamândan sonra Peygamber (sav)’i rüyamda gördüm. Bana dedi ki: "Ya Ebâ’l-Hasan sen bundan önden bid'ate yardım ederdin. Şimdi sünnete rücû' ettin. Niçin sünnete yardım etmezsin?"(30) diye kınadığından dolayı ehl-i sünnet inançları hakkında bir kitap te’lîf edip ona; "Şerh ve Beyân" adını verdi. Ondan sonra "Kitâb-ı Mülğız"i [Lüma'] telîf eyledi. Daha sonra "Kitâb-ı Mûciz"i telîf eyledi ki, üç cilttedir. Sonra nice Risâleler ve kitaplar dahi tasnîf eyledi. Rahmetüllâhi 'Aleyhi Rahmeten Vâsi'a.
"Teysîr" demekle adlandırılan tefsîrde şöyle anlatılır: "Ebû Hüreyre (ra)’dan mervîdir. Demiş ki: "Hak Te'âlâ halâyıkı halk eylediği vakit onları dört sınıf eyledi. Melâ’ike ve Şeyâtîn ve Cinn ve İns. Daha sonra bunları on cüz kıldı. Ol on cüzden dokuz cüz’ünü Melâike ve bir cüz’ünü Şeytanlar ve Cinn ve İns kıldı. Ondan sonra Cinn ve İns’i on cüz’ kıldı. Ve ol on cüz’den dokuz cüz’ünü Cinn kıldı ve bir cüz’ünü İns kıldı. Ondan sonra İns’i yüz yirmi beş cüz kıldı. Onlardan yüz cüz’ünü Hind ülkelerine koydu. Onların bazısına "sâtûh" denir. Onlar bir insan çeşididir ki, başları kilâb (köpek) başlarına benzer. Ve bazısına "mâlûh" denir. Onlar bir takım insanlardır ki, gözleri gönüllerindedir. Ve bazısına "mâlûk" denir. Onlar bir takım insanlardır ki ayakları onlara itaat etmez ve onlara "zevâl-i bây" adı verilir. Ve bunların hepsinin merci' ve masîri (varacağı yer) nârdır, cümlesi ehl-i cehennemdir.
Ve oniki cüz’ünü dahi Rûm ülkelerinde kıldı ki onlar "Nastûriyye" ve "Melkâniyye" ve "İsrâ’iliyye"dir. Bunların hepsinin masîri (varacağı yer) de nârdır. Ve altı cüz’ünü dahi maşrikte koydu ki onlar, Ye’cûc ve Me’cûc ve Terek Hâkân ve Türk-i Haleh ve Türk-i Hazar ve Türk-i Hazhîz’dir [Cercîre’dir]. Bunlar dahi ehl-i nârdandır. Ve altı cüz’ünü dahi Mağrib’de koydu ki, onlar Zenc ve Zuta ve Habeşe ve Nûbe ve Berber ve sâir Arab kâfirleridir. Bunların dahi masîri nârdır. Pes, ins’ten bir cüz kaldı ki, onlar [ehl-i] tevhîddir. Ol cüz’ü dahi yetmişüç cüz kıldı. Yetmişiki cüz’ü hatar-i 'azîm (büyük tehlike) üzerelerdir ki, ehl-i bida' ve dalâldir ve bir cüz’ü fırka-i nâciyedir ki, ehl-i sünnet ve cemâ'attir. Onların hesabı Hak Te'âlâ’yadır; dilediğine mağfiret eder ve dilediğine azâb eder."(31)
______________
(1) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 83. (Not: İlk üç makalenin neredeyse tamamı "İhyâ’ü 'Ulûmiddîn"den tercüme olduğu için, kısmen özetlenerek verilmiştir. Tamamını görmek isteyen "İhyâ" tercümelerinden birine bakabilir.)
(2) Kur’ân-ı Kerîm, Zümer Sûresi, Âyet: 9.
(3) Aclûnî, Keşfü’l-Hâfâ, c. 2, s. 18-19; Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 83.
(4) Kur’ân-ı Kerîm, Nûr Sûresi, Âyet: 35.
(5) Kur’ân-ı Kerîm, Şûrâ Sûresi, Âyet: 52.
(6) Kur’ân-ı Kerîm, En'âm Sûresi, Âyet: 122.
7) Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 257.
(8) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 83.
(9) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 85.
(10) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 85.
(11) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 86.
(12) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 86.
(13) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 86; Hâkim Tirmizî, Nevâdir, c. 6, s. 358; İbn Hacer Askalânî, Metâlibü’l-'Âliye, c. 6, s. 28, No: 5255.
(14) Kur’ân-ı Kerîm, Nûr Sûresi, Âyet: 35.
(15) Gazzâlî, İhyâ, c. 1, s. 863-89.
(16) Kur’ân-ı Kerîm, En'âm Sûresi, Âyet: 74.
(17) Kur’ân-ı Kerîm, En'âm Sûresi, Âyet: 83.
(18) Hâkimü’ş-Şehîd Mervezî’ye (ö. H. 334) nispet edilen kitaptır. Günümüze ulaşmamıştır.
(19) Bkz. Alüyyül Kârî, Minahu’r-Ravz, s. 390-391.
(20) Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 4, s. 234; Teftâzânî, Şerhu’t-Telvîh, c. 2, s. 320; İbn Emîr Hâc, Takrîr, c. 2, s. 89-90, 164.
(21) Alüyyül Kârî, Minahu’r-Ravz, s. 391.
(22) Pezdevî, Usûl, s. 322.
(23) Pezdevî, Usûl, s. 322-323; Abdülazîz Buhârî, Keşf, c. 4, s. 230-234.
(24) İbn Hâcib, Müntehâ’s-Sûl, s. 33 (Not: Burada beşinci madde "İstidlâl" olarak sayılmıştır.)
(25) Gazzâlî, İhyâ, c. 4, s. 361.
(26) Ebû Dâvûd, Sünen, c. 3, s. 303, No: 3592; Tirmizî, Sünen, c. 3, s. 608, No: 1327; Ahmed, Müsned, c. 36, s. 333, No: 22007 Cessâs, Füsûl, c. 2, s. 318, c. 4, s. 44, 52; Serahsî, Temhîd, c. 2, s. 130; Debbûsî, Takvîm, c. 1, s. 272; Ebü’l-Hüseyin Basrî, Mu'temed, c. 2, s. 735, 797.
(27) Şehristânî, Milel ve’n-Nihal, c. 1, s. 11; Süyûtî, Cem'u’l-Cevâmi', c. 5, s. 313, No: 252/14876; Heysemî, Mecma'u’z-Zevâ’id, c. 1, s. 189, No: 899; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk, c. 13, s. 98.
(28) Kur’ân-ı Kerîm, A'râf Sûresi, Âyet: 181.
(29) Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd, c. 2, s. 271.
(30) Rüya ile ilgili olarak bkz. İbn Asâkir, Tebyînü Kezibi’l-Müfterî, s. 39-41. (Not: İmam Eş'arî’nin Mutezile inancından dönmesi hakkında verilen bu bilgiden ziyade, Cübbâî ile tartışması sonucu verdiği karar meşhurdur.)
(31) Ömer Nesefî, Teysîr, Turhan Sultan, No: 15, vr. 8/A. Ayrıca bkz. Kirmânî, Garâibü’t-Tefsîr, c. 1, s. 99; Bursavî, Rûhu’l-Beyân, c. 1, s. 13.
 
Misak Dergisi 341. Sayı
Nisan 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya