Cihadın Hakkını Vermek
Allah yolunda Allah için cihad etmek âdet değil, ibadettir. Cihad etmek ibadet olduğu gibi, cihadın hakkını vermek de ibadettir. Çünkü bunun her ikisi de Allah'ın emridir. Bu hakikat muhkem nass ile sabittir:"Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim'in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur'ân'da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!" (El Hacc Sûresi/78) Allah için cihad etmek âdet değil, ibadettir. Cihad etmek ibadet olduğu gibi, cihadın hakkını vermek de ibadettir. Rağıb el-İsfehânî'nin belirttiğine göre cihad üç çeşittir. Birincisi, görünürdeki açık düşmana karşı bütün güç ve kuvvetini harcamaktır. İkincisi, şeytana karşı gücünü sarf etmektir. Üçüncüsü, nefse karşı bütün takatini kullanmaktır. Cihad kavramının anlam alanı alabildiğine geniştir. Allah düşmanlarını memnun etmek için cihad kavramına farklı manalar yüklenemez. Şayet yüklenirse tuğyan olur.
Mustafa YUSUFOĞLU
19.11.2019 11:30
75 okunma
ALLAH uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim'in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur'ân'da Müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!"(1)
Allah yolunda Allah için cihad etmek âdet değil, ibadettir. Cihad etmek ibadet olduğu gibi, cihadın hakkını vermek de ibadettir. Çünkü bunun her ikisi de Allah'ın emridir. Bu âyet-i kerimeden bunu anlıyoruz. Allah'ın cihad emri, imanı olan her mü'mini ilgilendirir. Hz. Muhammed (sav)'in ümmeti, bir cihad ümmetidir. Yani dinini anlayan, dininin maksadını fıkheden, dinini başkalarına tebliğ eden, dininin hükümlerini yeryüzüne hâkim kılmaya çalışan ve gücü nisbetinde dininin hükümlerini tatbik ederek bir tek diniyle idare olunmaya çalışan bir ümmettir.
Allah'ın dininde cihad emri, Allah'ın kelimesini galip kılmak içindir. Bu âyetteki cihad emri; küffarla, bid'atçilerle ve nefisle yapılacak cihada şamildir.(2) Rağıb el-İsfehânî'nin belirttiğine göre cihad üç çeşittir. Birincisi, görünürdeki açık düşmana karşı bütün güç ve kuvvetini harcamaktır. İkincisi, şeytana karşı gücünü sarf etmektir. Üçüncüsü, nefse karşı bütün takatini kullanmaktır. Allah Teâlâ'nın şu sözünün kapsamına bu üçü de girer.(٣) Cihad kavramının anlam alanı alabildiğine geniştir. Allah düşmanlarını memnun etmek için cihad kavramına farklı manalar yüklenemez. Şayet yüklenirse tuğyan olur.
Şehid Seyyid Kutub (rha) der ki: "Bu iki ayette yüce Allah'ın bu ümmet için belirlediği hayat sisteminin temel unsurları bir araya getiriliyor. Bu ümmetin yerine getirmesi zorunlu olan yükümlülükleri özetleniyor, kendisi için öngörülen mevki belirleniyor ve yüce Allah'ın dilediği sisteme uyduğu sürece geçmiş, şimdiki zaman ve geleceğe doğru uzanmış kökleri sağlamlaştırılıyor.Önce, mü'minlerin rükû ve secde etmelerine ilişkin emirle başlıyor ayetler. Bunlar namazda yeralan temel ve belirgin hareketlerdir. Namazı belirgin bir tabloya dönüştürmek için onun yerine ruku ve secde dile getiriliyor. Böylece namaz ifade içinde açık bir harekete dönüşüyor. Hareketli bir sahne, gözle görülen bir ibadet biçimi olarak çiziliyor. Çünkü bu tür bir ifade tarzı daha etkin ve duyguları harekete geçirme bakımından daha güçlüdür.
Ardından ibâdet etmeye ilişkin genel bir emir yeralıyor. Bu ise, namazdan daha kapsamlıdır. Çünkü Allah'a ibadet etmek, bütün farzları kapsar, bunun yanında kişinin Allah'a yöneldiği her davranışı, her hareketi, her iç yönelişi içine alır. Kalp Allah'a yöneldiği zaman insanın her hareketi hayatta ibadete dönüşebilir. Hatta insanın hayatın nimetlerinden aldığı lezzetler bile en ufak bir ilgi ile insanın iyilik hanesine yazılan ibadetlere dönüşür. Bu nimetleri veren Allah'ı anmaktan ve bu hareketle O'na itaat etmeye, O'na kulluk etmeye niyet etmekten başka bir şey yapması gerekmiyor. Bunu yapmakla her şey ibadete, sevap hanesine yazılan iyiliğe dönüşür. Aslında işin özünde bir değişiklik olmuş değildir. Değişen amaç ve niyettir.Son olarak namaz ve ibadet şeklinde somutlaşan kul ile Allah arasındaki ilişkilere değinmenin ardından insanlar arası ilişkilerde iyiliğin gözetilmesine ilişkin genel kurallar yer alıyor.
Belki kurtulurlar diye Müslüman ümmete bu ilkeyi yerine getirmeleri emredilmektedir. Evet, bunlar insanın kurtuluşunu sağlayan nedenlerdir. İbadet insanı Allah'a bağlar, böylece hayatı sağlam bir temele, sonuca götürücü bir yola dayanmış olur. İyilik yapmak da hayatın dengeli bir şekilde yürümesine, imân temeline ve niyetin temizliğine dayalı bir toplumsallığa, hayatın biçimlenmesine kaynaklık eder.
Müslüman ümmet, Allah'a bağlılığı ve hayatının dengeliliği bakımından bu düzeye ulaşınca, hem vicdanı, hem de hayatı doğru bir yön izler, dengeli bir nitelik kazanır.
"Allah rızası uğrunda gerektiği gibi cihad ediniz."
Bu, ince genel ve kapsamlı bir ifadedir. Son derece önemli bir yükümlülüğü tasvir etmektedir. Bu yükümlülük, bunca meşakkati, bunca hazırlığı, bunca donanımı gerektirecek kadar önemlidir. Allah yolunda cihad, genel bir yükümlülüktür. Düşmanla cihadı, nefisle cihadı, kötülük ve bozgunculukla cihadı, hepsini birden kapsar.O bu önemli emaneti yüklenmeniz için sizi tercih etti. Kulları arasında bu görev için sizi seçti: "O sizi bu görevi yapmak üzere seçti." Bu seçim sorumluluğu daha da arttırmaktadır. Bu görevi boş vermeye, bu sorumluluktan kaçmaya imkân bırakmıyor. Hiç kuşkusuz bu, yüce Allah'ın bu ümmete bahşettiği bir lütuftur. Bu lütfa, şükrederek, görevlerini gereği gibi yerine getirerek karşılık vermeleri gerekir. Bu yükümlülük Allah'ın rahmeti ile kuşatılmıştır.
"Din konusunda size hiçbir zorluk yüklemedi."
Bu dinin öngördüğü tüm yükümlülüklerde, yerine getirilmesini istediği tüm ibadetlerde, belirlediği tüm kanunlarda insanın fıtratı ve gücü gözönünde bulundurulmuştur. Bütün bunlar insanın fıtratına cevap verecek nitelikte olmaları, insanın enerjisini harekete geçirecek mahiyette olmaları, bu enerjiyi kalkınma ve yükselmeye yöneltecek özelliklere sahip olmaları, insanın enerjisini sıkıştırılmış buhar gibi hapsetmemeleri ya da ne yaptığını bilmez hayvanlar gibi başıboş salıvermemeleri gözönünde bulundurulmuştur. Bu sistem insanlığın geçmişinin derinliğine kök salmış, sağlam bir sistemdir. Bu sistem geçmişle şimdiki zamanı birbirine bağlar.
"Atanız İbrahim'in dinidir bu."
Bu, tevhid kaynağıdır. Halkaları Hz. İbrahim'in -selâm üzerine olsun- döneminden bu yana birbirine bağlı olarak sürüp gelmektedir. Bu bağlılık hiçbir yerde kesilmez. Hz. İbrahim'den sonra gelen peygamberler arasındaki boşluklar gibi inancın işaretlerinin kaybolduğu boşluklar bu bağlılığın kopmasına neden olmaz.Yüce Allah bu muvahhid (yani Allah'ın tek ilah olduğunu kabul eden) ümmeti müslüman diye adlandırmıştır. Bu ümmeti daha önce de böyle adlandırmıştır, Kur'ân'da da böyle adlandırmıştır.
"Allah sizi gerek daha önceki kutsal kitaplarda gerekse elinizdeki Kur'ân'da 'müslüman' olarak adlandırdı."
İslâm, yüz ve kalbin tek ve ortaksız olan Allah'a teslim olması demektir. Müslüman ümmet, kuşaklar boyu, gelmiş geçmiş peygamberler ve gönderilen dinlerden bu yana hep bir sisteme uymuştur. Bu durum Hz. Muhammed'in salât ve selâm üzerine olsun- ümmetine, emanetin ona teslim edilmesine, insanlığın önderliğinin onun eline verilmesine kadar sürmüştür. Böylece yüce Allah'ın dilediği şekliyle bu ümmetin geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği birbirine bağlanmıştır.
"Amaç, Peygamberin size tanık ve canlı örnek olması, sizin de diğer insanlara tanık ve canlı örnek olmanızdır."
Hz. Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- bu ümmete şahitlik etmektedir, onun hareket metodunu ve yönelişini belirlemektedir, doğrusunu, yanlışını belirlemektedir. Bu ümmet de aynı şekilde diğer insanlara şahitlik etmektedir. Bu da, peygamberinden sonra insanlığı yönetmesi, şeriatının öngördüğü ölçülerle onlara önderlik etmesi, onları eğitmesi, evren ve hayat hakkındaki düşüncelerini şekillendirmesi anlamına gelir. Kuşkusuz bu da ancak, köklü, sağlam bağlarla geçmişe bağlı ve Allah tarafından seçilmiş sistemlerine güvenmeleri ile mümkün olur.
Kuşkusuz bu ümmet, bu ilahi sisteme sarıldığı ve pratik hayatında uyguladığı sürece insanlığa önderlik yapmıştır. Ama bu sistemden saptığı ve yükümlülüklerini yerine getirmediği zaman yüce Allah onu önderlik makamından, kafilenin sonunda kuyrukluk düzeyine indirmiştir ve halâ da öyledir. Yüce Allah'ın kendisi için seçtiği bu sorumluluğu yeniden yüklenmediği sürece de hep böyle kalacaktır. Bu sorumluluk düşünce ve hareket yoğunluğunu, her türlü hazırlığı gerektiren bir sorumluluktur. Bu yüzden, Kur'an namaz kılmalarını, zekât vermelerini, Allah'a sarılmalarını emrediyor.
"Öyleyse namazı kılınız, zekâtı veriniz ve Allah'a sımsıkı bağlanınız. Sizin efendiniz, koruyucunuz O'dur. O ne güzel efendi ve ne güzel destekleyicidir!" Namaz, güçsüz ve fani kişinin güç ve azığın kaynağına bağlanmasıdır. Zekât da toplumu birbirine bağlamaktadır. Toplumun ihtiyaçlarını giderip bozgunculuğu önleyen bir işlevi yerine getirmektedir. Allah'a sarılmak ise, kul ile Rabb arasındaki kopmak nedir bilmeyen sağlam bir kulptur.
Bu hazırlıklar sayesinde bu ümmet yüce Allah'ın kendisi için seçtiği insanlığa önderlik görevini yerine getirebilir. İnsanların yeryüzündeki gücün kaynağı olarak bildikleri maddi enerji ve zenginlik kaynaklarından kaynaklanabilir. Kur'an-ı Kerim müslüman ümmetin bu özelliğini kulak ardı etmiyor, tersine onu bu göreve hazırlanmaya çağırıyor. Ama tükenmez güç, enerji ve azıkları toplaması şartıyla. Bütün bunlara ancak Allah'a inananlar sahip olabilirler, bunlarla hayatı iyiliğe, doğruluğa ve yüceliğe yöneltirler. Bu ilahi sistemin değeri, insanlığı adım adım şu yeryüzünde kendisi için belirlenen kemal olgunluk düzeyine doğru götürmesindedir. Hayvanlarda olduğu gibi insanlığı sırf birtakım lezzetlere ve nimetlere yöneltmekle yetinmez. Kuşkusuz yüce insanlık değerleri maddi hayatın yeterliliğine dayanırlar, ama bu ilk basamakta durmamalıdırlar. Aynı şekilde İslâm insanlık için dosdoğru önderliğin himayesinde, Allah'ın sistemine dayalı, O'nun gölgesinde dengeli bir hayat öngörmektedir."(4)
M. Hamdi Yazır (rha) der ki: "Allah uğrunda hakkıyle cihad ediniz de ediniz-CİHAD, düşmana müdafeada bütün vüs'ünü sarfetmektir ki, üç kısımdır: birisi zâhir düşman ile mücahede, birisi Şeytan ile mücahede, birisi de nefs ile mücahededir. Ba'zıları burada cihaddan murad, evvelkidir demiş, ba'zıları da hevâ ve nefsile mücahededir demiş. Fakat evlâ olan üç kısmın üçüne de şamil olmasıdır. Ve bu şümul, hakikat ile mecazın cem'i kabîlinden değil, mücahede mefhumunun bizzat şümulündendir. Şübhe yok ki, mücahede mukateleden eammdır. Netekim rivayet olunur ki, Hazret-i Hasen bu âyeti okumuş ve demiştir ki, adam, Allah uğrunda cihad eder ve hâlbuki bir kılıç vurmamış bulunur. Sonra Allah uğrunda cihadın hakkı da hak ve ıhlâsa mukarin bulunması, haksızlıktan, ağrazı fâsideden, istitaat nisbetinde taksîr ve tekâsülden sâlim olmasıdır. O sizi ictiba etti-yani ey Muhammed ümmeti, düşmanlarına karşı cihad için sizi Allah kendisi seçti ve sizin üzerinize dinde hiç bir harec, yani bir tazyık yapmadı-yani size emrettiği dinde teklifatını vüs'ile mütenasib kıldı. Diğer dinler gibi ağır, çekilmez yükler tahmil etmedi, herkesin ıztırarına, ihtiyacına, ma'ziretine göre ruhsatlar verdi, meselâ ayakta namaz kılamıyanın oturmasına, oturamıyanın iyma ile kılmasına müsaade etti, kolaylıklar gösterdi. Cihadı da istitaat ile mütenasib kıldı ki, babanız İbrahimin milleti gibi bundan evvel ve bunda size müslimîn ismini tesmiye etti- yani gerek bu Kur'ân'da ve gerek Hazret-i İbrahim'in ve İsmail'in duâsında olduğu gibi mazıyde size müslim ismini Allah taktı ki, Rasul size şâhid olsun siz de bütün insanlara şâhid olasınız- yani hakkıyle mücahedenin, diyanetin, müslimanlığın nasıl olacağını Peygamber size fi'len göstersin öğretsin, hak şâhidi bir nümunei imtisal olsun. Siz de ona ittiba' ederek bütün insanlara nümunei imtisal hak şâhidleri olasınız." (5)
Nefis ile mücadeleye "büyük cihad" denmesi ömür boyu şeytan ve nefisle harb halinde olduğumuz içindir. Nefis ile cihad önemli bir olaydır, işin de esasıdır. O olmadan, diğerinin de olmayacağı açıktır. Lâkin bütün bunlar nefisle cihadın, zâhir (açık) düşmanlarla cihaddan daha büyük olduğunu göstermez. Çünkü bir şeyin asıl ve ilk şart olması ayrı bir şeydir, daha büyük olması ayrı bir şeydir. Cihad, bir müslümanın dini adına her zaman ve her yerde gereken şeyleri yapmasının adıdır. Düşmanla yapılacak olan savaş her zaman karşılaşılabilecek bir olay değildir. Fakat Müslüman, sürekli olarak mücadele halindedir. Dolayısıyla vazifelerimizi ikiye ayırıp birine "küçük cihad ", diğerine "büyük cihad" demeden her birine aynı önemi verip var gücümüzle çalışmak, çabalamak zorunda olduğumuzu bilmemiz gerekir.
"Küçük cihaddan büyük cihada (yani nefis ile cihada) döndük"
Peygamberimizin Tebük Savaşı dönüşünde söylediği iddia edilen bu söz için İbn Hacer el-Askalânî, "bu, dilden dile dolaşan bir sözdür fakat (Peygamberimize değil) İbrahim b. Ebi Able'ye aittir" demiştir.
Aliyyü'l-Kârî, bu rivayetin İmam Gazali'nin "İhyâ-u Ulumid-dîn" adlı kitabında geçtiğini, İhyâ'nın hadislerini değerlendiren el-Irâkî ise bunu İmam Beyhakî'nin "bu hadisin senedi zayıftır" notu ile rivayet ettiğini belirtmiştir. (6)
İmam-ı Nesefî (rha) der ki: "Savaş ya da cihad-ı ekber olan nefis mücadelesiyle emretti. Ya da o zâlim sultana karşı hak sözü söylemektir. "Ona yaraşacak şekilde Allah uğrunda kınayıcının kınamasından korkmamaktır" "O hakikaten âlimdir, cidden âlimdir" denir.
Cihad için mefûl olması yönüyle Allah'a mahsus olunca ona izafet kılınması sahih olur. Zarfta genişletilmenin olması câizdir; "Onu, sağ salim uzun ömürlü olarak gördüğümüz gün" sözünde olduğu gibi. O, - sizi dini ve yardımı için seçmiştir. Din hususunda üzerinize hiç bir zorluk yüklemedi. Bilâkis, taharet, namaz, oruç, hac ve teyemmüm gibi mükellef kılınan bütün hususlarda size, ima, kısaltma ve sefer, hastalık, yiyeceğin ve bineğin olmaması sebeplerine binaen yemek yeme ruhsatı vermiştir. Babanız İbrâhîm'in dinine tabi olun. Ya da ihtisas olarak mensûbtur. Yani, dinle, babanızın dinini kastediyorum, demektir. Onu, bütün ümmetin babası olmasa da baba olarak adlandırdı. Çünkü o,  Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in babasıdır. Bu sebeple onun ümmetinin de babasıdır. Çünkü peygamberin ümmeti, onun evladı hükmündedir. Nebi (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır:"Şüphesiz ki ben sizin için babanızın bir benzeriyim"(7) Allah sizi geçmiş kitaplarda ve Kur'ân'da müslümanlar olarak adlarıdırmıştır. Bu tefsirin delili, Ubey'in "Allah, sizi, müslümanlar olarak adlarıdırdı" şeklindeki kırâatidir.
Yani sizi, diğer ümmetlere karşı üstün kıldı ve sizi bu şerefli adla adlarıdırdı, demektir. Peygamber şâhittir. Çünkü Rabbinizin davetini size tebliğ eden odur. Sizin insanlara şâhit olmanız ise,  peygamberin,  Allahın davetini, onlara tebliğ ettiğine şâhit olmanızdır. Zira Allah, bu şerefi size tahsis etti. Namazı, vâciblerine riayet ederek kılın. Zekâtı, şartlarına riayet ederek verin. Namaza ve zekâta değil,  Allah'a tevekkül edin. O, sizin yardımcınızdır, işlerim üstlenendir. O, ne güzel mevlâdır, isyanlarınız sebebiyle rızkınızı kesmiyor. O, ne güzel yardımcıdır, taat işlemenize yardım ediyor. Mevlâsı ve yardımcısı o olan gerçekten kurtulmuştur. Doğruya ulaştıran Allah'tır."(8)
Kadı Beyzavî (rha) der ki: "Allah uğrunda cihâd edin" yani Allah için ve dininin sapık fırkalar gibi açık, heva ve heves gibi gizli düşmanlarına karşı cihâd edin demektir. Aleyhis-salâtü ves-selâm Tebuk gazasından dönerken: Küçük cihâddan büyük cihada döndük, buyurmuştur.
"Hakkı ile cihâd edin" yani 'cihaden fıhi hakkan' yani sırf onun rızâsı için cihâd eden demektir. Mübalağa için ters çevrilmiş ve hak cihada muzâf kılınmıştırr, meselâ hakku âlimin (hakkı ile âlim) gibi. Cihadın zamirine muzâf olması mecâzîdir ya da Allah'a mahsus demektir, öyle ki, Allahû Teâlâ'nın hatırı için ve sırf onun için yapılmıştır.
"Sizi o seçti" sizi dini ve yardım için seçti, bunda cihadı neyin gerektirdiğine ve neyin ona davet ettiğine dikkat çekilmiştir.
"Dinde üzerinize bir zorluk kılmadı" yani yerine getirmesi zor olan şeyi teklif etmedi, kavlinde şuna işâret edilmiştir ki, onları dinden men edecek bir şey yoktur. Onu terk etmek için de bir mazeret yoktur ya da bazı zor şeylerde müsaadeye işâret vardır, çün kü aleyhis-salâtü ves-selâm: "Size bir şey emrettiğim zaman onu gücünüz yettiği kadar yapın" buyurmuştur. Şöyle de denilmiştir:Ya da sizin için her günahtan bir çıkış yolu kıldı demektir, Meselâ zorluklarda onlara müsaade etmesi, onlara tevbe kapısını açması, kendi haklarında kefaretleri ve kul haklarında da tazminat ve diyetleri meşru kılması gibi.
(Atanız İbrâhîm'in dini gibi) mâ-kablinin delâlet ettiği gizli bir fiille mef'ûlu mutlak olarak mensûbtur, muzâf hazf edilmiştir: 'Vessea dineküm tevsiate milleti ebiküm' demektir ya da iğra (ilzemu) ya da ihtisas (a'ni) olarak mensûb olmuştur. İbrâhîm'in onların atası olması Rasûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in atası olmasındandır. O ümmetinin atası gibidir, çünkü ebedî hayatlarının sebebidir ve âhirette işe yarayacak varlıklarının sebebidir ya da Arapların çoğu onun zürriyetinden olmasındandır, bu sebeple genelleme yapılmıştır.
"Size önceden o Müslümanlar adını verdi" Kur'ân'dan önceki kitaplarda "ve bunda da" Kur'ân'da da, zamir Allah'a râcidir, 'Allahu semmaküm' okunuşu da bunu gösterir ya da İbrâhîm'e aittir. Kur'ân'da onlara Müslümanlar adını vermesi her nekadar ondan taraf değilse de "zürriyetimizden senin için Müslüman bir ümmet çıkar"(9) kavlinde önceden böyle demesindendir. Fi Hâza'nın takdiri şöyledir denilmiştir: Bunda size Müslümanlar adını vermesinin açıklaması vardır. (Peygamber olsun) kıyamet gününde,  lâm semmaküm'e mütealliktir"size şâhit olsun." Size tebliğ etmekle, bu da şahitliğinin kabul olunduğunu gösterir, çünkü o masumdur ya da itâat edenin itâatine ve isyan edenin isyanına şâhit olsun.
"Siz de insanlara şâhit olasınız" peygamberlerin onlara tebliğ ettiklerine dâir.
"Öyleyse namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin." Size bu fazilet ve şerefi özel olarak verdiği için çeşitli taatlarla Allahû Teâlâ'ya yaklaşın.
"Ve Allah'a sarılın" bütün işlerinizde ona güvenin, yardım ve desteği ondan başkasından istemeyin.
"O, sizin Mevlâ'nızdır." Yardımcınızdır ve işlerinizin mütevellisidir.
"Ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır o." Çünkü velilik ve yardımda o'nun gibisi yoktur, daha doğrusu ondan başka gerçek yardımcı yoktur."(10)
Müslümanın kendi dininin şahidi olması, cihad cümlesindendir. Allah yolunda şahid olmayanlar, şehid de olamazlar. Şehidlik, Allah yolunda şehid gibi yaşayanlara nasib olur. Şehadette kesin ilim ve adalet vardır. İnsanın şahitliği de adaleti kendi hayatında kaim kılmaktır. Bu ise kesin bir ilim ve takva ile mümkündür. Şühûd ve şehadet yakîn/kesin vukufiyet gerektirdiğinden böyle kişiler Allah'tan hakkıyla korkarlar ve Allah'ın kendileri üzerinde sürekli şahit (şehit) bulunduğunu bilirler. Dolayısıyla cihadın hakkını vermek, ilim, adalet ve takva sahibi olmaktır.

_____________________

(1) Hacc Sûresi/78

(2) Tefsiru'l Bahru'l Muhit ( Ebu Hayyan Endulusî) C: 6, Sh: 360, Beyrut/ 2010

(3) İsfehânî, Müfredâtü Elfâzi'l-Kur'ân, Sh: 208

(4) Fizilal'il Kur'ân (Seyyid Kutub) C: 4, Sh: 2446, Beyrut/ 1982

(5) Hak Dini Kur'ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 5, Sh: 3423, İst/ 1971

(6) Aliyyü'l-Kârî, el-Esrâru'l-Merfûa, s: 211, hadis no : 211. Ayrıca bkz: el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c: 1, s: 424-425, hadis no: 1362

(7) Nesai, 1/38; İbni Mace: 313; Ahmed b. Hanbel 2/250 

(8) en-Nesefi, Medâriku't-Tenzîl ve Hakâiku't- Te'vîl, C: 3, Sh: 112, İst/ 1984

(9) Bakara Sûresi 128

(10) Envaru't-Tenzil ve Esraru't- Te'vil (Beyzavi, Abdullah bin Omer bin Muhammed bin Ali el- Kadi) C: 2, Sh: 113, İstanbul/ 1285

 
Misak Dergisi 348. Sayı
Kasım 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya