Ehl-i Sünnet Ve'l Cemaatin İtikadi Görüşleri
İnsanların kurtuluşa ermeleri Peygamberimiz'in ve ashâbının yolu üzere olmaları şartına bağlıysa, bu güzide asrın itikâdi görüşlerinin neler olduğunu bilmek ve inanç temelini ona göre bina etmek durumundayız. Zira inanç noktasında Peygamber ve ashâbı gibi düşünmediğimiz müddetçe amelimizin ne konumda olursa olsun hiçbir faydasının olmayacağı malumdur. Müsbit olan hükümlerin keyfiyetini selefimiz olan müctehid imamlarımızdan öğrenmediğimiz sürece, ayaklarımızın bu dinde sabit kalması mümkün değildir. Bu makalemizde kaynak olarak Mezhepte imamımız olan Ebu Hanife efendimizin inanç (tevhid) bağlamındaki (Vasiyyeti İmam Ebi Hanife) adlı eseri tercih ettik. Bu eserin önemli bölümlerini tercüme etmeye gayret etktik. Bu eserde imam Ebu Hanife bidat ehline inanılması zaruri olan konuları bildirmiş, Peygamberimiz'in ve ashabının inanç noktasında nasıl düşündüğünü bir nasihat bağlamında ele almıştır. Bu nasihatin hem Post-modern anlayışına sahip bidat ehline, hem de kendilerini selef diye isimlendiren aslında selefimizden çok uzak düşünen kardeşlerimize bir nasihat bağlamında olmasını temenni ediyorum.
Hüseyin ÇİP
18.09.2019 10:55
340 okunma
HAMD hakkıyla hamde layık olan, âlemlerin Rabbi, din gününün sahibi, günahları çokça bağışlayan, şefkat sahibi Allah'adır. Salât ve selâm kendisiyle karanlıkların yerini aydınlığa bıraktığı, canlarımızdan, mallarımızdan, eş ve çocuklarımızdan değerli o kutlu Peygamber Hz. Muhammed (sav)'e ve onun pak âline ve yiğitlikte emsâli görülmemiş ashâbınadır.
Hayatın her alanına hâkim olmaya başlayan Post-modern dünya anlayışının, Müslümanlar üzerinde de tesirini göstermeye başladığı inkâr edilemez bir vakıadır. Özellikle son asırda algılarımız, kültürümüz, yaşam tarzımız, dünya ve ahiret anlayışımız, Post modern furya ile sarsılmaya, dönüşmeye ve farklı inanç sahipleri ile benzeşmeye başladı. Nihayetinde itikadımızı örseleyecek dereceye kadar ilerledi. Bugün Allah, Peygamber, kader, ahiret vb. inançlarımız üzerinden, bunların yanlış anlaşıldığı, öteden beri hatalı anlatıldığından dem vurarak, adına"uydurulan din" kendi inançlarına da "indirilen din" diyen slogan sahipleri, Post-modern anlayışın bu ümmete birer hediyesidir(!) Laik eğitimin göklere çıkarıldığı, adeta batıla hak kisvesi giydirilmeye çalışıldığı şu asrımızda ilim tahsil etmek her Müslüman erkek ve kadının üzerine farz-ı ayn'dır. İlim tahsil ederken onu usulüne göre tahsil edip, gereğini yerine getirmek ise bambaşka bir meziyete sahip olunması gerektiğinin bir başka yönüdür. İmtihan gereği Hak ile batılın mücadelesinin devam ettiği şu dünya arzında kurtuluşa erecek olanların yetmiş, üç fırkanın içinde sadece fırkay-ı Naciye olan Ehl-i Sünnet Ve'l-cemaat'tir. Bu hususun Peygamberimiz'den gelen naslarla sabit olduğunu bir defa daha söylemek zorundayızSahabelerin merakla fırka-ı Naciye'nin kimler olduğu noktasındaki sorusuna; peygamberimiz'in "Benim ve ashabımın üzerinde bulunduğu yoldur" diye cevap verdiği yine naslarla sabit bir meseledir. Peygamber ve ashabını takip etmenin yolu ise öncelikle bir inanç sisteminden geçtiği malumdur. Hz. Adem (as) dan son peygamber Hz. Muhammed (as)'a kadar gelen bu dinin en büyük ayrıcalığı ve özelliği bu dinin kendisine has bir inanç sistemine sahip olmasıdır. Ancak inanç sistemi tashih edildiği zaman, azalardan sadır olan ibadetlerin kabul olunacağı bir dinle karşı karşıya olduğumuzun farkında olmamız gerekmektedir. Dikkat edilirse İslâm'ın şartlarından bahsedilirken namaz, zekat, oruç ve hac'dan önce kelime-i şehadetin zikredilmesi manidardır. Asrımızda sanki Ehl-i Sünnet'in; yetmiş üç fırkadan bir tanesini teşkil ediyormuşçasına anlatılması, içinde bulunduğumuz buhranın ne denli derin olduğunun bir tezahürüdür. Ehl-i Sünnet'in bu dinin ta kendisi olduğunu anlatmak ve herhangi bir fırka olmadığını bütün gücümüzle haykırmamız bizlere düşen en büyük sorumluluktur. Çünkü Ehl-i Sünnet'in dışındaki bütün fırkaların (bu söz kimilerini bir hayli rahatsız ediyorsa da sorun değil, kınayıcının kınamasından korkmamak mü'minin şiarıdır) ehli bid'at diye isimlendirilmesi söz konusudur. Bundan dolayı Ehl-i Sünnet noktasında hassasiyet gösterilip bu meseleyi biraz daha ciddiye almamız gerekmektedir. Bir insanın Ehl-i Sünnet olması için özellikle; Kur'ân, sünnet, icma-i ümmet ve kıyas'ı fukahaya inanmış olması gerekmektedir. Bunlardan herhangi birinde sıkıntısı olan insanın kıyamet günü Allah'a zor hesap vereceğini düşünür ve bu şekilde inanırız. Bu dini Allah peygamberine göndermiş, O ashabına, ashabı ise kendilerinden sonra gelen tabiin ve onlar da kendilerinden sonra gelen tebei tabiine aktarmıştır. İlim tahsil ederken bu silsileyi gözden kaçırmış olmak aynı zamanda bütün hayır ve saadet yolunu gözden kaçırmış olmak demektir. Peygamberimiz ve ashabının hem nasıl bir inanç, hem de nasıl bir ibadet anlayışına sahip olduğunun bilgisi bizlere müctehid ulema tarafından bildirilmiştir. Müctehid ulemaya tabi olunması gerektiğine inanmak aynı zamanda anlayışda insanın firaset sahibi olduğunun bir emaresidir. Bunun dışında müctehid olmadığı halde naslardan kendi batıl anlayışını peygamberimize isnad etmek ve hakkın o olduğunu iddia etmek insanın bir tezahürüdür.
Bu bağlamda samimi Müslümanlar tarafından adeta Kur'ân ve Sünnet'te bir araya gelelim sözlerinin slogandan öteye gitmediğinin de altını çizmekte fayda vardır. Kur'ân ve Sünnet'in yorumunu selefimiz olan müctehid imamlarımız'dan öğrenmediğimiz sürece, ayaklarımızın bu dinde sabit kalması adeta mümkün görünmemektedir. Bu yazımız da kaynak olarak Mezhepte imamımız olan Ebu Hanife efendimizin inanç (tevhid) bağlamındaki (Vasiyyeti İmam Ebi Hanife) adlı eserin önemli bölümlerini tercüme etmeye gayret gösterdik. Bu eserde imam Ebu Hanife bidat ehline inanılması zaruri olan konuları bildirmiş, Peygamberimiz'in ve ashabının inanç noktasında nasıl düşündüğünü bir nasihat bağlamında ele almıştır. Bu nasihati hem Post-modern anlayışına sahip bidat ehline, hem de kendilerini selef diye isimlendiren aslında selefimizden çok uzak düşünen kardeşlerimize bir nasihat bağlamında olmasını temenni ediyorum.
İnsanların kurtuluşa ermeleri Peygamberimiz'in ve ashâbının yolu üzere olmaları şartına bağlıysa, bu güzide asrın itikâdi görüşlerinin neler olduğunu bilmek ve inanç temelini ona göre bina etmek durumundayız. Zira inanç noktasında Peygamber ve ashâbı gibi düşünmediğimiz müddetçe amelimizin ne konumda olursa olsun hiçbir faydasının olmayacağı malumdur. Bu tahlilden sonra Peygamberimiz'in ve ashâbının inanç ve itikâdi görüşlerini maddeler halinde sunmaya çalışalım. Bir insanın Ehl-i Sünnet kabul edilebilmesi için inancının şu şekilde olması gerekmektedir:
1. Îmân; Kalp ile Tasdik Dil ile İkrardır
Kelamcılar nezdinde buradaki tasdikten kasıt Peygamberimiz'i ve O'nun Allah (cc) katından getirmiş olduğu inanılması vacip olan Allah'a, Meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe, (Kader'e) ve bunun dışında kendisine tafsilatlı bir şekilde iman edilmesi gereken şeylere inanmaktır. Yine buradaki tasdikten maksat haberin veya haber verenin doğruluğunu bilmek değil, bilakis haber verilmiş olan bu şeylerin mahiyetine iman edip kabul etmek ve boğun eğmektir. Buradaki dil ile ikrarın gerekliliği ise o kişiye İslâm ahkâmının icrası içindir.(1)
Amellere gelince; her ne kadar ameller doğru yolun kılavuzu ve çok büyük bir mahiyete sahip olsa da, İmam Tahavi'nin akide metnini şerh eden imam Baberti bu konuda şu ifadeleri kullanır:"Ameller imanın hakikatine dâhil değillerdir. Ameller kâmil bir iman içindir. Kim amellerini gereği gibi yerine getiremeyip büyük günah işlerse, bu kişinin imandan çıkmadığı malumdur."(2)
Buradaki ikrar meselesine biraz daha açıklık getirmek gerekirse şunu çok iyi bilmek gerekir ki; sadece dil ile ikrar iman için yeterli değildir. Sadece dil ile ikrar etmek iman olmuş olsaydı münafıkların tamamı mü'min diye isimlendirilirdi. Aynı şekilde imanı bilmek de, iman hakkında marifet sahibi olmak da iman diye isimlendirilemez. Marifet iman diye isimlendirilseydi ehli kitabın tamamı mü'min diye isimlendirilirdi. Allah Teâlâ münafıklar hakkında şöyle buyurmaktadır; "Allah biliyor ki münafıklar yalancıdır."(3) Ve Ehli kitap hakkında şöyle buyuruyor: "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar."(4)
2. Îmân Artmaz ve Eksilmez.
Çünkü imanın eksilmesi ancak küfrün artmasıyla tasavvur edilir. İman'ın artması ise ancak küfrün eksilmesi ile tasavvur edilir. O halde bir kimsenin tek bir halde hem mü'min hem kâfir olması nasıl caiz olabilir? Şafii uleması ve zahiri mezhebine mensup şahısların iman artar ve eksilir gibi sözlerinden kasıt ise imanın kemaliyatı için olduğunu ifade etmek gerekir. Yoksa buradaki ihtilaf sadece lafzidir."(5)
3. Mü'min Gerçekten İman Edendir.
Kâfir ise gerçekten kâfir olandır. İman'da şüphe olmaz. Tıpkı küfürde şüphe olmadığı gibi.
Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Onlar gerçek manada (hakiki) mü'minlerdir." Bundan dolayı bir kimsenin, "İnşallah ben mü'minim" demesi doğru değildir. Çünkü bu kelamda bir şüphe söz konusudur.(6)
4. Muhammed (sav) Ümmetinden Olan Günahkârların Tamamı Mü'mindirler
İnsanlar, günahı helal görmeksizin veya hafife almaksızın (ki bu iki durumda insan Allah muhafaza dinden çıkar) bilerek bir günah işlerse, mü'min olarak kalır mı kalmaz mı? diye ihtilafa edilmiştir. Ehl-i Sünnet uleması o kişinin kalbinde tasdik (iman) mevcut olduğundan dolayı iman dairesinden çıkmadığını, günahkâr olan kişi şayet tövbe etmeden önce ölürse onun durumunun Allah'a kaldığını, Allah'ın, dilerse onun günahını affedip fazlı ve keremi ile veya onda bulunan itaatin ve imanın bereketinden veyahut da bazı seçilmiş insanların şefaatine nail olup onu cennete koyacağını veya dilerse Allah'ın o kişiyi; ister günahı küçük ister büyük olsun günahı miktarınca azap edeceğini; nihayetinde onu cennete koyup ateşte ebedi kalmayacağını belirtmektedirler.(7)
5. Amel İmandan Bir Cüz Değildir
Amel imanın dışında bir şeydir. İman da amelin dışında bir şeydir. Bunun delili şöyledir; çoğu zaman mü'minden amel kaldırılır. "Şu şekilde iman ondan kaldırıldı" denmesi caiz değildir. Mesela; "Allah Azze ve Celle hayızlı kadından namazı kaldırmıştır. Ondan imanı kaldırdı ve imanı terk etmesini emretti" denilmesi caiz değildir. Şari' o kadına, orucu bırak sonra kaza edersin demiştir. İmanı bırak sonra kaza edersin" denilmesi caiz değildir. Fakire zekâtı ifa etmesi gerekmez denilmesi caizken, fakire imanı ifa etmesi gerekmez denilmesi caiz değildir.
6. Hayır ve Şer Allah'tandır.
Hayır ve şerr'in tamamını Allah takdir eder. Çünkü her kim hayır ve şerri Allah'tan başkasının takdir ettiğine inanırsa kâfir olur ve tevhidi bozulur.(8)
7. Amellerin Farz, Fazilet ve Masiyet Olduğuna İnanırız.
Burada amellerden kastedilen ahiret ile bağlantılı olup yapıldığında sevap, terkedildiğinde ceza gerektirecek şeylerdir. Yoksa ameller bu şekilde üç kısma hasredilmez. Farzlar Allah'ın emri, dilemesi, muhabbeti, rızası, kazası, kaderi, yaratması, hükmü, ilmi, tevfiki ve levhi mahfuzda yazmasıyladır. Faziletler Allah'ın emri değildir lakin Allah'ın dilemesi, muhabbeti, rızası, kazası, kaderi, hükmü, ilmi, tevfiki, yaratması ve levhi mahfuzda yazması iledir. Masiyetler Allah'ın emri ile olmayıp; dilemesi, muhabbeti ile olmayıp; kazası, rızası ile olmayıp; takdiri, tevfiki ile olmayıp; yardımsız bırakması, ilmi ve levhi mahfuzda yazması ile gerçekleşir.(9)
8. Allah Teâlâ'nın ona bir ihtiyacı olmaksızın ve üzerinde karar kılmaksızın Arş'a istiva ettiğine inanırız
Allah Teâlâ ihtiyaçsız olarak arş ve arşın dışındakileri koruyandır. Eğer Allah muhtaç olsaydı, sair mahlûkat gibi âlemi yaratmaya ve yönetmeye muktedir olamazdı. Şayet arş üzerinde haşa oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, öyleyse Arş'tan önce Allah neredeydi? Allah Teâla bundan mutlak olarak yücedir.(10)
9. Kur'ân Allah'ın mahlûk olmayan kelamı, vahyi ve indirdiği kitabıdır
Ne O'nun zatının kendisidir, ne de O'ndan başkasıdır. Bilakis onun hakiki bir sıfatıdır. Mushaflarda yazılmış ve dillerde okunmaktadır. Hafızalarda, kalplerde mahfuzdur. Ancak oraya hulul etmiş değildir. Mürekkebi, kâğıdı, yazısı mahlûktur. Zira bunlar kulların fiilleridir. Allah'ın kelamı ise mahlûk değildir. Yazı, harfler, kelimeler ve ayet/cümleler, insanların onu anlamaya ihtiyaçlarından dolayı Kur'ân'a delalet eden birer araçtır. Allah'ın kelamı ise kendi zatı ile kaimdir. Lakin manası bunlarla anlaşılmaktadır. Öyleyse kim Allah'ın kelamı mahlûktur derse, o yüce Allah'a karşı kâfir olmuş olur. Allah mabuddur ve o hep olduğu gibidir. Kelamının O'ndan ayrılmaksızın okunan, yazılan ve hıfz edilen olduğuna inanırız.(11)
10. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'den sonra bu ümmetin en faziletlisi Hz. Ebubekir sonra Hz. Ömer sonra Hz. Osman sonra Hz. Ali (r.anhum) olduğuna inanırız.
Allah Teâla şöyle buyurmuştur: "(iman ve amel de) öne geçenler ise (ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar Allah'a yaklaştırılmış kimselerdir. Naim cennetlerinde mütenaim olacaklardır."(12) Önce geçen her kim ise daha faziletlidir. Onları (Sahabeyi) muttaki olan her mü'min sever, şaki olan her münafık onlardan buğzeder.(13)
Ayrıca; Ehl-i Sünnet'in sair fırkalardan ayıran hususiyetlerinin neler olduğunu bilmenin en kestirme yolu Sahabe'ye bakmaktır. Sahabe neye, nasıl inanmış ve nasıl amel etmişse, o hususlarda onlar gibi davranmak Ehl-i Sünnet'in ayırt edici vasfıdır. Bir kişinin Ehl-i Sünnet yolunda olup olmadığı tespit etmenin bir yönü de sahabe hakkındaki tavrına ve görüşüne bakmaktır.(14)
11. Muhakkak ki kul amelleri, ikrarları ve marifeti ile beraber yaratılmıştır. Kişinin kendisi yaratılmışsa fiillerinin yaratılmış olması daha evladır.
Ben derim ki (İmam Baberti); Ehl-i Sünnet der ki: Kulların ve hayvanatın fiillerinin tamamı Allah Azze ve Celle tarafından yaratılmıştır. O fiilleri Allah'tan başka yaratan yoktur. Bu, Sahabe'nin ve Tabiin'in (Allah tamamından razı olsun ) görüşleridir.(15)
12. Muhakkak ki Allah Teâla mahlûkatı yarattı, onların gücü/kuvveti yoktur. Çünkü onlar zayıf acizlerdir. Allah (cc) onların yaratıcısı ve rızıklandırıcısıdır.
"Allah sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldürecek ve sonra da diriltecek olandır."(16) kazanç helaldir. Malı helalden toplamak/kazanmak helal, haramdan kazanmak haramdır. İnsanlar üç sınıftır; imanında samimi olan mü'min, küfründe inat eden kâfir, nifakında ikiyüzlü olan münafık. Allah Azze ve Celle mü'mine ameli (çalışmayı), kâfire imanı, münafığa ihlası farz kılmıştır. Şu kavli buna delalet eder: "Ey insanlar! Rabbinizden korkun."(17) Yani ey iman edenler! İtaat edin, ey kâfirler! İman edin. Ey münafıklar! İhlaslı olun.(18) Tasvip olunmasa da haramın da rızık olduğuna inanırız.(19)
13. İkrar ederiz ki, istitaat fiil ile beraber olup, fiilden önce veya sonra değildir. Zira o eğer fiilden önce olsaydı, kul fiili işlediği zamanda Allah'tan müstağni olurdu. Oysa bu, nassın/ayetin hükmüne aykırıdır. Çünkü Allah Azze ve Celle: "Allah ganidir sizler ise muhtaçsınız"(20) buyurmaktadır. Şayet kudret fiilden sonra olsaydı, kulun fiilinin güç ve takatsiz olarak ondan meydana gelmesi muhal olurdu."(21)
14. Ayaklara mest etmenin mukim için bir gün bir gece, seferi için üç gün üç gece olduğuna inanırız. Çünkü hadiste bu şekilde varid olmuştur. Kim mestler üzerine mesti inkâr ederse küfre düşmesinden korkarız. Çünkü bu haber mütevatir derecesine yakındır. İmam Serahsi Mebsut adlı eserinde mestin sübutunun mütevatire yakın meşhur eser ile sabit olduğunu zikrederek İmam Hasan Basri'den şu sözü nakleder. "Peygamberimiz'in ashabından yetmiş kişiye rastladım, tamamı mestler üzerine meshi caiz görürlerdi."(22)
15. Muhakkak ki Allah Azze ve Celle kaleme yazmasını emretmiştir. Kalemin de; ya Rabbi ne yazayım demesi üzerine Allah'ın; kıyamet gününe kadar her ne olacaksa yaz dediğine inanırız. "Yaptıkları her şey defterlere kayıtlıdır. Büyük küçük hepsi satır satır yazılmıştır."(23)
16. Şüphesiz kabirazabı, Münker ve Nekir'in suali hak olup bunda hiçbir şüphe yoktur. Cennet ve cehennem haktır. Cennet ve cehennem ehli için yaratılmıştır. Mü'minler hakkında Allah Azze ve Celle: "Cennet, muttakiler için yaratılmıştır."(24)İnkârcılar Hakkında: "Cehennem, Kâfirler için hazırlanmıştır."(25) Buyurmuştur. Allah cennet ve cehennemi sevap ve ceza/ikab için yaratmıştır. Mizan haktır: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri koyarız ..."(26) Defterlerin okunması haktır: "Oku şimdi kitabını buğun kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter"(27) buyurmaktadır.(28)
17. Muhakkak ki Allah Azze ve Celle kabirdekileri ceza, sevab ve hakların iadesi için yaratacaktır: "Muhakkak ki Allah kabirde yatanları diriltecektir."(29) Cennet ehlinin Allah Azze ve Celle ile keyfiyet, teşbih ve cihet olmaksızın onunla karşılaşması/görmesi cennet ehli olan kimse için velev ki bu kimse büyük günah sahibi olsun haktır. Şefaat haktır. Hz. Aişe (r.anha) ve Hz. Hatice (r.anha)'dan sonra dünya kadınlarının en faziletlisi, mü'minlerin annesidir. Zinadan ve Rafızilerin onun hakkında söyledikleri sözlerden beridir. Kim ona zina isnadında bulunursa o veledi zinadır. Cennet ehlinin cennette, cehennem ehlinin de cehennemde ebedi olduğuna inanırız. Allah Azze ve Celle mü'minler hakkında; "Onlar cennet ehlidir. Orada ebedi kalacaklardır."(30) Kâfirler hakkında; "Onlar cehennem ehlidir. Orada ebedi kalacaklardır"(31) buyurmuştur.(32)
İfade etmeye çalıştığımız bu görüşler, bu ümmetin İmamı Ebu Hanife'nin bidat ehline olan vasiyetinden sadece bir bölüm olup, bazı lafzi ihtilaflar hariç Ehl-i Sünnet'in üzerinde ittifak ettiği inanç esaslarıdır. Dikkat edilirse yukarıda yazılan her bir madde üzerinde bugün bir takım kuşkular uyandırılmaya çalışılmaktadır. Her fırsatta Ehl-i Sünnet'e diş bileyen, ak dediğine kara diyen kesimlere karşı, Müslümanların uyanık olmaları ve inançlarını onların zehirli oklarından muhafaza etmeleri, ahiretleri için bir zorunluluk haline gelmiştir. Onun için bu esaslar iyice öğrenilmeli, gelecek nesillere öğretilmeli, Ehl-i Sünnet'e muğayir her görüşten yüz çevirilmelidir. Zira kurtuluş buna bağlıdır. Dua eder dua bekleriz.
____________________
(1) Şerh'u Vasiyyeti İmam Ebi Hanife, Ekmeleddin Muhammed İbni Muhammed Baberti el'Hanefi, Daru'l Fetih, s. 50 51
(2) Şerh'u Akideti't Tahaviyye İmam Baberti Kutubu's Sekafe, s. 114. Ayrıca aynı sayfada Şafii ulemasının ameller hakkındaki görüşü kemaliyat içindir sözüne bakılabilir.
(3) Münafikun 1
(4) Bakara 146
(5) Şerh'u Vasiyyeti İmam Ebi Hanife, İmam Baberti s. 64
(6) Aynı eser, s. 68
(7) Aynı eser, s. 70
(8) Aynı eser, s. 74
(9) Aynı eser, s. 78-79-8)
(10) Aynı eser, s. 87
(11) Aynı eser, s. 93
(12) Vakıa 10-12
(13) Aynı eser, s. 98
(14) İstikamet Yazıları, c. 1 Ebubekir Sifil, s. 140-141
(15) Vasiyyeti İmam Ebi Hanife, İmam Baberti, s. 104
(16) Rum 40
(17) Nisa 1
(18) Aynı eser, s. 109-110
(19) Nesefi, İslâm Akâidi, rızık bölümü
(20) Muhammed 38)
(21) Şerh'u Vasiyyeti İmam Ebi Hanife, İmam Baberti, s. 112-113
(22) Aynı eser, s. 114-115
(23) Kamer 52-53
(24) Al-i İmran 133
(25) Al-i İmran 131
(26) Enbiya 47
(27) İsra 14
(28) Aynı eser, s. 120-121
(29) Hac 7
(30) Bakara 82
(31) Bakara 39
(32) Aynı eser, s. 129
 
 
Misak Dergisi 346. Sayı
Eylül 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya