Kur'ân'ın İnsanlar Üzerindeki Hukuku Üzerine Notlar
İnsanlara değil, Allahu Teâlâ'ya (cc) kul olanlar, Kitaba varis olmanın hakkını ve hukukunu yerine getirenlerdir. Kitaba varis kılınmak, başlı başına bir şereftir. Ümmeti Muhammed bu şerefe nail olmuş bir ümmettir. Kur'ân'ın bütün hükümlerini dikkate aldığımız zaman görürüz ki, itikadi açıdan insanlar iki cepheye ayrılmışlardır. Birincisi inkârcılar cephesidir. İkincisi ise mü'minler cephesidir. İnkârcılar kendi aralarında kâfirler, münafıklar, müşrikler, Yahudiler, Hıristiyanlar, İzm'ler ve bunlara tâbî olanlardır. Bunlar Kur'ân'la irtibatlarını kesmiş kimseler oldukları gibi, aynı zamanda Kur'ân'ı yeryüzünden kaldırmaya çalışan kimselerdir. Mü'minler ise Kur'ân'ın kendileri üzerindeki hukukunu yerine getirenlerdir. Ancak kendi aralarında konumlarına göre kısımlara ayrılmışlardır. Yukarıdaki âyet-i kerimeler bize kitabın, vahyin, hakkın, hukukun, kitaba varisliğin, kitabın bizim üzerimizdeki hakkını ve hukukunu ve Kur'ân karşısında mü'minlerin konumlarını bizlere hatırlatmaktadırlar. Mü'minler bu hususta üç kısma ayrılmışlardır. Nefislerine zulmedenler, muktesid olanlar, hayırda Allah'ın izniyle öne geçenler. Dersimizde bu mesele üzerinde duracağız.
Mustafa YUSUFOĞLU
18.09.2019 10:45
131 okunma
EY MUHAMMED! Sana vahyettiğimiz kitap (Kur'ân), kendinden öncekini tasdik eden hak kitaptır. Şüphesiz Allah (kullarından) hakkıyla haberdardır. Onları hakkıyla görür. Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed'in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan muktesid/ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah'ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur."(1)
Allah'ın kitabı Kur'ân'a iman ettiğimiz gün, bizzat Kur'ân'a karşı azad kabul etmez sorumluklar yüklendik. Kur'ân'ın, Kur'ân'a iman edenler ve Kur'ân'a varis kılınmış olanlar üzerinde birtakım hak ve hukukları vardır. Rahmân olan Allah kullarından seçtiklerini kitaba varis kılmıştır. Kitab, Kur'ân-ı Kerim'dir. Varis olan Ümmeti Muhammeddir. Vazife; Kur'ân'ın okutulması, öğretilmesi, insanlara tebliğ edilmesi, hükümlerinin kayıtsız şartsız hayata amir kılınmasıdır.
Kur'ân'ın bütün hükümlerini dikkate aldığımız zaman görürüz ki, itikadi açıdan insanlar iki cepheye ayrılmışlardır. Birincisi inkârcılar cephesidir. İkincisi ise mü'minler cephesidir. İnkârcılar kendi aralarında kâfirler, münafıklar, müşrikler, Yahudiler, Hıristiyanlar, İzm'ler ve bunlara tâbî olanlardır. Bunlar Kur'ân'la irtibatlarını kesmiş kimseler oldukları gibi, aynı zamanda Kur'ân'ı yeryüzünden kaldırmaya çalışan kimselerdir. Mü'minler ise Kur'ân'ın kendileri üzerindeki hukukunu yerine getirenlerdir. Ancak kendi aralarında konumlarına göre kısımlara ayrılmışlardır. Yukarıdaki âyet-i kerimeler bize kitabın, vahyin, hakkın, hukukun, kitaba varisliğin, kitabın bizim üzerimizdeki hakkını ve hukukunu ve Kur'ân karşısında mü'minlerin konumlarını bizlere hatırlatmaktadırlar. Mü'minler bu hususta üç kısma ayrılmışlardır.
Nefislerine zulmedenler, muktesid olanlar, hayırda Allah'ın izniyle öne geçenler. Allahû Teâla kullarından seçtiği kimseleri kitaba miras kılmıştır. Allah'ın kitabı mirastır. Allah, kulları arasından seçtiklerine kitabını miras bırakıyor. Müslümanlar, kullar arasından seçilenler, süzülenlerdir. Çünkü onlar şu anda kitaba varis olan, kitaba sahip çıkan hayru'l-beriyye olanlardır. Kâfirler ise şerru'l-beriyye'dirler, mahlukâtın en şerlileridirler. Rabbimiz böyle habis olanların içinden, kitabına varis olacak tayyipleri/tertemiz olanları seçip çıkarmıştır. Allah'ın peygamberleri bize miras olarak mal mülk bırakmamışlardır. Onların bize bıraktıkları sadece vahiy, kitap, ilim, Allah bilgisidir. İşte şu elimizdeki kitap da son elçi tarafından bize bırakılmış bir mirastır. Bize bu kitap miras bırakılmıştır.Öyleyse mirası Allah'ın istediği şekilde değerlendirmek zorundayız. Mirasyedi olmamalıyız. Mirasın hakkını yerine getirmek zorundayız. Onu okumamız gerekiyorsa okuyarak, anlamamız gerekiyorsa anlayarak, uygulamamız gerekiyorsa uygulayarak, başkalarına duyurmamız gerekiyorsa duyurarak mirasa sahip çıkmalıyız. Her mirasın belli bir hakkı, belli bir sorumluluğu vardır. Eğer bu bize bırakılan mal olsaydı onu yiyecek, kullanacak ve diğer inananlara infakta bulunacaktık. Bizler de miras olarak bırakılan Kur'ân-ı elbette okuyacak, anlayacak, uygulayacak, hayatımızı onunla düzenleyecek ve onu diğer insanlara ulaştıracağız. Böylece kitabın hakkını vermiş olacağız. Bakın kendilerine verilen bu kitap mirasına karşı insanlar nasıl davranmışlar:
Nefislerine zulmedenler... Kendi kendilerine zulmedenler... Kendi kendilerine yazık edenler... Kendi kendilerini boşa harcayanlar, Kitaba varis oldukları halde miraslarını çarçur edenler, miraslarını har vurup harman savuranlar, mirası gereği gibi değerlendiremeyenler... Kitabı okuyup, anlayıp amel etmeyenler... Mirasları olan kitaptan habersiz bir hayat yaşayanlar... Müslüman'dır bunlar da, kitapları vardır, kendilerini kitaba izâfe etmektedirler ama kitaplarıyla ilgisiz bir hayat yaşamaktadırlar.
İkincisi; orta yolu takip edenlerdirİyilikleri de var, kötülükleri de vardır. Ya da muktesit olanlardır bunlar. Yolu doğrultanlar, düzgün, mutedil bir yol, bir hayat izleyenlerdir. Kitaba göre hayatlarını doğrultanlar, hayatlarını kitaba göre şekillendirenlerdir.
Üçüncüsü; hayırda Allah'ın izniyle öncülerdir. Kimileri de kitaba varis olmanın gereğini tam olarak yerine getiren öncülerdir. Bunlar hayır konularında en öndedirler. Her konuda önde, her konuda birinci olanlar... Normal olanlar, orta yollu olanlar ve öncüler. İşte Müslümanlar bu iki grubun insanlarıdırlar. Ama bunlardan en güzeli kitap ve sünnetin ortaya koyduğu hayırla, amellerde en önde olanlardır.(2)
İnsanlara değil, Allahu Teââ'ya kul olanlar, Kitaba varis olmanın hakkını ve hukukunu yerine getirenlerdir. Kitaba varis kılınmak, başlı başına bir şereftir. Ümmeti Muhammed bu şerefe nail olmuş bir ümmettir. Müslümanlar olarak Allahû Teâla tarafından varis-i kitap kılınmış bir ümmetiz. Bu âyetin tefsirinde Şehid Seyyid Kutub (rha) der ki: "Bu âyetler, bu ümmete yüce Allah katında taşıdığı saygınlığı hissettirecek niteliktedir. Ayrıca onlara bu seçilmenin ve bu mirasçılığın omuzlarına ne büyük bir sorumluluk yüklediğini de hatırlatmaktadır. Bu sorumluluk beraberinde birtakım yükümlülükler getiren büyük bir sorumluluktur. Acaba bu "seçilmiş" ümmet Peygamberin çağrısını işitiyor ve bu çağrıya olumlu karşılık veriyor mu? Yüce Allah bu ümmeti, hem onu bu şerefli mirasçılık için seçerek ve hem de onun günahkârlarını bile ödüle lâyık görerek iki kere onurlandırmıştır.
'Bunların kimi kendilerine yazık eder, kiminin davranış notu ortadır, kimi de Allah'ın izni ile iyiliklerde öncüdür.' Herhalde ümmetin çoğunluğunu oluşturduğu için ilk sırada anılan grup "kendilerine yazık edenler"den oluşur. Bunların kötülükleri iyiliklerinden daha çoktur. İkinci grubu oluşturanların davranış notu "orta" dır, yani iyilikleri ile kötülükleri birbirine denktir. Üçüncü grubu oluşturanlar ise "Allah'ın izni ile iyiliklerde öncü" dürler, yani iyilikleri kötülüklerinden daha fazladır. Fakat yüce Allah her üç grubu da lütfunun şemsiyesi altına almıştır. Çünkü bir sonraki ayetten anlaşılacağı üzere, bu üç grubun her üçü de sonunda cennete girecek ve sonsuz mutlulukla kucaklaşacaktır. Ama cennetteki dereceleri farklı olduğu gibi, sonsuz mutluluktaki payları da değişiktir."(3)
Peygamber Efendimiz'in (sav) vefatından sonra risalet mirası, bireysel olmaktan çıkıp toplumsal hale gelmiştir. Ümmeti Muhammed'in tümünün risalet mirasında payı vardır. Vasat, şahid ve hayırlı ümmet olmak bunu gerektiriyor. "Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır."(4)
Bu âyet-i kerime'den anlıyoruz ki; bizden öyle bir "Ümmet-i İmamet" istenmektedir ki; gelecekte gelmesi mukadder olan baharı müjdeleyen çiçekler olsun. O topluluk bu mirasa ihanet etmemiş olsun. Bu mirası yere düşürmesin. Sancağı, bayrağı yere düşürmesin, vahyi taşısın. Mirasa ihanet edenler, Rasulallah onlardan şikâyetçi olacaktır. Rabbimiz haber veriyor:"Peygamber, "Ey Rabbim! Kavmim şu Kur'ân'ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi dedi."(5) Rasulallah'ın ümmetini şikâyet ettiği, edeceği, edebileceği tek konu olarak gözüküyor. İşte ayette bunu yapanlar nefsine zulmedenler olarak geçiyor. Rasulüllah (sav) yarın hesap gününde benim bu toplumum, bu Kur'ân ı terk edilmiş bir hitap olarak bıraktılar, metruk bıraktılar. Yani emanete ihanet ettiler. İşte bunlar, Kendilerine zulmedenler. Yani vahiy emanetine ihanet edenler. Onu yüz üstü bırakanlar, onu taşımayanlar, onu hayatlarına koymayanlar. Bu ümmetten kimisi ortalama bir yol tutturacak, yani mirasa ihanet etmeyecek belki ama bireysel yaşayacak fakat onu taşımak için öncü de olmayacak. Ama üçüncü kesim böyle değildir. Onlar, Allah'ın izni ile her iyi şeyde öncülük edecek, yani vahiy mirasını yere bırakmamak ve taşımak için hangi çaba gerekiyorsa onu göstermekten geri durmayacak. Vahyin amacını gerçekleştirmek için rol alanlar, bunu dert edinenler. Bu âyetin tefsirinde M. Hamdi Yazır (rha) der ki: "  Yani senden sonra ona ümmetin olan kullarımız içinden seçip beğendiğimiz süzme kulları ona vâris kıldık, bu suretle ümmet-i Muhammed ve en müterakkî en süzme ümmet olduğu gibi onlar içinde de en güzîdeleri hamele-i Kur'ân olarak Peygambere vâris olan ulemâdır."(5)
Kadı Beyzavi (rha) der ki: "Sonra kitaba mirasçı kıldık" senden miras kalmasına hükmettik ya da onu miras kılacağız demektir. Bunu mâzi kalıbı ile vermesi gerçek olduğu içindir ya da onu geçmiş ümmetlerden miras kıldık demektir. Sümme ile atıf, "innellezine yetlune" paragrafının üzerinedir. "Vellezi evhayna" cümlesi de itiraziyedir, nasıl miras kılındığını anlatmak içindir. "Seçtiğimiz kullarımızdan bazılarını mirasçı kıldık" bundan ashab ve tabiinden ümmetin ulemasını kast etmektedir ya da tüm ümmeti kast etmektedir; çünkü Allah onları diğer ümmetlerden seçmiştir. "İçlerinden kimi nefsine zulmedici" onunla amelde kusurundan dolayı. "İçlerinden kimi orta yolda" çoğu zaman onunla amel eder. "İçlerinden kimi de Allah'ın izni ile hayırlarda öndedir" amele; eğitim ve irşadı eklemekle... Şöyle de denilmiştir: Zâlim cahildir, orta yolda olan öğrenendir, öncü de âlimdir.
Şöyle de denilmiştir: Zâlim suç işleyendir, orta yolda olan iyi ile kötüyü karıştırandır. Öncü de iyilikleri kötülüklerine ağır basandır. Öyle ki, kötülükleri bağışlanmış olur. Bu da aleyhisselâm Efendimizin: "Öncüler cennete hesapsız girenlerdir. Orta yoldakiler kolay hesap görenlerdir. Nefislerine zulmedenler de mahşer yerinde hapsedilenlerdir. Sonra Allah onları rahmeti ile karşılar" sözünün manasıdır. Şöyle de denilmiştir: Zâlim kâfirdir, bu da zamir'in kullara gitmesine göredir. Bunun başa alınması zâlimlerin çok olmasındandır, bir de zulüm cahillik manasınadır, nefsin arzularına meyletmek de yaratılış icabıdır. Ortada bulunma ile öne geçme de ârızî şeylerdir. "İşte bu, büyük lütuftur" bu da miras bırakmaya ya da seçmeye yahut önce geçmeye işarettir."(7)
İmam Nesefî (rha) der ki: "Yani, "onun nesilden nesile intikaline hükmettik" , demektir. "Kullarımız arasından seçtiklerimize..." Yani: Onlar, onun ümmetine mensup, sahâbe, tabiin, tebeüttabiîn ve kıyamete kadar gelecek olan diğer kişilerdir. Çünkü Allah (celle celâlühü), onları, diğer ümmetlere karşı üstün kılmıştır. Onları, insanlar üzerine şâhitler olsun diye vasat/orta bir ümmet kılmıştır. Peygamberlerin en üstününe ümmet olma şerefini onlara bahsetmiştir. Daha sonra Allah (celle celâlühü), onları, mertebelere ayırmış ve şöyle demiştir: "Onlardan kimi, nefsine zulmeder." Bu, işi Allah'ın (celle celâlühü) emrine kalmış kişidir. "Kimi, orta (yolda)" gider. "Bu, sâlih ameli de kötü fiili de işleyen kişidir.  "Kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır." "Bu; te'vil-i Kur'ân'a uygundur. Nitekim Allahû Teâla şöyle buyurmaktadır:
"(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar.."(8) 
"Diğerleri de (Tebuk seferinden geri kalmalarından dolayı) günahlarını itiraf ettiler."(9) "ve (sefere katılmayanlardan) diğer bir Taife de Allah'ın emrine bırakılmışlardır (Onların işi Allah'a kalmıştır)."(10)
Bu tevil, hadise de uygundur. Rivâyet edildiğine göre Ömer (radıyallahü anh) minber üzerinde bu âyet-i okuduktan sonra şöyle demiştir: "Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "(Hayırda) yarışanlarınız öne geçmiştir. Orta yolda gidenlerimiz kurtulmuştur. (Nefsine) zulmedenlerimiz bağışlanmıştır."(11)
Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "(Hayırda) yarışan hesapsız olarak cennete girer, orta yolda giden kolay bir muhasebeden geçer, sonra cennete girer, (nefsine) zulmeden ise hapsedilir, öyle ki onun kurtuluşa eremeyeceği zannedilir. Sonra ona rahmet ulaşır da bu sebeple cennete girer."(12)  
Bu te'vil, sahâbeden rivâyet edilen esere de uygundur. İbni Abbâs'ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Hayırda yarışan ihlas sâhibi kişidir. Orta yolu takibeden gösterişçidir. Zâlim ise inkâr etmeksizin küfranı nimet edendir. Zira bu üçün cennete gireceklerine hükmedilmiştir." Bu tevil selef-i sâlihinin sözüne de uygundur; Rabi' b. Enes şöyle demiştir: "Nefsine zulmeden, büyük günahların sâhibidir, orta yolu takib eden küçük günahların sâhibidir, hayırda yarışan ise her ikisinden de sakınandır." Hasan-ı Basrî (rahmetüllahi aleyh) şöyle demiştir: "Nefsine zulmeden, kötülükleri çok olandır. Hayırda yarışan iyilikleri çok olandır. Orta yoldaki ise, iyilikleri ve kötülükleri eşit olandır."
Allah rahmet etsin Ebû Yûsuf'a bu âyet hakkında soruldu da o, şöyle dedi: "Onların hepsi mü'mindir. Kâfirlerin sıfatı bundan çok çok uzaktır. Bu üç tabaka da, Allah'ın kulları arasından seçip yükselttiği kimselerdir. Çünkü âyet-i kerime de, onlardan kimi' ve 'kimi de' şeklinde buyurulmuştur ki bunların hepsi, 'kullarımız arasından seçtiklerimize' sözüne dönmektedir. Onların hepsi îman ehlidir. Cumhûr'un görüşü de budur. Çokluklarını bildirmek için 'nefislerine zulmedenler'i öne aldı. 'Orta yollu takip edenler' onlara göre azdır. "Hayırda yarışanlar' ise, o azdan da azdır."
İbni Ata (rahmetüllahi aleyh) şöyle demiştir: "(Nefsine zulmeden) zâlim, Allah'ın fazlından ümidi kesmesin diye Allah, onu öne almıştır." Denildi ki: "Günahının, onu Rabbinden uzaklaştırmadığını bildirmek için onu öne almıştır." Denildi ki: "Hallerin ilki ma'siyettir, sonra tevbedir, sonra da istikamettir." Sehl (rahmetüllahi aleyh) şöyle demiştir: "Hayırda yarışan âlimdir, orta yolu takibeden talebedir, nefsine zulmeden ise âhiretini bırakıp dünyasıyla meşgul olandır."
Denildi ki: "Nefsine zulmeden; Allah'a, gaflet ve alışkanlık üzere ibâdet edendir. Orta yolu takibeden; Allah'a, korku ve ümit üzere ibâdet edendir. Hayırda yarışan ise; Allah'a, heybeti ve hak sâhibi olduğu için ibâdet edendir."
Denildi ki: "Nefsine zulmeden, helâl haram demeden dünyadan nasiplenen kişidir. Orta yolu takip eden; dünyada ancak helâl yoldan nasiplenmeye çalışan kişidir. Hayırda yarışan ise; dünyanın tamamından yüz çeviren kişidir."
Denildi ki: "Nefsine zulmeden, dünyayı talep edendir, orta yolu takib eden, âhireti talep edendir, hayırda yarışan ise mevlayı talep edendir." "Allah'ın izniyle... "yani, O'nun emriyle ya da O'nun ilmiyle ya da O'nun tevfıkiyle, demektir. "İşte büyük fazilet budur." yani, kitabın nesilden nesile intikal ettirilmesi büyük bir fazilettir, demektir."(13)
Ebu Suûd (rha) der ki: "Seçilen kimselerden murat, sahabe ve onlardan sonra gelip onların yolundan giden bu ümmetin âlimleridir. Yahut bu ümmetin tamamıdır. Zira Allah, bu ümmeti diğer ümmetlerden üstün ve diğer insanlara şahit olmaları için onları mutedil bir ümmet övülmüş ve Peygamberlerin en büyüğü olan Peygamberimize ümmet olmak şerefini onlara tahsis buyurmuştur. Bu kitaba vâris kılınmaları, onların bu kitabın hakkını gözetmelerini zorunlu kılmaz. Nitekim bir âyette şöyle denilmektedir: "Onların ardından da şu değersiz dünya malını alıp nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek kitaba vâris olan bir takını kimseler geldi."(14)
"işte onlardan kendisine yazık eden de var; onlardan ortalama giden de var ve onlardan Allah'ın izniyle hayırlarda yarış eden de vardır. İşte bu, büyük faziletin ta kendisidir." Yani onlardan kimi var ki, onlar ilâhî marifette taksirat sahibidir. Bunlar, Allah'ın emirlerini tehir edenlerdir. Onlardan öyleleri de var ki, çoğu zaman Allah'ın emirlerine uyuyorlar; fakat kötü hallerden de tamamen uzak kalmıyorlar. Onlardan öyleleri de var ki, Allah'ın buyruğuyla hayırlarda yarış ederler. Deniliyor ki, bunlar, Muhacir ve Ensar'dan ilk müslümanlardır. Diğer bir görüşe göre ise bunlar, ilim, amel ve talim (başkasına da öğretmek) olarak, Allah'ın vacip emirlerini yerine gedrmeye müdavim olanlardır.
Âyette "Allah'ın izniyle", yani Allah'ın müyesser ve muvaffak kılmasıyla,denilmesi, bu mertebeye erişmenin zor olduğuna dikkat çekmek içindir. Diğer bir görüşe göre İse, kendisine yazık, zulüm eden, cahil kimse demektir; ortalama giden (muktesit) de, öğrenen kimse demektir; hayırlar yarışında önde giden de âlim kimse demektir. Bir diğer görüşe göre İse, âyetteki zâlim, mücrim demektir; muktesit (ortalama giden) iyi amellere kötü amelleri de karıştıran kimse demektir; yarışta önde giden de, hayırları çok ağır basıp kötülüklerine kefaret olan kimsedir, işte Peygamberimizin şu hadisinin mânâsı da budur:
"Önde gidenler var ya, işte onlar, Cennete girecekler ve orada rızkları hesapsız olarak verilecek. Muktesit olanlar (ortalama gidenler) de var ya, işte onlar da, kolay bir hesap görecekler. Kendi nefislerine zulmedenler de var ya, işte onlar da, mahşer boyunca hapsedilecekler, sonra Allah, rahmetiyle onları karşılayacaktır."(15)
Rivâyet olunuyor ki, Hazret-i Ömer, minberde dedi ki: "Rasûlüllah buyurdu ki: Bizim önde gidenlerimiz, önden Cennete gidenlerdir. Bizim muktesıdlerimiz de kurtulurlar. Bizim ümmetin zâlimleri (kendi nefislerine yazık edenleri) de, sonunda bağışlanacaktır." "İşte bu, büyük faziletin ta kendisidir." Yani hayırlar yarışında önde gitmek, Allah'ın büyük lûtfunun ta kendisidir; ancak Allah'ın tevfîkiyle ona erişilmektedir."(16)
___________________
(1) Fatır Sûresi/ 31-32
(2) Besairu'l Kur'ân (Ali Küçük) C: 8, Sh: 436-439, İst/ 2019
(3) Fizilal'il Kur'ân (Seyyid Kutub) C: 5, Sh: 2944, Beyrut/ 1982
(4) Âl-i İmran Sûresi/ 104
(5) Furkan Sûresi/ 30
(6) Hak Dini Kur'ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 6, Sh: 3993, İst/ 1971
(7) Envaru't-Tenzil ve Esraru't- Te'vil (Beyzavi, Abdullah bin Omer bin Muhammed bin Ali el- Kadi) C: 2, Sh: 303, İstanbul/ 1285
(8) Tevbe Sûresi/100
(9) Tevbe Sûresi/ 102
(10) Tevbe Sûresi/ 106
(11) Suyutî, Ed-dürrü'l-Mensur, 7/25; Kurtubi, Tefsîr, 14/346
(12) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5 /198; Mecmeu'z-Zevaid, 7/95; İbni Kesir, 3/ 563. Bu hadisi Ebû'd-Derda rivâyet etmiştir.
(13) en-Nesefi, Medâriku't- Tenzîl ve Hakâiku't- Te'vîl, C: 3, Sh: 314, İst/ 1984
(14) A'raf Sûresi/ 169
(15) Ahmed b. Hanbel Müsnedi: 5/198
(16) İrşadu Akl-i Selim /Ebu Suûd (Tefsiru Kebir  bihamişinde (Fahreddini Er Razi) C:7, Sh: 47, İst/ 1308
 
Misak Dergisi 346. Sayı
Eylül 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya