Kavramların Ezeli Bir Değeri Var mıdır?
Peygamberimiz Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şerifleri'nde; 'Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu" (Buhari) buyurmuşlardır. Hadis-i Şerif, Allahü Teâlâ'ya (cc)isnad edilebilecek mekân ve zaman mefhumlarını ortadan kaldırmaktadır. Zira 'hiçbir şey" kavramının içerisine öncelikle zaman, daha sonra ise mekân kavramı girer. Allahü Teâlâ'ya (cc) isnad edilen evvel veya ezeli kavramlarının 'zaman" mefhumuyla irtibatı yoktur. O (cc)'nun başlangıcı yoktur. Zira başlangıcı olan her varlık sonradan olmadır ve yaratılmıştır. Aynı Hadis-i Şerif'i mekân nispetiyle düşünecek olursak Allahü Teâlâ'nın (cc) zatıyla Arş'ta olduğunu söylemek, yer olarak gökte olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir, akla terstir ve en önemlisi Allah ile mahlûk arasındaki farkı sıfırlamaktadır. Allah'ın varlığı kendindendir, zamandan ve mekandan münezzehtir.
Bünyamin ATEŞ
18.09.2019 11:00
234 okunma
PEYGAMBERİMİZ (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde; 'Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu" (Buhari) buyurmuşlardır.
Felsefe sahasını en çok meşgul eden kavramın 'varlık" kelimesi olduğunu söylemek mümkün. Kavram, tüm varolanları içine aldığı gibi tüm varolanların ötesinde 'olduğu gibi" tarif edilemez açıklıkta kabul edilmektedir. Kavramın kendisi hakkında konuşabildiğimize göre var olan her zaman var olduğu gibi varlığı dünya veya herhangi bir mekânla sınırlandırmak da mümkün değildir. Varlığı mekân kavramıyla sınırlandıramazsınız zira, her varlığa mekân izafe ettiğinizde varolanları içine alan mekânın mekânını da gündeme getirmek zorundasınız ve bu durum sonsuza kadar devam edeceğinden bir noktadan sonra abesle iştigal olur. Bununla birlikte varolanları ancak zaman kavramıyla anlıyoruz. Zaman varlığın üzerinden geçtikçe varlık açığa çıkmakta varlık, kavramı anlamlı hale gelmektedir. Zaman (başlangıç noktası) olmasaydı yaratılmış hiçbir varlığı idrak etmemiz mümkün olmazdı. Bu manada zaman bir süreç olmaktan çok, Allah'ın varlığı tekrar tekrar yaratması anlamına gelmektedir. Varlığın mekândan bağımsız olarak var olması mekân ve mekânın içindeki hiçbir şeyin var olurken varlığını borçlu olduğu şeylerin tamamının mekân ve mekân içerisindeki her şeyden azade olduğunu kabullenmemizi sağlar. Mesela insanı meydana getiren meni parçası değil, meniyi ve meniden insan yapan/yaratan Allah'ı görmemizi gerektirir. Ayrıca varlık, mekândan bağımsız olarak sadece var olduğu için varsa (mekândan bağımsızlık mekâna muhtaç olmama anlamında değil) ruhlar âlemini veya ahiret hayatını inkâr etmek saçmalık derecesinde bir hüküm haline gelir.
Peygamberimiz (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde; 'Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu" (Buhari) buyurmuşlardır. Hadis-i Şerif, Allahü Teâlâ (cc)'ya isnad edilebilecek mekân ve zaman mefhumlarını sıfırlamaktadır. Zira 'hiçbir şey" kavramının içerisine öncelikle zaman daha sonra ise mekân kavramı girer. Allahü Teâlâ (cc)'ya isnad edilen 'evvel" veya ezeli kavramlarının 'zaman" mefhumuyla irtibatı yoktur. O (cc)'nun başlangıcı yoktur. Başlangıcı olan her varlık sonradan olmadır ve yaratılmıştır. Aynı Hadis-i Şerifi mekân nispetiyle düşünecek olursak Allahü Teâlâ (cc)'nın zatıyla Arş'ta olduğunu söylemek, yer olarak gökte olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir, akla terstir ve en önemlisi Allah ile mahlûk arasındaki farkı sıfırlamaktadır. Allah'ın varlığı kendindendir, zamandan ve mekandan münezzehtir.
'Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu" Hadis-i Şerifi bize bir başka açılımı da sağlıyor. 'İyi, kötü, güzel, çirkin" gibi kavramların da kendine mahsus, müstakil, zamanlar üstü bir manası olamaz. 'O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu" tespitinin içerisine kavramsal varlıklar da girmektedir. Kavramsal varlıklarda bir başlangıç noktasına muhtaçtır ve onları da zamanlar üstü düşünmek aslında onların hiçbir zaman olmadığı hükmüne sürükler bizi. Bu meseleyi biraz açmaya gayret edelim.
Masum bir bebeği öldürmek insanlar arasında genel olarak çirkin/kötü bir fiil olarak kabul edilir. İçimizdeki vicdan bebek öldürmeyi bize çirkin gösterir. Lakin bu çirkinliğin bütün zamanlar ve bütün varlıklar için böyle olduğunu söylemek zor. Zira reşit bir insanın bebek öldürmesi çirkin iken Azrail (as)'ın bir bebeğin ruhunu teslim olması tartışmasız bir şekilde güzeldir, hikmete uygundur. Azrail (as)'ın fiillerinin güzelliği ve hikmete uygunluğu Allah'ın emirlerini harfiyen yerine getirmesi dolaysıyladır. Evet, reşit bir insanın bebek öldürmesi çirkin iken Azrail (as)'ın bebek dahi olsa can alması güzeldir. Meselenin diğer yönü de şudur: Öldürülen her bebek neticede ölecektir ve ölecek bir varlığı öldürmek mutlak manada kötü olamaz. Dolayısıyla dünyevi /mekânsal anlamda bir şeye iyi veya kötü diye hüküm vermek nihayetinde saçmalıkla maluldür. Sırf bu sebeple demokratik-laik meclislerin çıkardığı hüküm ifade eden tüm kanunlar en nihayetinde saçma sapan bir hükme dönüşürler. İşte tam da bu noktada saçmalığı gizlemek için laik meclisler; bir takım kavramların ezeli/zamansal üstü anlamı olduğunu iddia ederek kendi çıkardıkları kanunların iyiliğe hizmet ettiklerini kötülüğü ise men etmek amacıyla çıktığını iddia ederler. Oysa dünyevi anlamda iyi, kötü, güzel, çirkin gibi kavramlara ezeli, mekânlar ve zamanlar üstü bir değer atfetmek mümkün görünmemektedir. Örneklerimizi bebek hadisesi kadar radikal olmasa da bir başka hususla açmaya çalışalım.
Nesh kavramını biliriz. Şer'i bir hükmün bir başka şer'i hüküm tarafından ilga edilmesidir. Mesela Peygamberimiz (sav) Medine'de Kudüs'e doğru namaz kılarken daha sonra gelen bir emirle Kabe'ye doğru namazını kılmıştır. Bu noktada ilk şer'i hüküm olarak Kudüs'e doğru namaz kılmaya çirkin diyemeyiz. Kabe emri geldikten sonra bir kimse Kabe'ye doğru namaz kılmayı hafif sayarak Kudüs'e doğru namaz kılsa fıkıh kitaplarına göre o kişinin küfrüne bile hükmedilebilir.
Hz. Âdem (as) ile birlikte birçok Peygamber gelip geçmiştir. Her peygamberin getirmiş olduğu akaid (inanç esasları) aynı olsa da şer'i hükümlerde farklılıkların olduğunu biliyoruz. Tüm farklılıklarına rağmen peygamberlerin bildirmiş olduğu şer'i hükümlerin tamamı güzeldi, iyiydi ve uyulması gereken kurallar bütünü idi.
Sözün başına dönecek olursak... İyi veya kötü kavramlarına kendinden menkul bir güç atfetmek doğru değildir. Rabbimiz (mealen) şöyle buyurmuştur: 'Biz onlara: 'Kendinizi öldürün veya yurtlarınızdan çıkın' diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapamazlardı. Fakat kendilerine verilen öğütleri tutsalardı, elbette haklarında hem daha hayırlı, hem de daha sağlam olurdu."(Nisa Suresi: 66) Ayet-i Kerime'de (farz-ı muhal) intihar emri olsaydı çok az insanın buna uyacağı beyan edilmiştir. Ayet-i Kerime'de 'intihar kötüdür ve bu yüzden biz emretseydik bu kötülüğü işlemezdiniz" denilmemekte aksine emre uymaları, 'hem daha hayırlı olurdu hem de daha sağlam olurdu" buyrulmaktadır. Kaldı ki bir başka ayet-i kerime'de Musa (as)'ın kavmine tebliği şöyle beyan edilmektedir: 'Hani bir zamanlar Musa, kavmine dedi ki: Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tövbe ile dönün de kendinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî (Yaratıcınız)katında sizin için hayırlıdır, böylece tövbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o tövbeleri kabul edendir ve Rahîm'dir."(Bakara Suresi: 54)
Bu noktada makul bir eleştiri olarak; 'İyi ama bebek öldürmek hiçbir şer'i hüküm olmasa bile vicdanımızda çirkin kabul edilmekte, içki içmek aklı yok ettiği için hoş görünmemekte, zina, hırsızlık gibi fiiller hemen hemen insanların tamamında iğrenilen fiiler olarak resmedilmektedir. DolayIsıyla iyi ve kötü gibi kavramlara kendinden menkul bir değer atfetmek gereklidir" denilebilir. Lakin, birincisi; yukarıdaki fiilleri güzel gören insanlar bulunabilmektedir. Ama daha önemlisi fıtratımız ile şer'iat arasında tam bir mutabakat olduğunu söylemek mümkün. Esasen fıtratımız ile şer'iat arasında mutabakat olmasaydı gücümüzü aşan şer'i hükümlerle muhatap olmak zorunda kalırdık. Azrail (as)'da yaptığı fiileri çirkin görerek yapmamakta. Hatta her emri güzel ve hikmete uygun olduğunu yakinen bilmektedir. Azrail (as)'da muhatap olduğu emirlere uygun bir fıtratta yaratılmıştır. Esasen insanın şer'iata uygun bir fıtratta yaratılması şer'iatı reddeden insanların ebedi cehennemi hakketmelerine bir delil olur. İnsan kendini, manayı reddetmeden ebedi cehenneme giremez. Şer'iat ile sadece fıtrat değil dünya hayatı da mutabık olarak yaratılmıştır. Mesela yerçekimi kanunu olmasaydı Kabe'ye doğru namaz kılma emrini yerine getirmemiz mümkün olmayacaktı. Fıtrat ve şer'iat arasındaki mutabakatı biraz açarak yolumuza devam edelim.
Taoculuk akımında Allah'a ulaşmak için nefsi bütün bağlardan kurtularak Alllah'a yönelmek esastır. Allah'a ulaşmak için nefiste yer alan cinsel isteği yok etmeli, yemeklerden zevk almamalı, para kazanmayı sevmemeliyiz. Halbuki biz öyle bir fıtrat ile yaratıldık ki; ölsek bile karşı cinse karşı özlem duyarız, lezzetli yemekleri severiz. Bedenimiz ölümlü olsa bile nefsi isteklerimiz ebedidir ve bizden asla ayrılmayacaktır. Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de cennet nimetlerini anlatmakta ve oraya karşı içimizde bir özlem olmasını istemektedir. Esasen cennet nimetlerini küçümseyen kimselerin müslüman olduklarını da söyleyemeyiz.
Bize emredilen 'oruç" emrini ele alalım... Oruç nefsi isteklerimizi yok etmemekte sadece bu istekleri disipline etmektedir. Kaldı ki gün boyu oruç tutup iftarda yemek yiyen insanın yemekten aldığı zevk ile sürekli yemek yiyen insanın yemekten alacağı zevk de aynı olmayacaktır. İslam, nefsi yok etmez sadece disipline eder ve cennet hayatında çok çok daha fazlasını hem de ebediyyen vaat eder. Esasen nefsi isteklerimiz olması, menfaatlerimizi düşünmemiz Allah'ın bizden yana herhangi bir menfaatinin, beklentisinin olmadığının ispatlarından biridir. İnsan sürekli ister, diler... Verme makamı değildir onunkisi. Allah ise sürekli ihsan eder, asla en ufak bir şekilde de olsa herhangi bir şey almaz. Bu noktada 'iyi ama ibadetlerimiz... Allah'a sunulan şeyler değil midir?" diyebilirsiniz... Bu sorunun tek kelime ile cevabı 'Hayır." Mesela 'Subhanallah" zikrini çektiğinizi farz edelim. 'Subhanallah" zikri ile kalbinizde yer tutması muhtemel Allah'ın noksan sıfatlara sahip olabileceği duygusunu silersiniz, şeytanın vesvesine karşı korunursunuz, dünya hayatında sığınacağınız Allah'a yönelirsiniz; kısaca, kendi psikolojinizi düzeltirsiniz. Allah'ın emrettiği tüm ibadetler ve yasaklar öncelikle ve sonralıkla bizzat bizim içindir. Faydası bizedir, Allah'a değil. Allah'ın vaat ettiği cennet ise mü'minlerin Allah'a olan faydasından değil, Allah'ın otoritesini kabul edenlere Allah'ın bir hediyesidir. Çeşitli ayetlerde zikredilen 'yaptıklarınıza karşı cennet" mealindeki hükümler bizi taltif etmek ve kendi aramızdaki cennet tabakalarını sınıflandırmak içindir. Kısaca Allah kelimenin tam anlamıyla karşılıksız ihsan eder. Ve hatta dünya hayatında öyle ihsan eder ki, -haşa- kendisi yokmuş gibi minnetsiz olarak ihsan eder. Düşünelim. Hiçbirimiz nefes almak için önce Allah'ı zikretme gereği içerisinde bile değiliz. Allah'a verdiği nimetler karşısında hiçbir şey veremeyiz. Şükrümüz bile Rabbimizin ihsanıdır.
Yeniden konumuza dönecek olursak... 'La ilahe İllallah" kelimesi ile sadece –hâşâ- Allah'a ortak koşulan somut varlıkları değil soyut ya da kavramsal varlıkları da reddederiz. İyi, kötü, güzel, çirkin gibi kavramlara ezeli güçler atfetmek ve bu güçlerle kendinden menkul iyi ve kötü gibi hükümler bina etmek Allah'tan başka ilah edinmek manasına gelir. Aslında en yaygın şirk çeşitlerinden birisi de budur. Kur'an-ı Kerim'de Yusuf (as)'ın tebliği (mealen) şöyle beyan edilir: 'Sizin Allah'ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler."(Yusuf Suresi: 40) Dikkat edilirse müşriklerin bazı isimlere taptıkları ayette açıkça beyan ediliyor. Esasen bugün 'insanı aşan hiçbir hakikat yoktur" iddiasındaki meclisler kendilerince 'iyi, kötü" gibi kavramlar icat etmekte ve bu kavramlar çerçevesinde yasak ve serbest gibi kanunlar çıkararak kavramlarını Allah gibi değerlendirmektedirler. İyi, kötü, güzel ve çirkin kavramları ezeli bir varlıktan (Allah'tan) geliyorsa ezeli bir mana kazanır ve ancak o zaman değerli olabilir.
İslam Tarihi'nde 'Mutezile'nin" iki mühim ve şirke kadar uzanan hatası olmuştur. Bunlardan birisi maddeye 'kendinden menkul bir güç" atfetme... İkincisi de kavramların sanki ezeli bir varlığı olabilirmiş gibi iyi ve kötünün akılla bilinebileceğini iddia etmeleri. Mutezile'nin birinci hatasının yanlışlığı açık. Madde sürekli bölündüğü zaman ortada elimizde kalacak değer (sıfır) dır. Kaldı ki matematiksel denklemde de bir sayının sonsuza bölümünde elimizde kalan rakam sıfırdır. Öyle ise âlemde bulunan hiçbir varlığın kendinden menkul bir varlığı olamaz. Varlığa her an yaratan ve güç veren Allah'tır. Mutezile'nin ikinci hatasının da yanlışlığı açık. Zira bir şeyin iyi ve kötü olduğuna dair bilginin akıl ile bilinmesi için öncelikle 'iyi ve kötü" gibi kavramların önceden var olması lazımdır. Allah ile birlikte bir başka varlığın ve hatta kavramın olması mümkün değildir. Kaldı ki kavramların O'nu var eden bir var edicinin olması aklın bir gereğidir. Mutezile aklı redderek aslında kendini de reddetmiştir.
İdeolojik anlamda demokrasi, laiklik, yükselen bir değer olarak 'özgürlük", 'insan hakları" vs. gibi kavramlar da kendinden menkul bir değer ifade etmezler. Zira bu kavramsallaştırmalar kendinden menkul bir güce sahip olmayan insan eseridir. Lakin kavramlar, insan gibi ölümlü olmadıklarından sahte tanrı olarak kabullenmeleri daha kolay olabilmektedir.
"Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu" Evet yoktu... Aslında insanlar, gerçek bir gözle değerlendirseler zamanın içerisinde var olan hiçbir şeyin kendinden menkul bir gücü olmadığını görebilirler. Hele kavramsal hiçbir güç yoktur. Bu noktada Müslüman olmak demek; iyi, kötü, güzel, çirkin, yasak, serbest gibi kavram ve normların tamamını Allah'a dayayan, Allah'tan alan insan demektir. Müslümanlar kendi kafalarında ürettikleri kavramlara, kişilere tapmazlar. Sadece Allah'a boyun eğerler. Kendi kendilerine kanunlar çıkartmazlar, Allah'ın hükümlerine teslim olurlar. Allah'tan başkasının uydurduğu kavramlara, tağuti güçlere bir değer atfetmezler.
 
Misak Dergisi 346. Sayı
Eylül 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya