Ebû Hanîfe’ye Atfedilen ‘Kur’ân’a Aykırı Hadis, Hadis Olamaz’ Söylemi Üzerine
Günümüzde oryantalistlerin de kışkırtmasıyla 'Hadis-i Şerif'lere metin tenkidinin uygulanmadığı 'palavrası İslâm dünyasına pompalanmış, bu da kısmen netice vermiştir. Bunun sonucunda metin tenkidi altında da hadislerin Kur’an’a aykırı olduğu söylemi dillendirilmeye çalışılmış, buradan da alttan alta hadislere güvenilemeyeceğine dair bir “görünmez el” devreye sokulmuştur. Artık günümüzde “hadislerin Kur’an’a aykırılığı” tezi moda bir söylem haline gelmiştir. İnsanlar, beğenmediği yahut anlamakta zorlandığı hadisler karşısında, “Bu, Kur’an’a aykırıdır” diyerek kolayca işin içinden sıyrılıvermektedir. Bu dersimizde yukarıda zikrettiğimiz sebeplere binâen, hadislerin Kur’an’a arz’ı veya iki kaynak arasında çelişme veya çatışma olup olamayacağı meselesini tahlil etmeye çalışacağız. Arz nedir? Hadisler Kur’an’a arz edilmeli mi? Edilecekse bunun kriterleri nelerdir? İmam Ebû Hanîfe özelinde Hanefîlerin Kur’an’a arz konusundaki tutumu nasıldır? Kur’an İslâmcılarının (güyâ) Kur’an’a arz edip de reddettikleri hadislerin, sıhhati ve nasıl anlaşılmaları gerektiğini konu edineceğiz.
Mehmet İMAMOĞLU
22.10.2019 10:35
588 okunma
GÜNÜMÜZDE oryantalistlerin de kışkırtmasıyla tarihimizde Hadis-i Şerif'lere metin tenkidinin uygulanmadığı palavrası İslâm dünyasına pompalanmış, bu da kısmen netice vermiştir. Bunun sonucunda metin tenkidi altında da hadislerin Kur’an’a aykırı olduğu söylemi dillendirilmeye çalışılmış, buradan da alttan alta hadislere güvenilemeyeceğine dair bir “görünmez el” devreye sokulmuştur. Artık günümüzde “hadislerin Kur’an’a aykırılığı” tezi moda bir söylem haline gelmiştir. İnsanlar, beğenmediği yahut anlamakta zorlandığı hadisler karşısında, “Bu, Kur’an’a aykırıdır” diyerek kolayca işin içinden sıyrılıvermektedir.
Hadislerin Kur’an’a aykırılığını ispat etmede kolaya kaçıldığı bir vâkıadır. Zira hadislerin Kur’an’a arz işleminde ortaya çıkabilecek sorunlar vardır. Bu noktada en büyük sorun, Kur’an’ın bütünlüğünü gözden kaçırmaktır. Hadislerin Kur’an’a arz’ını savunanlar, genelde işlerine gelen âyetlere arz işlemini yapmaktalar. Mesela, gaybî hadisleri reddetmek için onları siyâkına ve sibâkına (âyetin öncesine ve sonrasına/bağlamına) bakmadan “Ben sadece bir beşerim” (Kehf, 110) âyetine arz etmekteler. Ama Allah’ın razı olduğu elçilerine gaybı bildirebileceği âyetini (Cin, 27) görmezden gelmekteler. Hadislerin Kur’an’a aykırılığı söyleminde bu hata, çoğu kez tekrarlanmaktadır.
Diğer taraftan, hadislerin Kur’an’a aykırılığında “kesinliğe” dikkat edilmediği de bir vâkıadır. Herkes, aklınca aykırılık görmekte, bunun kesinlik arz edip arz etmediğine bakmamaktadır. Bu da keyfi bir arz işlemi ortaya çıkarmaktadır. En ufak zâhiri aykırılığa “tamam, bu hadis Kur’an’a aykırıdır” denilmektedir.
‘Kur’an’a aykırı hadis, hadis olamaz’ söylemi aslında modern çağda ortaya çıkmış bir düşünce tarzı değildir. Müslümanların tarihinde Hz. Ali döneminde Hâriciler eliyle başlayan ve Mûtezile ile ilmî sistematiğine kavuşan bu görüş; 19. yüzyılda Müslüman topraklarının Batılılar eliyle sömürge olduğu Mısır ve Hindistan’da batılı bilim adamlarının da teşvik ve yönlendirmeleriyle İslâm dünyasına yayılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılıp, dîn’in devlet’ten uzaklaştırılması sonucu daha rahat hareket etme imkânı bulan bu bid’at görüş, günümüz ilahiyat çevrelerine hâkim olmuştur. Hüseyin Atay, Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş gibi ilahiyatçılar bunun öncülüğünü yapmışlar, bir de ekranlardan buna teşne tutan Mustafa İslâmoğlu, Mehmet Okuyan, Bayraktar Bayraklı, Caner Taslaman gibilerin keyfi yorumları, başta ilahiyat gençliği olmak üzere toplumda Sünneti/hadisleri hafife alan, değersiz gören bir kitleyi ortaya çıkarmıştır.
Bu bid’atçi zümrenin, bâtıl fikirlerine İmam Ebû Hanîfe’yi ve Hanefî mezhebini referans göstermesi de ayrı bir problemdir. Bu modernist zümre, İmam Ebû Hanîfe’yi ‘Kur’an’a aykırılık’ ölçüsüyle pek çok hadisi kabul etmeyen, akılcı hatta demokrat bir âlim olarak lanse etmektedirler. Buna binâen de kabir azabı, Hz.İsâ’nın nüzûlü, şefaat ve recm gibi meselelerde inkârlarına İmam Ebû Hanîfe’yi refere etmektedirler.
Bir de bunun karşısında kendilerini, ‘Selefî’ ve ‘Eserî’ olarak nitelemenin verdiği güvenle dinin hem hâmiliğini hem de temsil ve müdafaasını uhdelerinde görerek, kendileri dışındaki bütün fikrî yaklaşımları sapkın ilan eden zihniyetin İmam Ebû Hanîfe’yi; ‘zındıklık, sünneti bozmak, bid’at çıkarmak, sapmış olmak, hatta küfre düşmekle’ itham etmeleri meseleyi tüm yönleriyle ele almamızı gerekli kılmıştır.
Bu çalışmamızda yukarıda zikrettiğimiz sebeplere binâen, hadislerin Kur’an’a arz’ı veya iki kaynak arasında çelişme veya çatışma olup olamayacağı meselesini tahlil etmeye çalışacağız. Arz nedir? Hadisler Kur’an’a arz edilmeli mi? Edilecekse bunun kriterleri nelerdir? İmam Ebû Hanîfe özelinde Hanefîlerin Kur’an’a arz konusundaki tutumu nasıldır? Kur’an İslâmcılarının (güyâ) Kur’an’a arz edipte reddettikleri hadislerin, sıhhati ve nasıl anlaşılmaları gerektiğini konu edineceğiz.
Bu önemli konuda değerli âlimlerimizce kitap(1) ve makalelerin(2) yazıldığı mâlumdur. Siz okuyucularımızın bu kitap ve makalelere ulaşma zorluğu yaşayabilmeleri, konumuzun bu kitap ve makalelerde dağınık halde bulunması bu çalışmayı yapmamıza vesile olmuştur.
Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
A) Arz Kavramı, Arz Rivâyetleri ve Bu Konudaki Görüşler:
Lügatte; bir şeyin haline bakmak, bir büyük zata takdim etmek, sunmak, ref etmek, göstermek, bildirmek, izhar etmek anlamlarına gelen(3) ‘Arada’ fiili, ‘alâ’ harf-i cerri ile kullanıldığında; göstermek(4), sunmak(5) manalarında kullanılmaktadır. Bu çalışmamızda söz konusu fiilin “alâ” harf-i cerri ile kullanımı üzerinde durulacaktır.
Hadisin Kur’an’a arzı, hadisin Kur’an’a muhalif olup olmadığının veya Kur’an’a uygun olup olmadığının tesbit edilmesidir. Başka bir ifadeyle, hadisin sahih olabilmesi için Kur’an’a uygun olması veya ona muhalif bir mana içermemesidir. Arz kavramı, bu anlamını ve bu adı Rasûlullah’a isnad edilen şu ve benzeri rivâyetlerden almaktadır: “Size benden bir hadis rivâyet olunduğunda, onu Allah’ın kitabına arz ediniz. Eğer o uyar ise kabul ediniz. Şâyet uymaz ise onu reddediniz.”(6) Bu ve benzeri rivâyetlerden dolayı bazı ilim ehli bu konuyu ‘Hadisin Kur’an’a Arzı’ olarak adlandırmıştır.
Baştan ifade edelim ki, Hadislerin Kur’an’a arz’ı veya iki kaynak arasında çelişme veya çatışma olup olamayacağı meselesi, günümüzün meselesi değildir. Bunun kökleri hicrî ikinci yüzyıla dayanmaktadır. Hatta bunu Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dönemine kadar götüren yazarlar vardır.
Hadis’in Kuran’a arzı fikrinin ilk defa ne zaman ve nasıl çıktığı, tutarlı bir fikir olup olmadığı her zaman tartışma konusu olmuştur. İleride de göreceğimiz üzere, Arz Hadisi'ni sahih kabul edip onun ile amel edenler, arz fikrini Rasûlullah’a kadar götürmektedirler. Bu rivâyeti kabul etmeyip, onu zındıkların ve dine zarar vermek isteyenlerin uydurduğunu söyleyip, söz konusu rivâyeti mevzû (uydurma) sayanlar ise, bu görüşlerinin bir gereği olarak, hem arz fikrini kabul etmemektedirler, hem de bu fikrin Rasûlullah’a nispetini inkâr etmektedirler.
Arz rivâyetlerini önce nakledelim: “Benden size gelen şeyi Allah’ın Kitab’ına arzedin. O’na uygunsa ben söylemişimdir. Şayet ona uygun değilse ben söylememişimdir.”(7) “Benden sonra birçok hadisle karşılaşacaksınız. Size benden bir hadis rivayet edildiğinde onu Allah’ın kitabına arz edin. Şayet ona uyuyorsa kabul edin ve bilin ki, o bendendir. Eğer ona muhalif düşerse kabul etmeyin ve bilin ki, o bana ait değildir”(8) “Benden size iyi olan bir şey rivayet edilirse, onu kabul edin, şayet doğru olmayan bir şey nakledilirse de onu reddedin. Çünkü ben doğru olmayan bir şey söylemem.”(9)
Beyhakî, “el-Medhal ilâ Delâili’n Nübüvve” adlı eserinde şöyle der: ”Hadisin Kur’an’a arz edilmesi hadisi, sahîh değildir, bâtıldır.” Yine “el-Medhal ile’s Sünen” adlı eserinde de şöyle der: “İmam eş-Şâfiî şöyle demiştir: Rasûlullah’tan (sav) gelen bazı hadisleri reddeden bir kimse bana şu hadisi delil olarak gösterdi: “Benden size gelen haberi Kur’an’a arz edin. Ona uyuyorsa, onu ben demişimdir. Uymuyorsa onu ben dememişimdir.” O kimseye şöyle dedim: Az çok rivayeti sahîh olan hiçbir kimse bunu rivayet etmemiştir. Bu meçhul bir kimseden gelen munkatı’ (senedi kopuk) bir rivayettir. Biz ise böyle rivayetleri herhangi bir konuda delil olarak kabul etmeyiz.”(10) Muhaddis el-Fîrûzâbâdî “Sifru’s Seâde” kitabının sonunda, şöyle der: “(Bu şekilde) nakledilen sahih ve sabit olmuş bir rivayet yoktur. Bu, mevzû hadislerin en kötülerindendir. Bilakis bu hadisin hilafına olan bir hadîs sahihtir: ‘Dikkat edin! Bana Kur’an ve onunla beraber bir misli verildi.”(11) Hattâbî, Yahya b. Maîn ve İbn Teymiyye gibi birçok âlim/İmam da, bu hadisin zındıklarca uydurulduğunu beyan etmişlerdir.(12)
İmam Suyûtî Miftahu’l-Cenne fi’l-İhticaci bi’s-Sünne adlı eserini, Hadis’in Kur’an’a arzı ile ilgili rivayete ve “Bize Kur’an yeter” diyenleri, zecreden hadislere ve rivayetlere tahsis etmiştir. Suyûtî eserinin girişinde der ki; “İstedim ki bu eserimde, insanlara bu hadisin ne kadar bâtıl olduğunu izah edeyim ve bu büyük tehlikeden onları sakındırayım”. Suyûtî, Hadis’in Kur’an’a arzını ifade eden, hemen bütün rivayetleri nakleder ve bu rivayetlerin hüccet durumunu ve değerlerini de belirtir. Netice olarak vardığı sonuç ise, “bu hadislerin asla delil olamayacağı” şeklindedir.(13)
Bir de ‘Hadislerin Kur’an’a Arzını’ savunanların ise temel argümanlarını nakledelim:Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem daha sağlığında, kendisinden sonra meydana gelecek gelişmeler ve bunların neden olacağı fikrî ayrışmalar ile hizipleşmelere dikkat çekmiş ve ümmetine nasıl tedbir alacakları konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Sahabe, bu bahsedilen gelişmeleri fiilen yaşamış, Rasûlullah (as) adına söylenen pek çok yalan haberlere uydurma sözlere şahid olmuşlardır. Bu tehlikeli akımın durdurulması için Rasûlullah’ın tavsiyeleri doğrultusunda tedbirler düşünülmüş, ilim ehli olanlar bu konuda ölçüler ve kriterler geliştirmeye çalışmışlardır. Hadis usûlünde bahsedilen bütün kriterler, Hz. Peygamber’e (as) isnad edilen sözlerin doğrusunu yanlışından ayırt etmeye mâtuf olduğu malumdur. Bu kriterlerden biri olarak da, “Kur’an’a uygunluk” prensibi konulmuş ve bundan büyük ölçüde de yararlanılmıştır. Gerek iyi niyetle, gerekse kötü niyetle ortaya çıkan uydurma rivâyetler karşısında Kur’an’ı birincil kriter olarak kabul etmişlerdir. İslâm’ın bu uzun zaman diliminde karşılaştığı dâhilî ve hâricî bir çok tehlikeler karşısında korunabilmesi ve nesilden nesile ulaştırılması, Kur’an-Sünnet bütünlüğünün iyi korunması ölçüsünde olmuştur. Bu bütünlüğün korunamaması, uydurma hadislerin ve hurafelerin din içine sızmasına neden olmuştur. Genellikle uydurma haberleri tesbitte Kur’an’ın ana kriter olmasında bu noktanın tesiri büyüktür. Bütün bu sebeplere mâtuf olarak çağımıza kadar olan geçmiş devirlerdeki âlimlerin birçoğu, arz uygulamasında bulunmuşlardır.
Biz burada, arz uygulamasının geniş anlamıyla ilk defa Rasûlullah tarafından yapıldığı görüşünü kabul ederek bu konuda nakledilenleri vermekle konuyu açacağız:
1) Rivâyet edilen hadisi desteklemek, açıklamak veya hangi âyette sabit olduğunu göstermek için Kur’an’a yapılan arz: İmam Buhârî’nin zikrettiği bir rivâyette, Ebû Mûsâ El-Eşârî şöyle demiştir: Rasûlullah şöyle buyurdu: “Allah zâlime muhakkak ki mühlet verir de onu yakalayacağı zaman göz açtırmadan ansızın yakalar.” Bundan sonra Rasûlullah şu âyeti okudu: “Rabb’in haksızlık eden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, onunyakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Şüphesiz O'nun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir. (Hûd, 102)(14)
Ebû Hureyre (ra) şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sav)’tan işittim, şöyle buyuruyordu: “Cemaatle kılınan namaz, birinizin yalnız başına kıldığı namazdan yirmi beş cüz (yani derece) daha faziletli olur. Gece melekleri de gündüz melekleri de sabah namazında bir araya gelirler.” Sonra Ebû Hureyre (ra) isterseniz: “Şüphesiz fecr Kur’an’ı şahitlidir,”(İsrâ, 78) meâlindeki âyetini okuyunuz, derdi.(15)
Bu rivâyetlerde açıkça görülmektedir ki, rivâyet edilen hadisler, Kur’an’a arz edilerek desteklenmektedir. Hadislerin sıhhati için bütün hadislerin mutlak manada Kur’an’a arz edilmesi anlayışı olabilir. Fakat Kur’an’da zikredilmemesini gerekçe göstererek sahih hadisleri inkâr etmek veya onları uydurma saymak İslâm ilim geleneği açısından doğru değildir. Bilakis Kur’an-Hadis ilişkisi açısından değerlendirildiğinde âyetlerin tebyîn, tefsir, takyîd ve te’kîd vs. ilişkisi olduğunu görmek mümkündür. Rasûlullah’ın (sav) bir hadisi beyan ederken Kur’an’dan âyetler okuması da bu düşüncenin delilidir. Bu uygulama, o hadisin sıhhatinin delili için değil, Ebu Hureyre (ra)’nin rivâyet ettiği şu hadiste olduğu gibi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak içindir.
Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: «Allah Teâlâ paktır. Pak olandan başkasını kabul etmez. Allah Teâlâ gönderdiği peygamberlerine neyi emrettiyse müminlere de onu emretmiştir. (Peygamberimiz, bunun ardından şu âyetleri okudu): “Ey peygamberler, pak ve helâl yiyeceklerden yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz,”(Müminûn, 51) Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «Ey iman edenler, rızk olarak size verdiğimiz pak ve helâl şeylerden yiyiniz, » (Bakara, 281) buyurdu. Ondan sonra Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “İnsan Allah yolunda uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış, “Yâ Rab! Yâ Rab!” diyerek ellerini gökyüzüne açar. Hâlbuki (onun) yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nasıl kabul olabilir ki?”(16)
Bu ve bunun gibi rivâyetler ancak konunun daha iyi anlaşılması için olduğu bir vâkıadır. Çünkü Peygamberimizin kendini ispatlamaya ihtiyacı yoktur. Delil bir sözü ispat için getirilir. Bunu, o'nun için düşünmek dinleyicide O'na olan emniyetsizliği doğurur ki bu da imana aykırıdır. Eğer bunu yaptığını düşünürsek akıl, diğer bütün hadislere niçin aynı yöntemi uygulamadığını sorar. Bu durumda; o sözlerin âyetten delili yok mu, sorusunu peşinden getirir, bu da imana aykırıdır.(17)
2)Hadislerin Kur’an’a Arzı Metodunun Sahabe Arasında Uygulanması
Sahabenin Rasûlullah’a (sav) inancı, bağlılığı ve hadis rivâyeti konusundaki titizliği bilinen bir gerçektir. Bu titizlik sebebiyle çok istisnai birkaç vakıada bazı sahabîlerin arz uygulamasına benzer uygulamalar yaptığı görülmektedir.
Sahabenin Hadis’i Kuran’a arz uygulamalarının örneklerini vermeden önce, sahabenin konuya olan yaklaşımlarını ifade eden Dümeynî’nin şu tespit ve açıklaması ile başlamak istiyoruz: “Tam bir inceleme ve araştırmadan sonra görülecektir ki Kuran, sahabe için en birinci bir mikyas (ölçü)dür. Bu nedenle de Kuran’a muhalif olan hadis rivâyetlerini, asla kabul etmemektedirler. Rivâyetin sahibini ise, ya hata ile ya vehim ile itham edip, hadisi almayı ve onun ile amel etmeyi, işte bu Kuranı nassa ve ölçüye muarazasından ve muhalefetinden dolayı terk ederler. Onlar için, bir rivâyetin Kuran’a muhalefeti onu reddetmelerine kâfi gelmektedir. Ancak bu red, asla Rasulullah’ın (as) verdiği bir hükme ait değildir. Bilakis bu red, o sözün Rasûlullah’a (as) aidiyetinedir. Çünkü onlar çok iyi bilmektedirler ki, Kuran ve Sahih Hadis, her ikisi de Allah katındandır ve asla biri diğeri ile çelişmez ve birbirlerine muhalefet etmezler.”(18)
Hz. Ömer, Allah’ın Kitab’ı ile Rasûlü’nün Sünnet’ini, hem ayrı ayrı kendi içlerinde, hem de birbirleriyle olan ilişki ve bütünlükleri içinde, en başarılı bir şekilde anlayan sahabî sayılabilir. Bunu, O'nun uygulamalarından anlamak zor olmasa gerektir. Hadisi Kuran’a arz etmenin, en meşhur örneğini bulacağımız sahabîdir. Fatıma bt. Kays’ın, boşanmış kadının nafaka ve sükna hakkı ile ilgili rivâyetini, Kuran’a muhalefeti nedeniyle reddetmektedir.(19) Hz. Ömer’in, kabul edip amel etmediği bu hadis ile ilgili mevcut rivâyetlere baktığımızda, Hadis’in sahih olarak nakledildiğini ve hadis külliyatında yer aldığını görmekteyiz. Buhârî şârihi Aynî ve İbn Hacer’in ve Müslim şârihi Nevevî’nin kaydettiklerine göre, bu rivâyet sahih olarak nakledilmiştir. Hz. Âişe’nin ifadesi ile bu hadis, Fatıma bt. Kays’a verilen bir ruhsatı ifade etmektedir. Söz konusu Hadis’in sahih olması nedeni ile arz yaparak reddine imkân olmadığı da söylenmiştir.(20)
Hadis’in Kuran’a arzında bu uygulama oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle, ilk devirden itibaren bu uygulama bir arz misali olarak değerlendirilmiştir.(21) İbn Hacer de önemli bir noktaya işaret etmiş, “Muhtemelen Hz. Ömer, bu Peygamber’in Sünneti ifadesi ile husûsi Sünnet’i değil de, Kuran’ın umûmî uygulanmasına mani olmayan, yaygın Sünneti kastetmektedir”(22) demiştir.
Hz. Ali, mihri belirtilmemiş kadının kocasının, duhulden önce ölmesi halinde mihir gerekmeyeceği kanaatindeydi. Çünkü Kuran “...Onlardan faydalandığınız vakit, kararlaştırdığınız mihirlerini verin...”(Nisâ, 24) âyeti ile bu durumu açıklamaktadır. Kendisine, Ma’kil b. Sinan’ın, Rasulullah (as) ‘onun için mihri misil miras ve iddet vardır’, dediği hadisi ulaşınca şöyle buyurdular: “Baldırına bevleden bir bedevinin rivâyetini alıp, Allah’ın Kitab’ını ve Rasûlü’nün Sünnet’ini terk edemeyiz.”(23) Hz. Ali’nin bu sözünden şunu anlamak mümkündür. Eğer, böyle bir hadis olsa idi onu, bâdiyede yaşayan bir bedevi değil, kendilerinin ve diğer sahabenin daha iyi bilmeleri gerekirdi. Madem kendileri böyle bir şey bilmiyorlardı. O halde, Allah’ın Kitab’ı gibi bir asıl, bir bedevinin rivâyeti ile terk edilemezdi. Kuran’a muhalif bu rivâyeti kabul etmedi. Bu uygulama, gâyet açık bir arz örneğidir.
Abdullah İbn Mesud'un, dövme yaptıran kadınlar için Rasûlullah’ın (as) lanetini bildiren hadisi meşhurdur. Kadın İbn Mesud’a gelerek, “sen şöyle şöyle diyormuşsun. Ben, Allah’ın Kitab’ının tamamını okudum ama senin dediğine rastlayamadım.” dedi. İbn Mesud ona; “sen, Allah’ın Kitab’ında, ‘Rasûl (as) size ne verirse alınız, sizi neden de sakındırırsa ondan da uzak durunuz’(Haşr, 7) âyetini okumadın mı? “dedi. O da; «evet okudum.» deyince, işte benim rivâyet ettiğim hadisi, bu âyette bulacaksın dedi.(24)
Bu örneği dikkatlice incelediğimiz takdirde, Hadis’in Kuran’a arzı konusunda gâyet önemli olduğunu görebiliriz. Çünkü kadın, İbn Mes’ud’un Hadis’ini Kuran’a arz etmiş ve onu sahih saymayarak reddetmiştir. Ancak İbn Mes’ud ise, kadının yapmış olduğu arz uygulamasının yanlış olduğunu, söz konusu hadisi, söylemiş olduğu âyete arz ettiği zaman, bunun doğru olduğunu görmüş olacağını bildirmiştir. Bu durum, her ikisinin de yapmış olduğu bir arz olarak konumuza delil olmaktadır. Ancak, birinin yaptığı bir arz ile hadisi reddederken, diğerinin onu doğrulayacak olan bir Kuran âyet ile arz yapmış olması da, konumuz açısından bir kez daha önemlidir. Zira arzın usûlü bölümünde belirtileceği gibi, arz sağlam bir metot ve güvenilir bir usûl muvacehesinde yapılmaz ise, hatalara ve sahih hadislerin reddine neden olabilecektir.
Hadis’in Kuran’a arzı konusunun en büyük imamesi şüphesiz, Hz. Âişe’dir. Sahabe içinde, hadisleri Kuran ile karşılaştırmak suretiyle tenkid edip reddetmek veya râvinin yakalayamadığı bir eksikliği göstermek veya râviyi unutkanlık, hata gibi haller ile cerh etmek suretiyle, rivâyetleri metin tenkidi açısından değerlendirmekle şöhret kazanmıştır. O'nun arz konusunda, sahabeye olan reddiyelerini bir araya toplayan Zerkeşî, “el-İcâbetü li İrâdi mâ İstedrekethu Âişetü ala’s-Sahâbeti” isimli eserini yazmıştır. Hz. Âişe’nin arzları, burada bütünü ile zikredilmeyecek kadar çok olduğu için, konumuz açısından buraya almak da fayda gördüklerimizi, zikretmekle yetineceğiz.
Ebû Hureyre’nın rivâyet ettiği “Veled-i zinâ, üç şerlinin en şerlisidir.” hadisini duyunca, Allah Ebû Hureyre’ye rahmet etsin, ne kötü işitmiş ve cevap vermiştir. O hadis, bir münafık hakkındadır ki, Rasûlullah’a (as) çok eziyet ediyordu. O'nun kim olduğunu sordu, “veled-i zinâdır” dediler. O zaman, işte böyle buyurdu. Yoksa Kuran; “Kimse, kimsenin günahını yüklenmez” derken, Rasûlullah (as) nasıl böyle buyurur?”(25)
Hz. Âişe burada, hem Hadis’in tam anlaşılmadan nakledilmiş olduğuna, hem de nakledildiği gibi kabul edilir ise, Kuran’a muhalif olup, bunun Rasûlullah’a (as) isnadının kabul edilemez olduğuna dikkat çekmektedir.
İbn Ömer'in; «Ölü, ehlinin ağlaması ile kabirde azab görür» rivâyeti, Hz. Aişe'ye söylenince; «Allah İbn Ömer'e rahmet eylesin, vallahi Allah mü'mine, ehlinin ağlaması ile azab eder diye Rasûlullah (as) söylememiştir. Ancak, şöyle demiştir: Allah, kâfire ehlinin ağlaması ile azabını artırır.» Daha sonra, sözlerini şöyle tamamlamıştır:
«Size Kuran yeter: Allah; kimse, kimsenin günahını yüklenmez (En’am, 164) buyuruyor.” İbn Ebi Melîke diyor ki; “Vallâhi İbn Ömer buna karşı bir şey demedi.” Bu konuda farklı bir rivâyette de, Hz. Âişe, İbn Ömer yalan söylemez. O ya unuttu veya rivâyetinde hata etti. Rasûlullah (as) bir cenazenin götürüldüğünü gördü. Ehli ağlıyordu. Adam ise Yahudi idi. O zaman; “onlar ağlıyorlar, o da kabrinde azab görüyor.” demiştir.(26)
İbn Abbas, Rasûlullah’ın (as) Allah’ı gördüğünü naklediyordu. Durum Hz. Âişe’ye nakledilince, “Kim Rasûlullah (as) Allah’ı gördü derse biliniz ki, büyük günah işlemiştir. O (as), Cibril’i görmüştür. Hâlbuki Allah şöyle buyuruyor; Gözler onu idrak edemez. O gözleri idrak eder.”(27)
Yukarıda vermiş olduğumuz örnekler, Hz. Âişe’nin sahabenin Rasûlullah’a isnad ettikleri rivâyetlerin, Kuran’a arzının örnekleri idi. Aşağıda vereceğimiz örneğin, bizzat Rasûlullah’a (as) yapılmış olması yönüyle oldukça önemli bir ayrıcalığı vardır. Şimdi onun üzerinde durmak istiyoruz.
Hz. Âişe rivâyet ediyor: Allah Rasûlü (as) şöyle buyurdu: «Hesaba çekilen kimse mutlaka helak olmuştur.» Ben dedim ki, Allah beni sana feda etsin Ya Rasûlallah, Allah; “Kimin kitabı sağından verilirse, o kolay bir hesap ile hesaba çekilmiştir.”(İnşikak, 7) buyurmuyor mu? Bana, “O Allah huzurunda duruştur. Kimin hesabı münakaşalı geçerse, o helak olmuştur.” Dedi.(28)
Hz. Âişe’nin bu örnekteki arz uygulaması, bir rivâyeti Kuran ile tashih uygulaması değil, bizzat Hz. Peygamber’in (as) hadisinin Kuran ile uyum içinde olup olmadığını, yine bizzat Hz. Peygamber’e (as) arz etmesidir. Bu yönüyle bu örneğin, Hadislerin Kuran’a arzı konusuna farklı bir boyut kazandırdığı muhakkaktır.Sahabenin arz uygulamalarını değerlendirmeye geçmeden önce, bu devrin önemli bir özelliğinden bahsetmekte fayda görüyoruz. Bu özellik de, o devirde Sünnet inkârcılarının çıkmış olması, “Bize Kur’an yeter. Kur’an’ın dışındakileri bırakın” diyenlerin varlığıdır. Birçok örnekleri verilebilecek bu noktada, İmran b. Husayn’a yöneltilen itirazı vermekle yetiniyoruz:
Cemaatten bir adam İmran b. Husayn’a:” Ya Eba Nedd! Bize bir takım hadisler rivâyet ediyorsunuz ki, biz onların asıllarını Kur’an’da bulamıyoruz” dedi. Bunun üzerine İmran b.Husayn kızdı ve ona; "Sen Kuran okudun mu?" dedi. Adam ‘Evet’ dedi. İmran: “Peki, Yatsı namazını dört, Akşamı beş, Sabahı iki, Öğleyi dört, İkindiyi dört rekât olarak Kuran’da buldun mu? “dedi. Adam: “Hayır” dedi. İmran: “Peki bunları kimden aldınız. Bizden almadınız mı? Biz de Rasûlullah’dan (as) aldık...”(29) dedi.
Bu ve benzeri rivâyetler, henüz sahabe devrinde Sünnet – Kur’an ilişkisine dair ortaya çıkan eğilimleri göstermesi bakımından önemlidir. Kendilerine; “Biz, rivâyet ettiğiniz hadislerin asıllarını Kuran’da bulamıyoruz.” şeklinde gösterilen tepki ve itirazlara karşı sahabe tabiatıyla Sünnet-Kur’an ilişkisini ve bu iki kaynağın bir bütün olup, asla birbirinden ayrılmayacağını göstermeye çalışmışlardır. Bu gayretin bir sonucu olarak ise, sık sık rivâyet ettikleri hadislerin Kur’an ile uyumuna dikkat çekmek için âyetler okuyup, bir nevi arz yapmışlardır. Buradan hareketle şöyle bir neticeye ulaşmamız mümkündür. Sahabe devrinde Hadisleri Kur’an’a arz bir ihtiyaç ve zaruret olmuştu. Yukarda vermiş olduğumuz örnek bu ihtiyacı gâyet açık olarak göstermektedir.
Ayrıca Hz. Peygamber’in (as), kendisinden sonra ortaya çıkacak yalan ve uydurma Hadisler karşısında sahabeyi uyarmış olması da, sahabenin hadisleri Kuran’a arz etmelerinde önemli bir etken olmuştur. Aşağıdaki rivâyet ve benzerleri bu durumu göstermektedir: “Âhir zamanda yalancılar ve deccallar olur. Bunlar, sizin ve babalarınızın bilmediği Hadisleri size getirirler. Sizi, onların sizi saptırmaları ve fitneye düşürmeleri konusunda uyarıyorum.”(30)“Kim bana ait (bana isnat ederek) yalan söylerse, Cehennem’deki yerini hazırlasın.”(31)
Bu uygulamaları ile aynı zamanda, doğru bir Sünnet ve Kur’an anlayışının da örneğini vermiş olmakta idiler. Verilen misallerin özüne, ruhuna, amaç ve gayelerine dikkat edilince, gâyet iyi bir şekilde görülmektedir ki sahabe, Kur’an’dan ve Hadis’ten ne alacağını, ne almayacağını, ne zaman neyi, nasıl yorumlayacağını, şeklin yanında muhteva, muhtevanın yanında gaye ve amacı beraber nasıl taşıyabileceğini çok iyi bilmenin örneklerini vermişlerdir.
(Devam Edecek)
_______________
(1) Alaaddin Palevi, Peygambersiz Bir Din, İtisam Yayınları, Ankara, 2017; Muhammed Salih Ekinci, Hüccet Değeri ve Tedvin Açısından Sünnet, Nida Yayınları, İstanbul, 2019; Kamil Çakın, Hadis İnkârcıları, Seba Yayınları, Ankara, 1998; Enbiya Yıldırım, Hadiste Metin Tenkidi, Rağbet Yayınları, İstanbul-2009
(2) Ziya Durmuş, “Kadınlarla İlgili Müttefakun Aleyh Hadislerin Kur’an’a Aykırılığı İddiasının Değerlendirilmesi, FSMVÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2016; Kamil Çakın, Hadisin Kur’an’a Arzı Meselesi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakülesi Dergisi (34), 237-262, 1993; Ebubekir Sifil, “Hadislerin Kur’an’a Arzı” https://ebubekirsifil.com/hadîslerin -kurana-arzi; Hüseyin Güleç, Âhâd Haberlerin Kur’ân’a Arzı, Düzce Üniversitesi İF Dergisi, Cilt: I, Sayı: 2, 2017 Sayfa: 1-17; Ayhan Tekineş, Hadisin Sübutunu Tespitte ‘Kuran ile Karşılaştırma’ Meselesi, İLAM Araştırma Dergisi, c. II, sy. 2 (Temmuz-Aralık 1997)
(3) İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, Daru Sadır, Beyrut 1990, c.7, s.166-167; Asım Efendi, Kamus Tercemesi, c.2, s.1266, Bahriye Matbaası, 1305
(4) Mevlüt Sarı, el-Mevârid Arapça-Türkçe Lügat, Bahar Yayınları, İstanbul, tsz., s. 988
(5) İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c.7, s. 167
(6) Eş-Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa fi’l-Ehâdisi’l-Mevdûa( Mevzu Hadisler)çev: Mehmet EminAkın, s.407-408, Medarik Yayınları, Ankara, 2006
(7) İmam es-Suyûtî, Miftahu’l Cenne fi’l İhticâc bi’s-Sünne, s. 2
(8) Abdülaziz el-Buhârî, Keşfü’l-esrâr, c.3, s.10
(9) Ahmed b. Hanbel buna yakın bir metin ile zikretmiştir, bk. Müsned, c.5, s. 425
(10) İmam es-Suyûtî, a.g.e, s. 10-21
(11) Abdulfettah Ebû Gudde, Lemehât min Târîhi’s Sünne ve Ulûmi’l Hadis, s.17
(12) Geniş bilgi için bak: Harun Ünal, Uydurma Hadisler, c.3, s. 156-159, Mirac Yayınları, İstanbul, 2007
(13) Konu ile ilgili rivayetler ve değerlendirmeleri ile ilgili bkz: Suyütî, a.g.e, s. 2- 56.
(14) Buhârî, Tefsir 5, no: 4686
(15) Buhârî, Ezan 31, no: 648.
(16) Müslim, Zekât 12, no: 65 (1015)
(17) Ziya Durmuş, A.g.t., s. 18
(18) Misfer Azmullah Dümeynî, , Mekâyisu Nakdi Mütûnis-Sünne, s. 61
(19) Ebû Bekir İbn Arabî, Ahkamu’l-Kur’ân, c. 4, s. 1830; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, c.9, s. 596- 603
(20) Kamil Çakın, a.g.m., s. 243-245
(21) Dümeyni, Mekâyis, 61
(22) İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, c.9, s. 389
(23) Şevkânî, Neylu’l-Evtar, c.7, s. 359
(24) Buhârî, Büyu’, 25, 113; Müslim, Libas, 119, 120
(25) Zerkeşî, İcâbe, s. 119
(26) Buhârî, Cenâiz, 32; Müslim, Cenâiz, 16
(27) Tirmizî, Tefsir, 54; En’am, 103
(28) Buhârî, Tefsiru İnşikak, 2; İbn Hanbel, VI, 103, 206
(29) Suyûtî, Miftah, s. 5–6
(30) Nevevî, Şerh-i Müslim, c.1, s. 78, 79
(31) Buhârî, İlim, 38; Müslim, Zühd, 72
 
Misak Dergisi 347. Sayı
Ekim 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya