Ölüm ve Hayatın Mahiyeti
"Muhakkak ki her nefis ölümü tadacaktır.." (Âl'i İmran, 3/185) Bu keyfiyeti izah ederken İmam Fahrüddin-i Razi şu tesbitte bulunmuştur: "Hak Teâlâ'nın, ‘Her nefis ölümü tadıcıdır' âyeti, bedenlerin ölmesi ile ruhların/nefislerin ölmeyeceğine delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, nefisleri 'ölümü tadıcı' kılmıştır. Tadanın, tatma esnasında, mutlaka diri olması gerekir. Buna göre âyetin manası, ‘Her nefis (yani ruh) , bedeninin ölümünü tadacaktır' şeklinde olur. Bu da, ruhun, bedenden başka bir şey olduğuna ve bedenle birlikte ölmeyeceğine delâlet eder." İnsanlar bedenlerinin ölümünden korkmaktan ziyade, kalblerinin ölmesinden korkmalıdırlar. Çünkü Allah (cc) mahşer günü bedenlerimize değil, kalblerimize bakacaktır. Peygamber Efendimiz bir hadisi şeriflerinde; "Allah sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve işlerinize bakar" buyurarak, kalb'in, yani ruh'un temizliğine, sağlıklı bir halde gelip gelmediğine bakar.
İbrahim DÖNERTAŞ
27.05.2019 11:10
103 okunma

OLÜM kavramının algılanması insanlar arasında yansımaları açısından çeşit çeşittir. Bir kısım insanlar nezdinde ölüm, birtakım endişeleri de beraberinde getirmekle birlikte, bir nimet olarak algılanır. Bir kısmı ise bu kavramı korku ile ve şüpheler ile karşılar ve üzerinde bulunduğu lezzetler bulanır. Diğer bir kesim için ise ölüm, insanın içini karartan, lafının dahi edilmemesi gereken, zevk ve sefanın tadını kaçıran, hayatı ve nimetleri sonlandıran bir olgudur. Genel manada, "ölüm kelimesi ile, bu şekilde farklı farklı düşüncelere sevk edilen insan tiplemeleri kimlerdir?" Bizim durumumuz bunların hangisinin içerisine girmektedir? Sorularının cevabını vermek için meseleyi izah etmeye çalışalım.

"Ölüm" denilen şeyi anlamak için, öncesini ve sonrasını ortaya koymak gerekir ki, mesele daha iyi ortaya çıksın. İnsanoğlu için hayat denilen şey, kainatın yaratılışından ve hatta dünyanın yaratılışından milyarlarca yıl sonra ortaya çıkan bir olgudur. Sıralamaya koyar isek, ilk önce melekler, daha sonra cinler ve en son yaratılan mahlûkat ise insanlardır. Sayı cihetinden bakıldığı zaman da, sayısını dahi tahmin edemediğimiz melekler ve insanların sayısının on katı kadar olan cinler (1) ve daha sonra da insanlar gelmektedir. Allah (cc) 'nün: "Muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara, 2/30) ayetinde bildirdiği üzere, yeryüzünün muhtelif yerlerinden alınmış topraklar ile yaratılan ve kendisine can verilen, hayat verilen ilk insan Hz.Âdem (as) ve onun sulbünden çıkarılan ve kendilerine irade, akıl ve ilim gibi birtakım özellikler ile birlikte "hayat" verilen Ademoğulları için yok iken var olma durumu, daha ilk anda, o zaman başlamış idi. Yani insan için ‘hayat' denilen şey, anne karnında veya doğum ile başlayan bir süreç değildir.

"Hayat", biz insanlar için, Allah (cc) 'nün ruhlar âleminde iken bizlere topluca "Elestu birabbikum? (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) " sorusu daha sorulmadan önce verilmiş olan bir nimettir. Bunun sonrasında, kıyamete kadar sürecek olan zaman zarfında, insanoğlu için değişik zamanlarda ve değişik mekânlarda, dünya üzerinde bedenlerine kavuşarak, hayatlarını sürdürecekleri "dünya hayatı" başlar. Dünya hayatının sonunda da "kabir hayatı" ve daha sonrasında "ahiret hayatı" olarak devam edecek ve asla son bulmayacak, ebedi olarak devam edecek bir "hayat", insanoğlu için Allah (cc) tarafından bir nimet olarak, biz kullarına bahşedilmiştir. Bu nimetin farkında olmayan, içinde bulunduğu nimetleri kendisi için sıradanlaştıran insanlar için, Allah (cc) bir çok ayetinde bu duruma dikkat çekerek: "Sizi ve sizden öncekileri yaratan rabbinize ibadet edin" (Bakara, 2/21) ayeti ya da "İnsanları ve cinleri sadece bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat, 51/56) ayetleri, "yaratılmanın" yani hayat bulmanın insan için değerine dikkat çekmektedir. Gerçek ve samimi olarak ölüm sonrasında hayat olmadığına inanan gerçek ateistler için, var iken yok olmak ne kadar korkunç bir şey ise, buna mukabil bir insan için de, yok iken var olmak o kadar güzel bir şeydir. Ve yine bunun devamında bir Müslüman için, öldükten sonra yok olmamak, var olmak ve sevdikleri ile beraber olabilmek düşüncesi, ebedi bir cennet hayatı arzusu, insanın yaşam gayesini arzulu kılan müthiş bir kuvvettir. Aynı zamanda onun yaşamış olduğu zorlu dünya hayatı içinde, karşılaşmış olduğu zorluklara karşı sabrının karşılığını bulacağı, kendisine yapılan adaletsizliklerin ortaya çıkacağı, hakkını alacağı ve iyiliklerine karşı verilecek olan mükâfatı ümit edeceği, mükemmel bir hayat sürecidir, ahiret hayatı. Adalet ve mutluluk yurdudur ahiret yurdu. Mazlumların, zalimlerden hesap sorabileceği bir ortamdır, mahşer ve hesap günü. İnsan onu sever. Bu duruma köprü olan "ölüm" ise, onun için bir külfet değil, bilakis bir nimettir. Tabi ki insan kendisi zalimlerden değil ise, gerek kendi nefsine, gerekse başka nefislere zulmetmedi ise durum böyledir. Aksi halde ölüm, onun için hiç de hoş şeylere kapı açmayacak, sıkıntıları ve eziyetleri, azabı getirecek olan bir kapıdır. O ve onun gibiler bu kapıdan girerek asla öbür tarafa geçmekistemezler. Ölümü sevmezler.

Abdulmelik bin Mervan'ın halifeliği döneminde, halife Abdülmelik, Medine'de sahabeden Ebu Hazim (ra) ile uzun bir diyalogda, ona şu soruyu soruyor; "-Ey Ebu Hazim! Biz neden ölümü sevmiyoruz." Ebu Hazim kendisine şu cevabı verdi: ‘-Sizler dünyanızı imar ettiniz, ahiretinizi ise harap ettiniz. İmar ettiğiniz yerden, harap ettiğiniz yere göç etmek istemiyorsunuz." Diyerek, kıyamete kadar gelecek olan insanlara güzel bir mesaj verir. Bizler nereyi imar ediyoruz? Nereyi harap ediyoruz? Ahiret rızkını hazırlayan, oraya gitmekten pek korkmaz. Korkarsa da, hazırlığını tam yapamadı diye korkar ve hatta korkmalıdır da. Bu korku ile de, daha çok hazırlık yapmalı, rızkını arttırmalıdır. Çünkü kendisini bekleyen çok çetin ve tehlikeli bir yolculuk vardır. Yolun tehlikelerine karşı hazırlık yapmalı ve aynı zamanda da yolda ve sonrasında ihtiyacı olan azığı hazırlamalıdır.

Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de; "Haccı da, umreyi de tamamlayın... bir de azık edinin. Azıkların en hayırlısı takvadır." (Bakara, 2/196-197) buyurarak, kişinin ibadetlerini yapmasının yanı sıra, aynı zamanda dünyada geçimliği olan rızkını da temin etmesini, azık için çalışmasını emrettikten sonra, "azıkların en hayırlısı takvadır" buyurarak, ölüm sonrası yaşantı için de, aynı dünya yaşantısı için olduğu gibi azık gerektiğini, hatta "takva" azığının, insanın ebedi olan ahiret yaşantısı için, ruhların hayat bulması için mutlaka kazanılması gereken bir hazırlık olarak kullarına önemle bildirmektedir.

İnsanlar bedenlerinin ölümünden korkmaktan ziyade, kalblerinin ölmesinden korkmalıdırlar. Çünkü Allah (cc) mahşer günü bedenlerimize değil, kalblerimize bakacaktır. Peygamber efendimiz bir hadisi şeriflerinde; "Allah sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalplerinize ve işlerinize bakar" (2) buyurarak, kalb'in, yani ruh'un temizliğine, sağlıklı bir halde gelip gelmediğine bakar. Bu hususta da Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de şöyle buyurur; "O gün, ne mal fayda verir; ne de oğullar! Meğer ki insan, Allah'a tertemiz bir kalble gelmiş olsun." (Şuara, 88-89) Ayeti kerimede belirtildiği üzere bizi kurtaracak olan ruhumuza hayat veren kalbdir. O, kendisinde iman ve salih amellerin yansıması görülen ve hiç ölmeyecek olan ruh'un yaşam sebebidir.

İnsan ölünce, sadece bedeni ölür, ruh ölmez. Ruh, berzah aleminde yaşayacaktır. Ölüm, ruh'un o anda bedene olan tahakkümünden uzaklaşmasıdır. Beden, çürüse de, ruhlar çürümez. Yaşarlar, hissederler ve rızıklanırlar. Ya da azap görürler. Bu hususta bir hadisi şerifte Allah Râsulu (sav); "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur" (3) buyurarak, ölen kişi için süregelen, iyi veya kötü bir kabir hayatından bahsetmişlerdir. Kabir hayatı ise kâfir için şu hadisi şerifte sadece bir kısmı beyan olunan bir takım hususları ihtiva eder: "Allah'a yemin olsun ki, ona (kâfire) doksan dokuz tinnîn gönderilir. Tinnîn nedir bilir misiniz? Her birinin dokuz başı olan, doksan dokuz yılandır. Kıyamet gününe kadar, onun cismine üfürürler, sokarlar ve tırmalarlar."(4) Peygamberimiz (sav) mü'minin halinden bahsederken de şu ibareleri kullanır. "Ey Aişe! Münker ve Nekir'in sesleri mü'mine, gözdeki sürme gibi gelir. Kabir sıkması da mü'mine, şefkatli bir ananın, yavrusunun başını okşaması gibidir" (5) buyurarak, Mü'min kişi için yapılan özel ve hoş muameleden bahseder. Aynı husus, ölüm meleklerinin ruhları kabzetmesi esnasında da insanlar için farklı farklı olacağı noktasındadır. Kâfir ve günahkâr kullar için ölüm, Peygamber efendimizin bildirmesi ile; "Ölümün en kolayı, yün içerisinde bulunan bir üç köşeli demir diken gibidir. Acaba diken, beraberinde koparıp çıkaracağı yün olmaksızın, yünden hiç çıkar mı?" (6) buyruğunda olduğu gibi oldukça şiddetli ve çetindir. Yine özellikle bu hususa işaret eden şu ayeti kerime ve bu ayet hakkında müfessir ulemanın naklettikleri dikkate değerdir.

Allah (cc) şöyle buyurmuşlardır: "Andolsun şiddetle söküp çıkaranlara." (Naziat, 79/1) İmam Kurtubi bu ayetin açıklamasında:"söküp, çıkaranlar" hakkında İbn Mesud dedi ki: Bu buyrukla kâfirlerin canlarını kastetmektedir. Ölüm meleği, cesetlerinden her bir kılın altından, tırnakların altından, ayakların dibinden tıpkı bir demir çubuğunun nemli yünden çekilip çıkartılması gibi, kâfirlerin canlarını, cesetlerinden öylece çıkartır. Sonra bunu tekrar sokar, yani o canlarını bedenlerine geri döndürür, sonra tekrar söküp çıkarır. İşte kâfirlere yapacağı uygulama böyle olacaktır. îbn Abbas da böyle açıklamıştır. Bunlar deri ile tırnaklar arasından kâfirlerin canlarını şiddetlice, hızlıca çekip alan meleklerdir ve sonunda onların canlarını iç taraflarından gam ve keder ile hızlıca çekerler, tıpkı yünün demir çubuktan kurtarılması gibi canları çıkarılır.

Mücahid dedi ki: Bu, insanın canını çekip çıkaran ölümdür. es-Süddî: Canların, ayaklardan çekilmeye başlamasıdır." Açıklamalarını bizlere nakleder. Elmalı Muhammed ise bu ayeti: "nâziât, şiddetle daldıra daldıra, boğa boğa, bedenlerinin dipten tırnağın ta derinliklerinden çeke çeke can alan melekler" diye facirlerin ruhlarının alınışındaki şiddete dikkat çeker.

ÖLÜM MELEKLERİ,

MÜ'MİNLERİN RUHLARINI,

ONLARI İNCİTMEDEN

ALACAKTIR

Bunlara karşılık olarak da, mü'minlerin ruhlarını ise ölüm meleklerinin, çok güzel ve hoş bir şekilde aldıklarına dair yine aynı surenin devamında şu ayet ve açıklamalar vardır: "Yumuşaklıkla çıkaranlara, Dalıp, yüzenlere" (Naziat, 79/2-3) ayetlerini İmam Râzi tefsirinde: "Bu demektir ki, mü'minlerin ruhlarını, tıpkı, kovanın kuyudan (suyu dökülmesin diye) yavaşça çekilmesi gibi, (yumuşakça) çekip alırlar."

Hz. Ali, İbn Abbas ve Mesrûk'tan, meleklerin mü'minlerin ruhlarını, çok yavaş biçimde ve yumuşakça çekip aldıkları nakledilmiştir. "Derken o melekler, mü'minin canını alırken, yavaş yavaş, aralıklarla alırlar ve o ruhu, tıpkı, suda yüzen bir kimsenin yüzmesi gibi, çok yumuşak ve sezdirmeden almaya çalışırlar. Çünkü, suda yüzen kimse de, boğulmasın diye, çok yavaş hareket eder. Aynen bunun gibi, melekler de, mü'min kimsenin canını alırken, ona herhangi bir an ve şiddet dokunmasın diye, bu işte son derece şefkatli davranırlar." Yine Elmalı tefsirinde, ayette geçen ‘neşt (nâşitâti) ' kelimesinin anlamı üzerinde durarak şu açıklamayı yapar: ‘Neşt', kuyudan kovayı kolayca ve yumuşak bir şekilde çekmek mânâsına gelir ki, bizim "tereyağından kıl çeker gibi çekmek" sözümüze benzer. "Neşt", bir düğümü yumuşak bir şekilde usulcacık çözmek mânâsına gelir ki, "ünşûta" denilen ve kolay çözülen ilmekli düğümü çözmek gibidir. Bu iki mânâdan nâşitât, müminlerin ruhlarını nazik ve yumuşak bir şekilde alan melekler ve rahmet melekleri denilmiştir." Diyerek, mü'minin ruhunun, kendisinin incitilmeden, adeta tereyağından kıl çeker gibi alınacağına işaret eder. Bu ruhlar ile ilgili yine İmam Kurtubi'nin şu açıklaması vardır: "Yine, İbn Abbas'tan şöyle dediği nakledilmiştir. Bunlar, ölüm esnasında (bedenden) dışarıya çıkmak için sevinen, mü'minlerin canlarıdır. Çünkü ölüm halinde olan her bir mü'mine ölmeden önce mutlaka cennet gösterilir. Orada, Allah'ın kendisi için hazırlamış olduğu eşlerini ve Huru'l-'în'den zevcelerini görür. Hepsi de onu oraya davet ederler, O bakımdan canı çıkıp da onlara gitmek üzere şevk duyar." (7)

Yine Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de takva sahiplerinden bahsederken meleklerin, onların canlarını güzellikle aldıklarından bahseder. Ayetin meali şu şekildedir: "Ki melekler, güzellikle (hoş ve temiz olarak) canlarını aldıklarında, ‘selam size' derler. Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere girin cennete, derler" (Nahl, 16/32) ayetini Kurtubi: "Hoş ve temiz olarak" buyruğu ile ilgili, "Yüce Allah'ın karşılaşacakları mükâfatına güvenerek, gönülleri, nefisleri hoş olarak" ya da "Vefatları kâfir ve iyilik ile kötülükleri birbirine karıştırmış kimsenin ruhunun kabzedildiğinin aksine güzel, kolay, zorluksuz ve acısız olmak suretiyle..." diyerek açıklar. Ali Arslan, Büyük Kur'an Tefsiri eserinde, bazı müfessirlerden naklederek şöyle der: " Bazı müfessirler «Tayyib» kelimesinin onların zamanlarının güzel ve kolay olduğu mânâsına geldiğini söylemişlerdir. Çünkü onların ruhları kabzolunduğunda, kendileri rıdvan, cennet ve ikramla müjdelenirler. İşte o zaman onlar için ferah ve sevinç meydana gelir. Ruhlarının kabzolunması kendilerine kolay gelir. Ölüm, onlar bu hal üzereyken kendilerine çok makbul görünür."diyerek, bu şekilde canları alınanların güzel bir halde zaman geçirdiklerini ve ölümü kabul edilir bir şekilde, sevinç içinde karşıladıklarından haber verilmektedir.

İmam Râzi ise: "Meleklerin pâk ve âsûde olarak canlarını alacakları kimseler" ifadesi pek çok manaları içinde toplayan özlü ifadelerdir. Çünkü bu ifadelerin içine, muttakilerin emrolundukları herşeyi yaptıkları, nehy olundukları herşeyden kaçtıkları, üstün huy ve meziyetlere sahip oldukları, kötü huylardan ve cismanî alakaların esiri olmaktan uzak olduktan, tertemiz kutsî varlığın huzuruna yöneldikleri ve ruhlarının (canlarının) kolayca ve güzelce alındığı, bu esnada cennetle müjdelendikleri, böylece onların bütün cennetleri ve hallerini müşahede ettikleri hususları girer. Durumu böyle olan bir kimse, Ölümden acı duymaz." (8) diyerek, facirlerin aksine, mü'minlerin, ölümün acısını duymadıklarını ifade eder. Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere ölümün acısının çok şiddetli olduğunu ifade eden nakillerin aksine, mü'minlerin ölümü sevinç ile karşıladıkları ve bu tehdit ifade eden nasların kâfir veya belki de fasık kimseleri kapsamı içine aldığı anlaşılmaktadır.

HER NEFİS

ÖLÜMÜ TADACAKTIR

Allah (cc) Kur'an'ı Kerim'de : "Her nefis ölümü tadıcıdır." (Âl'i İmran, 3/185) buyurmuşlardır. Bu ayeti kerime hakkında İmam Râzi tefsirinde şu açıklamayı yapar: "Hak Teâlâ'nın, ‘Her nefis ölümü tadıcıdır' âyeti, bedenlerin ölmesi ile nefislerin ölmeyeceğine delâlet eder. Çünkü Cenâb-ı Hak, nefisleri "ölümü tadıcı" kılmıştır. Tadanın, tatma esnasında, mutlaka baki (diri) olması gerekir. Buna göre âyetin manası, ‘Her nefis (yani ruh) , bedeninin ölümünü tadacaktır' şeklinde olur. Bu da, nefsin, bedenden başka bir şey olduğuna ve bedenle birlikte ölmeyeceğine delâlet eder." Diyerek, ruhların diri olduğunu ve bedenlerinin ölümünü tadarak, ölümü hissedeceklerini (iyi veya kötü) beyan eder. Elmalı Hamdi Yazır ise aynı ayeti: "Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır. (Yani herkes ölecektir) Nefs, zat ve ruh mânâlarına geldiği için, bundan bazı kimseler ruhun ebedî olduğu mânâsını anlamışlardır. Çünkü tatmak, bir hayat eseridir. Ve zevk anında tadıcının bakî (ebedî) olduğunu anlatır, yoksa zevk tasavvur olunamaz. O halde mânâ: "Her nefis bedeninin ölümünü tadacaktır" demek olur. "Bu da nefsin, bedenden başka olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğini anlatır" şeklinde izah eder.

BİZE HAYAT VERECEK ŞEYLER

"Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Rasûlü'nün çağrısına uyun." (Enfal, 8/24) Allah (cc) hayatta olan, diri olan, rızıklanan biz Müslümanlara, "size hayat verecek şeyler" diyerek, farklı bir hayattan bahsetmektedir. İşte bu, gerek bu dünya hayatının yaşanmasında, gerekse özellikle ahiret hayatının kazanılmasında gerekli olan hususlardır. Müfessirler, hayat verecek şeyden kasıt Kur'an ve İslâm'dır derler. Çünkü bunlar, hem dünya hayatının sağlıklı bir şekilde sürdürülmesinde, hem de ölüm sonrası, ahiret hayatının kazanılmasında mutlaka teslim olunması gereken hususlardır. Bunlardan başka, İmam Kurtubi şu açıklamalarda bulunur: "Yüce Allah'ın: "Size hayat verecek şeylere" buyruğunda kastedilenin cihad olduğu söylenmiştir. Çünkü cihad, zahiren hayatın sebebidir. Zira düşmanla savaş yapılmayacak olursa, onlar Müslümanlara saldırırlar. Düşmanın Müslümanlara saldırması ve üzerlerine gelmesi ise ölümdür. (ayrıca) Cihadda ölmek ise ebedi hayattır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rabbleri katında diridirler..." (Âl-i İmran, 3/169; Bakara, 2/155) açıklamasını yaparak, Cihad'ın hem dünya hayatı açısından bir hayat olduğu, hem de cihad sonucu şehid olan kişilerin, ebedi olan cennet hayatını kazandığına dikkat çekerek, ‘cihad' insanlara hayat verir, açıklamasını yaparlar. İmam Râzi'de aynı açıklamayı beyan ederek şu fazlalığı ilave eder: "Cihad, insanı bazan ölüme götürür. Ölüm ise, ahiret hayatına kavuşturur. Ahiret yurdu da, hayatın kaynağıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki Ahiret(asıl)hayatın ta kendisidir" (Ankebût, 29/64) buyurmuştur. Yani, daimi ve ebedi hayattır. Ahiret yurdu ise, asıl hayat yurdu işte orasıdır. Asla sonu gelmeyen, ölümün söz konusu olmadığı, kalıcı bir hayat.

"Mülk" suresinde Allah (cc): "O, ölümü ve hayatı, hanginizin amel bakımından daha güzel olacağını sınamak için yarattı" (Mülk, 67/2) buyruğunda, ‘hayatı ve ölümü' dememiş, ‘ölümü ve hayatı" diyerek, dünya hayatının, ahiret hayatına kıyasla, adeta bir ölüm gibi olduğunu, asıl hayatın ahiret olduğunu işaret etmiştir. Dünya "ölüm", ahiret ise "hayat"tır. Hayat, ölüme giden bir yol değildir; ölüm, hayata giden bir yoldur. Ahiret hayatı, ölüm ile başlar. Ölüm ise, berzah hayatında atılan ilk adımıdır. Peygamber efendimiz (sav) bir hadisi şeriflerinde: "Mü'minler bir yurttan, bir başka yurda geçerler" (9) diyerek, farklı bir hayata işaret etmiştir. O hayatta ise ölüm yoktur. Ölüm, bir koç suretinde getirilerek boğazlanacak ve ondan sonra bir daha ölüm hiç olmayacaktır. Ölümü, öldüren Allah'a hamd olsun.

Allah Rasûlu (sav) bir hadisi şeriflerinde: "Dünya mü'minin zindanı, kâfirin ise cennetidir"(10) buyurarak, mü'min kimse için dünyada hangi halde olursa olsun, dünyanın bir zindan hükmünde olduğunu beyan eder. Onun için dünyada sıkıntılı bir süreç vardır. Gayret vardır, çaba vardır, eziyet vardır. Çünkü hiçbir Müslüman yoktur ki, iman edip, salih amellerde bulunduktan sonra, insanlara hakkı ve sabrı tavsiye etmiş olsun da, eziyetlere maruz kalmamış olsun. Kişi dinindeki sebatına göre, eziyetlere, sıkıntılara uğrar. İşte özellikle böyle kişiler ölünce, sıkıntılar yurdu olan dünyadan, yani zindanlarından tahliye olurlar ve sevdiklerine kavuşurlar. Bizim gerçek hayatımız ve gerçek ailelerimiz ölüm sonrasıdır. Uzun süre ailesinden uzak kalan, hapiste yatan kimse ise tahliye olduğu gün hapishane kapısında, en güzel suretlerle, güler yüz ve iyi muameleler ile karşılanır. Onun için özlem vardır, sevinç vardır, kavuşma vardır. O mahşer günü kabrinden, damadın uykusundan uyandığı gibi uyanır. Böyle bir uyanmayı, böylesine kavuşmayı kim istemez? "Ölüm mü'min kimse için bir zül değil, bir mükâfattır. Kabir mahzen ya da zindan değil, bir nur'u mekândır. Dünya ise bütün şâşasıyla, güzellikleriyle bir saray değil, ahirete kıyasla zor bir alandır" Sözü durumu açık bir şekilde ifade eder.

Hz.Ali'ye atfedilen bir sözde, İnsanın peşinde devamlı dolaşan bir kâtil olsa, insan rahat eder mi? Çünkü her an, öldürülme tehlikesi vardır. İnsan devamlı tedirgin olmalı ve hazırlıklı olmalıdır. Her an da ölüm onu bulacak gibi hazırlık yapmalıdır. Ölüm meleği her an yakamıza yapışabilir. Bu yüzden, hazırlıklı olmak ve ölüm sonrasına hazırlanmak için, devamlı ölümü anarak, unutmayarak, ahirete açılacak olan bu kapı sonrasına gerekli erzağımızı, azığımızı hazırlamalıyız. Bu hususa işaretle Allah Rasûlu (sav): "tün zevkleri kökünden yok eden ölümü çokça hatırlayınız!"(11) buyurarak, hatırlamanın, hazırlığı gerektirdiğine vurgu yapmaktadır.

Sonuç olarak, dünyaya dalanlar, ahireti unutanlar, kâfirler ve facirler ölümden hoşlanmazlar. Mü'minler için ise ölüm, daha ilk anda bile, ölüm meleğinin kendileri için suretlendiği o güzel görüntüsü ile bir nimettir. Kabir hayatı ve sonrası, yine onlar için kolaylıklar ve nimetlerle doludur. O halde, gerçek hayatımıza, ebedilik yurduna, takva sahibi bir mü'min olarak ulaşmak için, Allah'ın emirlerini, emrettiği gibi yapmak zorundayız. Bunun en başı ise sahih bir iman ve ilmihal bilgisine dayanan amellerimizdir. İlmihal ise, ibadetlerde olduğu gibi, alışveriş, miras, evlilik, zalimlerle mücadele ve hayatımızın tümünü kapsayan bir hayat nizamıdır. Emrolunduğumuz gibi, dosdoğru olmak zorundayız. (Hud, 11/112) Doğru olmak, ama ‘emr olunduğumuz gibi'. Bunun tespiti ise ancak "ilim" ile olur.

____________________

(1) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb, Huzur yay., c.2. sh.235

(2) Müslim Birr 33, İbn Mace Zühd 9, Ahmed bin Hanbel 2/285, 539

(3) Akidetu't-Tahaviye, 1/169; Ahmed b. Hanbel, el-Akide, s.64-76; el-lalekâî,   İtikadu ehli's-sünne, 1/156, 158, 166-şamile.

(4) Beyhakî, İsbatu Azabul Kabr, V, 31 b.

(5) Beyhakî İsbatu Azabul Kabr . 39 a; Suyûti, Ş. Sudur, v. 47 a; Suyûti, B. el-Keîb, v. 145 a; İbn Hişam, es-Siretu'n-Nebi

(6) İhyau Ulûmi'd-din, Tuğra neş.c.4sh.811; İbni Ebi Dünya)

(7) El camiu li-Ahkâmi'l Kur'an, İmam Kurtubi, Naziat 1.

(8) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb, Nahl 32.

(9) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu'l-Gayb, Ankebut 57.

(10) Müslim, Zühd.1; Tirmizi, Zühd 16.; İbni Mace, Zühd, 13; Müsned, '/197-323-389-485

(11) Tirmizî, Kıyâmet, 26

 

Misak Dergisi 342. Sayı

Mayıs 2019

 

Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya