Kendilerine Nimet Verilenler ve Mustazaf Suriyeliler
Haber sitelerinde yayınlandığı üzere geçtiğimiz ay, Denizli'nin Merkezefendi ilçesinde yaşayan bir esnaf, işletmekte olduğu dükkânının vitrinine; 'İran, Suriye ve Afgan müşteri bu dükkâna giremez, alışveriş yapamaz. Girerse bu mekânda dayak yer' yazısını asmıştır. Bu davranış, mazlum durumda olan ve ülkelerinden göç etmek zorunda kalan kardeşlerimize uygulanan insanlık dışı bir davranıştır. Peygamber Efendimizin (sav); "Komşusu aç iken tok olarak geceleyen kişi mü'min değildir." "İnsanların en hayırlısı, onlara faydalı olandır." "Kendi nefsiniz için istediklerinizi kardeşiniz için de istemediğiniz müddetçe (kamil manada) iman etmiş olmazsınız" hadisleri ile Rabbimizin Kur'ân'ı Kerim'de belirttiği üzere 'mustazaf konumda olan zayıf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda mücadele etmeyenleri 'kınayan' (Nisa,4/75) ayetini hafife alan kimselerin imtihanı kazanmaları mümkün değildir. Allah'ın (cc) verdiği nimetleri sadece kendi nefsinde kullanan, başkalarına yardım etmeyi düşünmeyen, bencil ve nankör insanların halinin delillerini ortaya koymaya çalışalım.
İbrahim DÖNERTAŞ
18.09.2019 12:00
354 okunma

DOKUZ AĞUSTOS 2019 tarihli haber sitelerinde yayınlandığı üzere geçtiğimiz ay, Denizli'nin Merkezefendi ilçesinde yaşayan bir esnaf, işletmekte olduğu dükkânının vitrinine; "İran, Suriye ve Afgan müşteri bu dükkâna giremez, alışveriş yapamaz. Girerse bu mekânda dayak yer."(1) yazısını asarak, mazlum durumda olan ve ülkelerinden göç etmek zorunda kalan özellikle Suriyeli kardeşlerimize uygulanan insanlık dışı uygulamalara bir örnek teşkil etmesi açısından bizleri bu konu hakkında derin endişelere sevk etmiştir. Bundan daha da fazla bizleri üzen asıl dikkat çekilmesi gereken nokta, Türkiye'de ve özellikle İslâm topraklarında, bolluk ve refah içinde hayat süren ve 'ben de Müslümanım!' diyebilen insanların, ülkelerinden kaçmak zorunda kalan insanlara yardım etmemeleri bir kenara, tam tersi, ülkelerine gelmek zorunda kalan ve yardıma muhtaç konumda olan kadın, çocuk ve zayıf erkeklerden oluşan bu insanlara düşmanca davranmalarıdır. Onları ikinci sınıf insan yerine koymaları ve hatta kedilere, köpeklere gösterdikleri merhameti onlardan esirgemeleridir. Bizim gibi bolluk içinde olan, mükemmel döşenmiş, doğalgazlı dairelerimizde oturan, buzdolapları ağzına kadar dolu, sofralarımız çeşit çeşit yemeklerle döşenmiş, fırınlarımızda belki on çeşit ekmek satılan, çifte minareli ve klimalı camilerde, binlerce liraya satın alınmış avizelerin altında, bir karış halıların üzerinde namaz kılan, Kurban Bayramı öncesinde, derin dondurucular satın alarak, kurban etlerimizi stoklayan biz Müslümanlar! Dünya sevgisi ve mal hırsı ile paramparça olmuş ruhlarımızla, bedenleri ve elbiseleri kirli, eli, ayağı bombalarla kopmuş, gözleri kör olmuş bu insanlardan daha da acınacak halde olduğumuzu asla unutmayalım.

Peygamber Efendimizin (sav); "İnsanların en hayırlısı, onlara faydalı olandır."(2) "Komşusu aç iken tok olarak geceleyen kişi mü'min değildir"(3) "Kendi nefsiniz için istediklerinizi kardeşiniz için de istemediğiniz müddetçe iman etmiş olmazsınız"(4) hadisleri ve Rabbimizin Kur'ân'ı Kerim'de belirttiği üzere mustazaf konumda olan zayıf erkek, kadın ve çocukların uğrunda mücadele etmeyenleri kınayan (Nisa: 4/75) ayetini ve benzerlerini dile getirmekten ziyade, Allah'ın verdiği nimetleri sadece kendi nefsinde kullanan, başkalarına yardım etmeyi düşünmeyen, bencil ve nankör insanların ne denli egoist bir ruha sahip olduklarının delillerini ortaya koymaya çalışacağız.

YAPMIŞ OLDUĞUMUZ İNFAKLAR, BİZİM AHİRET AZIĞIMIZDIR

Allah(cc) "Rahmân" sıfatı ile dünyada bulunan bütün mahlukâtın, bütün ihtiyaçlarını yaratan ve onların kullanımına sunan, diğer kemal sıfatları ile de nimetlerini sonsuz kılan sahibimiz, efendimiz olduğu gibi, aynı zamanda da sosyal hayatımızı düzenleyen kanunları bizlere öğreten gerçek ve tek ilahtır. "Yer ve gökler O'nun dur. Sürüp giden hayat tarzı da O'na aittir"(Nahl: 16/52) buyuran Rabbimiz, dünya üzerinde yaşarken hangi ölçüler içinde hareket edeceğimizi ve birbirimizle olan maddi ve manevi ilişkilerimizin hangi kurallara dayanacağını bizlere beyan etmiştir. Bizim üzerimizde ve bizim dışımızda ne var ise hepsi Allah'a aittir. Kur'ân'ı Kerimde; "Sizde olan bütün nimetler Allah'tandır"(Nahl: 16/53) buyuran rabbimiz, bu duruma işaret eder. Ayrıca Allah(cc) ihtiyaçlarımızın da üstünde olan nimetleri bizlere fazladan bahşederek bu ziyade olan nimetlerini de, yine emir buyurduğu yerlerde harcamamızı bizlere vahyetmiş ve bu sayede ebedi olan ahiret hayatımız için gerekli olan asıl rızkımızı depolama imkânını bizlere vererek, hiç bozulmayan bir ürün olan bal gibi sevaplarımızı depolamamızı ve en gerektiği zamanda onları kullanmamızı bizlere emir buyurmuştur. Kur'ân'ı Kerim'de Allah(cc); "(Dünya için)Azık edinin. Azıkların en hayırlısı ise takvadır"(Bakara,2/197) buyurarak, dünya için çalışmamızı ve rızkımızı temin etmemizi emrettiği gibi, asıl rızkın, asıl azığın ahiret azığı olduğunu beyan etmektedir. Çünkü asıl hayat oradadır ve ebedi, hayat yurdu ahirettir. Her ne kadar Ehl-i Sünnet uleması rızkın tarifi noktasında farklı açıklamaları beyan etse de, genel olarak rızık, insanın yediği içtiği, giydiği eskittiği ve Allah yolunda verdiğidir. Bizim konumuz için gerekli olan kısmı, insanın dünyada hiç faydalanmadığı halde, Allah için vermiş olduğu şeylerin de rızık olarak değerlendirilmesidir ki asıl rızık, ebedi azık budur. O halde ihtiyaç sahiplerine yapmış olduğumuz yardımlarımız, infaklar ve zekâtlar aslında başkalarına yardımdan ziyade, öncelikli olarak kendimize yapmış olduğumuz yardımlardır. Sadaka verdiğimiz, yardım ettiğimiz ya da ihtiyacını giderdiğimiz kişiler, aslında kendileri vasıtası ile şahıslarımızın ahiret ihtiyaçlarını giderdiğimiz kişiler olup, kendilerine teşekkür edip dua etmemizi icap ettiren, Allah'ın fakir ve aciz kullarıdır. Fakat asıl fakirlik, ahiret fakirliğidir. Kâr ve zarar hesapları dünya üzerinden değil, ahiret hesapları üzerinden yapılır. Yolda görüp de arabamıza aldığımız ve gideceği yere bıraktığımız bir kişinin her ne kadar teşekkürüne sahip olsak da, asıl teşekkür etmesi gereken kişi, araç sahibidir. Bu hususta Allah Rasûlu (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır, "Kim bir Müslümanın dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah'da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim darda kalan bir kimsenin işini kolaylaştırırsa, Allah da dünya ve ahirette onun işlerini kolaylaştırır. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da dünya ve ahirette onun ayıbını örter. Kul, kardeşinin yanında olduğu sürece, Allah da onun yardımcısı olur."(5) Dolayısı ile Hadis-i Şerifte belirtildiği üzere Müslümanın başka Müslümana yardımı, aslında asıl manada kendisine yardımdır. Çünkü mahşer gününün darlıklarına nispetle, dünya sıkıntıları bir hiç mesabesindedir. Tam tersi Müslümana eziyet eden ve onun hakkını yerine getirmeyen kimseler ise nankör insanlar olup, Allah'ın azabına layık olan ve Allah'ın gerçek nimetlerinden yoksun olan zavallı ve yoksul insanlardır. Bu insanlar aynı zamanda da ayette belirtildiği üzere "zalûm(çok zâlim)" kimseler olup, bu çirkin sıfat ile sıfatlanmışlardır.

NİMETLERE SAHİP OLDUĞU HALDE

NANKÖR OLANLAR

Allah(cc) Kur'ân'ı Kerim'de; "(Allah) Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalkışsanız, onu saymaya güç yetiremezsiniz. Şüphesiz insan, çok zâlim (zalûm), çok nankördür(keffâr)"(İbrahim,14/34) buyurmuşlardır. Bu ayetin tefsirinde; "«Zalûm» kelimesi nimetlerin tümüne karşı şükrü ihmal edecek şekilde ona zulmeden kimse demektir. Nimetleri yerli yerine sarf etmeyen veya şükrü terk etmekle nefsini mahrum bırakan kimse anlamına da gelebilir. «Keffar» kelimesi çok nankör, çok inkâr eden kimse anlamına gelir. Bazıları, «Şiddet halinde(musibetlerde) çokça şikâyetçidir, şikâyet eder ve yırtınır. Fakat sıhhate ve servete kavuştuktan sonra o nimetlere karşı çokça nankördür» demişlerdir"(6) açıklaması yokluk zamanında kimsenin kendisine yardım etmediğinden, insanların ilgisizliğinden şikâyette bulunan, fakat bu halinden kurtulunca, bolluğa ve nimetlere kavuşunca insanlara hakkı olanı vermeyen nankör kişilerden bahsetmektedir.

Bugün biz rahat ve bolluk Müslümanları olarak her türlü nimetlere sahibiz. Dünya nüfusunun üçte biri obez iken, Türkiye'nin nüfusu da bu orantının içine dahildir. Afrika'daki insanları sömüren ve onları açlığa mahkum eden Amerika, obez ülkelerin en başında gelmektedir. Sözde "insanlık için!" milyarlarca dolar harcama yaparak uzaya araç gönderen ve bu milyarları da Afrika'daki, insanların kanlarından elde eden yine "zalûm ve keffâr" Amerika'dır. Türkiye'de bulunan biz Müslümanlara gelince, önce sahip olduğumuz nimetleri şöyle bir gözden geçirelim. Sonra da çevremizde bulunan mazlum kardeşlerimizin ne halde olduğunu, nasıl yaşamaya çalıştıklarını anlamaya, hissetmeye gayret edelim, empati kuralım. Hiç olmaz ise, yardım edemesek de, hatta etmesek de, bu durumun acısını hissedelim. Olur ki bir gün fikrimiz, zikrimiz olur da eyleme geçeriz. Hiç olmaz ise yardım etmesek de, bu kardeşlerimize kötü muamele etmeyelim, güler yüzlü ve destekçi olmaya çalışalım. Maddi yardım da bulunmasak da dualarımızı eksik etmeyelim. Olur ki o dualar sebebi ile Allah (cc) bir gün bizim de sözlü duamızı, fiili duaya çevirir. Hiçbir şey yapmıyorsan, bari düşmanlık yapma. Müslümanlığın gereği olarak yardım etmen gereken kişilerden bu yardımı esirgediğin halde bir de üstüne onlara zulmediyor, kötü muamelede bulunuyor isen, o zaman senin azabın kat kattır.

İbn Kesir(rha), Allah Teâlâ : «Allah'ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz.» (İbrahim,14/34) ayeti hakkında, "Burada, verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmek bir tarafa, kulların nimetleri saymaktan bile âciz olduklarını haber vermektedir. Nitekim Talk İbn Habîb şöyle demiştir: Allah'ın hakkı, kulların yerine getiremeyeceği kadar ağırdır. Allah'ın nimetleri, kulların sayamayacağı kadar çoktur. Fakat sabaha tevbe ediciler olarak çıkın ve tevbe ediciler olarak akşamlayın." Açıklamasını yaparak, Allah'ın verdiği nimetlerin karşılığının asla ödenemeyeceğini, ancak tevbe ederek Allah'ın merhameti ile kurtulabileceğimizin idrakı içinde olursak, bu sayede Allah'ın bizi af edebileceğini beyan etmektedir. Yani biz ne yaparsak yapalım Allah'ın verdiklerini hiçbir surette karşılayamayız.

Allah (cc) Kur'ân'ı Kerim'de; "Görmez misin Allah'ta nimetini küfür İle değiştiren ve kendi kavimlerini de helak yurduna sokanları?"(İbrahim,14/28) ayetini buyurarak, Allah'ın nimetlerine şükredeceği yerde yani O'nun emrettiği şekilde kullanması ve O'nun emrettiği yerlere vermesi noktasında itaat etmesi gerekirken, tam aksine vermediği gibi, bir de üstüne bu nimetler vesilesi ile onları saptıranları cehennem azabı ile tehdit etmektedir. "De ki: Faydalana durun!"(İbrahim,14/30) ayeti hakkında İmam Kurtubi (rha); "Bu onlara yapılan bir tehdittir ve bu, onların içinde bulundukları dünya zevklerinin -kesintiye uğrayacağından dolayı- oldukça az olduğuna da bir işarettir" açıklamasını yaparak, Allah'ın hangi nimeti olursa olsun, eğer bu nimet bir kişide olduğu halde nankörlük yaparak gereğini yapmadığı gibi, tam aksine bu nimet vesilesi ile insanları saptırıyor ise, onların varacağı yer ateştir. Bu nimet mal ve zenginlik nimeti olduğu gibi, iktidar nimeti yani mülk de olabilir, ya da ilim nimeti olarak âlim bir insanın şahsında kendini gösterebilir. Bütün bu nimetler toplumları saptırıcı unsurlardır. Yani kişi bu nimetler sayesinde başka insanları hayra veya şerre yönlendirebilir. İşte yukarıdaki ayette de Allah'ın mal, ilim ve iktidar nimetlerinden biri veya birkaçı verildiği halde bu nimetleri Allah'ın emri doğrultusunda değil de, Şeytan'ın isteği ya da heva ve heves uğrunda kullananların cehennem azabı ile karşılık bulacağı beyan edilmektedir.

KENDİSİNE NİMET VERİLENLERİN AZABI

ÖNCELİKLİDİR VE KAT KATDIR

Bir Hadis-i Şerifte Allah Rasûlu (sav) şöyle buyurmuşlardır:

"Kıyamet günü hesabı ilk görülecek kimseler (şehitler, âlimler ve zenginlerdir): Şehit düşmüş kimse olup Allah›ın huzuruna getirilir. Allah ona verdiği nimetleri hatırlatır, o da hatırlar ve nail olduğu nimetleri itiraf eder. - Allah: "Peki bunca nimetlere karşı ne yaptın?" diye buyurur. - Adam: "Ya Rab! Senin yolunda savaştım ve şehit düştüm." deyince: - Allah: "Hayır yalan söylüyorsun, sen, cesur desinler diye savaştın. Neticede bu söz de senin hakkında söylenmiştir." Sonra bu kişi verilen emir üzerine yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılır.

Diğer bir adam ise ilim öğrenmiş ve öğretmiş, Kur'ân okumuş bir kimse olup o da Allah'ın huzuruna getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder.

- Allah: "Peki bu nimetlere karşılık ne yaptın?" diye buyurur. - Adam: "İlim öğrendim, öğrettim ve senin rızan için Kur'ân okudum." cevabını verir. -Allah da buyurur ki: "Yalan söyledin. Sen, 'âlim' desinler diye ilim öğrendin, 'ne güzel okuyor' desinler diye Kur'ân okudun. Zaten bu sözler de senin için söylenmiştir." Sonra emredilir de yüzüstü cehenneme atılır.

Daha sonra Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kimse Allah›ın huzuruna getirilir. Allah verdiği nimetleri ona hatırlatır, o da onları itiraf eder. Bunun üzerine Allah: - "Peki ya sen bu nimetlere karşılık neler yaptın?" diye buyurur. - Adam: "Senin rızanı kazanmak için sevdiğin yollarda harcadım." deyince Allah kendisine: "Yalan söylüyorsun, halbuki sen bütün yaptıklarını, 'Ne cömert adam.' desinler diye infak ettin. Bu söz de senin hakkında gerçekten söylenmiştir." buyurur ve ardından da Allah›ın emri üzerine bu kimse de yüzüstü cehenneme atılır." (٧)

Hadisi şerifte verilen birçok mesajdan biri Allah'ın kendilerine ilim, mal ve güç -kuvvet yani sıhhat verdiği kimselere Rabbimizin ilk önce her birine vermiş olduğu nimetleri hatırlatmasıdır. Bu üç şahıstan her birine ayrı ayrı değişik nimetler verilmiştir. Verilen nimetlerin şükrünün nasıl eda edildiği suali üzerine, yine her biri dünyada insanlar tarafından sıfatlandığı üstün özelliklerini Allah'a arz eder. Onlar halk nazarında şehit dir veya Allah'ın kendisine ilim nimetini verdiği bir âlimdir, veya Allah'ın zenginlik verdiği, zengin ve cömert bir insandır. Fakat riya ile yapılan amellerin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Onların istediği Allah'ın rızası değil, insanların övgüsü idi. Övüldüler de. İşte kendilerine böylesine güzel ve üstün nimetler verildiği halde, bu nimetleri O'nun rızası için kullanmayanların, nefsini tatmin edenlerin akibeti ilk olarak cehenneme atılanlardan olmaktır.

Bu hususta yine Allah(cc) Kur'ân'ı Kerim'de: "İnkâr edenlere gelince, ne malları, ne de çocukları Allah'a karşı onlara bir fayda sağlamayacaktır. Onlar ateşin çırasıdırlar (vakûdu en nâri)"(Âl'i İmran,3/10) buyurarak, mal zenginliği ile güç ve kudreti temsil eden evlat zenginliğinin kendisine ahiretde fayda sağlayacağını zanneden nankör kâfirlerin bu mallarının ve güçlerinin ahiretde bir işe yaramadığı gibi, bilakis kendilerine diğer insanlara verilmeyen zenginlik, iktidar ve güç nimetinini Allah için kullanmayıp da, Allah'a karşı kullananların, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemde yanan değil, daha da beteri yakan yani ateşin çırası, tutuşturucusu olan kişilerden olacağını beyan etmektedir. Malumdur ki "vekûd(kuru odun), yanan ve hatta yakandır. İmam Râzi tefsirinde ateşin yakacağı, elem ve acı vereceği azabın mahiyetini açıklarken; "Bu, adetâ zirvede bulunan çok manidar bir ifâdedir. Çünkü cehennemin kuru odunlarla yanarcasına, kâfirlerle tutuşup yanmasından daha şiddetli bir azâb olamaz. Bu kelime, vâvın fethasıyla okunduğunda, ateşin kendisiyle tutuştuğu odun anlamına gelir. Damme ile okunursa, (ateş iyice tutuştu) ifâdesindeki fiilin masdarı (mef'ûl-i mutlakı) olur" diyerek güç ve kudret sahibi olan nankör kâfirlerin cehennem yakıtlarının tutuşturucusu, daha şiddetli yanıcı yakıtı olduğunu açıklayarak, azabının şiddet dercesine işaret eder.

Allah (cc) Kur'ân'ı Kerim'de peygamberine hitaben: "Eğer sen onlara meyletseydin, biz sana dünyada da, ahirette de azabı kat kat verirdik"(İsra,17/75) buyurmuştur. İmam Râzi Mefâtihul Ğayb isimli tefsirinde bu ayeti şöyle açıklar: "Bu azabın kat kat olmasının sebebi ise şudur: Allah'ın, peygambere olan nimetleri pek çoktur. Binâenaleyh, onların günahları da o nisbette büyük olur. Böylece, o günahlardan dolayı müstehak olacakları azâb da çok olur.

Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'in, "Ey peygamber zevceleri, içinizden kim açık bir terbiyesizlik ederse, onun azabı iki kat arttırılır" (Ahzâb: 33/ 30) ayetidir" der. Çünkü peygamber hanımı olmak birçok nimeti beraberinde getirmiştir. Kendilerine evlilik hayatlarında olsun, dini hayatlarında olsun bir diğer kadınların sahip olmadıkları birçok manevi üstünlükler getiren bu durum, onların diğer kadınlara kıyasla hata yapma oranlarının düşük olmasını gerektirir. Maddi ve manevi olarak eksik ve zor hayat şartlarında yaşayan kadınlarla, daha müreffeh ve güzel şartlarda yaşayan kadınların yapmış oldukları hatalara verilecek cezalar aynı değildir. Her türlü olumlu şartlara rağmen yine de yanlışlara düşen insanların vebali daha ağırdır. Mesela hırsızlık çirkindir, ama hiçbir ihtiyacı olmadığı halde başkalarının malını çalan kişinin hırsızlığı daha da çirkindir. İmam Râzi yine bu hususta: "Nimetin çokluğu masiyet halinde, sorumluluğun da büyük olmasını iktiza eder"(8)diyerek, nimet içinde yüzenlerin yapmış olduğu hatanın, diğer insanlara nispetle daha da büyük olduğunu beyan eder. Yine aynı yerde İmam Râzi özellikle kendilerine ilim nimeti verilenlerin inkârını, diğer bilmeyen insanların inkârından daha da kötü olduğunu beyan ederek şöyle der: "(Âlimlerin) inkârları, sadece tek bir delil bilen kimsenin küfründen daha şiddetlidir." Kendilerine ilim nimeti verilmiş olan âlimlerin yapmış oldukları hataların, diğer insanların yapmış olduğu hatalara nispetle çok daha kötü olduğu ile ilgili ayrı bir yazımız olacaktır, inşallah.

Kendi nefsimde ve çevremde Allah'ın bize vermiş olduğu nimetlere şöyle bir baktığım zaman kendimizi bir bolluk ve refah denizi içinde görüyorum. Allah (cc) bizi en başta imanlı, eksiksiz bir yaratılışla, sağlıklı, bol yiyecekler, güzel evlatlar, masmavi bir gökyüzü, yemyeşil bir çevre, güzel bir manzara, çevremde her türlü çeşit çeşit nimetlerin satıldığı mağazalar ve bunları alabilecek imkânlar ile donattığını görüyorum. Hastalandığım zaman hemen yakınımda olan hastane ve doktorlar ve daha saymakla bitiremeyeceğim birçok nimet. İşte sahip olduğum bu kadar nimet içerisinde Gazze'li Seraj ismindeki bebek haberi gözüme çarpıyor. Seraj bebek, daha önceden Türkiye de tedavi görmüş ve ülkesine gitmiş. Tekrar ameliyat olması gerekiyor. Türkiye ye gelmiş ama ameliyat edilemiyor; niye? Çünkü ameliyat olması için en az 10 kilo olması gerekiyorken o sadece 6 kilo geliyor. Gazze'de bulunan her çocuk gibi o da beslenememiş, yiyecek yok, zalim İsrail ambargosu altında inim inim inleyen binlerce çocuktan sadece biri. Annesi ağlıyor, Müslüman kardeşim, bacım, çaresizliğin verdiği acı ile gözyaşları içinde. Ben ise bu haber karşısında üzülüyorum, lezzetlerim bulanıyor. Filistinli kardeşlerim aç iken, işgalci Siyonist rejimin çizmeleri altında zalimce ezilirken kendimin rahat evimde, yiyeceklerle donatılmış soframda, sayısız nimet içinde bulunmaktan bir Müslüman olarak eziliyorum. Zalimlerin zulmünden, mazlumları kurtarma hususunda Allah(cc)'ın bana vermiş olduğu görevi hakkıyla yerine getirememenin, bu duruma seyirci kalmamın ezikliği içinde çaresizce kıvranıyorum.

Birkaç gün sonra yine bakıyorum, bu kez Afrika'da ve özellikle Somali'de insanlar açlıktan ölme tehlikesi ile karşı karşıya ve bir bir ölüyorlar. Açlıktan?.!!!! 21.Yüzyıl teknoloji dünyasında?!!!! Uzay çağında?!!!!.İnsanların, insanlık için Ay'a, Mars'a ve diğer gezegenlere uzay araçları gönderdiği bir zamanda dünyada insanlar açlıktan ölüyor! Dünyanın yarısına yakınının obez olduğu bir ortamda diğer yarısı açlıktan ölüyor ve ben de obez olan taraftayım. Bolluğun ve refahın ortasındayım, her gün çöplere tonlarca bayat ekmeğin atıldığı ülkelerden birinde yaşıyorum. İşte bütün bunlar bir Müslüman olarak beni kahrediyor.

Ve son yıllarda Myanmar ordusunun katliamlarından kaçarak, Bangladeş'e sığınmak zorunda kalan 1,5 milyon'a yakın sayıda olan Arakan'lı Müslümanlar. Maruz kaldıkları zulümler sonucu evlerini, yurtlarını ve hatta bir kısım yakınlarını ülkelerinde bırakarak, çok zor şartlar altında mülteci kamplarında "yaşayan" diyemiyorum, "diri kalmaya çalışan" kadın, çocuk, hasta ve zayıf erkekler. Çaresizlik içinde, bulundukları kamplardan dışarı çıkamayan, bambudan yapılmış kulübelerin içinde, teknolojinin bütün imkânlarından yoksun olduğu gibi, çocuklarının karınlarını doyurmakta bile zorlanan çaresiz insanlar. Panda'lara, balinalara, göçmen kuşlara, sokak hayvanlarına sağlanan imkânların, kendileri için uygun görülmediği ve haşerat muamelesine tabi tutulan mustazaf kardeşlerimiz. Ve yine yaşadığımız coğrafyaya yakın olarak ülkelerinden kaçmak zorunda kalan Suriyeli komşularımız. Evleri, işyerleri bombalanan, çocukları ve yakınları zalimlerin zulmüne maruz kalan, en sevdiklerini şehit veren insanlar. Hiçbiri düzenlerinin bozulmasını istemediği halde, topraklarımıza, bizlere sığınan Müslüman kardeşlerimiz. Bizlere düşen, ekmeğimizden bir dilim, rahatlığımızdan küçük bir fedakârlık, gücümüzün yettiği kadar imkânlarımızdan az bir paylaşım ile onların sıkıntılarına bir nebze de olsa ortak olmak değil midir? Allah'ın bizlere vermiş olduğu nimetlerden, fakirin, mazlumun ve kardeşlerimizin hakkı olan küçük bir bölümü, onlar için niye esirgiyoruz. Haydi bunu yapamadın, imkânın el vermiyor, hiç olmaz ise küçük bir destek, onları görünce az bir gülücük, sevgi ve merhamet duyguları ile yapılmış olan küçük bir destek hareketi bile sadakadır. Yeter ki düşmanlık değil dostluk mesajı verilsin. Yapılması gereken budur. Eğer bu kadarını dahi onlardan esirgiyor isek, o halde Allah'ın kendilerine nimet verdiği kimselerin azabı kat kattır.

Allah (cc) Kur'ân'ı Kerim'de: "O ki, sizi açlıktan doyurdu ve korkudan emin kıldı"(Kureyş,106/4)buyurarak, bizlere olan nimetini hatırlatmıştır. Bizler de her hususta mükemmel olmasak da, en azından onların yaşadığı şartlarda yaşamıyoruz. O halde bizim yapmamız gereken olumlu hallerimize şükürdür. Şükür de ihtiyaç sahiplerine yardım etmeyi öngörür iken bunu yapmayıp bilakis mazlumları itip kakan, onları hor gören ve onlara düşmanlık eden kimseler durumuna düşmemek, dinimizde zaafa uğramamak adına şu ayetteki mesajı kalbimizin üzerine nakşedelim: "Dini yalan sayanı gördün mü? Odur yetimi şiddetle itip kakan ve yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen"(Maun,107/1-3) İtip kakan, dışlayan, söven, şikâyet eden, bencillik ve egoistlik yapan, hatta surat ekşiten değil; veren, yardım eden, gülen bir Müslüman olalım. Bedenlerimiz pırıl pırıl, mis kokulu, ruhlarımız ise çirkin ve iğrenç olmasın.

Allah'ın azabı varlıklı, fakat nankör insanlar için kat kattır.

____________________

(1) Sputniknews.com.turkıye; hürriyet.com.tr.gundem

(2) Buhari, Meğazi 35

(3) İbn Ebi Şeybe, Kitabu'l-İman(nşr.el-Albani)sh.33 Dımaşk ts.

(4) Buhari,İman 7.; Müslim, İman 71-72; Tirmizi, Kıyamet 59; Nesâi, İman19,33.; İbni Mace, Mukaddime 9

(5) Taberânî, Mu'cemu'l-Evsat,1,63; Buhari, Mezalim 3, Birr 59; Ebû Davud, Edeb 60(4946); Müslim Zikr 38(2699)Tirmizi,Birr19

(6) Ali Arslan, Büyük Kur'ân tfs. İbrahim 34.

(7) Müslim, İmâret 152, hadis no: 1905; Tirmizî, Zühd 48, hadis no: 2383; Nesâî, Cihad 22

(8) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb,Bakara 40.

 
Misak Dergisi 346. Sayı
Eylül 2019

 

...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya