Siyasi İllüzyon, Hayat Tarzları ve Mahalli Seçimler
Siyaset uzmanlarının tabiriyle Türkiye ‘seçim sath-ı mailine’ girmiş, bir anlamda adayların tesbiti ve propaganda dönemi başlamıştır. Televizyon ekranlarında kendilerine ‘siyasetin duayenleri’ vasfı verilen eski politikacılar, siyaset uzmanları ve kamuoyu yoklaması yapan anket şirketlerinin sözcüleri, toplama-çıkarma yaparak seçim sonuçlarını tahmin etmeye çalışmaktadırlar. Ancak insanların siyasi tercihleri önüne konulan engellerin üzerinde hiç durulmadığını söylemek mümkündür. İnsan hakları, özgürlük, eşitlik ve serbest piyasa ekonomisi gibi plastik kavramlar, soğuk savaş döneminden sonra krize sürüklenen demokrasi anlayışının şifreleri haline gelmiştir. Özgürlükten anladıkları, insan ile hayvan arasındaki farkı asgariye indiren, aile sistemini zaafa uğratan ve şehvetlerinde sınır tanımayan zümrelerin hakları ile ilgili olan düzenlemelerdir.
Hüsnü AKTAŞ
13.03.2019 15:00
326 okunma
Paylaş
AYDINLANMA felsefesini savunan bazı filozoflara göre devlet, kendilerini mutlak anlamda hüküm koyucu olarak gören insanların gerçekleştirdikleri bir üst yapı kurumudur. Hikmet-i Hükümet felsefesini ve totaliter siyaset anlayışını savunanlara göre, üst yapı kurumu olan devlet mukaddes bir varlıktır. Vatandaş kimliğine haiz olan insanların; bu mücerred/mukaddes varlığın devamı için, kendilerini feda etmeleri gerekir. Satanizme dayanan, hiçbir meşrû ve makûl gerekçesi bulunmayan bu anlayış, salgın bir hastalık gibi yayılmıştır. Yirminci yüzyılın ilk yıllarından itibaren farklı ideolojileri savunan siyasi partiler, devlet adına satanizmin temel hedeflerine hizmet için birbirleriyle yarışmaya başlamışlardır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda milyonlarca insanın, bir hiç uğruna öldüklerini söylemek mümkündür. Soğuk savaş döneminde, değişik ideolojileri savunmayı (komünizm, sosyalizm, liberalizm vs) ve bu uğurda ölmeyi marifet zanneden milyonlarca insanın birbirlerinin kurdu haline geldiğini gizlemek mümkün değildir. Günümüzde BM Teşkilatı Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararları veto etme hakkı bulunan devletler, (ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve Çin) uluslararası hukuku ‘siyasi illüzyon’ malzemesi haline getirmişlerdir. Bu tespitten sonra geçtiğimiz ay yaşanan hadiselerin tahliline geçebiliriz.
Siyaset uzmanlarının tabiriyle Türkiye ‘seçim sath-ı mailine’ girmiş, bir anlamda adayların tesbiti ve propaganda dönemi başlamıştır. Televizyon ekranlarında kendilerine ‘siyasetin duayenleri’ vasfı verilen eski politikacılar, siyaset uzmanları ve kamuoyu yoklaması yapan anket şirketlerinin sözcüleri, toplama-çıkarma yaparak seçim sonuçlarını tahmin etmeye çalışmaktadırlar. Ancak insanların siyasi tercihleri önüne konulan engellerin üzerinde hiç durulmadığını söylemek mümkündür. Bilindiği gibi insanların seçme ve seçilme haklarını kabul eden demokratik ülkelerde, siyasi faaliyetlerin sınırlarını belirleyen anayasa hükümleri ve seçim kanunları vardır. Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olan elit zümreler; çağdaş uygarlık yalanı ile vatandaşlarının rızalarını ve tercihlerini sınırlandıran yönetim tekniğini ön plana çıkarmışlardır. İnsan hakları, özgürlük, eşitlik ve serbest piyasa ekonomisi gibi plastik kavramlar, soğuk savaş döneminden sonra krize sürüklenen demokrasi anlayışının şifreleri haline gelmiştir. Özgürlükten anladıkları, insan ile hayvan arasındaki farkı asgariye indiren, aile sistemini zaafa uğratan ve şehvetlerinde sınır tanımayan zümrelerin hakları ile ilgili olan düzenlemelerdir.
HAYATI TARZLARI
MESELESİ
Türkiye’de iktidar değil, muhalefet probleminin yaşandığını ileri süren siyaset uzmanlarının tezleri, son yıllarda medya aydınları tarafından da dile getirilmektedir. Bu genel kabule dönüşen tezin, değişik açılardan tahlil edilmesi gerekir. Muhalefet partilerinin iç bünyelerinde, makul bir tartışma ve yeniden yapılanma arzusunun olmayışı, örgütlü cinnet halinin yaşanmasını beraberinde getirmektedir. Dışarıdan bir eleştiri olarak dile getirilen “irrasyonellik”, muhalefetin bir kesimi tarafından tercih edilen bir “akıl tutulmasını’ ön plâna çıkarmaktadır. Muhalefet partilerinde yaşanan akıl tutulmasını, şöyle ifade etmek mümkündür. Onlara göre; ‘eğer toplum, seçimlerinde rasyonelliği terk etmiş ve bizim tercihlerimize uygun oy kullanmamışsa, bizim de makûl ve rasyonel hareket etmemiz için sebep kalmamıştır. Bu durumda toplumun bu irrasyonel damarına hitap etmeli ve onu harekete geçirmeli'dir. Bu yeni muhalefet anlayışına göre ‘Türkiye’de klasik sosyolojinin keyfiyetini ortaya koyduğu toplum anlayışı tamamen çökmüştür. Rasyonel ekonomi ve rasyonel piyasa şartları ortadan kalkmıştır. Yolsuzluk ve korporatizm, Türkiye ekonomisinin ve toplumunun ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bu yüzden iyi giden hiçbir ekonomik verinin, toplumsal ve rasyonel anlamı yoktur. Kaynağı açıklanmayan para girişleri bu tuhaf ekonomiyi ayakta tutmaktadır. Türkiye siyaseti de, tıpkı ekonomisi gibi rasyonel zemini kaybetmiş, irrasyonel bir alanda ilerlemektedir. Buradaki irrasyonelliği, kimlik mücadelesi ve İslamcılık temsil etmektedir. Bu temel üzerinde yapılan seçimler, rasyonel, demokratik ve meşru sayılamaz. Bu yüzden de bu seçimlerin sonucunda otoriterleşme ortaya çıkmaktadır.’ Ana hatlarıyla ifade etmeye çalıştığımız muhafet mantığı, ısrarla ’İktidar, insanların hayat tarzlarına karışamaz‘ sloganıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Son yıllarda her yapılan seçimi kaybeden ve reaksiyoner bir cephe haline gelen politikacıların “cinnet hali”  genel güvenliği tehdit edecek bir boyuta fırlamıştır.   CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun hakaretlerini, küfürlerini ve “kan dökülür” gibi tehditlerini, ancak bu zeminde değerlendirmek mümkündür.
Halk TV’de Uğur Dün-dar’ın sunduğu Halk Arenası programına katılan Sözcü Gazetesi yazarlarından Yılmaz Özdil'in yaşam tarzları üzerindeki baskılardan yakındığı malûmdur. Özdil yaşam tarzının baskılanmasından şikâyetle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve AK Parti’yi kendi dünya görüşlerine uymayan vatandaşları anlayamamakla suçlamıştır. Özdil, kendi yaşam tarzına anlayış bekleyişini, kendisi gibi olmayanların yaşam tarzına saygısızlığı ile ortaya koydu ve Erdoğan’ın bira içmesi halinde her şeyin çok daha güzel olabileceğini söyledi. Özdil, ‘’Samimiyetle söylüyorum, bu sözlerimde en ufak bir kinaye yoktur, Tayyip Erdoğan bir tane bira içmiş olsaydı bugün çok daha iyi bir Türkiye olurdu’’ demiştir. Türkiye henüz bu saçma sözleri tartışırken Rutkay Aziz Posta gazetesinden Alev Gürsoy Cimin’e verdiği mülakatta, “Cumhurbaşkanı Erdoğan, Fazıl Say’ın konserine gidecek. Fazıl Bey’in daveti bir adım değil mi sizce?“ sualine; “Tabii canım bir adımdır. Atılsın yeter ki, gitsin Cumhurbaşkanı bir Mozart bir Beethoven dinlesin. Belki iyi gelir”cevabını vermiştir. Hemen ertesi gün gazetelerde Deniz Çakır isimli dizi oyuncusunun bir alış-veriş merkezinde bulunan başörtülü öğrencileri giyim-kuşamları sebebiyle sözlü olarak taciz ettiği haberleri yer almıştır. Öğrencilerin iddiası, Çakır’ın alkollü olduğu ve kendilerine "Suudi Arabistan’a gidin" dediği şeklindedir. Yaşam tarzı konusunda bir yandan oldukça hassas, diğer yandan oldukça saldırgan aydınlar (!) güruhu seslerini yükseltmektedirler. Buna mukabil yaşam tarzı mevzuunun neden bu kadar sık konuşulduğu ve sanal gündemler ile sürekli olarak konu edildiği hususu, konuşulması gereken bir durumdur. Yaşam tarzı ile ilgili gerçekten sıkıntı yaşanıp yaşanmadığı bir kenara, yaşam tarzının gerçekten yaşam tarzı olarak konu edilip edilmediği, önemli soru olarak karşımızda durmaktadır. Yaşam tarzından bahsedenlerin kendi yaşam tarzlarından bahsetmedikleri, aksine siyasal bir stigmatizasyon çabası içinde oldukları ortadadır. Bu noktada amaçlananın ne olduğunu konuşmalıyız. Sol siyasi terminoloji ile halkçılık yaparken, kültürel elitizm ile halka burun bükmek aynı kimselerin eş zamanlı ortaya koyduğu iki tutumdur.
Eski cumhurbaşkanlarından Ahmet Necdet Sezer’in, kafası kadar büyük bir kadehten, şov yaparak şarap içtiği görüntüler dün gibi aklımızdadır. Peki Sezer içmesi ile kendisinden olmayan vatandaşlarını daha mı iyi anlamıştır? Cevabın hayır oluşu kerametin alkolde olmadığının ispatıdır. Esasen bu izahlar dahi beyhudedir. Zira neyin ne olduğu, kimin aslında neyi söylemek istediği gayet açıktır. Ortada iyi niyet yoksa, izaha da ispata da mahal yok demektir. Toplumsal sözleşmeyi asla olmayacak bir zeminde aramanın hiç kimseye bir faydası olmayacaktır. Sürekli tekrarlanan yalanların toplamını ifade eden algı operasyonları, insanların ünsiyet kabiliyetlerini zaafa uğratan, adetâ insanları birbirinin düşmanları hâline getiren bir felâkettir.
MAHALLİ SEÇİMLER
VE İTTİFAKLAR
Günümüzde mahalli seçim dönemlerinde yaşanan propaganda faaliyetlerinin siyasi rekabet/mücadele sınırlarını aştığını, bir anlamda psikolojik savaşa dönüştüğünü söylemek mümkündür. Bilindiği gibi Türkiye’de siyasi sistem köklü bir değişikliğe uğramıştır. Tanzimat Fermanı’ndan başlamak kaydıyla 150 yıllık bir hazırlıkla oluşan parlamenter sistem geleneği (ki ilk uygulamasını I. Meşrutiyet döneminde yapılmıştır)  yerini Başkanlık Sistemi'ne bırakmıştır.
Yeni Türkiye siyasetini şekillendiren başkanlık sistemi etkisini yerel seçimlerde de hissettirmeye başlamıştır. Seksenli yıllardan başlamak kaydıyla doksanlı yılların sonuna kadar siyasi yelpaze sağdan sola oldukça dağınıktı ve bir şehirde yüzde 25 oyla kolayca belediye başkanı seçilebiliyordu. O günkü siyasi sistem buna fırsat veriyordu. 1994 yılında İstanbul Belediye Başkanlığı'nı Recep Tayyip Erdoğan yüzde 25 ile kazanırken arkasından gelen ikinci aday İlhan Kesici’nin yüzde 22, SHP’nin adayı Zülfü Livaneli’nin oy oranı yüzde 19 idi. Dolayısı ile bir kentin belediye başkanının kim olacağı sürprizlere açıktı ve bir seçimde birkaç puan oy kayması yerel yönetimi bir partiden başka bir partiye kazandırabiliyordu. 1994 İstanbul seçiminden bir gün önce yayınlanan gazetelere baktığımızda Refah Partisi’nin seçimi kazanacağını öngören hiçbir gazete yoktu! Her ne kadar dönemin medya yapılanması problemli olsa da yine de siyasi yelpazenin dağınıklığı her türlü sürprize fırsat veriyordu. 
İstanbul, Ankara ve İzmir’de başkanların yüzde 50'ye yakın bir oyla seçilmesi ve bu şehirlerde Ak Parti ve CHP'nin güçlü olması her iki parti için de bazı zorluklar barındırmaktadır. İki yıl önce tek parti çatısı altında bulunan MHP ve İyi Parti’nin bugün seçime iki ayrı parti olarak girmeleri iktidar ve muhalefet partilerini daha çok oy almaya muhtaç hale getirmiştir. Ayrıca MHP ve ondan daha zayıf olan İyi Parti’nin, bölünme yaşadıkları için tek başlarına belediye kazanma konusunda ciddi zorlukları vardır. Bu durum bütün partiler açısından ittifak yapmayı faydalı ve lüzumlu hâle getiriyor. Bu bağlamda siyasi partilerden HDP zahirde hiçbir ittifaka dahil olmamış gibi duruyor, fakat İstanbul’da bir etkinlik ortaya koymak isteyen CHP’nin HDP oylarına ihtiyacı vardır. Bu durum CHP için “Kırk katır mı kırk satır mı?” sorusunu gündeme getirmektedir.
MHP genel anlamda oy kaybetmemiş bir parti olsa da bugüne kadar güçlü olduğu illerde oyların bir kısmı İyi Parti’ye yöneldiği için ülke genelinde oyunu muhafaza eden parti iller nezdinde zayıflamıştır. Bu bağlamda Ak Parti ile yapmış olduğu ittifak, İstanbul, Ankara gibi yerlerde Ak Parti’ye fayda getireceği gibi MHP’nin olduğu alanlarda da yine MHP’ye yarayacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi bu seçimde hayli iddialı bir söylem üreterek İstanbul ve Ankara’yı Ak Parti’nin elinden alıp elde ettiği motivasyonla Başkanlık Sistemi'ni tartışmaya açacağını vurgulamıştır. Eldeki verilere bakıldığında Ankara ve İstanbul’da Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ak Parti’nin bir hayli gerisinde olduğu görülmektedir. Cumhuriyet Halk Partisi bu zaafını önce İyi Parti’nin desteğiyle ardından ise HDP’nin desteğiyle aşmaya çalışmaktadır.  İyi Parti, tek başına seçime girdiğinde neredeyse hiçbir belediyeyi alamayacak kadar dağınık bir oy yelpazesine sahiptir. En iddialı olduğu illerde bile oyu yüzde 18 bandını geçememektedir. Dolayısıyla İyi Parti için ittifak yapmak ihtiyaçtan öte bir mecburiyettir. İyi Parti için ölümcül bir sorun daha var ki o da parti olarak hayatiyetlerini devam edip ettiremeyecekleri meselesidir. Parlamento ve Başkanlık seçimlerine büyük bir motivasyonla girmiş, yüzde 18 ve yüzde 20 bandında oy alacağını bekleyen İyi Parti, bu oyun ancak yarısını alabilmiştir.  İyi Parti’nin önünde iki yol vardır. Ya kendi başına bir mücadele misyonu oluşturacak ya da ittifaklarla birkaç belediye kazanacak. Her iki pozisyonun kendi içinde handikapları mevcut. Kendi başına hareket edip partileşme yolunu seçtiğinde neredeyse elinde hiçbir yerel yönetim imkânı olmayacak, ittifak sürecine girdiğinde de partileşme, kimlik oluşturma konusunda zafiyet yaşayacaktır.  Bir önceki başkanlık ve parlamento seçiminde olduğu gibi bu seçime de ittifaklar damgasını vuracaktır. Elbette yerel seçimlerde ittifak genel seçimlere göre daha zordur. Detaylara inildikçe bu ittifakların problemli alanları ortaya çıkacaktır. Bu sebepten dolayı partiler sınırlı sayıda illerde ittifak yapıp genel anlamda da seçmenlerini serbest bırakmayı tercih edeceklerdir. Muhtemeldir ki ittifak yapan partiler arasında genel ilkelere uyulduktan sonra çerçevesi çizilen iller dışında da bir gönül dayanışması gündeme girebilir. Türkiye’de bütün illerdeki adaylar netleştiğinde ve seçmen adaylarla ilgili karar verme eğilimine girdiğinde süreci yeniden değerlendirmek gerekir.
 
Misak Dergisi 339. Sayı
Şubat 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
Haber Akışı
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya