Bir Hadis-i Şerif Işığında, Dersler ve İbretler (3)
Fakih sahaberden Hz. Abdullah İbnû Ömer'den (r.a) rivayet edilen Hadis-i şerif'te, değişik felâketlerin ortaya çıkmasının sebebleri ve vesileleri haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif meâlen şöyledir: "Ey Muhaciirin topluluğu! Beş şey vardır ki onlarla iptila olmanızdan Allah'a sığınırım. 1- Eğer ilan edilecek kadar içinizde fahşa açığa çıkarsa, o zaman içinizde taun ve kendilerinden önceki selefleri arasında hiç görülmemiş hastalıklar ortaya çıkar. 2- Ölçü ve tartıları eksiltirlerse o zaman kıtlık, geçim sıkıntıları ve zalim sultanların zulmü onların üzerine olur. 3- Zekâtlarını menederlerse o zaman yağmurlar men olunur, eğer hayvanlar olmasaydı yağmur hiç yağmazdı. 4- Allah ve Rasulüyle olan ahidlerini bozarlarsa, o zaman Allah, onlara onların dışından bir düşman musallat eder ki onların ellerinde olan şeylerin bir kısmını çekip alıverir. 5- İmamları (yöneticileri) Allah'ın Kitabıyla hükmetmezlerse, üstelik Allah'ın kitabıyla hükmetmedikleri gibi bir de Allah'ın ayetlerini seçerlerse o zaman Allah, onların bazısına bazısının acısını tattırıverir." (İbnu Mace, Fiten, 22)
İbrahim SERİN
04.07.2019 10:50
264 okunma
EMRİ BİL MARUF VE NEHYİ ANİL
MÜNKERLE İLGİLİ İBRET VERİCİ BİR KISSA
Allahu Teala Kur'an'ı Kerim'de bizlere ibret verici bir kıssa vermektedir. Hakk Teala Hazretleri şöyle buyuruyor: "Onlara, deniz kenarında bulunan şehir (halkı)nın halini sor: Hani Cumartesi gününün hürmetini ihlal edip haddi aşmışlardı: Cumartesi yaptıkları (ve Cumartesinin hürmetine riayet ettikleri) gün, balıklar onlara akın akın gelirler. Cumartesi yapmadıkları gün ise, onlara hiç balık gelmezdi. İşte biz, yoldan çıkmış olmaları dolayısıyla onları böyle imtihan ediyorduk." (A'raf, 163)
İmam Fahruddin Er-Râzi (rha), 'Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb' isimli kitabında şu bilgilere yer verir: İbn Abbas (ra) ve Mücahid şöyle demişlerdir: "Yahudiler de, sizin (kendisine hürmetle) emrolunduğunuz cuma gününe hürmetle emrolunmuşlardı. Ama onlar, bu günü bırakıp, cumartesi gününü seçtiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onları bu gün ile imtihan etti ve onlara bu günde avlanmayı haram kıldı; böylece bu güne saygı göstermeleri emrolundu. Cumartesi günü geldiği zaman, balıklar suyun yüzünde onlara doğru geliyor ve onlar denizdeki bu balıklara bakıyorlardı. Cumartesi günü geçtiği zaman ise, balıklar kayboluyor ve ancak bir sonraki cumartesi tekrar geliyorlardı. İşte bu, Allah Tealâ'nın, onları sınamış olduğu bir imtihan idi ki, ayetteki "Cumartesi yapmadıkları gün ise, onlara hiç balık gelmezdi" buyruğu ile anlatılan husustur. Ayetteki ifâdesi "İşte biz, yoldan çıkmış olmaları dolayısıyle onları böyle imtihan ediyorduk" manasındadır. Bu tabir (aynı zamanda) Allah'a itaat eden kimseye, dünya ve ahiret hallerini Allah'ın hafifletip kolaylaştırdığına; O'na isyan edeni ise, çeşitli bela ve sıkıntılara düçâr kıldığına delâlet eder.
Allahu Teala ayetlerin devamında şöyle buyuruyor: "Ve hani içlerinden bir cemaat 'Allah'ın helâk edeceği veya çetin bir azabla azablandıracağı kimselere ne diye öğüt veriyorsunuz?' dediği zaman, o (vaaz edenler), 'Rabbinize bir mazeret olsun diye, umulur ki sakınırlar' demişlerdi." "Ne zaman ki onlar edilen vaaz-u nasihatları unuttular, biz de kötülükten nehyedenleri kurtardık. Zulmedenleri ise, yapmakta oldukları fısklar yüzünden, şiddetli bir azab ile yakaladık. Böylece onlar kibre kapılıp yasak kılınan şeylerden vazgeçmeyince, biz de onlara, hor ve zelil maymunlar olun, dedik." (A'râf, 164-166)
MÜNKERLE İLGİLİ GRUPLARIN AKIBETLERİ
İmam İbn Kesir (rha), 'Tefsir-u Kur'an'il Azîm' isimli kitabında şu bilgilere yer verir: Allah Teâlâ; bu kasaba halkının üç gruba ayrıldığını haber veriyor: Bir grup yasağı işlemiş, cumartesi günü balık avlamak üzere hile yoluna sapmıştı. Bir grup; onları bundan men'edip kendilerinden ayrılmıştı. Üçüncü bir grup ise; susmuş, haramı işlememiş ama onları bundan men'etmemişti. Fakat onlar men'edenlere: "Allah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" demişlerdi. Onları bundan niçin men'ediyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki onlar helak olacak ve Allah'ın azabına hak kazanmış olacaklar. Sizin onları men'etmenizin hiç bir faydası yoktur. Men'edenler de onlara; "Rabbinize karşı ma'zeret olsun" demişlerdi. Rabbimiz, ma'rûfu emretmek ve münkerden nehyetmek üzere bizden söz almıştı. "Ve belki sakınırlar." Belki "bizim bu sakındırmamızla içinde bulundukları durumdan sakınır, onu terkeder, tevbe ediciler olarak Allah'a dönerler. Tevbe ettikleri zaman ise, Allah tevbelerini kabul eder ve onlara merhamet buyurur.
Allah Teâlâ buyuruyor ki: "Ne zaman ki onlar edilen vaaz-u nasihatları unuttular, biz de kötülükten nehyedenleri kurtardık. Zulmedenleri ise, yapmakta oldukları fısklar yüzünden, şiddetli bir azab ile yakaladık." Men'edenlerin kurtulduğu ve zulmedenlerin helaki belirtildiği halde, susanların durumu burada bahsedilmemektedir. Çünkü ceza; yapılan işin cinsindendir. Onlar övülmeyi hak etmediler ki; övülsünler, bir günah işlemediler ki zemmedilsinler. Bununla beraber imamlar, onların helak olanlardan mı, yoksa kurtulanlardan mı oldukları hususunda ihtilâf etmişlerdir. İbn Abbâs'tan (ra) rivayetle Ali ibn Ebu Talha,"Hani, içlerinden bir topluluk demişti ki: Allah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" âyeti hakkında şöyle der: Burası Mısır ve Medine arasında deniz kıyısında bir kasabadır. Oraya Eyle denirdi. Cumartesi günlerinde Allah Teâlâ balıkları onlara haram kılmıştı. Cumartesi günleri geçince balıklara güç yetiremezlerdi. Allah'ın dilediği kadar bu halde devam ettiler. Sonra onlardan bir topluluk, cumartesi günleri balıkları avladılar. Bir topluluk onları men'ederek: 'Allah Teâlâ cumartesi gününde size avlanmayı haram kılmışken mi avlanıyorsunuz?' demişler. Ancak onlar, azgınlık ve isyanlarında daha da ileri gitmişledir. Diğer bir topluluk onları men'etmeye başlamıştı. Bu durum uzayıp gidince, men'edenlerden bir topluluk: "Biliyorsunuz ki bunlar, üzerlerine azâbın hak olduğu bir kavimdir. Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" dediler. Bunlar, Allah için kızmada diğer topluluktan daha şiddetli idiler. Kendilerine bu söz söylenenler: "Rabbinize karşı bir ma'zeret olsun ve belki sakınırlar diye..." demişlerdi. Bu topluluktan herbiri menetmekteydiler. Haramı işleyenlere Allah'ın gazabı vuku bulduğunda hem "Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" diyenler ve hem de "Rabbinize karşı ma'zeret olsun diye" diyenler kurtulmuş ve Allah Teâlâ balıkları avlayan günahkârları helak edip maymunlar haline getirmiştir. Buna yakın ifâdelerle Avfî de hadîsi İbn Abbâs'tan ri vâyet etmiştir. Hammâd İbn Zeyd de Dâvûd İbn el-Husayn'dan... İbn Abbâs'ın (ra) "Hani içlerinden bir topluluk demişti ki: Allah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz? diyenlerin kurtulup kurtulmadığını bilmiyorum. İkrime (rha) der ki: Bunu soruşturmaya devam ettim ve nihayet öğrendim ki; onlar da kurtulmuşlardır. Bunun üzerine İbn Abbâs (ra), bana bir hülle giydirdi.
Abdürrezzâk der ki: Bize İbn Cüreyc'in bir adamdan, onun da İkrime'den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Bir gün İbn Abbâs'a (ra) vardım. Ağlıyordu. Bir de baktım mushaf kucağında. Yaklaşmaktan sakındım. Bir müddet tereddütten sonra ilerledim, oturdum ve: 'Allah beni sana feda etsin; Ey Ebu Abbâs, seni ağlatan nedir?' dedim. 'Şu yapraklar' dedi. Bir de baktım ki, o A'râf Sûresini okuyor. Eyle'yi biliyor musun? diye sordu. Evet, dedim. Şöyle anlattı:
'Orada yahûdîlerden bir mahalle (kabile) vardı. Cumartesi günü onlara balıklar gönderilir, sonra kaybolurdu. Ancak suya dalmak sûretiyle, zorluk ve şiddetli zahmetten sonra balık bulabiliyorlardı. Cumartesi günü balıklar onlara beyaz, etli ve hâmileymiş gibi şişman olarak sürüyle gelir, yanlarında birbirlerinin sırtları karınlarına dokunurdu. Onlar bir süre böyle devam ettiler. Sonra şeytân gelip onlara şöyle fısıldadı: 'Siz sâdece cumartesi günü onları yemekten men'olundunuz.' Cumartesi günleri onları alın ve başka günlerde yeyin. Onlardan bir topluluk bunu yaptı. Bir topluluk ise: Siz cumartesi günü hem onu yemekten, hem almaktan ve hem de avlamaktan men'olundunuz, dediler. Onlar bu halde iken bir sonraki cumartesi geldi. Bir topluluk, çocukları ve kadınlarıyla birlikte gitti. Bir topluluk sağ tarafa ayrılıp uzaklaştı. Diğer bir topluluk da sol tarafa ayrılıp sustu. Sağdakiler: Yazıklar olsun size. Allah'tan korkun. Allah Teâlâ, sizin Allah'ın cezasına ma'rûz kalmanızdan sizi men'etmiştir, dediler. Soldakiler ise: "Allah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" dediler. Sağdakiler: "Rabbinize karşı ma'zeret olsun ve belki sakınırlar diye" dediler. Onların bu işi bırakmaları musîbete dûçâr kalmalarından ve helak olmalarından bize daha sevimlidir. Eğer vazgeçmezlerse, bu Rabbinize karşı bir ma'zeret olur, dediler. Onlar, günâh işlemeye devam ettiler. Sağdakiler şöyle dediler:
"Ey Allah düşmanları; bu gece biz şehrinizde sizinle birlikte gecelemeyeceğiz. Allah'a yemîn olsun ki; sabaha çıktığınızda Allah Teâlâ; ya sizi yere batıracak, ya sizi atacak veya katından bir azâbla cezalandıracak. Sabah olunca, kapılarını çalıp seslendiler. Kendilerine cevab verilmedi. Bir merdiven koyup şehrin duvarlarına bir adam çıkardılar. Bu adam onlara dönüp: Ey Allah'ın kulları; bunlar maymunlar, Allah'a yemîn olsun ki kıvrım kıvrım kuyrukları var dedi. Açıp girdiler. Maymunlar; insanlardan olan yakınlarını ve akrabalarını tanıdılar, insanlar ise maymun olan yakınlarını tanımadılar. Maymunlar, insanlardan olan yakınlarına gelip elbiselerini koklamaya ve ağlamaya başladılar.   Onlar; sizi bundan men'etmedik mi diyorladı, maymunlar da başlarıyla; evet, işareti yapıyorlardı. Sonra İbn Abbâs (ra):
"Onlar, kendilerine verilen öğüdü unutunca; Biz, kötülükten menedenleri kurtardık, zulmedenleri ise şiddetli bir azâb ile yakaladık." âyetini okuyup şöyle devam etti: Görüyorum ki; menedenler kurtuldular. Diğerleri ise zikredilmemiş. Biz, hoşlanmadığımız şeyleri görüyoruz da onlar hakkında bir şey söylemiyoruz. İkrime (rha) der ki: Allah beni sana feda etsin. Görmüyor musun? Onlar, diğerlerinin içinde bulunduğu durumu hoşgörmemiş, onlara muhalefet etmiş ve; "Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" demişler, dedim. Emretti de bana iki kaim elbise giydirildi. Mücâhid de îbn Abbâs'tan (ra) bu hadîsi rivayet etmiştir.
İbn Cerîr der ki: Bize   Yûnus'un...   İbn  Rûmân'dan  rivayetine göre; o, "Cumartesi günleri balıklar sürüyle geliyor, cumartesi tatili yapmayacakları gün ise gelmiyordu." âyeti hakkında şöyle demiştir: Cumartesi günü balıklar onlara geliyor; akşam olunca da gidiyor ve diğer cumartesi  gününe kadar hiç görünmüyorlardı.   Bu sebeble bir adam, bir ip ve bir kazık getirdi. Cumartesi günü suyun içinde bir balık bağlıyor ve pazar akşamı  olduğunda onu alıp kızartıyordu. İnsanlar kokusunu alıp ona geldiler ve bunu kendisine sordular da inkâr etti. Onlar sormakta devam edince; doğrusu bu, bizim bulmuş olduğumuz bir balık derişidir, dedi. Diğer cumartesi olunca yine aynısını yaptı. —Bilmiyorum belki de iki balık bağladı demişti— Pazar akşamı olunca; onu aldı ve kızarttı. Kokuyu aldılar geldiler ve sordular. Onlara: İsteseydiniz siz de benim yaptığım gibi yapardınız, dedi. Onlar; kendisine ne yaptın? diye sordular, o da yaptığım onlara haber verdi. Onlar da onun gibi yaptılar. Nihayet bu şekildeki davranış çoğaldı. Şehirlerinin kenarında bir dış mahalle vardı. Kapılarını onlara karşı kapatırlardı. Yüzlerinin değiştirilmesi azabı onlara geldiğinde; çevrelerindeki komşuları, bazı ihtiyâçlarını istemek üzere sabahleyin onlara gittiklerinde şehrin üzerlerine kapalı olduğunu gördüler. Seslendiler.  Kendilerine cevab verilmedi.   Duvarlara tırmandılar, bir de ne görsünler, onlar maymun olmuşlar. Maymunlar, daha önceden tanıdıklarına yaklaşıp sürtünmeye başladılar. (...)
İkinci bir görüş ise, susanların helak olduğu şeklindedir. Muhammed İbn îshâk der ki: Dâvûd İbn Husayn'ın, İkrime'den, onun İbn Abbâs'tan (ra) rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Cumartesi günü bid'at işlediler de bu sebeple azaba dûçâr oldular. O gün balıklar, onlara haram kılınmıştı. Cumartesi günü olunca, balıklar onlara sürüyle gelir ve denizde dolaşırlardı. Cumartesi sona erince, balıklar gider ve gelecek cumartesiye kadar görülmezdi. Bu hal Allah'ın dilediği kadar devam etti. Sonra onlardan birisi bir balığı aldı, burnundan yakaladı, sonra onun için sahilde bir kazık çakıp onu bağladı ve suyun içinde bıraktı. Ertesi gün olunca aldı, kızarttı ve yedi. O böyle yaparken, onlar bakışıyorlar onu sakındırmıyorlar ve içlerinden hiç birisi onu bundan men'etmiyordu. Sâdece onlardan bir grup bu adamı men'etmişti. Sonra bu durum çarşılarda açıklandı da açıkça yapılmaya başlandı. Bir grup onları men'edenlere; "Allah'ın kendilerini helak edeceği veya çetin bir azâb ile cezalandıracağı bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" demiş, onlar da;"Rabbinize karşı (onların amellerine kızdığımıza dâir) ma'zeret olsun ve belki sakınırlar diye, demişlerdi." "Onlar kendilerine verilen öğüdü unutunca; aşağılık maymunlar olun, dedik" âyetleri hakkında İbn Abbas (ra) şöyle demiştir:
Onlar, üç gruba ayrılmıştı: Üçte biri men'etmis., üçte biri "Allah'ın kendilerini helak edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?" demiş, üçte biri ise; bu suçu işleyenlerden olmuştu. Sâdece men'edenler kurtulmuş diğerleri ise helak olmuştur. Bu hadîsin İbn Abbâs'tan (ra) rivayetinde isnadı ceyyidir. Fakat susanların da kurtulduğuna dâir İkrime'nin sözüne dönmek daha evlâdır. Zîrâ onların durumu, bundan sonra açıklığa kavuşmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
MÜNKERDEN ALIKOYMANIN HÜKMÜ
İmam Kurtubi (rha), el-Câmiu li-Ahkâmi'l-Kur'anda şu bilgilere yer verir: İbn Atiyye (rha) der ki: Gücü yeten, kendisine ve müslümanlara zarar gelmeyeceğinden emin olan kimse için kötülükten sakındırmanın (nehy ani'l münker yapmanın) farz olduğu hususunda icma gerçekleşmiştir. Şayet bir kötülük gelmesinden korkacak olursa, kalbiyle ona karşı çıkar ve o münker işleyen kimseden uzak kalır, onunla birlikte oturup kalkmaz. İleri derecedeki ilim sahibi kimseler de şöyle demiştir: Kötülükten alıkoyan kimsenin hiçbir masiyet işlemeyen bir kimse olması şartı yoktur. Aksine, isyankâr kimseler de birbirlerini kötülükten alıkoymaya çalışmalıdırlar.
ASR SÛRESİ'NİN BİZE ÖĞRETTİĞİ DERSLER
Allahu Teala Kur'anda şöyle buyuruyor: "Asr'a yemin olsun ki muhakkak ki insan hüsran içerisindedir. Ancak iman edip salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı birbirlerine tavsiye edenler müstesna." (Asr, 1-3)
İmam Fahruddin Er-Râzi (rha), 'Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb' isimli tefsirinde şöyle der: Hak Teâlâ, şu dört şeyi yani, iman, salih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye işini yerine getirenler hariç, bütün insanlığın hüsranda (ziyanda) olduğunu bildirmiştir. Binâenaleyh bu, kurtuluşun ancak bunların tümüne bağlı olduğuna delalet eder ve mükellefe, kendi işlerini yapması gerektiği gibi, kendisi dışındakiler için de dine davet etmek, nasihat, emr-i maruf nehy-i münkerde bulunmak ve kendisi için sevip, arzu ettiği şeyi, başkaları için de sevip arzu etmesi gibi, yapması gereken işler olduğunu gösterir...
Şehid Seyyid Kutub (rha) Fi Zilali'l Kur'an'da şöyle der: Hakkı birbirine tavsiye etmek zorunludur. Zira hakka sarılmak zordur. Haktan alıkoyan engeller de pek çoktur: Nefsin arzuları, çıkar mantığı, çevrenin düşünceleri, azgınların saldırıları, zalimlerin zulümleri ve saldırganların saldırıları hep birer engeldir. Karşılıklı öğütleşme ise hatırlatmadır, cesaret vermedir. Hedefin ve amacın yakınlığını hissettirmedir.
Zorluk ve emanet konusunda kardeş olmadır. Karşılıklı öğütleşme, bireysel yönelişlerin bileşkesini sağlamlaştırır. Beraber hareket edip, güçlerin katlanmasını sağlar. Hakkın her bekçisine şu gerçeği hissettirir: 'Bu yolda sen yalnız değilsin. Sana öğüt veren, cesaretlendiren, yanında yer alan, seni seven ve yalnız bırakmayanlar da vardır:' Hakkın ta kendisi olan İslâm dini de ancak bu şekilde birbiri ile yardımlaşan, öğütleşen, birlik ve dayanışma içinde hareket eden bir topluluğun gözetimi ve bekçiliği ile hakim olabilir.
Sabrı tavsiye etmek de zaruridir. İman ve amel-i salih üzere ayağa kalkmak, hakkın ve adaletin bekçiliğini yapmak, bireyin ve toplumun, ferdin ve cemaatin karşılaşacağı en büyük zorluklardan biridir. Bu nedenle sabretmek gerekir. Nefisle cihad için ve başkaları ile cihad için sabır, zorluk ve eziyetlere karşı sabır. Batılın şımarıklığı, kötülüğün saldırılarına karşı sabır. Yolun uzunluğuna, aşamaların gecikmesine, yol işaretlerinin belirsizleşmesine ve sonun uzaklığına karşı sabır.Karşılıklı olarak sabrı öğütleme, insanın gücünü artırır. Zira hedef birliği, yöneliş birliği, toplumsal dayanışma gibi duyguları ve hisleri harekete geçirir. Onları sevgi, azim ve sebatla donatır. Bu da cemaatin pek çok değerlerini ve olgularını harekete geçirir. Özünde onları yaşamayan, İslam'ın gerçekliğini yaşayamaz. Ve ancak bunun vasıtası ile sözkonusu gerçeğin bir anlamı olabilir. Yoksa hüsrandan ve yıkımdan başka çare bulunmaz. (...)
(İşte) bu sûre yolu belirlemede kesin bir hat çiziyor. Bu hüsran çizgisidir. Yol birdir, birkaç değil, iman, amel-i salih ve amel-i salih yolu, birbirine hakkı tavsiye eden, sabrı öğütleyen, hakkı korumak için birbiri ile dayanışma içine giren ve dağarcığına sabır azığı yerleştiren Müslüman cemaatin oluşturulması.
Evet hüsrandan kurtulmanın yolu iman etmekten geçer, Çünkü itaatlerin kabul edilmesinin şartı Allah'a iman etmeye bağlıdır. İmanı ayakta tutmanın yolu ise salih amelleri işlemekten geçer, iman ve salih ameli korumanın yolu ise hakkı ve sabrı tavsiyeden geçer. Salih ameli terkeden kimse imanını koruyamaz. Her an imanını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Hakkı tavsiyeyi terkeden, emri bil ma'ruf ve nehyi anil münkeri terkeden kimseler dini direncini kaybeder, zamanla münkeratı sıradan görmeye başlar. İşte o zaman kalpler birbirine benzer ve azap umumi olarak gelir. O halde hem din'i ve hemde mü'minlerin dinî dirençlerini ayakta tutmak ancak onu yaşamak, yaşatmak ve emri bi'l ma'ruf nehyi ani'l münker vazifesini yapmakla mümkündür. Yoksa mü'minler zaman içerisinde yaşamış olduğu toplum içinde eriyip giderler. İmam Şafii'nin (rha) şu sözü ne kadar doğrudur: "Eğer insan bu sûre üzerinde derinlemesine düşünürse, yalnız bu sûre onun hidayeti için yeterlidir."
Sahabe-i Kiram nezdinde bu sûrenin önemi, şu rivayetten çıkarılabilir. Abdullah b. Hısn ed-Derimî Ebu Kaldina'dan rivayet edildiğine göre, Rasulullah (sav) ashabından iki kişi birbirleriyle görüştüğü zaman, bu sûreyi okumadan ayrılmazlardı. (Taberanî)
 
Misak Dergisi 343. Sayı
Haziran 2019
 

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya