Zaman Üzerine Birkaç Söz
Zaman nedir? Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum… Eminim ki geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki, nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Fizikçilerin zamanı tarif etmeye çalışmalarında bir itiraf var. Zaman kendi başına müstakil bir keyfiyete sahip değil. Olay ve mekânlarla var. Yaratılan şeylerle birlikte mevcut. Veya yaratılan şeylerin ritmini ölçme dışında mutlak olarak hakiki bir varlığı yok. Zaman var olmasında kuşku duyulmayan (duyulmaması gereken) ama yaratılan varlıkların içinde bulundukları süreci ölçmeye yarayan birim olarak tarif edilebilir. Öyleyse burada asıl olan yaratılan şeylerdir zaman değil. Âlem yeniden yaratıldıkça biz her yaratılış aşamasını idrak ettikçe veya her yenilik zaman kavramını oluşturuyor. Ve işte bu yüzden “zamana sövülmez” zira zamanı oluşturan, süreci var eden Allah’tır. Zaman üzerine başka hiç kimse hak iddia edemez.
Bünyamin ATEŞ
19.11.2019 11:50
69 okunma
ONLARO’nun (Allah’ın) ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavramazlar.” (Bakara Suresi: 255)
Ayet-i kerime ilk nazarda insan ilminin daima sınırlara hapsedildiğini, insanın Allah ile ilim konusunda asla yarışamayacağını beyan ediyor… Doğrusu da bu!.. Lakin biraz daha derinleştiğimizde ayetin Allah’ın biz kullarına olan ilim bahşişini anlattığı da aşikâr. Aşikâr çünkü mutlak ilim sahibi Allah, ayette de belirtildiği gibi bu ilimden bizi de nasiplendiriyor. Hem de “dilediği” kadar. Ve hem de “dilemesinin” önünde herhangi bir engel (lakin, ama, fakat) zikretmeden…. Yunan’ın sahte ve dahi sahtekâr tanrıları yok karşımızda; sürekli insanlara bağışta/bağışlarda bulunan Allah var. İnsan ile Allah arasında ilim mevzuunda bir çekişme yok. Zaten olamazda.
Ama insan. Özellikle “aydınlanmanın tedrisatında” cehalet tahsil etmiş insan, bilgi kırıntılarıyla Rabbine, Rabbin hükümlerine, mübarek elçiye kafa tutuyor kafasızca. Bilmiyor ki; insan bu, baştan aşağıya, aşağıdan yukarıya cehaletten ibaret. Zira ayet, insanın hiçbir meselede, herhangi bir hususta mutlak bilgiye ulaşamayacağını ancak bilginin işaretlerine o da Allah’ın lütfüyle ulaşabileceğini beyan ediyor. İşte bu yüzden diyorum ki; Albert Einstein’in ulaştığı tüm bilgiler mutlak hakikat açısından cehaletin ikrarı, hakikatin işaretleri açısından sadece bilgi kırıntıları. Aslında… İnsan için gerçek bilgi, değişmez hakikat izafiyet bulaşmamış ilim sadece farz, haram gibi Allah’ın emir ve yasaklarından başka bir şey değil.
Zaman Nedir?
“Zaman nedir? Kimse sormazsa ne olduğunu biliyorum. Ama birisine açıklamaya kalkarsam artık bilmiyorum… Eminim ki geçip gitmiş olmasa “geçmiş” zaman olmayacak. Bir şey gelecek olmasa gelecek zaman da olmayacak. Peki, nasıl oluyor da geçmiş ve gelecek var olabiliyor? Geçmiş artık yok. Gelecek ise henüz yok. Şimdiki zaman sürekli var ise, geçmişe karışmayacak ise şimdiki zaman değil sonsuzluk olmaz mı? İyi ama şimdiki zaman var olabilmek için geçmişe karışması gerekiyorsa mevcudiyetini yok oluşuna muhtaç olan bir Şimdi‘nin VARlığından nasıl bahsedilebilir? Demek ki zaman yokluğa meylettiği ölçüde var olan şeydir.” (Aziz Augustinus, 354-430)
Zamanın süreç olarak tarifi mekanik bir âlem sapmasına neden olacağı büyük bir olasılık. Ama zamanı bir sürecin parçası olarak ele almamız aklen mümkün değil. Varken bile yok olduğunda varlığı anlaşılan bir şeyin süreç (düz çizgi) olarak anlaşılması saçma. Ama buradaki çıkmaz zamanı süreç olarak yaşamamız. “Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman” tabirleri, “sonra ve sonra” kelimeleri sık kullanılan kelimelerin ötesinde bizzat yaşadığımız hali resmediyor. Vicdanen idrak ettiğimiz süreci aklen aksi bile iddia edilse inkâr etmenin anlamı yok. Aslında akıl ile delilik arasındaki ince zar zannedildiğinden daha ince. Daha ince zira insanların ancak delilerine yakışacak olan Komünizm, Kapitalizm, Laiklik, Kemalizm gibi ideolojileri (deli gömlekleri) şeytani bir zekâ ve bilgi araçları kullanılarak uydurulmuş. Öyleyse “anlamak” ve “anlam” dünyasında “doğru” anlamanın araçlarını anlamak ve hepsini kabullenmek şart.
Nedir anlama araçları?
Bilgi elde etmenin araçları aslında tüm insanlar için malum. Duyu organlarının faaliyetleri, haber ve akıl yürütme. Birbirinden ayrılmaz, birbirini tamamlayan üç araç.
“Parmenides var olan her şeyin ezelden beri var olduğuna inanıyordu. (…) Gerçek herhangi bir değişikliğin mümkün olmadığını düşünüyordu. Hiçbir şey şu anda olandan başka bir şey haline gelemez. Tabii doğada durmadan birtakım değişimler gerçekleştiğinin farkındaydı Parmenides. Şeylerin nasıl değiştiğini duyularıyla algılıyordu. Ama bunu aklın söyledikleriyle bağdaştıramıyordu. Duyulara mı yoksa akla mı inanmak gerektiği konusunda bir karar vermek zorunda kalınca, akla güvenmeyi tercih etti. Hani “Gözümle görmeden inanmam” diye bir laf vardır. Parmenides gözüyle görse de inanmıyordu. Duyuların bize dünyayı yanlış tanıttığı, aklın insana söylediğinden farklı bir dünya resmi çizdiği düşüncesindeydi. Bir filozof olarak, bize görünen her türlü biçimi “duyusal yanılmalardan” arıtmayı görev sayıyordu. İnsan aklına böyle sıkı sıkıya inanan anlayışa Rasyonalizm (akılcılık) adı verilmiştir.” (Sofie’nin Dünyası)
Oysa…
Duyu organlarının faaliyetlerini inkâr edemezsiniz. Duyu organlarına aykırı hakikat aklen ispatlansa bile reddetmek zorundayız. Mesela…
Eşyanın kendisinde kendine mahsus kendi zatıyla kaim bir güç yoktur/olamaz. Zira eşyayı sonsuza kadar böldüğümüzde sonuç sıfır olacaktır. Sonuç aklen sıfır olduğuna göre aslında eşya yoktur diyemeyiz. Eşya vardır, hissederiz, ateş bizi yakar, su serinletir. Acı duyarız, seviniriz. Eşyanın hakikatini inkâr etmek en hafif tabir ile delilik.
Vicdanen biliriz ki biz irademizle hareket yaparız. Bize verilen iradeyi inkâr edip cebriyeye (zorlama) dalmanın anlamı yok. Birileri kaderi bahane edip irademizin olmadığını kendi aklınca iddia etse de kabul edemeyiz bu iddiayı. Realiteyi reddederek hakikate ulaşamazsınız. Akıl realiteye anlam veremiyorsa demek ki hakikat daha bir üst katmandadır.
Akla aykırı realiteyi (duyu organlarının faaliyetlerini) kabul edemeyiz. Böyle bir kabul hayvanlaşmadır. Mesela…
Küçükten büyük çıkmaz. Çıkamaz, çıkması saçma olur. Tartıldığında 10 kg gelen bir tenekenin içinden 100 kg ağırlığında bir nesne çıkamaz. Öyleyse tohumdan ağaç, spermden insan olamaz. Ama oluyor diyenlere burada akla aykırı bir husus var deriz. Biz önüne gelen yemeği düşünmeden yiyen hayvanlar değiliz ki saçmalıklara teslim olalım. Öyleyse var olan realitenin bir şekilde akla uygun olması şart. Bir izah mümkün olmalı. Eğer düşünmüyorsanız hayvanlarla aramızda fark var demenin bir anlamı yok. Sperm ile insan veya tohum ile ağaç arasındaki boşluğu “yaratma/yaratıcı” ile doldurmaktan başka bir çıkış yolu da yok.
Habere aykırı realite ve akıl yürütmeyi kabul edemeyiz. Böyle bir kabul mutlak cehalettir. Mesela…
Realite ve akıl gördüklerimizin üstünde gördüklerimize hükmeden bir hakikat olduğunu zımnen değil açık açık haykırır. Gördüklerimize ve görmediklerimize hükmeden yaratıcının vereceği haberler hakikate ulaşmak için yegâne yol olduğunu kabullenmediğimiz sürece cehalete razıyız demektir. Bundan sonra söylenen her söz boş, tüm ideolojiler saçmalık, bilimsel meseleler çelişkidir. Bir yere bağlanmayan ilim boşlukta kalan hayalden (kâbustan) başka bir şey değil. Zaten hepsi de yokluk ile malul kalmaya mahkûm. Ölüm tüm saçmalıkların üzerine inen hakiki bir balyoz.
Bu sözlerden sonra… Peki, ama zaman nedir?
Fizikçiler zamanı; “hiçbir şey olmadığı sırada geçen şey, olayların birbirini takip etmesi, gelmekte olan gelecek, her şeyin bir anda olup bitmemesi için doğanın icat ettiği kolaylık” şeklinde tarif etmekten hoşlansa da bu tarifler zamanı tarif etmiyor sadece zaman gerçeğinin varlığı üzerinden âlem hakkında bir izah getirmeye çalışıyor. Aslında bu tarifler fiziğin zamanı tarif edemeyeceğinin de bir itirafı. Öyleyse fizik ve kimya gibi bilimlerle mesela gelecek zaman olan ahiret gününü inkâr etmenin ne anlamı var?
Ama…
Öyleyse…
Zaman var olmasında kuşku duyulmayan (duyulmaması gereken) ama yaratılan varlıkların içinde bulundukları süreci ölçmeye yarayan birim olarak tarif edilebilir. Öyleyse burada asıl olan yaratılan şeylerdir zaman değil. Âlem yeniden yeniden yaratıldıkça biz her yaratılış aşamasını idrak ettikçe veya her yenilik zaman kavramını oluşturuyor. Ve işte bu yüzden “zamana sövülmez” zira zamanı oluşturan, süreci var eden Allah’tır. Zaman üzerine başka hiç kimse hak iddia edemez. Tarih boyunca hiç kimse de böyle bir iddia da bulunamamıştır. Dehriler bile netice de “tabiat var eder, zaman yok eder” demişlerdir.
Günümüzde atom altı parçacıkların araştırılması sonucu ilginç sonuçlar bulunmuştur. Atom altı parçacıklardan olan “Kuarkların” bir var olup bir de yok oldukları ve bu sürecin devamlı olarak devam ettiği tespit edilmiştir. Artık “hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan yok olmaz” teorisi çöpe atılmak üzeredir. Dolaysıyla zamanı var olanların yeni ve yeniden yaratılma “süreci” olduğunu anlayabiliyoruz. Peki, zaman bir süreç değil sadece var olanların yeni olarak yeniden yaratılması ise biz zamanı kesintisiz bir süreç olarak nasıl algılıyoruz? İki yaratılma sürecindeki kesinti anını neden idrak edemiyoruz? Aslında kesinti anını ve ilk yaratılışı anlamak için “yaratmak” kavramını anlamak lazımdır ki bu idrakler üstüdür. Sadece idrakimize meseleyi yaklaştırmak için “O, ol der ve olur” deriz ve buradaki “Ol” kelimesinin bildiğimiz manada ses ve harflerden oluşmadığını da kabul ederiz. Kaldı ki süreç hissinin veya bizdeki benlik duygusunun ayrıca yeniden yaratılmış olabilir. Netice de “Ruh” Rabbimizin emrindedir ve bize ruh konusunda çok az bilgi verilmiştir.
Mirac ve İnkâr
Peygamberimiz (sav) Efendimizin bir gecede Mekke’den Kudüs’e ve oradan da Arş’a kadar (cennet, cehennem vs.) gittiği malumdur. Peygamberimiz (sav) geri dönüşünde yatağındaki sıcaklık hala soğumamıştır. Âlemin sürekli yaratıldığı gerçeğini anladığımız zaman Mirac Hadisesi olağan mucizelerden biri haline dönüşür. Sürekli yeniden yaratma söz konusu ise Peygamberimizin bir gecede trilyonlarca ışık yılı mesafeleri gitmesinin akla aykırı hiçbir yönü yoktur. Mirac Hadisesini inkâr edenler sadece var olan âlem ve içindeki düzen ile Allah’ı çatıştıran, aklı alışkanlık bataklığına batmış kimselerden başkası olamaz. Mirac’ı izah etmek için kesinlikle Albert Einstein’in izafiyet teorilerine saplanmak zorunda değiliz. Lakin Einstein’in tezi bile tek başına yeryüzünde kurulu düzenin ilmin ölçüsü olamayacağının işareti adeta. Var olan âlemden başka bir âlem mümkündür ve tüm âlem mümkünler üzerine kuruludur. Hatta aynı âlem içerisinde bile değişik zaman boyutları olabilir. Mesela kabir hayatında yaşayanlar artık imtihanlarını bitirdiklerinden her şeyin anında gerçekleştiği bir âlem boyutunda bile yaşıyor olabilirler.
Filozoflardan bazıları tüm bir âlemi, sihirbazın şapkasından çıkan tavşan olarak nitelerler. Tek bir farkla. Sihirbaz, tavşanı çıkartırken hile, göz boyama yapmakta ama âlem tüm boyutlarıyla gerçeğin ta kendisi. Göz boyama yok. Aldatma hiç yok. Ama insanlardan bazıları tavşanın (âlemin) tüylerinin dibinde yaşarlar, hiç yukarıya bakmazlar, günlük meşgalelerin, hırsların arasında boğulur dururlarda olan her şeyi ezeli gibi benimser aksi olamaz diye benimserler ve aksi duyuş ve haberleri akılsızca akla aykırı görürler. Onlara “Peygamberimiz (sav) uçan at ile Mirac’a doğru yola çıktı” desek “atlar uçamaz ki” diye cevap verirler. Ama bırakın atı, cansız bir element topluluğu olan yerküre uzay boşluğunda binlerce kilometre hızla uçuyor…
Ve… Âlemdeki hiçbir şey inkârın gerekçesi olamaz. Her şey Allah’a ulaşmanın işareti. Bu yüzden inkarcı insanın bir mazereti olamaz. Şöyle bir düşünelim: ALLAH, İNANMAYAN BİR İNSANA HANGİ DELİLİ SUNMALIYDI DA İNSAN İNANMAMAK DURUMUNA DÜŞMEZDİ? Bu sorunun cevabı yok. Zira Allah, daha mükemmeli olmayacak derecede insana hidayet yolunu göstermiştir. İnanmayan bir delil ile değil sadece ve sadece inkar etmek istediği için inanmaz.
 
Misak Dergisi 348. Sayı
Kasım 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya