Allah (cc) Sevgisi Üzerine Notlar
Allah'a iman etmiş ve O'nun emretmiş olduğu hususları yerine getirmeye çalışan Müslüman kişide, ibâdet sebebi olarak kalbinde var olan duygu üç çeşittir. Bunlardan biri cehennemden kurtulmak, ikincisi cenneti elde etmek ve bir diğeri de Allah'ın sevgisi ve O'na olan muhabbettir. Bunların her biri aynı anda kulun kalbinde yer etmesi gereken duygulardır. Allah (cc) Bakara Sûresi 165. Ayette: "İman edenlerin, Allah'a sevgisi ise (her şeyden) kuvvetlidir" buyurmuşlardır. Bu ayetin açıklamasında Mefatihu'l-Gayb isimli eserde Peygamber Efendimizden şu nakil yapılır; "Bir bedevi Hz. Peygamber'e gelerek, 'Ey Allah'ın Rasulü, kıyamet ne zaman kopacak?' diye sordu. Bunun üzerine Hz. Rasul, 'Onun için ne hazırladın?' dedi. Buna karşılık bedevî, 'Çok namazım ve orucum yok; ne var ki ben, Allah'ı ve Rasulünü seviyorum' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): 'Kişi sevdiği ile beraberdir' buyurdular. Bunu müteakiben Enes (ra) şöyle dedi: "İslâm'dan sonra Müslümanların bununla (bu haberle) sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim."
İbrahim DÖNERTAŞ
27.08.2019 11:00
95 okunma
ALLAH'a iman etmiş ve O'nun emretmiş olduğu hususları yerine getirmeye çalışan Müslüman kişide, ibadet sebebi olarak kalbinde var olan duygu üç çeşittir. Bunlardan biri cehennemden kurtulmak, ikincisi cenneti elde etmek ve bir diğeri de Allah'ın sevgisi ve O'na olan muhabbettir. Bunların her biri aynı anda kulun kalbinde yer etmesi gereken duygulardır. Bu hususta İbn-i Receb el-Hanbeli (rha) şöyle der; "İbadet ancak üç temel üzerine bina edilir; korku, ümit ve sevgi. Bunların her biri temel birer duygudur. Her üçünü de bir araya getirmek kaçınılmaz bir görevdir. Bunun için selef, bunlardan biri ile kullukta bulunup, diğerlerini ihmal eden kimseyi kınardı."(1) Açıklamadan da anlaşıldığı üzere kulun kalbinde olmaz ise olmaz duygulardan biri onun cehennemden korkmasıdır. Yani kul her zaman için Allah(cc)'ın buyurduğu gibi: "...onlar için büyük azap vardır" ayetlerinde olduğu gibi tehdit ifade eden cehennem korkusunu her an kalbinde hissetmelidir. Kul ne kadar ibadet ederse etsin, ne kadar imanının sağlam olduğunu iddia ederse etsin asla cehennemden emin olmamalı, '-Ben oraya girmem!' dememelidir. Bu yüzden Ehli Sünnet uleması kişi için aslolanın, "Beyne'l havf ve'r-reca(korku ile ümit) arasında olmasıdır" diyerek içinde bulunmamız gereken ruh halini ortaya koyar. Yine aynı zamanda da '-Ben muhakkak cehenneme girerim!' ya da '-Ben cennete asla giremem!' tarzında söylenmiş olan kelimeler de uygun olmayan ve yasaklanmış olan kelimelerdir. Bir Âyet-i Kerimede Allah (cc): "Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Şüphesiz ki Allah bütün günahları affeder. Çünkü O çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir."(Zümer, 39/53) buyurarak, Müslüman olarak huzuruna gelmiş olan kişiler için merhametinin genişliğinden bahsetmektedir ve Allah'ın merhametinin ümit edilmesini, ayrıca O'nun af ediciliğini hatırlatmaktadır. Şeytan'ın, Allah'ın merhameti ile aldatmasına (Lokman, 31/33; Fatır, 35/5) dikkat etmek ve kalpte oluşan merhamet duygusunu dengeli ve ölçülü tutmak da ayrıca dikkat edilmesi gereken hususlardandır. Bu konuda; "Onlar korkarak ve ümit ederek rablerine dua ederler" (Secde, 32/16)(Araf, 7/56) ayetinde de ifade edildiği gibi Müslüman Allah'ın azabından korkmalıdır ve aynı zamanda da günahlarının affı hususunda ve cenneti elde etme hususunda ümitvar olmalıdır. "Korku" ve "Ümit" kurtuluş yolunda bizim için çok önemli iki azık ve bizleri hedefimize taşıyan iki binektir.
ALLAH'TAN KORKMAK
"Mü'minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri korku ile titrer."(Enfal, 8/2) İmam Râzi (rha) bu ayeti açıklarken şöyle der; "Mü'min kimse gerçekten Allah'tan korktuğu zaman mü'min olur. Korku ise iki türlüdür, 1) Azamet ve celal korkusu 2) İkâb, yani azap korkusu. Azap korkusu günahkârların korkusu, azamet ve celal korkusu da Allah'ın salih ve âlim kullarının korkusudur"(2) Allah (cc) zâtı gereği, bütün âlemlerden müstağnidir. Onlara muhtaç değildir. O'nun dışında kalan her şey ise ona muhtaçtır. İnsan Allah'ın yaratıcılığındaki ve yarattıklarına mükemmel bir düzen vermesindeki muhteşem kudreti görünce, O'nun azamet ve celalindeki ihtişamı hissederek içi titrer. Daha doğrusu kalbi korku ile titrer. Çünkü karşısında, sanatını ihata ettiği veya gücünü ve kudretini tahmin bile edemediği korkunç bir kuvvet vardır. Kelimeler ile onun bu yönünü övmek ister. "Korkunç", "muhteşem", "olağanüstü", "ürkütücü", "azametli" gibi Türkçe de ne kadar bildiğimiz kelime varsa hayran olduğumuz bu âlem için, kâinat için ve onu yaratan Rabbimiz için sıralarız da, yine de bu sıfatlar yetmeyince başka kelime ararız, o da "Subhanallah"dır. İnsan Allah'ın yaratmadaki mükemmel gücünü görünce ve yarattıklarını yine mükemmel bir şekilde kusursuz olarak idare etmesini idrak edince, böyle bir kudret karşısında Allah'ın zatının yüceliği, celali karşısında hayranlık, övgü ve sevgi ile karışık azamet korkusu duymadan yapamaz. İnsan olarak okyanusların derinliğindeki ihtişamdan, uzayın görüntüsündeki ürpertiden, güneşin yakın çekim alev patlamalarından ve volkanların su gibi akıp giden lavlarından nasıl etkileniyorsa ve bunlar Allah'ın azamet ve celalinin yanında okyanusta bir damla, uzayda bir zerre bile yapmıyorsa o halde "Subhan" olan rabbimizden, O'nun zatının sıfatlarından sevgi ve övgü ile niye ürpermeyelim ki? İnsan ne kadar çok Allah'ı tanırsa, onun zatındaki celali ve azameti o kadar çok itiraf eder. Allah'ın yarattıklarındaki muhteşem güzelliği ne kadar çok ihata ederse o kadar çok ona hayran olur. Bu yüzden denilmiştir ki; " Bir saatlik tefekkür, altmış yıllık ibadetten hayırlıdır"(3) Nasıl olur da bir saat tefekkür etmek, altmış yıllık ibadetten hayırlı olabilir? Bunu İmam Râzi Bakara suresi 30. ayetin tefsirinde şöyle açıklar; "Tefekkür insanı Allah'a, İbadetler ise Allah'ın mükâfatına ulaştırır. Allah'a ulaştıran her şey, Allah'tan başka şeye ulaştıran her şeyden daha hayırlıdır." diyerek, insan için asıl olan, en güzel olan şeyin Allah sevgisi, O'nun rızası ve O'na kul olabilme, O'na olan muhabbetin göstergesini ibadetler vasıtası ile gösterebilmek olduğunu ifade eder. Cehennemden kurtulmak veya cenneti elde etmek, Allah'a olan sevgi için amel etmekten daha düşük hedeflerdir.
Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de şöyle buyurmuşlardır; "Ve onlar ki, çirkin bir iş yaptıklarında yahut kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar ve hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlar ki? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler."(Âl'i imran, 3/135) Bu ayetin tefsirinde İmam Kurtubi (rha) 'Kur'ân Üzerinde Tefekkürün Tevbe Etmekteki ve Günahlardan Kaçınmaktaki Rolü' başlığı altında şu açıklamaları yapar; "İlim adamlarımız der ki: Kişiyi tevbeye ve günahlar üzerinde ısrardan vazgeçmeye iten, aziz ve gaffar olan Allah'ın Kitab'ı, şanı yüce Rabbimizin sözünü ettiği cennetin niteliklerine ve itaatkârlara vadettiklerine dair açıklamaları, cehennem azabı ile isyankârlara yaptığı tehditleri üzerinde devamlı düşünmektir. Bir kişi, bu şekilde tefekkürünü sürdürür ve Allah'tan korkması ve nimetlerini umması güç kazanıncaya kadar devam ettirirse, yüce Allah'a nimetini umarak, azabından korkarak dua eder. Allah'ın nimetlerini umup, azabından korkmak ise, korku ve ümidin bir semeresidir. Kişi, bunun sayesinde Allah'ın cezasından korkar, Onun mükâfatını umar." diyerek, korku ve ümidin semeresi olan cehennemden kurtulmak veya cenneti elde etme arzusunun da kişiyi tevbe etmek ve günahlardan kaçınmak hususunda teşvik edici birer unsur olduğunu beyan etmektedir. Bu niteliği elde etmek ise ancak tefekkür ile olur.
Fahruddin er-Râzi (rha), "Ey iman edenler, Allah'tan ittika edin, Ona yaklaşmaya vesile arayın, Onun yolunda cihad edin, umulur ki felaha ulaşırsınız"(Maide, 5/35) ayetinin tefsirinde; "Allah'a ibadet edenler iki kısma ayrılır. Onların bir kısmı, başka hiçbir maksattan dolayı değil, sırf Allah rızası için O'na ibadet ederler. Bir kısmı ise, başka bir maksat için ibadet etmiş olabilir. Birinci makam, çok yüce ve üstün bir makamdır ki, Allah bu makama "ve O'nun yolunda cihad edin" buyruğu ile işaret etmiştir. Yani, "O'na kulluk yolunda ve O'nu tanıtma ve O'na hizmet etmedeki ihlâs yolunda cihâd edin..." demektir. İkinci makamın derecesi, birincisinden aşağıdır. Yüce Allah bu makama da "Umulur ki felaha erersiniz" ifadesiyle işaret etmiştir. Felah, kötülüklerden kurtulup, sevilen ve umulan şeyleri elde etmeyi kapsayan bir isimdir" diyerek açıklamada bulunur.Dikkat edersek birinci makamdakiler Allah uğrunda, Allah sevgisi için, onun zatı için, ikinci makamdakiler ise ondan daha aşağı fakat yine de hedeflenmesi meşru olan bir makam olan "felah"a ermek, yani cehennemden kurtulmak ya da cenneti elde etmek için ibadet edenlerdir. İmanın dereceleri vardır ki "felah"a ermek için ibadet etmekte arzu edilen bir makam olmakla birlikte, bundan daha yücesi Allah'ı sıfatlarıyla tanıyarak onun muhabbetini, sevgisini hissedip ona her durumda "hamd" edenlerin ulaştığı makamdır.
İmam Râzi (rha) Fatiha Suresi'nde Allah sevgisi için amel başlığı altında şu açıklamayı yapar; "Kulun, nimet bulduğu zaman Allah'a övgüde bulunması, onun bu nimeti elde ettiği için Allah'a hamd-ü senada bulunduğunu gösterir. Bu da onun, ibadet, hamd ve senadan maksadının bu nimetleri elde etmek olduğunu gösterir. Bu adamın, hakikatte ma'bûdu ve maksûdu ancak bu nimet ve menfaattir. Bu da düşük bir makamdır. En iyisini Allah bilir" der. İbadet eden, hamd eden ve Allah'ı öven insanın öncelikli maksadı nimetleri elde etmek, ahiretteki menfaatlere kavuşmak ise, işte bu geçerli olmakla birlikte, Allah sevgisi için yapılanlara nispetle düşük bir makamdır. İmam Râzi şu açıklamayı da aynı surede yapmaktadır; "Geçmiş nimetler hizmete ve taate koşmaya sevk eder. Kul, şükür ile meşgul olduğu zaman aklına ve kalbine, Allah'ın nimetlerinin, muhabbetinin ve marifetinin (Allah'ı bilmesinin)kapıları açılır Bu da nimetlerin en büyüğüdür" diyerek, verilen nimetlerin şükür'e, şükrün de nimetlerin en büyüğü olan Allah'ı sevmeye vesile olduğunu beyan eder. Yani menfaat için, daha çok nimet verilsin diye kulluk eden insan ile, verilmiş olanlara şükredip Allah'ın sıfatlarını o nimetlerde görerek Allah'ı daha çok tanıyan ve O'nu bu sebeple seven kimse bir değildir. Birisi için nimet amaç, diğeri için ise Allah sevgisine vesile olan bir araçtır. Birinin kalbinde oluşan duygu maddi lezzetlere ulaştırma istek ve arzusu, diğerinin ise kalbinde büyüyen ve beslenen duygu sevgi ve muhabbetullah'tır. Seven insanın gönlünde, sevdiğinin zatından başka bütün duyguları sönük kalır. Gözü ondan başka hiçbir şeyi görmez. Onun bütün amelleri ve bütün niyeti sevdiğini razı etmektir. Kendisi sevdiği gibi, sevdiğinin de onu sevmesini temin etmek için bütün her şeyden vazgeçer. Dünyadaki bütün servetler, makamlar, şan-şöhret, akrabaları ve kavmi, diğer sevdikleri, hatta anne ve babaları, kardeşleri, kısaca sevdiğinin dışında ne varsa hepsi gözüne küçük gözükür ve hepsi terk edilebilir. Gerekirse sevdiği için severek, uzun yollar kat edilir ve hatta dağlar delinir. Seven kişi, sevdiği için hiç düşünmeden canını verir, malını verir, yaşam tarzını değiştirir, onun istediği gibi olmaya çalışır. Bütün bunlar seven kimsenin sevdiğini sevgi derecesi ile orantılı olup, sevginin şiddeti ile farklılık gösterir. İnsan gerçek Allah sevgisini yakalar ise, dünya üzerinde ne var ise onun için değersiz olur. O kemal sıfatlara sahip olan ve her şeyden üstün olan, çok sevdiği Rabbinin her an kendisi ile beraber olduğu duygusu ile hareket eder. O'nun sevgisini elde etmek için de adeta bir kuş gibi çırpınır. Bütün amacı ve hedefi sevdiğinin hoşnutluğunu kazanmak ve kendisinin de O'nun tarafından sevilmesini temin etmektir.
EN BÜYÜK MÜKÂFAT, ALLAH'TAN
HOŞNUTLUK VE RIZA
Bu hususta Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de: "Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah'tan olan hoşnutluk ise en büyük (mükafaat)tür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur." (Tevbe, 9/72) buyurmuştur. Bu ayetin tefsirinde yine İmam Râzi:"Cenâb-ı Hakk'ın bu ayetle va'adetmiş olduğu üçüncü mükâfaat 'Allah'ın rızası en büyüktür' buyruğunun ifade ettiği husustur. Bu, "Allah'ın rızası, biraz önce bahsedilenlerin hepsinden (cennetler ve meskenlerden) daha büyük mükâfaattır" demektir. Bil ki bu, ruhani mutlulukların maddi saadetlerden daha kıymetli ve daha üstün olduğunun kesin delilidir. Bu böyledir, zira sevinmek işi, ya mevlâsının o kimseden razı olmasıyla yahut o rıza sebebiyle, herhangi bir maddi lezzete nail olmasıyla olmuştur, (bu ayette) Allah Teâlâ, rızasını elde etmenin daha yüce, daha ulu, daha muazzam ve daha büyük olduğunu açık bir biçimde belirtmiştir" diyerek, mükâfatların en büyüğü olan, Allah'ın rızasına, O'nun sevgisine ve hoşnutluğuna işaret eder.
Yine aynı ayetin açıklamasında Safvetü't-tefasir isimli eserde"Allah mü'minlerin imanlarına karşılık onlara gölgeleri bol cennetler vaadetti. Onların ağaçları altından ırmaklar akmaktadır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Onlar için oranın nimetleri ne yok olacak ne de zeval bulacak. Allah onlara ebediyen kalacakları cennetlerde mutlu bir hayat sürecekleri evler vaadetti. Hasan-ı Basrî der ki: Bu evler inciden, kırmızı yakuttan ve zeberced'den yapılmış köşklerdir.(4) Allah'ın az bir rızası, bunların hepsinden daha büyüktür. Hadiste şöyle buyrulmuştur: "Yüce Allah, cennet ehline, 'Ey cennet ehli!' der. Onlar da, Ey Rabbimiz, icabet sana taatine tekrar müsaade" derler. Allah: "Razı oldunuz mu?" der. Onlar: 'Mahlukâtından hiç kimseye vermediğin şeyi bize verdiğin halde, biz niye razı olmayalım' derler. Allah şöyle buyurur: 'Ben size bundan daha üstününü vereceğim.' Cennet ehli: 'Hangi şey bundan daha üstündür?' derler. Allah: 'Size rızamı helal kılıyorum. Bundan sonra asla size kızmayacağım.'(5) İşte en büyük kurtuluş da budur. Bundan daha büyük bir mutluluk yoktur."(6) naklini yaparak, Allah'ın hoşnudluğunun ve rızasının en büyük mükâfat olduğu beyan edilir. Süddî(rha)'dan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: "Kıyamet gününde ümmetler, peygamberleriyle beraber çağrılırlar da onlara, kendilerini muhabbetullah'a vermiş olan kimseler hariç, 'Ey Musa, ey İsa ve ey Muhammed ümmeti!' denilir. Muhabbetullah'a sahip olanlar ise, "Ey Allah'ın dostları!" diye çağrılırlar." Ey Muhammed ümmeti!' diye çağrılanların içinde olmak çok güzel bir durum olmakla birlikte, Allah'ın dostları olmak, bundan daha da büyük bir nimettir.
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (rha) tefsirinde: "Ve Adn cennetlerinde güzel, hoş meskenler. Hayır kaynağı ve ebedi ikâmetgâh olan, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insanoğlunun aklına, hayaline getiremediği gayet gönül safâsıyla dolu bir mutlulukla yaşanacak güzel güzel meskenler ki, en ileri derecedeki iman ve hizmet ehline vadolunmuştur. Ve Allah'tan bir rıdvan yani Allah'ın rızasından olan bir küçücük şey bile ekberdir, yani en büyüktür. Bütün bu sayılan cennet nimetlerinin hepsinden daha büyüktür." diyerek, en ileri derecede iman sahibi olan kişiler için, Allah'ın rızasından az bir şeyin bile, cennetlerin en üstününden olan Adn cennetindeki köşklerden bile daha büyük olduğunu beyan eder.
ALLAH SEVGİSİ, MUHABBETULLAH
Allah (cc) Bakara suresi 165. Ayette: "İman edenlerin, Allah'a sevgisi ise (her şeyden) kuvvetlidir" buyurmuşlardır. Bu ayetin açıklamasında Mefatihu'l-Gayb isimli eserde peygamber efendimizden şu nakil yapılır; "Bir bedevi Hz. Peygamber'e gelerek, 'Ey Allah'ın Rasulü, kıyamet ne zaman kopacak?' diye sordu. Bunun üzerine Hz. Rasul, 'Onun için ne hazırladın?' dedi. Buna karşılık bedevî, 'Çok namazım ve orucum yok; ne var ki ben, Allah'ı ve Rasulünü seviyorum' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): 'Kişi sevdiği ile beraberdir' buyurdular. Bunu müteakiben Enes(ra) şöyle dedi: "İslâm'dan sonra Müslümanların bununla (bu haberle) sevindikleri kadar, başka herhangi bir şeyle sevindiklerini görmedim."
Yine rivayet edildiğine göre, Hz. İsa(as), bedenleri zayıflamış, renkleri solmuş üç kişiye rastladı da, onlara, 'Sizi bu hale ne düşürdü?' dedi. Bunun üzerine onlar, 'Cehennem korkusu' deyince, Hz. İsa, 'Allah'a, korkanları korktukları şeylerden emin kılması yakışır' dedi. Sonra onları terkettiğinde başka bir topluluğa rastladı. Bir de ne görsün, onlar da alabildiğine zayıf, renkleri de solgun. Bunun üzerine onlara, 'Sizi bu hale ne getirdi?' diye sorunca, onlar, 'Cennet iştiyakı!' diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hz. İsa, 'Allah'a umduğunuz şeyi size vermesi yaraşır' dedi. Sonra onları terkedince, başka bir üç kişiye rastladı. Bir de ne görsün, onlar daha çok zayıf ve renkleri de daha çok soluk. Öyle ki onların yüzleri sanki nurdan meydana gelmiş birer ayna gibi... Bunun üzerine de Hz. İsa onlara, 'Siz bu makama nasıl ulaştınız?' dediğinde, onlar, 'Muhabbetullah ile...' dediler. Bunun üzerine de Hz. İsa, 'Siz kıyamet gününde Allah'a yaklaştırılacak olan kimselersiniz' dedi."(7)
Bir futbolcu, bir müzisyen, bir ressam, ya da iyi bir sporcu toplum nazarında sadece tek bir kabiliyeti ile takdir ediliyor ve değer buluyorsa ve insanlar nazarında saygı görüyor, seviliyorsa, Âlemlerin Rabbi olan Allah niye sevilmesin? Picasso, Macellan, Galileo, Newton, Pastör, Edison veya Maradona, Messi, Ronaldo ya da Che Guevara, Mussolini, Napolyon, Marks, Lenin vb. ünlü denilen ve birçok olumsuz sıfatlara ve hatta iğrenç denebilecek derecede ahlaka sahip olabilecek insanlar sadece bir veya birkaç sebepten dolayı seviliyor ve saygı görüyor ise, bütün kemal sıfatlara sahip olan yaratıcımız Allah(cc) gerçekten sevilmeye layık olan tek varlıktır. İnsan Allah'ı zatı için sevmelidir. İmam Râzi; "Herşeyin mükemmelliği, kemâli O'ndandır. Cenâb-ı Hak ilim ve kudret hususunda en kâmil varlıktır. Biz, bir âlimi, ilmindeki kemâlinden; bir cesuru, üstün cesaretinden ve bir zahidi de yapılmaması gereken fiillerden uzaklığından dolayı seversek; bütün ilimler, ilmine nisbetle adeta bir yokluk, bütün kudretler, kudretine nisbetle bir hiçlik ve de kullardaki bütün noksan sıfatlardan uzak olma hali, münezzeh oluşundan dolayı adetâ O'nun için yok mesabesinde olduğu halde, nasıl olur da biz Allah'ı sevmeyiz? Böylece gerçek manada sevilen varlığın ancak Allah Teâlâ olduğuna ve O'nun zâtında ve zâtı için sevilen bir varlık olduğuna kesin olarak hükmetmemiz gerekir." Ve; "Allah için olan huşunun mertebeleri sınırsızdır. Zira Cenâb-ı Hakk'ın, celâl ve kahrının mertebeleri de sınırsızdır. Binâenaleyh, insanın bu konudaki bilgisi çok ve ne kadar ileri olursa, bu kimsenin, Allah'a saygısı (ve sevgisi) da o nisbette İleri olur. Dolayısıyla, bu kimsenin, o taatleri yaparken Allah'a olan tazimi de, o nisbette tam ve en mükemmel olur." diyerek, meseleyi ortaya koyar. "İman edenlerin, Allah'a sevgisi ise (her şeyden) kuvvetlidir"(Bakara: 165) ayetinde İmam Râzi şu açıklamayı sürdürür; "Kelamcılar (âlimler)ın: 'Biz Allah'ı seviyoruz' sözünün mânası, "O'na itaatta bulunmayı ve O'na hizmet etmeyi veya O'nun mükâfaat ve ihsanlarını seviyoruz" demektir.
Sufiler ise şöyle demişlerdir: 'Kul, Allah'ı zâtından ötürü sevebilir. O'na hizmet etmeyi ve O'nun mükâfaatını sevmek ise aşağı bir derecedir.' Çünkü kâmil varlıkların en mükemmeli sadece Hak Teâlâ hazretleridir. Kulun başlangıçta Hakk Subhanehu'ya muttali olması imkânsızdır. Hatta bundan öte, O'nun melekûtu hususunda tefekkürde bulunmaksızın, onun bu makama ulaşması imkânsızdır. Binaenaleyh şüphesiz Allah'ın hikmetinin inceliklerine ve O'nun yaratıkları hakkındaki kudretine ıttılâı, nüfuzu daha mükemmel olan herkesin, O'nun kemâlini bilmesi de o nisbette mükemmel olur. Böylece O'nun sevmesi de daha tâm ve kâmil olur. Kulun Allah'ın hikmetinin inceliklerine vakıf olmasının mertebeleri sonsuz olunca, şüphesiz kulun Cenâb-ı Hakk'ın celâlini sevme mertebeleri de sonsuz olur.
Sonra burada başka bir durum da meydana gelir ki, o da kulun Allah'ın hikmetinin inceliklerini mütâlâası çok olunca, onun muhabbetullah makamındaki terakkisi de çok olur. Ülfet ne kadar güçlü olursa, Allah'ın dışında kalan şeylerden nefret de o nisbette güçlü olur. Çünkü Allah'ın dışında kalan şeylere iltifat etmek, kulu Allah'a yönelmekten alıkor. Sevgilinin huzurunda bulunmaya mâni olan şey ise, istenmeyen bir şeydir. Böylece kalbte, muhabbetullah ve O'nun dışında kalan şeylerden nefret etme hep devam eder. Böylece bunların herbiri, kalb Mâsivâullah'tan nefret edinceye kadar, bir diğeriyle kuvvetlenir. Nefret, Masivaullah'dan yüz çevirmeyi gerektirir. Yüz çevirme ise, Allah'ın dışındaki her şeyle olan ilgiyi sona erdirmeyi gerektirir. Böylece kalb; kudsî nurlarla nurlanır, ismet âleminin ışıklarıyla ziyalanır, hâdiseler âlemine taalluk eden hazlara da tamamen ilgisiz kalır ki, işte bu makam derecelerin en üstünüdür.
O kimsenin bu âlemdeki durumu, herhangi bir şeye karşı şiddetli bir aşk duyan kimsenin hali gibidir. Sen kendisini iyice mal elde etmeye vermiş bir kimsenin, bu malın muhafazasına kendisini iyice verip yemesini, içmesini ve açlığını unutan nice tüccar görürsün! Bu değersiz makama karşı bu ilgi düşünülünce, Samed olan Hazreti Allah'ın celâlini mütâlâa ederken böyle bir halin meydana gelmesi nasıl akıldan uzak olur? "Burada İmam Râzi'nin sözü bitti. Uykuyu çok seven bir insan çoğunlukla uyku için diğer sevdiklerinden vazgeçebilir veya erteleyebilir. Uykusunu bölmemek adına en sevdiği yemekten ve hatta eşinden ilgisiz kalabilir. Allah'ı seven ve O'nun yolunda savaşmayı seven bir kimse de şehevi lezzetlerin en yüksek durumlarından bile Allah için vazgeçebilir. Hanzale (ra) bunlardan biridir. Evliliğinin ilk gecesinde, Allah Rasûlü'nün cihad çağrısına gusül abdesti bile almadan aceleden icabet etmiş, o vaziyette şehid olmuş ve kendisini melekler yıkamıştır. Bir başka örnek de yine sahabeden Halib bin Velid (ra)dır. O şöyle demiştir; "Muhacirlerden bir bölüğün başında bir kavme karşı savaşarak sabahlamam veya akşam etmem, soğuğu şiddetli bir kış gününün gecesinde bana hediye edilen zifaf gecesinden daha sevimlidir."(8) O'nun için Allah ve O'nun yolunda cihad, dünyadaki en büyük nefsi lezzetleri terk etmeye zor gelmediği gibi, bilakis kendisine hoş gelen ve sevilen bir ameldir. Daha başka bir örnek verecek olursak, bizlere çok zor gelen oruç ibadeti, Allah sevgisini elde etmiş olan Hz. Ali (ra) için külfet olmaktan çıkmış, hatta sevilen bir amel olarak arzu edilen bir duruma ulaşmıştır. O şöyle demiştir; "En çok sevdiğim şey uzun yaz günlerinde oruç tutmaktır". Kaç tanemiz orucu tutarken veya namazı eda ederken severek eda ediyoruz. Cihad ibadeti ise günümüz Müslümanları için sadece nefis ile yapılana hamledilmiş, kâfirlerle olan cihad ise neredeyse unutulmuş ve hatta kınamayı gerektirecek bir şekil almıştır.İbn Teymiyye (rha) şöyle diyor; Allah yolunda cihad, Allah dostlarını dost ve düşmanlarını düşman edinme gibi hususlarda Rasûlun sünnetine ve yoluna tabi olmak, Allah'ı sevmenin bir gereğidir. Nitekim Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurmaktadır; "İmanın en sağlam ipi, Allah için sevmek ve Allah için öfke duymaktır"(9) diyerek, günümüz Müslümanları için sıkıntılı bir durum arz eden el-vela ve'lbera hususunun önemine işaret eder.
Bu hususta selefimizden bize kadar gelen şu nakiller vardır: İmran b. Hüsayn ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Otuz sene sırt üstü yattı. Ne kalkabiliyor, ne de oturabiliyordu. Hurma dallarından yapılmış yatağında, tuvalet ihtiyacını gidermesi için bir oyuk açılmıştı. Bir gün yanına Mutarrif ve Mutarrif'inkardeşi Alâ geldi. Mutarrif İmran'ın durumunu görünce ağlamaya başladı. İmran 'Neden ağlıyorsun?' diye sordu. Mutarrif ' Çünkü seni bu zor durumda görüyorum' dedi. İmran 'Ağlama! şüphesiz Allah'ın hoşuna giden şey, benim de hoşuma gider' dedi.(10) Yine İbni Receb el-Hanbeli (rha)'den nakledilen bir rivayette: Amir b. Abdilkays şöyle diyordu; "Allah'ı öyle sevdim ki, bu sevgi, her musibeti basit görmeme ve her olaya rıza göstermeme neden oldu. Allah'a olan sevgimden dolayı artık sabaha nasıl çıktığımı veya akşama nasıl ulaştığımı önemsemiyorum"(11)
İmam Fahruddin er-Râzi, "İnsan hüsrandadır."(Asr, 103/2) ayetinde hüsran'a uğrayanları açıklarken konumuzla ilgili şu açıklamayı yapar: "Gerçek hüsran, kişinin, Rabbine hizmetten mahrum olmasıdır. Geriye kalanlara, yani cennetten mahrum olup da cehenneme düşmesi gibi şeylere gelince, bunlar, birincisine nisbetle adeta hiç mesabesindedirler." Tevbe suresi 72. Ayette beyan edildiği üzere cennetlerin en üstün nimetlerine karşılık Allah'ın hoşnutluğu, nimeti ekber olunca, Allah sevgisi için yapılmayan şeyler, diğer şeylere nispetle daha düşük derecede kalmaktadır.
Allah (cc) yoktan var etmiş ve hayat vermiş olduğu kullarından, kendisine isyan edenleri cehenneme atmasa ve hatta itaat edenlere cenneti vermese bile, yine de Âdemoğlu'nun O'nun emirlerini dinlemeleri ve O'na saygı ve sevgi ile, minnet ile itaat etmeleri gerekirdi. Çünkü O, insan için gerçekten asla karşılığını ödeyemeyeceğimiz birçok nimetler vermiş, insanı bütün yaratılmışların üzerine çıkararak, diğer bütün yaratılanları onun hizmetine sunmuştur. Her şey insan içindir.
kâinatta en son yaratılan mahlûk olduğu halde ve sayıca diğer yaratılanlara nispetle en az sayıda olmasına rağmen ve en üstün özelliklerle donatıldığı halde, meleklerin, cinlerin, hayvanların ve bitkilerin ve diğer cansız varlıkların efendisi olmuş, yüceltilmiştir. Milyarlarca ışık yılı genişlikte olan uzay, galaksiler ve evren, hepsi insan içindir. Çünkü bunların her biri, bir denge üzerinedir ve zincirleme birbirine bağlı olarak üzerinde yaşadığımız dünyanın yaşam standartlarını sağlayan olmaz ise olmaz unsurlardır.
O halde kendisine bu kadar yatırım yapılan bir mahlûk, kendisine bu kadar nimeti bahşeden yaratıcısına karşı muhabbet dolu duygular ile teslim olması gerekmez mi? Üstelik bu yaratıcı mecbur olmamasına rağmen yine de kendisine teslim olanlara dünyada verdiklerinden kat ve kat üstün nimetleri ebedi bir hayat içinde sunmakta iken, O'na tam bir sevgi ve saygı ile itaat etmek yaraşmaz mı? Üstelik Allah (cc) nankör kulları için adaleti gereği korkunç bir cehennem azabı hazırlamıştır. Cehennem azabı olmasa bile, insanlara bahşedilen bu kadar nimet, Allah'a güzel kul olmayı, itaat etmeyi gerektirir. Peygamber efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde: "Suheyb ne güzel bir kuldur. O Allah'tan korkmasa idi bile yine de O'na isyan etmezdi" buyurarak, Allah'tan korkan ama korkmasa bile, O'na olan sevgisinden dolayı kulluk yapan Suheyb-i Rûmi (ra)'nin itaatinden ve imanın güzelliğinden bahsetmiştir.
İbnReceb el-Hanbeli şöyle nakleder; "Kalb ve ruhun, Marifetullah (Allah'ı bilme), Allah'ı yüceltme ve O'na saygı duyma dışında ne bir azığı, ne de gıdası vardır. Allah korkusu, O'nu yüceltme, O'na saygı ve yakınlık göstermek; O'nu sevmek ise, O'na kavuşma özlemi duyma ve O'nun hükmüne rıza gösterme hep bu bilgiden kaynaklanır.(12)
İnsan bedenine hayat ruh vasıtası ile verilir. Ruh ve ruhta mekân tutmuş olan manevi kalb (akıl) ise Allah'ı tanımak, O'ndan korkmak, O'nu sevmek ve O'nu bu duygularla yüceltmek ile hayat bulur. Bu duygular ne kadar çok olur ise insan-ı kâmil o derecede vücut bulur. Kâmil insan da tam bir ruh ve beden teslimiyeti ile severek, överek ve isteyerek Allah'a teslim olur. O'nun emirlerine asla muhalefet etmez.
ALLAH'I SEVMEK NASIL OLUR?
Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de şöyle buyurmuşlardır: "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahimdir."(Âl'i imran, 3/31)
İmam Taberi tefsirinde bu ayeti şöyle açıklar: "Ey Muhammed de ki: Eğer sizler, gerçekten, Allah'ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız, iddianızı ispatlamak için bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve geçmişteki günahlarınızı bağışlasın. Şurası bir gerçektir ki Allah'ı tanıdığını ve sevdiğini iddia eden herkesin Allah'ın Peygamberi olan Hz. Muhammed'i tanıması ve sevmesi ve de O'nun yolundan ayrılmaması gerekir. Rasûlullah'ın yolundan ayrılan herkes, sapıklık içindedir" diyerek, Allah'ı sevmenin, O'nun Rasûlünün getirdiklerine tabi olmak ile eşanlamlı olduğunu ifade eder. Peygamberi postacı yerine koyan ve onun sünnetini din olarak kabul etmeyenler, Allah dostu değil, bilakis Allah'ın düşmanıdırlar.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami'l-Kur'an isimli tefsirinde bu ayeti tefsir ederken şu nakli yapar: "Sehl b. Abdullah da der ki: Allah'ı sevmenin alâmeti Kur'ân'ı sevmektir. Kur'ân'ı sevmenin alâmeti Peygamber (sav)'ı sevmektir. Peygamber (sav)'ı sevmenin alâmeti sünneti sevmektir. Allah'ı, Kur'ân'ı, Peygamber'i ve sünneti sevmenin alâmeti ise âhireti sevmektir. Âhireti sevmenin alâmeti ise kendisini sevmektir. Kendisini sevmenin alâmeti ise dünyaya buğzetmektir. Dünyaya buğzetmenin alâmeti, ondan ancak yeteri kadar azık ve kendisini hayatta bırakacak kadarını almasıdır." diyerek, Allah'ı sevmenin bir bedeli olduğunu ve o bedelin de kişi üzerinde yansımasını göstermesi gerektiğini beyan eder. Allah'ı seven kimse Allah'ın emirlerine riayet eder ve dünyadan ancak sevgisini izhar edecek kadar nasip alması gerektiğini, bundan fazlasını gözünün görmemesini ifade eder. Seven kimsenin gözü başkalarına kördür, sevdiğinden başkasını görmez. Hadisi kudsi'de Allahu Teala'nın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; "Ey sevgime yönelenler! Size sevgimden pay verdiğimde, dünyadan kaçırdıklarınız size zarar veremez."(13)
İmam Kurtubi (rha): "Rivayet edildiğine göre Müslümanlar: Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a yemin olsun ki şüphesiz bizler Rabbimizi seviyoruz" dediler. Bunun üzerine yüce Allah: "De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz..." buyruğunu indirdi. Kulun Allah'ı ve Rasûlü'nü sevmesi, onlara itaat etmesi ve emirlerine tâbi olmasıdır. Çünkü yüce Allah: "De ki: 'Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz' diye buyurmuştur. Allah'ın kullarını sevmesi, ise mağfirette bulunmak suretiyle onlara nimette bulunmasıdır. Yüce Allah: "Muhakkak Allah kâfirleri sevmez"(Âl-i İmrân, 32) diye buyurmaktadır. Yani onlara mağfiret buyurmaz, demektir." diye meseleyi beyan eder.
ALLAH KİMİ SEVER?
Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de şöyle buyurur: "Muhakkak iman edip salih amel işleyenlere Rahman bir sevgi var edecektir."(Meryem, 19/96) Bu ayetin açıklamasında İmam Kurtubi: "Derim ki: Mü'min dünyada sevildiğine göre, âhirette de böyle olacaktır. Çünkü yüce AlIah ancak takva sahibi bir mü'mini sever ve ancak halis ve tertemiz olandan razı olur" diyerek, ancak takva sahibi, haramlardan kaçan ve rabbine temiz bir kalb ile giden mü'min kişiyi Allah'ın sevdiğini beyan eder. Ayrıca devam ederek şu nakli yapar:
"Müslim'in Sahih'inde de Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) dedi ki: "Şüphesiz Allah bir kulu sevdiği takdirde Hz. Cebrail'i çağırır ve: Ben filanı seviyorum, onu sen de sev, der. Bunun üzerine Cebrail onu sever, sonra semada nida ederek der ki: Şüphesiz Allah filan kişiyi seviyor, siz de onu seviniz. Bunun üzerine semadakiler onu sever. Daha sonra yeryüzünde ona hüsnü kabul bırakılır. Yine Allah bir kula buğzetti mi Hz. Cebrail'i çağırır ve: Ben filana buğzediyorum, sen de ona buğzet, der. Bunun üzerine Cebrail ona buğzeder. Sonra sema halkı arasında şöyle nida eder: Muhakkak Allah filan kişiye buğzeder, siz de ona buğzediniz. Onlar da ona buğzederler, daha sonra yeryüzünde onun için buğz bırakılır."(14)
Dünyada varlık sahibi olup da kendisine mal, mülk, güç ve kudret verilmiş kişiler ile teknolojik açıdan ve servet yönünden ileri gitmiş devletler zannetmesinler ki Allah onları seviyor. Bunlar Allah'ın onları sevdiği anlamına gelmediği gibi tam aksine bu gibi şeyleri Allah (cc) onlara vermekle onların azabını arttırmakta plan yapmaktadır. Bu hususta İbni Kesir (rha) tefsirinde:
"Zannederler mi ki kendilerine mal ve oğullar vermekle iyiliklerde onlar için acele davranmaktayız. Hayır farkında değiller." âyeti hakkında Katâde der ki: "Allah'a yemîn olsun ki malları ve çocukları ile kavme düzen kurulmuştur. Ey Âdemoğlu, insanları malları ve çocukları ile değerlendirme. Aksine onları, îmân ve sâlih amelle değerlendir."(15)Ve İbni Kesir devam ederek şu nakli yapar; "İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ubeyd'in... Abdullah İbnMes'ûd(ra)'dan rivayetinde Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurmuş:
"Muhakkak Allah dünyayı sevdiğine de, sevmediğine de verir. Dinî ise ancak sevdiğine verir. Allah kime dinî vermişse; muhakkak onu sevmiştir."(16) Müslüman kişi ilk anda Allah'a teslim olduktan sonra devamlı imanını kemal derecelere çıkarmak için Allah'ın kelamı olan Kur'an'ı Kerim'deki mesajları ve özellikle ilmihalini öğrenmeli, bundan başka Allah'ın mahlukatı hakkında tefekkür etmeli, yeryüzü ayetleri hakkında yakîn'ini arttırmalıdır. İlmi öğrenen, tefekkür eden kişi Allah'ı daha iyi tanır ve teslimiyeti ile birlikte, Allah'a olan sevgisi de artar. Bu kişinin Allah'a olan güveni tam olur. Sadece O'na tevekkül eder. Sadece O'ndan ister. O Allah'ı her an yanında hisseder. Allah'ı yanında hisseden insan da dünyaya meydan okur. Said Nursi demiştir ki: "Gerçek imanı kavrayan insan, dünyaya meydan okur." Bugün dünya üzerinde zulme uğrayan Müslümanlar olarak bir an önce Allah sevgisini, dünya sevgisinden öne geçirmek zorundayız.
Peygamber(sav): "Üç şey vardır ki bunlar kimde bulunursa, o kişi imanın tadını alır" buyurmuşlardır. Bu üç şeyden biri de, Allah ve Rasulü'nün kendisine her şeyden daha sevgili olmasıdır.(17) İmanımızdan tat almak duası ile.
____________________
(1) İbnReceb, İstinşâku Nesîmu'l-Üns, s.18-21
(2) Mefatihu'l-Gayb, Fahruddin er-Râzi, Enfal, 8/2
(3) Her ne kadar F.Râzi Bakara 30. Ayetin tefs. Ve İmam Gazali İhyâ'sında tefekkürbahsinde hadis olarak nakletse de hadis değil, Serius-Sakafi(rha)'e ait güzel bir sözdür. Bakınız AlüyyülKâri, El-Mesnuğ, Uydurma olduğunda ittifak edilen Hadisler.
(4) Sabuni;Keşşaf, 2/289
(5) Buhârî, Rıkâk 51 (7/200); Müslim, Cennet 9 (4/2176);Taberî, 10/182; Tirmizî, Cennet, 18
(6) M.Ali es-Sabuni Safvetü't-tefasirTevbe 72.
(7) MefatihulĞayb, Fahruddin er-Râzi Bakara 165
(8) Said Havva, RuhTerbiyemiz, Petek yay.sh.94
(9) İbnTeymiyye, et-Tuhfetu'l-Irâkiyye, s.60
(10) Salâhu'l-Umme fi Uluvvi'l-Himme, IV, 516
(11) İbnReceb, İstinşâku Nesimu'l-Üns, sh.36
(12) İbnReceb, Mecmûatu'r-Resâil, II, 467
(13) Cüneyd, el-Muhabbetulillah, Daru'-l Mektebi s.60
(14) Müslim, BIrr 157; Tirmizl, Tefsir 19. sûre 6; Müıned, II, 267, 341, 412, 509, V, 263. Yalnız "sevgi" ile ilgili bölümü: Buhûrl, Bed'u'1-Halk 6, Edeb 41, Tevhîd 33; Muvatta, Şear 15; Mütntd, II, 514, V, 259.
(15) İbni Kesir tefs., Muminun 55.
(16) Ahmed b. Hanbel, I. 387.
(17) Buhari, İman 9, 14; Müslim, İman 67
 
Misak Dergisi 345. Sayı
Ağustos 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya