Sünnet ve Sünnet'in Muhafaza Yöntemi
Hz. Peygamber tarafından öğretilmiş ve vazedilmiş kaidelerin bütününe sünnet denilir. İmam Şatibi el'Muvafakat adlı eserinde sünnetle ilgili şunları belirtmiştir; "İkinci delil sünnettir. 'Sünnet' lafzı özellikle Hz peygamber' den Kur'an'ın dışında olmak kaydıyla nakledilen şeyler için kullanılır. Ancak Hz peygamber'in (sav) sözleri, Kur'ân'da olanı bir beyan olsun veya olmasın ona dayandığı da ortadadır. Aynı şekilde sünnet lafzı, kitap veya sünnette bulunsun veya bulunmasın, yanlarında sabit olup bize nakledilmeyen bir sünnete ittibalarından dolayı sahabenin yaptıkları için de kullanılır." Bilindiği üzere İslâm'ın temel kaynakları dört tanedir. Bunlar; Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyası fukahadır. Bir insanın Ehli S ünnet diye isimlendirilmesi için bu dört temel kaynağa şek ve şüphe duymaksızın inanması ve onu tasdik etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde dünya imtihanını itikad cihetiyle kaybetmiş olur ki, itikad cihetiyle kaybedilen imtihanın telafisi mümkün değildir.
Hüseyin ÇİP
19.11.2019 11:10
88 okunma
YÜCELER yücesi, aciz kullarını bağışlaması ile bilinen, merhameti yerleri ve gökleri kuşatan, yalnız kendisine sığınılan ve yalnız kendisinde kalplerin, ruhların ve bedenlerin huzura kavuştuğu Allah'a (cc) hamd ederiz. Salât ve selâm emsali bir daha gönderilmemek üzere refik-i alaya irtihal eden; adı, sanı, şanı kıyamete kadar anılacak olan o kutlu insan Hz. Muhammed (sav)'e ve sünnetinden asla ve asla zerreyi miktar yüz çevirmeden, o dediyse doğrudur teslimiyeti ile canlarını ve mallarını onun uğrunda seve seve feda eden âline ve ashabına ve kıyamete kadar onları örnek alan, samimiyet dağının çakıl taşları edasıyla o parçanın birer neferi olmaya gayret gösteren müminlere olsun.
Doğru yol denilince yolun mahiyetini anlamak için onun ayak izlerine bakmayı ve o ayak izlerini takip edebildikçe doğru yolda olduğumuzu anlamak mecburiyetindeyiz. O kutlu elçinin ayak basmadığı hiçbir yolun bizi hakkın rızasına kavuşturmayacağını bilmek ve bu minvalde hayatı yaşamak zorundayız. Yaşadığımız çağ içinde maddi ve manevi buhranların zirveye ulaştığı ve bu esintiden ister istemez, bilinçli veya gayri ihtiyari hem Müslümanların hem de gayri müslimlerin etkilenmemesi mümkün olmayan bir çağdır.
Bir tespitte bulunup Meseleyi Müslümanlar açısından ele aldığımız zaman 21. yüzyılda Müslümanların en büyük manevi hastalıklarını şu şekilde ifade edebiliriz;
1) Sünnet'in itibarsızlaştırılması
2) Tekfir hastalığı ve usulsüzlük çıkmazı
3) Dünyevileşme Hastalığı
Yukarıda zikretmiş olduğumuz bu üç maddenin bugun Müslümanların en büyük çıkmazı olduğunu söylemek mümkündür. Lakin biz bu üç hastalıktan Sünnet'in itibarsızlaştırılıp Peygamberimizin otoritesinin tartışıldığı şu asrımızda bu konu üzerinde hassaten yoğunlaşıp konuyu farklı bir perspektiften ele almaya gayret göstereceğiz.
Sünnet sözlükte; yol ve gidişat demektir. Yolun iyisine de kötüsüne de sünnet denilmektedir.
Terim olarak; Hz. Peygamber'in sözle ve fiille açıktan, gördüğü ya da duyduğu olayları susarak onaylamak suretiyle zımnen yaptığı açıklamaların tamamını anlatan terim olmuştur. Sünnet'in bu anlamı usulcülere göre onun gerçek tarifini vermektedir. Kısaca sünnet'i Hz. Peygamberin ihtiyar ettiği ve Allah'ın ahkâmıyla amil olarak gittiği yol diye tarif edebiliriz. Sünnet'e Hz. Peygamber tarafından öğretilmiş ve vazedilmiş kaidelerin bütünü anlamını vermek de mümkün gözükmektedir.
Fukaha'ya göre Sünnet; Hz. Peygamber (sav)'in ibadet yönünden bazen özürsüz terketmekle beraber sürekli yaptığı veya Hulefa-i Raşidin'in yahut Hz. Peygamber (sav)'den sonra sahabeden birinin devamlı yaptığı şeydir. Hz. Peygamber (s.av)'den farz ve vacip olmaksızın sabit olan şeylere sünnet denir. Burada sünnet, vacibin mukabili olup beş ahkâmdan biridir.
Hadisçilere göre Sünnet; Hz. Peygamber (sav)'den söz, fiil, takrir, sıfat, yaratılış ve ahlakla ilgili rivayet edilen şeylerdir. Bunların bi'setten önce ve sonra olması durumu değiştirmez.
İmam Şatibi el'Muvafakat adlı eserinde sünnetle ilgili şunları belirtmiştir; İkinci delil sünnettir. 'Sünnet' lafzı özellikle Hz peygamber' den Kur'an'ın dışında olmak kaydıyla nakledilen şeyler için kullanılır. Ancak Hz peygamber'in (sav) sözleri, Kur'a'da olanı bir beyan olsun veya olmasın ona dayandığı da ortadadır. Aynı şekilde sünnet lafzı, kitap veya sünnette bulunsun veya bulunmasın, yanlarında sabit olup bize nakledilmeyen bir sünnete ittibalarından dolayı sahabenin yaptıkları için de kullanılır.
Bilindiği üzere İslâm'ın temel kaynakları dört tanedir. Bunlar; Kitap, sünnet, icma-i ümmet ve kıyası fukahadır. Bir insanın Ehlisünnet diye isimlendirilmesi için bu dört temel kaynağa şek ve şüphe duymaksızın inanması ve onu tasdik etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde dünya imtihanını itikad cihetiyle kaybetmiş olur ki, itikad cihetiyle kaybedilen imtihanın telafisi mümkün değildir.
Bundan dolayıdır ki zarurat-ı diniyeden olan konuları bir Müslüman'ın öğrenmesi farz-ı ayndır. Sünnet konusunun şeri deliller arasındaki konumunu göz önünde bulundurursak sünnetin şer'i delillerin ikincisi olduğunu görürüz. Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır; "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin, sizden olan ulü'l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu, Allah'a ve Peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzelidir." İmam İbnu'l Kayyim meşhur eseri İ'lamu'l Muvakkiin'de bu ayeti kerimenin tefsirinde 'Allah kendisine ve Resulüne itaat edilmesini emretti ve Allah (cc) özellikle Resulüne itaatin (kayıtsız, şartsız) mutlak bir şekilde yerine getirilmesinin vacip olmasının ehemmiyetinin bilinmesi için ayette geçen fiili tekrarladı. Onun emrettiği şeyin Kitaba (Kur'an) arz edilmeksizin yerine getirilmesi, Peygamber (sav) herhangi bir şey emrettiği zaman mutlak olarak ona itaat vaciptir. İster bu emir kitapta (Kur'an) zikredilsin ister zikredilmesin, farketmez. Çünkü o Peygambere kitap ve onun bir misli (benzeri) verilmiştir. Yine diğer bir ayeti kerimede; "Allah'a itaat edin, peygambere de itaat edin ve tedbirli olun. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki elçimizin görevi açık biçimde tebliğ etmekten ibarettir" buyrulmuştur.
Diğer bir ayeti kerimede; "Resûlullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, yüz çevirenlere gelince seni onlara bekçi olarak göndermedik." Yine; "Peygamber size ne vermişse onu alın ve size neyi yasaklamışsa ondan kaçının." Ve;  "Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." Bu ayeti kerimenin tefsirinde yine İbnu'l Kayyim meşhur eseri İ'lamu'l Muvakkiin'de şu açıklamalarda bulunmuştur; Allah Azze ve Celle bu ayeti kerimesinde, kulların kendi aralarında vuku bulan büyük olsun küçük olsun tüm ihtilaflarında, Peygamberi hakem tayin etmedikleri, hakemliği kabul edip de verilen hükme gönüllerinde hiçbir sıkıntı olmadan davranılmadığı sürece ve bununla da yetinilmeyip verilen hükme tam bir teslimiyet ve boyun eğiş olmadan imanlarının kabul edilmeyeceğini kendi nefsine yemin ederek beyan etmiştir. Hâkim'in Müstedrek'inde İbni Abbas (r.anh) kanalıyla rivayet ettiği bir hadisi şerifte; Hz peygamber (sav) insanlara Veda Haccında hutbe verdi ve hutbesinde şöyle buyurdular; Ey insanlar! Muhakkak ki ben size sımsıkı yapıştığınız zaman asla sapmayacağınız şeyi bırakıyorum. Allah'ın kitabı ve Onun nebisinin sünnetidir. Hâkim'in Ebu Hureyre (r.anh)'den gelen bir hadisi şerifte Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur; muhakkak ki size sımsıkı sarıldığınız zaman asla sapmayacağınız iki şey bırakıyorum. Allah'ın kitabı ve benim sünnetim.
Kitap ve Sünnet ayrılmaları mümkün olmayan ikizdirler. Teşri ancak o ikisinin bir arada olmasıyla tamamlanır. Sünnet Kitabın açıklayıcısı ve Kitabın şarihi, manalarını açıklayan, müphemini tefsir eden, Kur'an'ı Kerim'in yanında Kur'an'ın şerhi konumunda olup, Kur'an'ın maksatlarını tafsil eden ve hükümlerini tamamlayıcı mahiyettedir. Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere Sünnetin bu dindeki önemi hem Kur'an'ı Kerim'de hem de Sünnette naslarla ortaya konulmuş olmaktadır. Şimdi soru şu; Bu kadar öneme haiz olan, teşrinin ikinci kaynağı olan Sünnetin muhafazası hangi yollarla bize ulaşmıştır.
Modern hayatın bilgi kirliliğinden kaynaklanan ve insanların resmen akidelerini bozmak için bütün imkânlarını seferber eden sekülerizmin tuzağına samimi Müslümanların da maalesef düşmüş olduğunu ve akıllarının bulandığını ifade etmek zorundayız. Bundan dolayı şimdi Sünneti Seniyyenin bizlere nasıl ulaştığını ve nasıl muhafaza edilgini ve bu usulün şeklini izah etmeye gayret gösterelim.
Sünnetin Muhafazasındaki En Önemli Esaslar
1- İsnad
Sözlükte "dayanmak, yaslanmak, itimat etmek" mânasındaki sünûd kökünden türeyen isnâd; "temellendirmek, dayamak; sözü söyleyenine kadar ulaştırmak, bir sözün, bir rivayetin geliş yolunu haber vermek, ilk kaynağa kadar götürmek" demektir. Terim olarak, "rivayet için kullanılan lafızlarla râvi veya râvileri anarak hadis metnini ilk söyleyenine ulaştırmak, hadis metnini nakleden râvileri rivayet sırasına göre zikretmek" anlamına gelir.
İsnad sistemi Hz. Peygamber ile alakalı bilginin rivayetinde İslâm âlimlerinin başvurduğu tek sistemdir. Bu sistem esas itibariyle hadis rivayeti için başlatılış olmasına rağmen, dördüncü yüzyıla kadar ortaya çıkmış bütün İslâmi literatür külliyatı üzerinde büyük bir etkisi olmuştur.
İsnad sistemi Hz. Peygamber (sav)'in zamanında başlamış ve hicretten sonraki 1. Yüzyılın sonuna doğru da ilmi bir hüviyete bürünmüştü.
Peygamber sünnetinin yayılması için ilk zamanlarda kullanılan bu tür metotlar isnad sisteminin henüz gelişmemiş şekilleri idi. Hicri 40 veya 50 seneleri boyunca bu sistem, dönemin kargaşası yüzünden, büyük bir önem kazandı. İlk hadis uydurma faaliyetlerinin siyasi nedenlerden dolayı bu dönemde ortaya çıkmış olması mümkündür. İslâm âlimleri bu konuda daha ihtiyatlı davranmışlar ve kendilerine ulaşan bilgi kaynaklarını tetkik etmeye başlamışlardı. İbni Sirin ( ö. 110 h.) bu konuda şöyle der; ( Eskiden ) isnadı sormazlardı, fakat ne zaman ki fitne ortaya çıktı, '' Kendilerinden rivayet ettiğin adamların ismini bize söyle'' demeye başladırlar. Ehl-i sünnete tabi olanlara gelince, onların hadisleri kabul edildi. Ehl-i bid'attan olanların hadisleri ise kabul edilmedi.
Tabiinin büyüklerinden Sufyan-ı Sevri; Muhakkak ki bu ilim (isnad) din'dir. Dininizi kimden aldığınıza bakınız. İsnad Muhammed ümmetine verilen en değerli özelliklerden bir tanesidir. Bu isnad Muhammed ümmetinden önce hiçbir ümmete verilmemiştir. İsnad dindendir ve dinde büyük ve yüce bir mertebesi vardır. Hatib Bağdadi Abdullah İbni Mübarek'in öğrencisi Adnan'dan şu rivayeti nakleder; Benim yanımda isnad dindendir. Şayet isnad olmasaydı dileyen dilediğini söylerdi. Fakat ona; sana bunu kim söyledi (tahdis etti) denildiğinde susar kalırdı. Adnan dedi ki; Bunu İbni Mübarek zikretti. Aynı şekilde İbni Mübarek şöyle demiştir; bizim ile bid'atçıların arasında isnad vardır.
Sufyan-ı Sevri; İsnad müminin silahıdır. Şayet silahı olmazsa ne ile savaşır. Bu kavillerden de anlaşıldığı üzere Sünnetin muhafazasındaki en önemli unsurlardan bir tanesi isnaddır ve Muhammed ümmetinin dışındaki hiçbir ümmete nasip olmamıştır. Ve bugün sünnete yapılan büyük saldırılar, nefretler ve hasetler sizce bu büyük, sapasağlam kaleyi yıkamadıklarından olabilir mi?
2- Ravilerin Ömürleri ve Vefat Tarihleri
Hafız İbnu Salah Marifetu Envai İlmi'l Hadis adlı eserinde Sufyan-ı Sevri'nin şu sözünü nakleder; Raviler yalan söylemeye başlayınca biz de tarih kullanmaya başladık. ( aynı eser sayfa 153 ) Burada ki naklettiğimiz sözde geçen tarih sözü, ravinin hangi tarihte yaşadığı, hangi tarihte bu hadisi yazdığı veya rivayet etmiş olduğu, hangi tarihte o mekânda bulunduğu ve hangi tarihte vefat ettiği konularla alakalıdır. Bu saydığımız hususlar o kişinin rivayetinde ne kadar doğru olduğunu da ortaya koyuyordu. Böylelikle rivayetin sıhhati hemen ortaya çıkmış oluyordu.
3- Cerh ve Tadil Yönünden Ravilerin Tenkidi
Selefi salihinin hadisleri muhafaza yolundaki üzerinde durduğu en önemli konulardan bir tanesi muhakkak ki bu konudur. Cerh Lugatte; Kılıç ve benzeri bir şey ile bir cisimde iz bırakmaktır. Aynı şekilde bir insanın adalet ve doğruluktaki mevkisi açısından, kusur ve ayıplarını beyan etmek şeklinde de tarif edilir. Istılah olarak; Cerh sahibi muhaddisin (Hafız), bir raviyi, yaptığı rivayetinin red edilmesini veya zayıf olmasını gerektiren bir kusur ile vasfetmesidir. Ta'dil'in lügat manası; Bir insanı tezkiye ve methetmek; onu tüm işlerinde dürüstlük ve adalete nispet etmektir. (Tüm iş ve davranışlarında dürüst ve adalet sahibi olduğuna hükmetmektir.) Istılah olarak; Cerh ve Ta'dil sahibi muhaddisin, bir raviyi dini hassasiyeti ve davranışlarında her türlü cerhten selamette; onun sağlam ve rivayetinin makbul olduğunu gösteren hususlarla vasfetmesidir. Cerh ve Ta'dil, kitap ve sünnetle sabittir. Birkaç tane örnek vermek gerekirse; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur;  "Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışınfasık) biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın." Diğer bir ayette; "Muhâcirlerin ve ensarın ilkleri ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan razıdırlar. Onlara, sonsuza dek hep içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük bahtiyarlık işte budur." Rasûlallah (sav); İnsanların en hayırlısı benim içinde yaşadığım asırdır. Sonra bunları takip edenler, sonra da bunları takip edenlerdir. Diğer bir hadislerinde; Tabiinlerin en hayırlısı kendisine Uveys denilen adamdır.
Cerh ve Ta'dil ilmi ile Muhammed ümmeti kendilerinden önce geçmiş bütün ümmetlere karşı eşsiz bir konumdadır. Hiçbir ümmete nasip olmamış bu sistem, bu ümmetin imamlarına nasip olmuş ve bu yönleri ile bütün dünyanın dikkatlerini üzerlerine çekmişler ve bu sistemin bu ümmete Allah'ın bir nimeti olarak verilmiş olduğunu bütün dünyaya ikrar ettirmişlerdir. Aynı zamanda bu sistem, bu güzide insanların Peygambere ve ondan sadır olmuş olan hallerin tespitine ne kadar önem verdiklerinin bir göstergesidir. Ravilerin cerh ve tadil yönünden tenkidi sahabe döneminde başlamış, tabiin ve diğer dönemlerde zirveye ulaşmış bir meseledir. Her ne kadar insanoğlu masum değilse de, bu dinin insanlara aktarılması ve rivayetin Peygamber (sav)'e ait olup olmadığını tahkik etmeyi bu ümmetin büyükleri üzerlerine vazife görmüş ve bu konuda kimsenin hatırını saymaksızın en doğru gördükleri hali-ahvali çekinmeksizin ortaya koymuşlardır. Bu, ister onların babaları olsun, ister kardeşleri olsun, ister en yakın arkadaşları olsun, Hz. Peygamberin dininin yüceliği karşısında haktan asla vazgeçmeyerek görüşlerini beyan etmişlerdir. Mesela; Sünen sahibi Ebu Davud es'Sicistani kendi oğlu Abdullah hakkında; o yalancıdır demiştir. İmam Ali bin Medini'ye babası sorulduğunda o başkasına sorun dediği halde soru tekrar kendisine yöneltilince; bu Din'dir, o zayıftır demiştir. Cerir bin Abdulhumeydibi'ye kardeşi hakkında sorulduğunda; onun hadisi yazılmaz o (din hususunda olmasa dahi, dünyevi konularda) insanlara yalan söyleyen biridir demiştir. Bu verdiğimiz üç misalde titizliğin derinliğini ve Hz. Peygambere karşı gösterilen sevginin bir tezahürü ortaya çıkmış olmaktadır. 21. Yüzyıl insanının bu misalleri anlaması, hak karşısında kendi öz anne, baba, kardeşi ve oğlu kim olursa olsun, hakikati yerine getirmenin ne demek olduğunu anlaması bu şartlarda zor görünüyor. Allah bize yeter o ne güzel vekildir.
4- Hadisin Manasının ve Metinin İncelenmesi
O mübarek nesil nasıl ki hadisin senedini en ince titizlikle incelediği gibi aynı şekilde hadisin metnini ve manasını da çok ince bir işçilikle incelemiştir. Bu konu çok uzun olduğundan dolayı burada kısaca geçmek zorundayız. Fakat bugün, o mübarek nesle atılan iftiralardan bir tanesi olan bu konu, araştırılma yapıldığı ve kaynak eserlerimize müracaat edildiği zaman meselenin o şekilde olmadığı, o neslin sadece isnad tenkidinde bulunup da metin tenkidini göz ardı ettikleri noktasındaki iftira, yerini hakikate bırakıp o neslin hem isnad, hem de metin tenkidinin üzerinde ne kadar titizlikle durduğunu görmekteyiz. Bu konu hakkında Abdulfettah Ebu Gudde hocamızın "Lemahat" adlı eserine müracaat edilebilir.
5- İlelu'l Hadis
Hadisin sıhhatini zedeleyen gizli sebeplerden bahseden bir ilimdir. İlel, illetin çoğuludur. İllet, hastalık demektir. Muhaddislerin ıstılahında illet: Hadisi zedeleyecek gizli bir kusurun bulunmasıdır. İlelu'l hadis ilmi: Hadisi zedeleyecek gizli kusurları ele alan ilimdir. Hadis âlimlerinin çoğuna göre bu ince bir ilimdir ve hadis ilimleri içerisinde en kıymetli, en hassas olanıdır. Hıfz ve derin anlayış sahibi uzman muhaddislerin anlayabileceği bir ilimdir. İbn kesir demiştir ki: Bu ilim dalında münekkid, mahir, hıfz ehli âlimler öne çıkmış; hadisin sahih olanını sakim olanından, eğri olanını doğru olanından ayırt etmişlerdir. Mahir bir kuyumcunun gerçek altınları sahte olanından ayırt etmesine benzer. Hadis âlimlerinin ilmi seviyelerini, maharet ve hadis çeşitlerine olan vukufiyetleri ve Rasulullah'ın (sav) sözlerindeki tatlılığı diğer insanların sözlerinden ayırt edecek kadar mütehassıs olmaları hasebince bu ilimde ilerleme kaydetmişlerdir. Rivayet edilen hadisin bazılarında nübüvvetin nurları bulunmaktadır. Bazısında da bir lafzın değiştirilmesi veya ilave edilmesi, hadislerin birbirine karıştırılması vb. gibi durum olduğunda, bu ilmin mahir ehli tüm bu durumları hemen fark eder.
Bazen bir hadisteki illet, isnadı incelemekle ortaya çıkar. Buna örnek vermek konuyu uzatır. Ve bu ancak biraz gayret gösterilerek anlaşılır. Hadis âlimlerinin bazıları bu ilim dalıyla ilgilenmiş, çabalarını bu yöne sarf etmiş ve bunu Allah'a yakınlaşma vesilesi bilmişlerdir. Bu alan zor, ince ve maharet gerektirmesine rağmen, bu ilim ile ilgilenmişlerdir. Abdurrahman b. Mehdi der ki: '' Yanımdaki bir hadisin illetini bilmem, yanımda olmayan bir hadisi yazmamdan daha sevimlidir. '' İbn Ebi Hatim er-Razi der ki: ''Babamın şöyle dediğini duydum: Bir hadisin illetli olup olmadığını bilmek yüz dinar değerinde olan bir yüzük taşını bilmeye benzer. Bu kıymetli taşın aynı renginden başka bir taş ise on dirhem değerindedir.''
6- Mustalahu'l Hadis İlmi (Hadis İlimlerinin Doğuşu)
Bu bölüm aslında daha önce yukarıda belirttiğimiz esasların tamamını içinde barındıran ve sistematik olarak belli kaideler çerçevesinde beyan eden ve kapsayan ilim dalıdır. Bu ilim dalı hadis ile alakalı konuları ve kaideleri kendisinde toplayan; isnad, metin veya ravi, rivayet edilen hadisin kabulü veya reddi açısından inceleyen ilim dalıdır. Bu ilim dalı Hz. Peygamberin sözündeki hilekârlığı, hatayı herhangi bir değişikliği sened ve metin açısından, ravinin ve rivayet edilen hadisin halini açıklamak süreti ve (hadisi) kabul ve red, sahih ve zayıf, nasih ve mensuh açısından hicri birinci asrın ortasında tesis edilip dokuzuncu asrın sonlarına doğru olgunlaşmış bir ilim dalıdır.
Bu ilim dalını burada zikretmemiz mümkün olmamakla birlikte yukarıdaki zikrettiğimiz konu başlıklarından bile, bugün bize ulaşan hadislerin ne kadar ince süzgeçlerden geçirildiğini anlıyor ve usul okudukça selefimize olan saygımızın daha da arttığını farkediyoruz. Bugün hadisler hakkında insanların kalplerinde oluşturulmaya çalışılan fitne tohumlarının bir proje ekibi tarafından gündeme getirildiğini belirtmek zorundayız. Lakin şunu ifade etmek gerekirse Sünnet de Kur'an'ı Kerim gibi bir vahiydir. Allah ise vahyini koruyacağını kesin kat'i naslarla bu ümmete Peygamberi aracılığı ile haber vermiştir. Bugün bizlere düşen görev yarın kıyamette Peygamberimiz (sav)'in yüzüne bakabilmek adına onu ve onun pak sünnetini ne pahaya olursa olsun korumayı kendimize şiar edinmek olmalıdır. Şunu da ifade edelim ki, hakkın taraftarı her zaman ve mekânda sayısal olarak az olmuştur. Bugün, bu ülkede sünneti müdafaa etmeye çalışan kesim sayısal bakımdan, sesleri cılız çıkıyor diye yollarının ve usullerinin yanlış olduğundan değil, Sünnetullah gereği hakkın her zaman diliminde küçük bir topluluk tarafından bütün kalabalıklara galip gelmesi, Allahın bir hikmeti gereğidir. Bütün günahlarımızdan samimi bir tevbe etme dileği ile dua eder dua bekleriz…
_____________________
(1) Hadis usulü Prof. Dr. Lütfi Çakan s. 25-26
(2) Din bilimleri akademik araştırma dergisi (2002) sayı; 1, Abdulfettah Ebu Gudde. Çev: Yrd. Doç. Dr. Yavuz Köktaş
(3) Nisa 59
(4) Maide 92
(5) Nisa 80
(6) Haşr 7
(7) Nisa 65
(8) Lemahat Min Tarihi'l Sünneti ve Ulumu'l Hadis Abdulfettah Ebu Gudde s. 16-17-18
(9) Dia, İsnad mad.
(10) ( İslâm fıkhı ve Sünnet Muhammed Mustafa el'A'zami s. 188 189
(11) Lemahat Min Tarihi'l Sünneti ve Ulumu'l Hadis Abdulfettah Ebu Gudde s. 139-142
(12) Hucurat 6
(13) Tevbe 100
(14) Buhari ve Muslim
(15) Muslim
(16) Lemahat Min Tarihi'l Sünneti ve Ulumu'l Hadis Abdulfettah Ebu Gudde s. 177-180
(17) Aynı eser 161
(18) Hadis ilimleri ve Hadis ıstılahları Subhi Salih, Çev: Yaşar Kandemir, s. 85
(19) Hadis ilmine giriş. Menna el'Kattan. s. 81-82
(20) Lemahat 198-199
 
Misak Dergisi 348. Sayı
Kasım 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya