Marifetullah'ın İki Yolu
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in müctehid imamları; İslâm Fıkhı'nın dünyaya ve âhirete müteveccih olan bütün hükümlerinin dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kur'ân-ı Kerim, Peygamberimiz'in Sünneti, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'dır. Bunlara 'Edille-i Şer'iyye' denildiği gibi 'Asli Deliller' de denilir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, asli delillerde hükmü bulunmayan meselelerin istinbat yoluyla çözülmesine vesile olurlar. Bunlara fer'i deliller veya müzhir olan deliller adı verilir. Ali Hıbrî Efendi'nin, usûl ilimlerini konu alan "Minhâcü'l-Muhammedî" isimli eserinin girişinde yer alan ve şer'i delillerin kısımlarını konu alan bölümünün tercümesini sunuyoruz. Bu yazı serimiz, usûl konusunda zihinlere takılan bazı şüphelerin giderilmesine vesile olabilir.
Mehmet TAŞKIN
23.01.2020 10:25
124 okunma

(Ali Hıbrî Efendi'nin "Hediyyetü'l-Hıbrî" Adlı Eserinden)

MALUM ola ki mârifetullâha iki yönden yol vardır: Biri: Ehl-i Nazar ve İstidlâl Tarîkidir (Araştırma ve Delil Getirme Yöntemini Seçenlerin Yoludur). Ve biri dahi: Ehl-i riyâzât ve mücâhede tarîkidir (İbadet ve Gayret Göstermeyi Seçenlerin Yoludur).

İmdi, birinci yola girenler peygamberlerden birinin milletini (dînini) iltizâm ettilerse (seçmişlerse), onlar mütekellimdendir. Aksi takdirde onlar meşşâ’ûndur ki, felsefecilerden bir kavimdir. Onlar, Aristo’nun yolunu, yani, bahs ve burhânı (araştırma ve delil bulmayı) ihtiyâr ettiler. Onlar îmân ehlinden olmadılar.

İkinci yola sâlik olanlar dahi eğer riyâzetlerinde şer‘î hükümlere uymuşlarsa, onlar Sûfiyye-i müteşerriûndur (yani, İslâmî çizgide bulunan sûfîlerdir). Aksi takdirde İşrâkiyyûn hakîmleridir ki onlar, felsefecilerden bir kavim, yani, Eflâtûn’un yolu olan keşif ve ‘ıyânı (rûhsal alemde görmeyi) seçen topluluktur. Onlar dahi îmân ehlinden olmadılar.

İmdi, her bir yol üzere iki taife vardır. Şu halde Hak Celle ve A'lâ’yı ‘ârifûn olan (bilen) mü’minler iki kısım olur. Biri istidlâl ve burhân ehlidir ve biri müşâhede ve ‘ıyân ehlidir. Zira bunların Hak Teâlâ’yı bilmeleri, aklî ve naklî deliller ile istidlâl yolu üzere ise onlar ilm-i zâhir ve burhân ehlidir. Ve eğer onların Hak Teâlâ’yı bilmeleri basîret gözü ile müşâhede yolu üzere ise onlar bâtın ilmi ve ‘ayân ehlidir.

İSLÂM DÎNİ’NDE EHL-İ SÜNNET AKAİDİNİN BEYÂNI

Malûm ola ki, itikâdı tashîh etmeyi (inancı düzeltmeyi) bilmek, onu ehl-i sünnet ve cemaat mezhebine tatbik etmek, onların özelliklerini beyân etmek ve îmân ve İslâm’ın sıfatlarını insanlara tâlim etmek en önemli işlerdendir. Zira akâ’id-i sahîhayı (doğru inanca sahip olmayı) takviye eder. Kitap ve sünnetten olan açık deliller ehl-i dînin kalplerine tesîr edip, iman ve yakînin kemâlini nasıl tamir ederse; aynı şekilde bâtıl inançlar dahi kalbe tesir edip onu karartır, yakînine zaaf verir ve Rab Teâlâ’nın huzurundan onu uzaklaştırıp kötü son ile ölmeye sürükler, Ne‘ûzübillâh.

Şeytan ne zaman kulun imanını selb etmeyi (çalmayı, gidermeyi) murad etse, bir defada selb ile gidermez, belki azar azar tedrîc ile ona bâtıl inançlar ve i‘tikâdât-ı fâside (bozuk düşünceler) ilkâ etmekle selb eder.

İmdi, sünnî akâidin öğrenilmesi en önemli hususlardandır. Âhirette büyük saadete kavuşarak murâdına nail olmak, ancak inancı tashîh etmek, gücü yettiğince Hak Teâlâ’ya ibâdet etmek ve nefsi kötü ahlâktan arındırıp, ona güzel hasletler kazandırmak ile olur.

Bunun özeti, şöyle demektir: Allah birdir. Ne zâtında ve ne sıfatlarında şerîki yoktur. O’na bir şey benzemez ve O bir şeye benzemez. Nazîri ve şebîhi yoktur. Sıfatları i‘tibâriyle cism-i mü’ellef (birleşik bir cisim) değildir. Cisim ile kâ’im veya bir mahalle yerleşmiş ‘araz dahi değildir. Cevher-i mütehayyiz (bir mekan tutmuş cevher) dahi değildir, belki hayyiz münâsebetinden (mekan tutma ilgisinden) yüce ve mukaddestir. Sûret ve şekil sahibi değildir. Parçalara ve cüzlere sahip değildir ve mütenâhî (sonlanan bir şey) değildir. Yemez ve içmez. Kimseden doğmadı ve kimse ondan doğmadı; veled ve vâlidden (çocuk ve ata sahibi olmaktan) münezzehtir. Dengi, misli ve nazîri yoktur. Bir mekânda mütemekkin değildir, üzerine zaman geçmez. Altı cihetten onun için bir cihet yoktur ve altı yönden bir cihette değildir. Kullarına en iyi olan bir şey onun üzerine vacip değildir.

Âlemde meydana gelen her türlü hayyiz ve iyilik, sırf O’nun fazlı ve ihsânı iledir. O’na hâdis hulûl etmez ve hiçbir kusur ilişmez. Aksine celâl niteliklerinde zevâlden münezzeh ve kemâl sıfatlarında tamamlayıcı ziyadeden müstağnîdir. Fiil ve işlerinde hakîmdir. Buyurduğu her şey bir hikmet ve bir fâide iledir. Dilediğini işler ve işlediğinden O’na su’âl olunmaz. Noksan sıfatlardan münezzehtir ve kemâl sıfatları ile muttasıftır. O’nun için geçici bir kemâl yoktur. İmam-ı Gazzâlî, “İhyâ-i ‘Ulûm”unda şunları söyler: “Hak Teâlâ ne bir şekle girmiş cisim, ne de tahdit ve takdir edilmiş bir cevher değildir. O ne bir mevcûda benzer, ne de bir mevcut O’na benzer. Miktarlar O’nu sınırlamaz, sınırlar O’nu kuşatmaz ve cihetler O’nu ihâta etmez. [Kur’ân-ı Kerîm’de] “‘Arş üzre müstevîdir” dediği vecih üzere ve dilediği mânâ ile bir temas, yerleşme, hulül ve intikalden münezzeh olarak Arş’ı istivâ etmiştir. Arş onu götüremez (taşıyamaz), belki arş ve Arş’ı yüklenen melekler O’nun lütuf ve kudretiyle tutunurlar ve O’nun kabzasında makhûrlardır. O yerin dibinden serâ yıldızlarına varıncaya kadar her şeyin fevkindedir; [Fakat bu] üstünlük arş ve semâya yakınlığını ziyade etmez. Belki serâdan nice “Refî‘u’d-derecât” ise, arşdan dahi “Refî‘u’d-derecât”dır. [Yani, yerden yüksek olduğu gibi, arşdan da yüce ve uludur.] Böyle iken her mevcûda yakındır ve kullarına “şah damarından yakındır” Her şeyi görür ve gözetir. O’nun yakınlığı cisimler arası yakınlığa benzemez. Nitekim zâtı da cisimlerin zâtına benzemez.

Ne O bir şeye hulûl eder ve ne bir şey O’na hulûl eder. Mekân O’nu hâvî olmaktan [içine almaktan] uzak olduğu gibi, zaman da O’na hadd olmaktan (sınırlamaktan) uzaktır. Aksine zaman ve mekânı yaratmazdan önce O mevcûd idi ve şimdi dahi aynen öyledir. Değişim ve dönüşümden mukaddestir. Celâl sıfatlarında zevâlden münezzehtir ve kemâl sıfatlarında daha fazla kemale ermekten müstağnîdir. Akıllar ile Zâtının varlığı mâlûmdur. Zâtı ebsâr (gözler) ile dâr-i âhirette görülecektir. Yani ebrâr kullarına lutfedip nimetlerini tamamlamak için karâr yurdu olan âhirette vech-i kerîmini gösterecektir.

O’na âcizlik ve kusûr ilişmez ve uyuklama, uyku, fenâ (yok olma) ve ölüm ‘ârız olmaz. Mahlûkâtı ve (onların) hayır ve şer amellerini yarattı. Rızık ve ecellerini takdîr etti. Yerlerin esfelinden göklerin en yükseğine değin bunların aralarında olan mahlûkâttan her ne cârî olursa –zerre denli bile olsa- cümlesini bilir, hatta kara karıncanın karanlık gecede kara taşın üzerinde yürüdüğünü bilir ve ayakların deprendiğini görür ve işitir. Kulun günahından kaçması ancak Hak Teâlâ’nın tevfîk ve hamiyetiyledir. Tâ‘ate yönelmesi de ancak O’nun muhabbet ve irâdesiyledir. Eğer insanlar, cinler, melekler ve şeytanlar bir zerreyi sâkin iken harekete geçirmeye veya hareketli iken durdurmaya ittifak ile kast etseler, Hak Teâlâ’nın irâdesi olmadıkça onu yapmaya kâdir olamazlar.

Hak Teâlâ işiticidir; ses ne denli gizli ve uzak olsa da, onun işitmesine bir şey mâni‘ olmaz. Ve görücüdür; görülen her ne denli dakîk ve uzak olup karanlıklar içinde olsa da O’nun görmesine hicâb olmaz. İşitmesi kulak ile değil ve görmesi göz ile değildir. Nitekim bilmesi kalb ile ve tutması el ile ve yaratması âlet ile değildir.

O’nun sıfatları halk sıfatlarına benzemez. Nitekim zâtı halk zâtına benzemez. Ve söyleyicidir, lâkin lisân ile değil. Kelâmı kadîm ve ezelîdir. Kur’ân, Tevrât, İncil ve Zebûr Peygamberlerine gönderilmiş kitaplarıdır. Kur’ân lisân ile okunur, Mushaflara yazılır ve kalp ile ezberlenir; böyle iken yine kadîmdir ve Hak Teâlâ’nın zâtıyla kâ’imdir. Kalpler ve yapraklara intikâl ile firâk ve infisâli (ayrılıp kopmayı) kabul etmez. Mûsâ (as) Hak Teâlâ’nın kelâmını işitti, halbuki kelâmı ne harf ve ne ses ile idi. Nitekim kıyâmet gününde ebrâr Hak Teâlâ’nın zâtını göreceklerdir ki, O ne cevher ve ne ‘arazdır.

Hak Teâlâ fiillerinde hakîm, kazâsında ‘âdildir. O’nun ‘adâleti kulların 'adâletine kıyas olmaz. Şöyle ki; kul bir başkasının mülkünde tasarruf etmesiyle ondan zulüm tasavvur olunur. Ama Hak Teâlâ hiçbir kimsenin mülkünde tasarruf etmez ki, ondan zulüm tasavvur olunsun. Belki cümle mevcûdât O’nun mülküdür; nice dilerse öyle tasarruf eder. Kudretini izhâr ve ezelî irâdesini tahkîk için mahlûkâtı ihdâs eyledi. Yoksa ona ihtiyâcından değil. Mahlûkâtı yaratmak ile fazl etmiştir, yoksa O’na vâcip olduğu için değil. Ve nimet vermek ve ihsan etmekle lütufta bulunmuştur, yoksa O’na lâzım olduğu için değil. Kâdir idi ki, kullarının üzerine türlü azap ve belâlar indire, halbuki öyle etse O’nun hakkında kabîh olmaz, [yine] adalet olurdu. Ve kullarına taat ettikleri için sevap vermesi keremi ve vaadi hükmü iledir; yoksa istihkâk (hak ettikleri) ve lüzûm hükmü ile (öyle icap ettiği için) değil. Zira O’na hiçbir şeyi etmek vâcip olmaz. Ve O’ndan zulüm tasavvur olunmaz, kimse için O’nun üzerine hak vâcip olmaz. Belki halkın üzerine vâciptir ki, O’na itaat edeler. Peygamber lisânı ile onların üzerine itaati vacip kıldığı için, yoksa mücerret akıl ile değil…

Hak Teâlâ kullarına peygamberler görderip açık mûcizeler ile onların doğruluğunu izhâr eyledi. Onlar dahi Hak Teâlâ’nın emir ve nehyini, vaad ve va‘îdini halka bildirdiler. Halka dahi vâcip oldu ki, o Peygamberlerin Hak Teâlâ’dan haber verdiklerinin tümünü tasdîk edeler.”(1)

Malûm ola ki, Hak Celle ve Alâ’yı bilmek maksatların en yücesi ve isteklerin en âlâsıdır. Lakin onu bilmek ve anlamak kuru ibare ve lâfızlar ile olmaz. Zira Hak Teâlâ kelâm ile takrîr ve söz ile ta‘bîr olunup bilinmekten münezzehtir. O’nu bilmeye hâl gerek, kâl ile olmaz. Sen fânîsin, O bâkîdir; fânî olan bâkî olanı ne kadar bile… Ve sen hâdissin, yani sonradan yaratıldın, O kadîmdir; evveli ve âhiri yoktur. İmdi, hâdis olan kimse kadîmi nice anlayabile…

İmdi, Allah’ın zâtı bu dünyada bilinmez. Gerektir; sıfâtını bilesin. Ta ki gönlüne Hak nûru dola… Bir miktar anlayasın. Hak Te‘âlâ’nın ehl-i sünnet ve cemâ‘at ittifakı üzere yedi sıfâtı vardır; onlara “Eimme” denir. Onları bilmek her mü’mine lâzımdır. O yedi sıfat işbu beyitte zikrolunmuştur:

“Hayât’est ü kelâm ü ‘ilm ü kudret

Diğer sem‘ u basar ân ki irâdet”

Yani; hayat, kelam, ilim, kudret, semî‘, basar ve irade.

Bu sıfatlardan başka Mâtüridîler katında bir sıfat dahi vardır; ona “tekvîn” denir. Onu dahi bilmek lâzımdır.(2)

İşbu sekiz sıfatı bildikten sonra gerektir ki, tevhîdin ne olduğunu bilesin. Hemen “Tanrı Teâlâ birdir” demeyi sanmayasın. Zira “Tanrı Teâlâ birdir” demek, gerçi tevhîddir, lâkin taklîddir. Bütün insanları işitirsin ki, “Tanrı Teâlâ birdir” derler. Sen dahi “Tanrı Teâlâ birdir” dersin. Tevhîdin aslı bu değildir. Belki tevhîdin esası budur ki, Hak Teâlâ’nın zât ve sıfatlarını fikredesin. Zâtının hakîkat ile bilinmesinin mümkün olmadığını bilip sıfatlarına rücû‘ edesin. İşbu sekiz sıfatı Hak ehlinin yazdıkları vecih üzere fehm edesin. Celâl sıfatlarını ve cemâl sıfatlarını dahi bilesin. O’nun selbî sıfatlarını, îcâbî ve sübûtî sıfatlarını bilesin. Ve esmâ-i hüsnâsını anlayasın.

Hak Teâlâ’nın her hangi bir sıfatında ki kahr ola veya galebe ola, ona “sıfât-ı celâliyye” (celâl sıfatları) derler. Kahhâr ve Cebbâr gibi ve Azîz ve Müntakim ve Zü’l-İntikâm gibi. Ve her hangi bir sıfatında ki lütuf veya rahmet ola, ona “sıfât-ı cemâliyye” (cemâl sıfatları) derler. Kerîm, Halîm, Rahîm ve Rahmân gibi ve Razzâk gibi. Ve her sıfatında ki onda bir şeyin ispatı vardır; mesela, “Hak Teâlâ şöyledir” dersin, ona “sıfât-ı îcâbiyye” ve “sıfât-ı sübûtiyye” derler. Meselâ “Allah Teâlâ Hâlik’tır, Râzik’tır, Rahîm’dir, Rahmân’dır, Kâdir’dir, Hayy’dir, Mütekellim’dir, Vehhâb’dır, Gaffâr’dır, Tevvâb’dır” dersin. Bunun gibilere “sıfât-ı îcâbiyye” ve “sıfât-ı sübûtiyye” derler. Zira “şöyledir” diye îcâb ve ispât edersin. Ve “sıfât-ı selbiyye” ona derler ki, Hak Teâlâ’ya lâyık olmayan bir şeyi O’ndan nefy edip gideresin; “Şöyle değildir” diyesin. Meselâ, “Hak Teâlâ cisim ve cevher değildir, ‘araz değildir, mekânı yoktur, üzerine zaman geçmez, şekil ve sûreti yoktur” [dersin]. Ve dahi bunun gibilerdir ki zikreyledik. Bunlara ve bunların emsaline “sıfât-ı selbiyye” derler. Zira “şöyle değildir” diye selb ettik.

İmdi işbu bâbın meseleleri birkaç fasla taksim ile beyân olundu.

Birinci Fasıl: Zâtu’llâh’ın Marifeti Beyanındadır

Ulemâ zâtu’llâh’ın (Allah’ın zatının) hakikati hakkında ihtilâf ettiler ki, o mâlûm mudur, değil midir? Malûm olmadığı takdirde malûm olmaması sahîh olur mu olmaz mı?

İmdi, mütekellimînin ekseri şu kanaate vardılar ki, zâtullâh’ın hakîkati malûmdur. Ve onlardan mütehakkikler şu kanaate vardılar ki malûm değildir, lâkin bilinmesi sahîh olur. Ve hukemâ ve Eş‘arîler’den Gazzâlî ve mütekaddimînden Dırâr şu görüşe vardılar ki, Allah’ın zatının hakîkatinin bilinmesi sahîh olmaz. Çünkü beşerin takâti zâtullâh’ı bilmeye vefâ etmez (yetmez). Belki O’nun marifetini idrâkten âcizdir. Zira O’nun zâtını bilmek ya bedâhet (araştırmaya gerek duymadan açıkça) veyahut nazar (araştırma) ile olur. Halbuki bu ikisinden her biri bâtıldır. Amma bedâhet ile malûm olmaması, Allah’ın zatının bedahet ile tasavvur olunamayacağı hakkındaki ittifak sebebiyledir. Nazar ile malûm olmamasının sebebi ise, nazar (araştırma) ile elde edilen bilginin ya had (tarif ve tanım) ile veya resm (zihinde canlandırma) ile olmasındandır. Oysa bu ikisinden her biri bâtıldır.(3) Amma had’din bâtıl oluş sebebi, Allah’ın zatının tahdîd kabul etmemesidir. Zira hadd [tarif ile sınırlama] mürekkeb (birleşik cisimler) içindir. Zâtullâh’dan terkîb müntefîdir. Hak Teâlâ’nın zâtının bilgisine halk için yol olmadığından dolayı, Firavun Mûsâ (as)'a zâtullâh’ın hakikatinden suâl edip; “Rabbü’l-‘âlemîn ne şeydir?”(4) dediğinde, Mûsâ (as) bazı hususiyet ve sıfatlarını zikir ile cevap verip dedi ki:

“Âlemlerin Rabbisi gökleri, yerleri ve bu ikisinin arasında olanları halk edicidir, eğer siz O’nun hâlik (yaratıcı) olduğuna mûkınler iseniz, yalnız O’na îmân getiriniz.”(5)

Mûsâ (as) böyle demesiyle tenbîh etti ki, Hak Teâlâ’nın hakikatini bilmeye yaratılmışlar için yol yokur, belki onu bilmek sıfatları ile olur. Halbuki Firavun-ı laîn bu mânâyı fark edemeyip; “Kavminin eşrafından etrafında olan kimselere dedi ki: “İşitmez misiniz şol cevabını ki suâlime muvâfık değildir? Ben ona hakikatinden suâl ettim, o bana sıfatlarını zikir ile cevap verdi.”(6) Mûsâ (as) Fir‘avn’ın galat ve cehaletini beyâna yeltenmedi, belki Firavun’un ayması için evvelkinden daha açık ve daha zahir sıfatları zikredip;

“Âlemlerin Rabbisi sizin rabbinizdir ve sizden evvel olan atalarınızın rabbisidir.”(7)

Oysa Firavun galat ve cehaletine aymayıp, aksine Mûsâ (as)’a gayz edip onu cünûna (deliliğe) nispet eyledi. Nitekim Hak Teâlâ Firavun’dan hikâye edip buyurdu ki: “Firavun dedi ki: Size gönderilen rasûlünüz elbette mecnûndur.”(8)

Mûsâ (as) yine daha açık sıfatlar zikredip dedi ki:

“Âlemlerin rabbisi maşrik ve mağrib ve bu ikisinin arasında olanların Rabbisidir, eğer akleder oldunuzsa ki, o böyledir, O’na yalnız îmân getiriniz.”(9)

Mûsâ (as) böyle demesiyle işaret etti ki, zâtullâh’ın hakikatinden su’âl akıllı insanların işi değildir.

Ve amma resm hakkında “Tavâli‘ Şerhi”nde şöyle denilir: “Resm [de] hakikati müfîd değildir. Hak Sübhânehû ve Teâlâ’dan bize mâlûm olan ya selbdir; “Hak Teâlâ cisim değildir, cevher ve ‘araz değildir” dememiz gibi. Halbuki hakîkatu’llâh ondan başkasını selb için muzâhirdir. Veyahut O’ndan bize malûm olan izâfetlerdir; “Hak Teâlâ Kâdirdir ve Âlimdir” dememiz gibi. Şek yoktur ki, Hak Teâlâ’nın zâtı işbu şeylere mugâyirdir. Zira bizim indimizde Hak Teâlâ’nın kudretinden malûm olan, kudretin tarifidir ki, o sahih olması halinde fiilde te’sîri gerektiren bir durumdur.

İmdi, kudretin hakikati meçhul, ondan bize malûm olan, ancak işbu lâzımdır. Yine, Allah’ın ilminden bizim katımızda malûm olan, ancak şöyle bir şeydir ki, fiilde ihkâm ve itkân (güçlendirme) ona lâzımdır. İşbu eser katında o ilmin mahiyeti gibi. Pes, ilimden malûm olan, ancak budur. İmdi zahir oldu ki, Allah’ın sıfatlarının hakikatleri dahi malûm değildir. Malûm olduğu takdirce sıfatları bilmek mevsûfun (yani Cenâbı Allah’ın) hakikatini bilmeyi gerekli kılıcı değildir. Şu halde sabit oldu ki, Allah Teâlâ’nın zâtı bize malûm değildir.

Amma kelâmcılar filozoflara muhalefet ve bu şekilde bir hasrı (indirgemeyi) men‘edip dediler ki: “Zâtullâh’ı bilmek bedâhet ve nazara (araştırmaya) münhasır olduğunu teslîm etmeyiz. Zira mümkündür ki, O Rabbânî bir ilhâm ile biline. Hatta nefsi kötü sıfatlardan tasfiye ve tezkiye ile biline. Ve dahi kelâmcılar onları ilzâm edip dediler ki: “Hak Teâlâ’nın hakikati, mahiyetten mücerret bir varlıktır. Bu ise, onlar katında bi’l-bedîhe (kendiliğinden bilinen bir) malûmdur.”(10)

Kâdı Beyzâvî, “Tavâli‘u’l-Envâr Şerhu Metâli‘i’l-Enzâr” adlı kitabında aydür: “Hak budur ki işbu ilzâm doğru değildir. Zira onlar katında Hak Teâlâ’nın hakikati vücûd-i hâsdır (özel bir varlıktır). Bi’l-bedâhe malûm olan, özel varlığına ‘ârız olan vücûd-ı mutlaktır. ‘Ârızı bilmek ile ma‘rûzu bilmek lâzım gelmez.”(11)

Velhâsıl zâtullâh’ı bilmek beşerin kudreti dışındadır. Belki O’nu bilmek beşeri yaratanın şânıdır. Hak Teâlâ’yı bilmek budur ki, fikredip aklın yetişmeye ve idrâkın erişmeye. Ne zaman ki bilmekten âciz kalır, aklının yetişmediğini bilir ve bilinmeye kâbil olmadığını anlarsın, o vakit Hak Teâlâ’yı bilmiş ve anlamış olursun. Bu sebepten denildi ki:

“Hak Teâlâ’yı bilmekten âciz olmak, Hak Teâlâ’yı bilmektir!”(12)

Cüneyd-i Bağdâdî (rha) aydür: “Tevhîde dair söylenmiş sözün en şereflisi Ebûbekir Sıddîk’ın (ra) dediğidir: “O Allah Teâlâ’yı tenzîh ederim ki, kendini bilmenin yolunu, ancak kendini bilmekten âciz olmakta kıldı.”(13)

İmdi, Hak Teâlâ’nın zâtı işbu dünyada bilinmez; ne kadar fikir edersen, hayretin daha ziyade olur, hiç [bir] şey anlayamazsın.

Kur’ân’da; “Hak Teâlâ isimlerin hepsini Âdem’e ta‘lîm eyledi”(14) diye buyuruldu. Ve Hak Teâlâ’nın isimlerinden biri “Mü’min”dir. Îmân ile tahallük eyleyen (ahlâklanan) kişinin kalbi tâhir (temiz) olur. Çünkü kalb, îmân, si‘a-i ilâhiye (ilâhî kuşatıcılık) ve Rabbânî tecellînin mahallidir. Ne zaman ki kulun Allah Teâlâ’yı bilmesi ziyade olur, hayrete düşmesi de ziyade olur. Özellikle keşif ehli için… Zira şühûd katında tecellî türleri muhtelif olur. Mukarribînden hayret makâmına vâsıl olan herkes, ona vâsıl olmuştur.

Peygamberimiz (sav) demiştir ki: “Senin üzerine senâ-i ihsâ etmezin [Sana lâyık övgüyü yapamam]!”

İşte bu hayret makamıdır.

“Sen nefsini senâ ettiğin hâl üzeresin!”(15)

Bu da vüsûl halidir.

Tecellî ehlinin hayretlerinin ‘azîm olması, bir anda muhtelif tecellî türleri olduğu içindir. Ve hudûd (tarifler) ise suver ihtilâfıyla (tecellî şekillerinin değişmesiyle) muhtelif olur. Onunla vukûf eyleyen kimse, mütehayyir olur. Onda bilinmeyen ve müşâhede olunmayan, yalnızca meçhûl bir zâtın var olduğunu bilen kişinin tahayyürü nâkıs (hayreti eksik) olur.

Hak Celle ve Alâ kullarından zâtının mârifetini talep etmedi. Aksine en şiddetli bir şekilde ona nazarı (onu araştırmayı) nehy eyledi. Zira aklı ile O’nun mârifetine taarruz eyleyen kimse, edeb sınırını aşmış olmasından başka, kendisini aciz bırakacak bir işe taarruz etmiştir. Hak Teâlâ’nın kullarından talep ettiği, O’nun ilâh-ı vâhid olup, ülûhiyetinde ortağı olmadığını bilmeleridir, başka değil. Ve necât ve saadeti ancak o kimseye karîn etti ki, Allah’ın kitabında ve peygamberlerin dilinde gelen hususlarda vukûf ede (onlarla yetinip daha ileri gitmeye).

______________________

(1) Gazzâlî, İhyâü Ulûmiddîn, c. 1, s. 90-91 (Özet olarak alınmıştır).

(2) Zehebî, Arş, s. 106; Beyâzî, İşârâtü’l-Merâm, s. 114.

(3) İsfehânî, Metâli‘u’l-Enzâr, Dâru’l-Kütübî, 2008, s. 155-156; Beyzâvî, Tavâli‘u’l-Envâr, Beyrut: Dâru’l-Ceyl, 1991, s. 166-167. Ayrıca bkz. Îcî, Mevâkıf, c. 3, s. 206-207; Âmidî, Ebkâru’l-Efkâr, c. 1, s. 481-483; Beyâzî, İşârâtü’l-Merâm, s. 109-110; Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd, c. 2, s. 68; İbn Arafe, Muhtasar, s. 708-711.

(4) Kur’ân-ı Kerîm, Şu‘arâ Sûresi, Âyet: 23.

(5) Kur’ân-ı Kerîm, Şu‘arâ Sûresi, Âyet: 24.

(6) Kur’ân-ı Kerîm, Şu‘arâ Sûresi, Âyet: 25.

(7) Kur’ân-ı Kerîm, Şu‘arâ Sûresi, Âyet: 26.

(8) Kur’ân-ı Kerîm, Şu‘arâ Sûresi, Âyet: 27.

(9) Kur’ân-ı Kerîm, Şu‘arâ Sûresi, Âyet: 28.

(10) İsfehânî, Metâli‘u’l-Enzâr, s. 156.

(11) Beyzâvî, Tavâli‘u’l-Envâr, 167; İsfehânî, Metâli‘u’l-Enzâr, s. 156.

(12) İsferâyinî, Tebsîr Fi’d-Dîn, s. 160; Kuşeyrî, Risâle, c. 2, s. 465; Gazzâlî, Maksadü’l-Esnâ, s. 54, Kavâ‘id, s. 122; İhyâ, c. 1, s.101, c. 4, 252, 305; Ahmed Rufâ‘î, Bürhânü’l-Mü’eyyed, s. 77, 156; Muhyiddin ibn Arabî, Füsûs, s. 15; Şehristânî, Nihâyetü’l-İkdâm, s. 7; Alûsî, Cilâü’l-Ayneyn, s. 286.

(13) Sa‘lebî, Keşf ve’l-Beyân, c. 1, s. 196; Râğıb Isfehânî, Tefsîr, c. 1, s. 528; Zerî‘a, s. 155; Kuşeyrî, Risâle, c. 2, s. 465; Ebû Tâlib Mekkî, Kût, c. 2, s. 143; Gazzâlî, Kavâ‘id, s. 112; İhyâ, c. 1, s. 20, 101, c. 4, 305, 442; İbnü’l-Cevzî, Büstânü’l-Vâ‘izîn, s. 89, No: 152; Begavî, Tefsîr, c. 1, s. 117; Hâzin, Lübâb, c. 1, s. 46; Bikâ‘î, Nazmü’d-Dürer, c. 1, s. 154, c. 4, s. 241 ve c. 22, s. 345; Muhyiddin ibn Arabî, Fütûhât, c. 1, s. 194 (7. Bâb), c. 5, s. 197 (335. Bâb).

(14) Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi, Âyet: 31.

(15) Müslim, Sahîh, c. 1, s. 352, Hd. 222/486; Ebû Dâvûd, Sünen, c. 1, s. 232, Hd. 879, c. 2, s. 64, Hd. 1427; Tirmizî, Sünen, c. 5, s. 524, Hd. 3493 ve s. 561, Hd. 3566; Nesâî, Sünen, c. 1, s. 102, Hd. 169; İbn Mâce, Sünen, c. 2, s. 1262, Hd. 3841; Mâlik, Muvatta’ (A‘zamî), c. 2, s. 299, Hd. 725, (Abdülbâkî), c. 1, s. 214, Hd. 31, (Ebû Mus‘ab), c. 1, s. 244, Hd. 620; Ahmed, Müsned, c. 2, s. 147, Hd. 751 ve c. 40, s. 362, Hd. 24312; Abdülhak İşbilî, Cem‘u Beyne’s-Sahîhayn, c. 1, s. 330, Hd. 672/51.

 
 
Misak Dergisi 350. Sayı
Ocak 2020
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Misak Dergisi 350. Sayı
ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’daki en önemli müttefiği İsrail Devleti’dir. Uluslararası hukukun kurallarından muaf tutulan, dünyanın en önemli nükleer ve biyolojik silah üreten ülkelerinden birisi olan İsrail; soykırım, etnik temizlik veya diğer insanlık suçlarını işleme yetkisine sahip kılınan yegâne devlet olma imtiyazına haiz kılınmıştır. İstediği anda Filistin halkına ait toprakları işgale yeltenen, yerleşim birimlerini haritadan silebilen ve yüzlerce insanı hiç bir ayırım gözetmeden (ihtiyar, kadın, çocuk vs) katledebilen İsrail, binlerce insanı esir alıp çölde kurduğu temerküz kamplarında tutabilmektedir. Katliam veya soykırıma tabi tutulan toplumlar için artık hiç bir koruyucu mekanizma kalmamıştır. Amerika’nın siyasi emellerine hizmet eden Atlantik Paktı (NATO) ülkeleri ile Avrasya Harekâtı’na liderlik eden Rusya arasında yaşanan siyasi rekabet, İslâm topraklarında yaşanan asimetrik savaşa yeni bir boyut kazandırmıştır. Seçim kampanyası esnasında ABD derin devletinin (Office of Net Assessment), silah lobilerinin ve iç istihbarat şeflerinin desteğini arkasına alan Donald Trump; gerek WASP (White Anglo-Saxon Protestan) kimliği konusunda, gerek İslâmofobia (İslâm düşmanlığı) noktasında; tıpkı diğer eski ABD başkanları gibi Siyonist Illuminati Çetesi’ne hizmet eden bir müstekbirdir. Bu tesbitten sonra Illuminati Çetesi’nin siyasi hedeflerine geçebiliriz.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya