İflas ve Müflis
İslâm toplumunda maddi ve manevi dengesizlik hali "İflas" ve "Müflis" kelimeleriyle ifade edilmiştir Bazı İslâm âlimlerine göre, iflas hali bir hacr sebebidir. Hacr; bir kimseyi belli sebeplerden ötürü kavli tasarruflarından ve yaptığı akitlerin bağlayıcı olmasından alıkoymaktır. Hacr altında bulunan kimseye "mahcûr (kısıtlı)" denir: Kişiyi hacr altına almanın iki sebebi olabilir. a) Ya kişi kendisi veya malı bakımından korunur; b) Ya da üçüncü kişilerin zarara girmesi önlenmek istenir. Akıl hastası, küçük sefîh ve malını saçıp savuran kişinin kısıtlanması, kendi yararı içindir. İflâs eden borçlunun kısıtlanması alacaklıların; ölüm hastasının kısıtlanması ise, terekenin üçte birinden fazlası da mirasçıların haklarını korumak amacına yöneliktir. Amellerin tartıldığı hesap gününde insanları mânen iflasa götürüp müflis duruma düşürebilir. Müflis olmaktan kurtulmanın yolu Allah’a karşı muhlis bir kul, insanlara karşı mûnis bir dost ve arkadaş olarak kul hakkına riâyetten geçer. Hayatta hak ve hukuka karşı müstağni davranarak ihlas ve ihsan esaslarına riayet etmeyenlerin iflası kaçınılmazdır.
Mustafa ÇELİK
27.05.2019 11:00
285 okunma
İSLÂM toplumu, hak ve hukuk toplumudur. Hak ve hukuk ile mukayyed kaldığı müddetçe beşeriyetin denge ve denetleme gücüdür. İslâm toplumunda maddi ve manevi dengesizlik "İflas" ve "Müflis" kelimeleriyle ifade edilmiştir.
Toplumda iktisadi dengesizliği ifade etmek için "İflas" ve "Müflis" kelimeleri kullanılır. Malı borcunu karşılamayan veya borcuna karşılık hiç malı bulunmayan kimse anlamında bir İslâm hukuku terimi; dünyada kazandığı sevaplarınâhiretteki hesaplaşmada, haksızlık yaptığı kimselere dağıtılması sonucu, elinde sevap kalmayan ve cehennemlik durumuna düşen kimse; iflâs mastarından ism-i fâil bir sözcük. İflâs, fels, feles ve teflîs aynı kökten sözcüklerdir.
Fels; altın veya gümüş dışında demir, bakır, nikel gibi başka madenlerden basılmış olan madeni para demektir. Bu sözcüğün Arap diline lâtince "follis"ten geçtiği öne sürülmüştür. İmparator I. Anastius (M. 491-518)'un meskûkât nizamnamesinde 40 Nummialık Bizans sikkesinin adıdır. Çoğulu "fülûs"tür. Bizans bakır sikkelerinin ayarı, M. 7. yüzyıldan sonra çok bozulduğu için, Araplar bunları sikke olarak kabul edip tedavülde kullanmamışlardır. İslâm âleminin en eski, ilk bakır sikkesi Şam'da basılmış olan bir felstir. Emeviler devrindeki bu kullanımda da felsler mutlak kıymetli bir sikke gibi değil, ancak kesirleri tamamlamak için ufak para olarak kullanılmışlardır. Feles, malı tüketip paraya, pula, yani ufaklık paraya muhtaç duruma düşmek demektir. İflâs ise, malı İSLÂM toplumu, hak ve hukuk toplumudur. Hak ve hukuk ile mukayyed kaldığı müddetçe beşeriyetin denge ve denetleme gücüdür. İslâm toplumunda maddi ve manevi dengesizlik "İflas" ve "Müflis" kelimeleriyle ifade edilmiştir.
Toplumda iktisadi dengesizliği ifade etmek için "İflas" ve "Müflis" kelimeleri kullanılır. Malı borcunu karşılamayan veya borcuna karşılık hiç malı bulunmayan kimse anlamında bir İslâm hukuku terimi; dünyada kazandığı sevaplarınâhiretteki hesaplaşmada, haksızlık yaptığı kimselere dağıtılması sonucu, elinde sevap kalmayan ve cehennemlik durumuna düşen kimse; iflâs mastarından ism-i fâil bir sözcük. İflâs, fels, feles ve teflîs aynı kökten sözcüklerdir.
Fels; altın veya gümüş dışında demir, bakır, nikel gibi başka madenlerden basılmış olan madeni para demektir. Bu sözcüğün Arap diline lâtince "follis"ten geçtiği öne sürülmüştür. İmparator I. Anastius (M. 491-518)'un meskûkât nizamnamesinde 40 Nummialık Bizans sikkesinin adıdır. Çoğulu "fülûs"tür. Bizans bakır sikkelerinin ayarı, M. 7. yüzyıldan sonra çok bozulduğu için, Araplar bunları sikke olarak kabul edip tedavülde kullanmamışlardır. İslâm âleminin en eski, ilk bakır sikkesi Şam'da basılmış olan bir felstir. Emeviler devrindeki bu kullanımda da felsler mutlak kıymetli bir sikke gibi değil, ancak kesirleri tamamlamak için ufak para olarak kullanılmışlardır. Feles, malı tüketip paraya, pula, yani ufaklık paraya muhtaç duruma düşmek demektir. İflâs ise, malı tükenip anlamına gelir ki; malı tükenen kimseye de "müflis" denir.
Kur'ân-ı Kerîm'de fels kökünden herhangi bir terim yer almamıştır. İflâs, teflis veya müflis kelimeleri daha çok Hadislerde kullanılmıştır. Kişi mal varlığını dünyada kaybedebileceği gibi, âhiretteki en önemli değerleri olan iyi amellerini ve bunların bedeli durumundaki "ecir ve sevab"ını da kaybedebilir. Bu yüzden Rasûlüllah (sav), iflâs'ı dünya ve âhiret yönüyle ifade etmişlerdir.
Ebû Hureyre (r.a)'den rivayete göre, Allah ın elçisi, Ashab-ı kirama; "Müflis'in kim olduğunu bilir misiniz?" diye sormuş, onlar da; "Ey Allah'ın elçisi! Bize göre, müflis, parası ve malı olmayan kimsedir." Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu:"Benim ümmetimin müflisi o kimsedir ki, kıyamet günü namaz, oruç ve zekât getirecek, fakat buna sövmüş, filancaya zina iftirası yapmış, falancanın malını yemiş, şunun kanını akıtmış, bunu dövmüş olarak gelecektir. Sonra (yaptıklarının hesabını vermek için) oturacak; kısas olarak, bu haksızlığa uğrayanlar onun sevaplarından (haklarını) alacaklar. Eğer sevapları yeterli olmazsa, haksızlık ettiği kişilerin günahlarından alınıp, ona yükletilecek ve sonra ateşe atılacaktır"(1) Bu hadisten, Sahabenin parası ve malı bulunmayan kimseyi müflis kabul ettiği anlaşılmaktadır. Rasûlüllah (sav), buna ahiretteki değerlerini kaybeden kişiyi de ilâve etmiştir.
İflas, Allah’ın yasaklarını ihlal ve ihmal etmenin bir neticesidir. Allah’ın ve kulların haklarının dikkate alınmadığı, hiçe sayıldığı yerde iflas ve müflis var demektir. Allahû Teâla buyuruyor: "Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere (rüşvet olarak) vermeyin."(2) Dikkat edilirse, haksız yere kul haklarını ihlal etmek, Allah’ın hukukunu ihlal etmek gibidir. Çünkü kul haklarının hesabını sizden soracak olan Allahû Teâla’dır. İslâm dininin temel hedefi, insanların hem Allah ve insanlar ile hem de diğer canlı-cansız varlıklar ve eşyâ ile ilişkisini "adl" üzere düzenlemektir. Kur’an’daki adl emriyle, her şeyi yerli yerine koymak, hak sâhibine hakkını vermek ve orta yolu izlemek kasdedilmektedir.(3) Temel vasfı kulluk olan insanın diğer varlıklara karşı belli esaslar çerçevesinde davranması ve insanlara ezâ verecek şeyleri ortadan kaldırması imanın gereği sayılmaktadır. Nitekim bir hadîste şöyle buyrulmuştur: "İman, yetmiş şu kadar şûbedir. Bunun en yukarı derecesi Allah’tan başka ilâh yoktur demek; en aşağı derecesi ise yolda insanlara ve diğer varlıklara engel olan, eziyet veren şeyi ortadan kaldırmaktır."(4)
İnsanoğlunun en büyük zaafı, kendi nefsânî arzularına göre kural tanımadan yaşama temâyülüdür. Çünkü insanın temel içgüdüsünde na’linci keseri gibi sürekli kendine doğru yontan ciddî bir zaaf vardır. Allahû Teâlâ beşerî münâsebetlerin en somut biçimde yaşandığı ticârî konularda vaz’ettiği temel esaslarla bütün sosyal ve insani münâsebetleri düzenleyecek kurallar koymuştur. Nitekim bu konudaki âyetlerde şöyle buyrulur:
"Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terâzi ile tartın. Bu hem daha iyidir, hem de sonucu bakımından daha güzeldir."(5)
"Ölçü ve tartıyı adâletle yerine getirin."(6)
Bu âyetler, alış-verişte adil olmamızı bizden istemektedirler. İlk âyette hükmün ölçtüğünüz zaman ifadesi ile kayıtlanması, eksik ölçmenin bir şey satma; yâni menfaat ilişkisi sırasında oluşundandır. Satın alma sırasında bunu belirtmeye ihtiyaç yoktur. Nitekim Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor: "Yazıklar olsun ölçü ve tartıya hile karıştıranlara! Onlar insanlardan bir şey aldıklarında tastamam ölçerek alırlar. Satarken ise eksik ölçüp tartarlar. Onlar büyük bir günde hesap vermek için diriltileceklerini hiç mi akıllarına getirmezler? O öyle bir gündür ki insanlar, âlemlerin Rabbının katında dîvan duracaklardır." (7)
Aslında dünyâ hayâtındaki sosyal münasebetlerin hepsi ticârete benzer. Nasıl ki insanlar ticârette alırken ve satarken kazanmak hırsıyla birtakım yanlışlara kapılıp hak ve adâlet terâzisini tam olarak kullanmakta zorlanırlarsa, aynı şekilde beşerî münâsebetlerde de çıkarlarına âid husûslarda kendilerini sürekli haklı görüp baskı kurarak karşısındakinin hukukunu görmezden gelmek gibi yanlışlar yapmaktadır.
Adâlet ve terâzi emrinden, insanlara rızâlarının olmadığı durum ve konumlarda zulm ve gadretmenin Allah’a karşı bir isyân ve sonuçta insanın kendi kendine yazık etmesi, anlaşılmaktadır. Allah Teâlâ’nın önümüze ticârî ilişkilerde ve beşerî münâsebetlerde terâziyi ya da hak ve adâlet ölçüsünü dengeli kullanma gereğini bir âhiret meselesi olarak koyması çok câlib-i dikkattir. Bu dünyâda gadr ve zulm ile başkalarının hakkını gasbedenin, hesap gününde çok ağır bedeller ödeyeceği hem Kur’an âyetlerinin, hem de Hz. Peygamber’in hadîslerinin sıklıkla vurguladığı konulardır. Dolayısıyla kul haklarını ihlal edenlerin akıbeti maddi ve manevi iflastır. Böyle bir müflis kendisinden kul haklarının tahsil edildiği dehşetli kıyâmet gününde amel defterine baktığında kazandığı ve kurtuluşu için ümid beslediği sevaplarının silindiğini görecek ve paralarını başkalarına kaptıran müflis tüccârın "servetim ve paralarım" demesi gibi "amellerim ve sevaplarım" diyerek üstünü başını parçalayacaktır. Bunların temelinde gaflet, dikkatsizlik ve âhiret endişesinden uzak yaşayarak hak hukuk tanımazlık vardır.
İflas ve müflis kelimeleri sadece âhiretle ilgili değildir. "Müflis"e, bir fıkıh terimi olarak, ayrıca borcunun bulunması unsuru da eklenmelidir. Nitekim Hanefi ve Hanbeli fıkıh kaynaklarında müflisin tarifi şöyle yapılmıştır: "Müflis; borcu malından, gideri gelirinden daha çok olan kimsedir."(8) Mecelle'nin tarifi şöyledir: "Medyûn-i müflis yani düyûnu malına müsavî yahut ezyed olup da guremâsı (alacaklıları) ticaretle malının zayi olmasından veyahut malını kaçırmasından veya aharın üzerine geçirmesinden havf ile hâkime müracaat ederek malında tasarruftan yahut ahara borç ikrarından hacr olunmasını talep ettiklerinde hâkim ol kimseyi hacr eder ve emvâlini satıp esmanını beyne'l-guremâ taksim eyler"(9) 
Yukarıdaki bilgilerin ışığında iflâsı şu şekilde tarif edebiliriz: İflâs, hâkimin, borçlunun ödemesi gereken borçlarını ödemekten acze düşmesi sebebiyle, yani borçlarını nakitle ödeyememesi ve malvarlığının da yetersiz olması yüzünden, onun haczi mümkün ve caiz olan bütün mallarını, alacaklıların yararlanmasına tahsis etmesidir. İşte bu şekilde, borçlarını ödemekten aciz duruma düşen kimseye de müflis denir.
Çoğunluk İslâm hukukçularına göre, malın borca batık olması, başka bir deyimle iflas hali bir hacr sebebidir. Hacr; bir kimseyi belli sebeplerden ötürü kavli tasarruflarından ve yaptığı akitlerin bağlayıcı olmasından alıkoymaktır. Hacr altında bulunan kimseye "mahcûr (kısıtlı)" denir: Kişiyi hacr altına almanın iki sebebi olabilir. a) Ya kişi kendisi veya malı bakımından korunur; b) Ya da üçüncü kişilerin zarara girmesi önlenmek istenir. Akıl hastası, küçük sefîh ve malını saçıp savuran kişinin kısıtlanması, kendi yararı içindir. İflâs eden borçlunun kısıtlanması alacaklıların; ölüm hastasının kısıtlanması ise, terekenin üçte birinden fazlası da mirasçıların haklarını korumak amacına yöneliktir (bk. "Hacr" ve "İflâs" maddeleri).
Ebû Hanîfe'ye göre, malı borca batık olsa bile borçlu hacr edilemez. Çünkü o, akıl bakımından tam ehliyetli olduğu için tasarruf ve insanlık hürriyetini korumak gerekir. Ancak borçlarını ödemesi için de gerekli tedbirler alınabilir. Meselâ; borçlu, kendiliğinden borçlarını ödemezse hapsolunur ve malını satarak borcunu ödemeye zorlanır.
Ebû Yûsuf, İmam Muhammed; İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre, serveti, vadesi gelen borçlarını karşılayamayacak durumda bulunan borçlu, alacaklıların isteği üzerine hâkim tarafından hacr olunur. İşte bu kimseye müflis denir. Bu; borcu malından daha çok olan kimsedir. Ancak Mâlikîler, müflis borçlunun, kazai bir hükme ihtiyaç olmaksızın da hacr edilebileceğini söylerler.
Müflis borçlu hacr edilince tasarruf ehliyeti kısıtlanır ve mümeyyiz küçük gibi olur. Artık onun, alacaklılara zarar veren mâli tasarrufları, onların icazetine bağlı olarak sahih olur. Bu tasarruflar hîbe ve vakıf gibi sırf teberru niteliğinde olsun veya bir malı değerinden daha az bir fiyatla satma yahut değerinden daha fazla bir fiyatla mal satın alma gibi müsamahalı bir ivazlı tasarruf kabilinden bulunsun sonuç değişmez. Eğer alacaklılar icazet verirse, tasarruf yürürlülük kazanır; aksi halde bâtıl olur.
Kısıtlının alım-satımı rayiç bedelle yapılmışsa, geçerli olur. Eğer gabn ölçüsünde piyasa fiyatı dışına çıkılmışsa, alıcı hastanın satım akdinde olduğu gibi ya gabn miktarını (eksikliği) tamamlar veya akdi feshedebilir. Ancak bu kimse, emsal mehirle evlenebilir; boşama; muhâlea ve benzeri aile hukuku tasarruflarında bulunabilir. Diğer yandan, alacaklılar aleyhine bir durum söz konusu olmadığı için, lehine yapılan hibe ve teberruları kabul edebilir. Hanefîlerde, Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'in görüşü ile fetvâ verilerek, borçluluk veya iflâs bir hacir sebebi sayılmıştır.(10) Malın zorla satılarak bedelinin alacaklılara ödenmesi prensibi zamanla kötüye kullanılmış; borçlular mallarını alacaklılardan kaçırmak için muvazaalı olarak başkasına satış göstermiş, bir hayra veya çocuklarına vakfetmiş ya da hibede bulunmuştur. İşte bu durum karşısında müteahhirûn hukukçuları borcu servetini aşmış kimselerin kısıtlı olmasalar bile, alacaklılar razı olmadıkça hîbe ve vakıf gibi tasarruflarının, yürürlülük kazanamayacağına fetva vermişlerdir. Hanbelî ve Mâlikî fakihlerinden sonra Hanefiler de bu yolda fetva vermişlerdir. Nitekim Kanunî ve II. Selim devirlerinde Şeyhülislamlık yapan Ebussuud Efendi, sultana arzettiği marûzatında bu hükmü açıkça belirtmiştir. (11) 
Müflis olarak vefat eden kimsenin hak, alacak ve borçları artık tereke üzerinde devam etmektedir. Onun mal, hak ve alacaklarının mülkiyeti mirasçılarına intikal eder. Borçları ise yalnız terekede kalır ve onu bağlar. Hanefi ve Şafiîlere göre, borçlar tereke varsa veya kefille takviye edilmişse zimmet borcu olarak devam eder. Aksi halde terekenin karşılamadığı borç miktarı dünya hukuku bakımından düşer.
(12) 
Diğer yandan mirasçılar borca batık terekeyi, bütün borçları ödemek suretiyle satılmaktan kurtarabilirler. Ancak yalnız terekenin kıymetini ödemekle satışa engel olamazlar. Bu duruma göre, borca batık terekenin iflâs hükümlerine göre işleme tabi tutulması için iki şartın gerçekleşmesi gerekir. a) Terekenin borca batık olduğunun sabit bulunması, b) Mirasçıların, borcun tamamını ödeyerek terekeyi kurtarmak istememeleri. Burada, mirasçıların bütün borçları ödemeyi kabul etmemeleri mirasın reddi niteliğindedir. Bu durumda, ölenin mal varlığı nakit paraya çevrilerek alacaklılara, alacakları oranında paylaştırılır. Meselâ; tereke, borçların yarısını karşılayacak durumda ise, bütün borçların yarısını ödemekle yetinilir. Kefil bulunmaz ve mirasçılar da kendi rızalarıyla mûrislerinin
 bıraktığı bu borcu özel servetleriyle ödemeyi kabul etmezlerse, terekeyi aşan borç kısmı dünya hukuku bakımından düşer. Onun hesabı artık âhiretekalmış bulunur. Günümüz beşeri hukuklarında da, borca batık terekeyi, mirasçıların belirli süre içinde reddetme hakları genellikle kabul edilmektedir.(13) Kısacası haksızlığı önlemek, İslâm toplumunda bir esas-i aslidir. Âhirete borçsuz gitmek, her mü’minin en mühim emeli olmalıdır. Bu dünyadaki mahkemelerden kurtulmak mümkün ise de, âhirette Allah’ın mahkemesinden kurtulmak mümkün değildir. Mutlaka hepimiz kıyamette mahkeme-i kübraya gidip Allah’ın huzurunda hesap vereceğiz.
İslâm’a göre hem Allah haklarından ve hem de kul haklarından dolayı hesaplaşmak kaçınılmazdır. Kıyâmet günündeki hesaplaşmanın dehşetini anlatan Allah Rasûlü’nün yukarıdaki hadîsinden başka boynuzsuz koyunun boynuzludan hakkını alacağı hadîsi de câlib-i dikkattir.(14) Sâdece insanlar birbirlerine yaptıkları zulüm ve haksızlıklardan değil, diğer varlıklar da kendi içlerinde ve insanlarla hakları açısından hesâba çekileceklerdir. O dehşet gününde hayvanların birbirinden ve insanlardan haklarını aldıktan sonra tekrar toprak olmalarına yönelik ilâhî emrin tecellîsi ardından rabbânî hakîkatlere kapalı gözlerin ve küfürle mâlûl kalblerin sâhiplerinin tahassürle uyanıp içlerinin burkulacağını Kur’an şöyle haber vermektedir: "İnkârcı kâfir diyecek ki keşke toprak olsaydım."(15)
İnsanların amel defterlerinde günahlarının üç nev’î olarak tasnif edildiği anlaşılmaktadır:
İlk sırada küfür ve şirk gibi günahlar yer alır ki bunlar asla affedilmez.
İkinci sırada Allah Teâlâ’ya karşı küfür ve şirk dışında işlenen günahlar vardır ki bunlar affedilebilir.
Üçüncü sırada ise kul haklarına karşı işlenmiş günahlar yer alır. Bunlar asla karşılıksız bırakılmaz. Hak sâhipleri haklarını almadıkça hesap işlemi tamamlanmaz.
Bu konulardaki âyet ve hadîsler Müslümanların din kardeşleriyle olan ilişkilerinde hak mefhumu konusunda duyarlılıklarını arttırmakta, ticârî ilişkilerden komşuluğa, borç alışverişinden yolda yürüyüşe kadar hassâsiyet kesbetmesini gerekli kılmaktadır. Çünkü takvâ ehli bir Müslüman, din kardeşinin haklarına saygı göstermedikçe kendisini beşerî münâsebetler terâzisine hile katmış sayar. Çünkü söz konusu âyetlerin doğru tartıp ölçmesini istediği terâzi, sâdece kantar, gram ve metre değil, aynı zamanda adâlet ve insâf terâzisidir.
Tevbe ve istiğfarda kul hakkına taalluk eden günahın mutlaka hak sâhibiyle helâlleşmek sûretiyle gerçekleşeceği kaydı, kul hakkının tevbe ve istiğfar ile giderilemeyeceği gerçeğini ve önemini anlatmaktadır. Burada şu ilkeyi göz önünde bulundurmak gerekir: "Affetmek büyüklük, başkasının hakkını zâyi etmek ise zulümdür." Allah Teâlâ azamet ve kibriyâsına yakışır bir biçimde kulunun kendisine taalluk eden haklarını bağışlar, ama huzûruna bir başkasının hakkıyla gelen kimseyi ise -hak sâhibinin hakkını zâyi etmemek için- bağışlamaz. Kur’an-ı Kerîm’deki; "Kim zerre miktarı şer işlerse onun karşılığını görür"(16) âyeti kul hakkına taalluk eden günahları kapsamaktadır.
Kul hakkının kapsamının genişliği sebebiyle Peygamberimiz bu konuda duyarlılık göstermiş ve vefât hastalığı sırasında mescide çıkıp minberden nasîhatler ettikten sonra halka hitâben; "Kimin ben de bir hakkı varsa, altın ve gümüşün bir işe yaramadığı günde, benden isteyeceğine şimdi çıkıp istesin" (17) buyurmuştur.
Ayrıca Allah Rasûlü cenâze namazları sırasında ölenin borcunun olup olmadığını sorardı. Varsa borcun mîrâstan ödenmesini talep ederdi. (18) Bugün cenâzelerdeki helâllik geleneği asr-ı saâdetteki bu uygulamaların bir devamı olsa gerektir. Ancak helâllik almada sâdece ritüel olarak helâllik almak yerine fiilen de borcun ödenmesi gerekir.
Kul hakkından sakınıp bu konuda duyarlılık sâhibi olabilmenin en önemli etkenlerinden birisi kulun zulüm ve haramla rızkının artmayacağına; sayısal olarak artsa bile bu tür bir artışın genellikle musîbet ve felâketlerle elden çıkacağına ve kul hakkının asla bereket getirmeyeceğine inanmakla olur. Bir başkasının âhının olduğu maldan nasıl bereket ve huzûr beklenebilir ki?
Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de hem kendisine küfür ve inkârda bulunanlara, hem de kul hakkını ihlâl edenlere zâlim adını vererek lânetlemiştir: "O gün bir melek herkesin duyacağı bir sesle bağırır: haberiniz olsun ki Allah’ın laneti zâlimler üzerinedir."(19)
Kul hakkı konusundaki duyarlılıklar dünyevî hayâttaki huzûru sağladığı gibi âhiret mutluluğunun da teminatıdır. Nitekim eliyle, diliyle, gözüyle ve sözüyle başkalarını incitmenin kul hakkına taalluk ettiğini bilen; eline, diline, gözüne ve gönlüne sâhip olur. Toplum hayâtında her türlü imkânı başkalarını rahatsız etmeden kullanabilme becerisi bu duyarlılığı kazanmaya bağlıdır. Çünkü başkalarını rahatsız etme endişesi taşımayan; yaptıklarının başkalarını inciteceğini düşünmeyen kimse, kolaylıkla kul hakkına giriverir. Başkasının apartmanın ve evinin önüne rızâsı olmadan arabasını park ediverir. Trafikte kuralların kendisine vermediği hakları uyanıklıkla gasbetmeye çalışır, önüne geçtiği ya da sıkıştırdığı insanların haklarını ihlâl ettiğini düşünmez. Evinin saçağından ya da balkonundan akan suyun başkasının bahçesine ya da arabasına zarar vermesini önemsemez.
Bizde kul hakkı denilince genellikle doğrudan başkasının malına ve canına taalluk eden haklar ile onlara verilecek zarar hatıra gelmektedir. Oysa ki kul hakkının içine insanları incitebilecek her türlü davranış girmekte; sözden, bakış ve sû-i zanna kadar hepsi bu kapsam içinde yer almaktadır. Hattâ çevreyi, ekolojik dengeyi korumaya riâyet etmeyen; suya, havaya ve toprağa iyi davranmayan insanları bile aslında bu kapsam içinde görmek gerekir. Bâzen farkında olarak, bâzen farkında olmadan gaflet ve dalgınlıkla irtikâb edilen bütün bu yanlışlar, insanlar için bir âhiret problemidir. Amellerin tartıldığı hesap gününde insanları mânen iflasa götürüp müflis duruma düşürebilir. Müflis olmaktan kurtulmanın yolu Allah’a karşı muhlis bir kul, insanlara karşı mûnis bir dost ve arkadaş olarak kul hakkına riâyetten geçer. Hayatta hak ve hukuka karşı müstağni davranarak ihlas ve ihsan esaslarına riayet etmeyenlerin iflası kaçınılmazdır. Muhlisi olmayan, muhlis yetiştirmeyen bir toplumun müflisleri olur. Dinimiz bizden müflisler yetiştirmemizi, ortaya çıkarmamızı değil, muhlisler ve Muhsinler yetiştirmemizi bizden istemektedir. Bilelim ve inanalım ki; Allah yolunda Allah için cihad edip mücahid ve mücahide olanlar, muhlis ve Muhsin olanlardır.
____________________
(1) Sahih-i Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâme, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 303, 334, 372
(2) Bakara Sûresi/ 188
(3) Nahl Sûresi/ 90
(4) Müslim, İman, 58. Ayrıca bkz. Buhârî, Îmân, 3; Ebû Dâvûd, Sünnet, 14; Neseî, Îmân, 16; Tirmizî, Birr, 80; Îmân, 16; İbni Mâce, Mukaddime, 9. 
(5) İsra Sûresi/ 35
(6) Hud Sûresi/ 85
(7) El- Mutaffifîn Sûresi/1-6
(8) İbn Kudâme, el-Muğnî, Beyrut 1968, IV, 455
(9) Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Mad. 999
(10) İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtâr, Mısır, t.y., V,101,102,105 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, Kahire, t.y., II, 20; ez-Zeylaî, Tebyînü'l-Hakâik, V,199; eş-Şirbînî, a.g.e., Mısır, t.y., II,146; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 280; ez-Zühayli, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, IV, 132, 133
(11) Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, 144
(12) Ömer Nasuhi Bilmen, İstilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, İstanbul 1970, V, 221-223, 232; Senhûrî, Masâdiru'l-Hak, y.y., 1958, V, 84; Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, İstanbul 1987, II, 321-322; Fahreddin Atar, İslâm İcra ve İflâs Hukuku, İstanbul 1990, s. 302, 303
(13) İbn Âbidîn, a.g.e., V, 416; İbn Kudâme, a.g.e., IV, 483; Ali Efendi, Fetâvâ, II, 355, 356, 358; Ali Haydar, Düreru'l-Hukkâm, İstanbul 1919, 1330, III, 327
(14) Müslim, Birr, 60; Tirmizî, Kıyâmet, 2; Ahmed, Müsned, II, 235, 323, 372, 411
(15) en-Nebe Sûresi/40 
(16) Zilzâl Sûresi/8 
(17) Sahih-i Buhârî, Mezâlim, 10, Rikâk, 48
(18) Mevsılî, el-İhtiyâr, V, 85, 86 
(19) el-A’râf Sûresi/44
 
Misak Dergisi 342. Sayı
Mayıs 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya