İnfak’ın Makbul Olması İçin Gerekli Olan Şartlar
Müslümanların değişmeyen vasıflarından birisi, Allahû Teâlâ'nın (cc) kendilerine rızk olarak verdiği mallardan infak etmeleridir. Zekat ve sadaka-ı fıtrın dışında kalan diğer bütün mali yardımlar ve hayırlar, yani Allah (cc) rızası için yapılan gönüllü hayırlar ve yardımlara infak denilir. Son devrin müfessirlerinden Elmalılı M. Hamdi Yazır merhum İnfak'ı şöyle tarif etmiştir: "İnfak; Zekat ve diğer sadakalar, bağışlar, yardımlar ve vakıflar gibi, fakirlere, diğer çeşitli hayırlara, aileye yardım gibi bütün mal ile yapılan ibadetleri içine alır. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: "İnsan öldüğünde amel defteri kapanır. Yalnız şu üç şeyin sevabı devam eder: Sadaka-i cariye, faydası devamlı olan ilim ve ölenin ardından dua eden evlat." İnfak, İslâm dininin iman-ibadet-ihsan'la birlikte dört rüknünden birisini oluşturur. İnfak, zekat gibi farz ibadetler dışında mükellefin kendi imkanları ölçüsünde ve belirlediği miktarda ihtiyaç sahiplerine yaptığı maddi yardımları ifade eder. Bu, sadece para yardımı değil, herkesin imkanları ölçüsünde ya da mesleki çerçevede ihtiyacı olanların yardımına koşmak anlamına da gelir. Sadece insanlara değil hayvan ve bitkilere yapılanlar da aynı kapsamdadır.
N. Mehmet SOLMAZ
27.05.2019 10:20
255 okunma
INFAK, Allah rızası için insanlara, canlı varlıklara faydalı olacak şeylere gönüllü yardım etmektir. " İnfak edilirken şu şartlara uygun hareket edilmesi gerekir.
1-İnfak, Allah Rızası İçin Yapılmalıdır
Allah şöyle buyurur: "Yaptığınız her hayır sırf kendiniz içindir. Hayırları yalnızca Allah rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa karşılığı size tam olarak ödenir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız. "(Bakara, 2/272)
Bu ayetin açıklamasında şöyle denir: Hayır ve iyilik olarak yapılan işlerin asıl faydası o hayrı ve iyiliği yapanadır. Görünür de o hayır ve iyilikten başkaları faydalanır ama, sonuçta en çok faydalanacak olan hayr’ın ve iyiliğin sahibidir. Yapılan hayr’ın ve iyiliğin asıl hayrını ve iyiliğini, ahirette bizzat o hayrı ve iyiliği işleyen görecektir. Hem de eksiksiz olarak kat be kat fazlası ile... (1)
Merhum M. Hamdi Yazır da Konu ile ilgili şunları yazar: Hayrın ve infakın sevabı alana değil, yapana aittir, size aittir. O iyiliğin mükafâtına kavuşacak olan da sizlersiniz... Maldan, çabadan, bilgiden, nasihatten, irşaddan ve hizmetten bir şey ikram ederseniz, hatta saygı, sevgi gösterisi ve selamdan her hangi bir iyilik gösterirseniz iyi bilin ki, Allah onu bilir, emeğinizi boşa çıkarmaz, karşılığını verir. Bundan dolayı veriniz efendiler, veriniz. Özellikle kendilerini Allah yolunda hizmete adamış olan fakirlere ve yoksullara veriniz...
İhlasınız ve olgunluğunuz siz gece veya gündüz, gizli veya açık vermenin farkını hissettirmeyecek kadar yüksek olsun. Minnet yüklemek, başa kakmak suretiyle fakire ezadan, riyadan ve nifaktan sakınıp Allah rızasını gözeterek ve kendinizi Allah yolundan ayrılmayan biri yapabilmek için gönül hoşluğuyla, gücünüzün yettiği kadarıyla en iyisinden vermek adetiniz, huyunuz, melekeniz olsun da her zaman ve her çeşitten veriniz. Çünkü, mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık infak edenler, yani, her vakit ve her suretle infak edebilme melekesini kazanmış olanlar yok mu bu infakları sebebiyle bunların Rableri katında kat kat ecirleri vardır. Ve bunlara bir korku olmadığı gibi, hiçbir zaman mahzun da olmazlar. (Bakara, 2/274 )Verdiklerini dünyada ve ahirette kat kat geri alırlar, bütün korkulardan selamet bulurlar. Dünyada verdiklerine hüzün ve esef duymayıp, memnun oldukları gibi, ahirette de cimriler mahzun olurken, bunlar her türlü hüzün ve kederden uzak kalırlar ve mutlu olurlar. (2)
Riya
Hayırlar ve iyilikler, hayırsever, iyiliksever desinler diye, ben öldükten sonra adım anılsın diye, şan ve şöhret, makam sahibi olayım diye yapılırsa o infak olmaz, riya olur. Allah rızası için yapılmayan ibadet, hayr ve iyilik ne ibadet olur, ne de hayr ve iyilik... Riya olur. Riya gösteriş demektir. Riya; Allah için yapılması gerekeni insanlara gösteriş için yapmaktır. Riya, bir kimsenin yaptığı işi; dindarlık görüntüsü altında maddi çıkar sağlamak, değişik menfaatler elde etmek, şan, şöhret, mevki ve makam sahibi olmak için yapmasıdır. Bu konularda yapılan bütün tutum ve davranışlara da riya denir. Allah, riya hakkında şöyle buyurur: "Onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah’a ve ahiret gününe de inanmazlar, Şeytan kime arkadaş olursa, artık ne kötü bir arkadaştır o. " (Nisa, 4/38) Allah, hadis-i kudside de şöyle buyurur: "Kim işlediği amelde benden başkasıını bana ortak koşarsa, o kişiyi de ortak koştuğunu da reddederim" (Riyazussalihin, 7/69)
Hadis-i kudsinin açıklamasında şöyle denir: "Allah’a kulluk yapıyormuş gibi gözüktüğü halde, niyetinde başka yaratıkları memnun etmek ya da onların beğenilerini kazanmak düşüncesi bulunan kimselerin yaptıkları kesinlikle gösteriştir. Bir başka ifadeyle riya, olmadığı gibi görünmek veya göründüğü gibi olmamaktır. Allah’a kulluğunda samimi olmayanın diğer iş ve davranışlarında samimi olabileceğini düşünmek ve kabullenmek son derece zordur. (3)
Peygamberimiz Muhammed salllallahü aleyhi ve sellem hadisinde riya hakkında şöyle buyurur: "Sizin için en korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır. (Tirmizi, hadis no:1457)
Riya, imanın aslını ortadan kaldırmazsa da amellerin sevabını yok eder. Riya insanı şirke kadar götürür. Müslüman her hayrı, her iyiliği, Allah’ın rızasını kazanmak için yaptığı zaman; Allah ona yaptığının karşılığını fazlası ile ahirette verir. Dünyadaki hayatını da bereket ve faziletlerle donatır, insanlara da onu sevdirir. Bunun için hayr severleri severiz. Bütün ibadetler gibi, bir malî ibadet olan infakın da makbul olmasının birinci şartı, öncelikle Allah rızası için yapılmasıdır. Böyle bir niyetle yapılmayan infakın kabul olunmayacağı ayet ve hadislerde açıkça belirtilmiştir. Riya münafık’ın, Allah’a ve ahiret gününe inanmayanların bir vasfıdır, yani niteliğidir.
2-İnfak Sevilen ve Helal Olan Maldan Yapılmalıdır
Allah şöyle buyurur: "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, gerçek iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne infak ederseniz Allah onu hakkıyla bilir. " (Al-i İmran, 3/92)
Şu halde yalnız iman; tam hayra, iyiliğe ermek için yeterli sebep değildir. İman ve ilimden sonra amel ve özellikle (Allah yolunda) infak etmek de gerektir. Hem de bu harcamak ne kadar sevgili şeylerden olursa, o kadar kıymetli olur. Allah, harcanılan hoş veya nahoş (güzel olmayan) herhangi birşeyi bilir ve ona göre sevabını verir. Fakat asıl iyiliğe, yüksek hayra ulaşmak, sevilen şeylerden harcamaya bağlıdır. (4)
Bir başka eserde de sevilen şeylerden infak etmeye dair şunlar yazılır: "Sahâbe-i Kirâm’ın (ra) bu konuda da örnek davranışları vardır. Mesela mü’minlerin annesi Hz. Hatîce (r. anhâ) bunun çok güzel bir örneğini vermiştir. Kendisinin zengin ve sâliha birisi olduğunda asla şüphe yoktur. Bir kıtlık yılında süt annesi Halîme Hz. Peygamber’den yardım talebiyle Mekke’ye geldiğinde bizzat Hz. Hatice devreye girerek ona kırk koyun ve en değerlilerinden bir deve bağışlayarak hayırlı bir şekilde uğurlamıştır ki bu miktar İslam’da zekat mükellefi olmayı gerektiren bir zenginlik ölçüsüdür. Daha sonra Halîme Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sav) peygamberlikle şereflenince eşi Haris'le birlikte gelip Müslüman olmuşlardır. Hz. Ebubekir (ra), gece ve gündüz, açık ve gizli infak ederler ayetinin tam hakkını vermek için sahip olduğu kırk bin dinar paranın on binini gece, on binini gündüz, on binini gizli, on binini de açıktan olmak üzere infak etmiştir. Hz. Ali de (ra), elinde bulunan dört dirhemin birini gece, birini gündüz, birini gizli, birini de açıktan olmak üzere infak etmişti. Hz. Peygamber, "Niçin böyle yaptın?" sorduğunda, "Rabbimin va’dine hak kazanmak için" dedi. (5)
Meal tefsirinden de bir kaç paragraf alalım: "Kişinin sevdiği şeyler" ise "mal, mülk, servet, makam, mevki, ilim ve beden kuvveti" gibi her türlü maddî ve mânevî imkanlardır. Mü’min, sevdiği bu şeylerin bir kısmını "farz, vacip ve nafile" ölçüleri içinde Allah yolunda başkalarının iyiliğine harcadığı nispette ayette müjdelenen yüksek derecelere yükselme imkanı bulabilecektir. Bu aynı zamanda, kişinin mânen terakkisinde özellikle Allah yolunda "harcama"nın ehemmiyetine dikkat çekmektedir. Rivayete göre bu ayet-i kerime nâzil olunca Ebû Talha (ra) Allah Rasûlü (sav) ’e gelip: "-Ya Rasûlullah, en çok hoşuma giden malım, Beyraha’dır. Bu araziyi, Allah’ın sana göstereceği yere sarfet!" dedi. Peygamberimiz (sav): "-Gerçekten çok iyi. Burası, çok verimli ve değerli bir yerdir. Ben bu araziyi akrabaların arasında taksim etmeni uygun görüyorum" buyurdu ve Ebû Talha da burasını akrabaları arasında taksim etti. (Buhârî, Zekât 44; Müslim, Zekât 43)
Yine Hayber arazisi taksim edilirken Hz. Ömer’e de bir miktar yer düşmüş ve Peygamber Efendimiz’e gelerek: "-Ya Rasûlullah! Hayber’den bana bir miktar yer düştü ki, yanımda ondan daha kıymetli bir malım yoktur. Onu ne yapmamı istersin?" diye sorunca Allah Rasûlü ona aslını elinde tutmasını ve mahsulünü muhtaçlara dağıtmasını tavsiye etmiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer, geliri lâzım gelen yerlere sarfedilmek üzere bu araziyi vakfetmiştir. "(6)
Ülkemizin bir çok yerinde yeni evlenenlere dişi kuzu, oğlak ve düve hediye edilir. Bunlar büyür, koyun, keçi, inek olur, yavrular, süt verir, evin bir malı ve geçim kaynağı olur. Ana ocağından ayrıldıkları zamanda bunları yeni evlerine götürürler, geçim vasıtası yaparlardı. Ne güzel, ne makbul infaklar... Böyle bir infak da benim başıma geldi. 1947 yılında Kayseride hafızlığa çalışırken köye gittim. Anam Cemile ablayın koyunu hastalanmış, Oku da koyuna üfür, hastalığı geçsin dedi. Ne okuyacaktım? Bilmiyordum. Anam emri tekrar etti. Euzu-Besmele çektim. Üç defa ayetülkürsiyi okudum, koyuna üfledim. Sonra yine Euzü-Besmele çektim. kulhu vallahü ehadi okudum, koyuna üfledim. Rahmetli anam kulhu vallahi herkes bilir, büyük düa oku dedi. Kulhu vallahi ehad suresinin Kur’anın üç de birine eşit olduğunu o zaman ben de bilmiyordum. Anamın bilmediği bir kaç sure daha okudum, üfledim. Cemile abla sevindi, bana dua etti, koyununu alıp gitti. Beş altı sene sonra köye gittiğimde anam bu koyun senin, şu koyun senindir, dedi. Neden benimdir? dedim. Sen Cemile ablayın koyununa okudun. Koyun iyi oldu. Kuzuladı. Cemile ablan kuzuyu sana verdi. Oda kuzuladı. Koyun oldu. İmam-Hatip mektebini bitirince evlendim. Şehir’e imam oldum. Koyunlarım köyde kaldı. Rahmetli anam durmadan köyden evimize süt ve yoğurt gönderirdi. Ne güzel infak...
3-İnfak Sevilmeyen, Çürük, Eski, Haram Şeylerden Yapılmamalıdır
Allah buyurur: "Ey iman edenler! İnfakı gerek kazandıklarınızın, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız kötü şeyleri vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki, Allah sadakalarınıza muhtaç değildir ve hamde layık olandır. (Bakara, 2/267)
Allah, bu ayet ile infakın iki önemli şartını bildirir. İnfak edilen para veya mal helal ve belirli kaliteye sahip olmalıdır. Rasûl-i Ekrem, "Ey insanlar! Allah Teâlâ tertemizdir. Ancak tertemiz olanı kabul eder"(Riyazussaliîn, 7/530) buyurur. Her kazanılmış olan şey iyi ve temiz olmaz. Bu, ya kazanılan şeyin doğrudan doğruya kendisine veya elde edilme yollarına göre maddi veya manevi anlamda iki bakımdan ele alınır. İnfak sonsuz bir bereketin tohumu ve ebedi hayatın bir parçası olduğundan, bu tohumun en temizinden seçilmesi lazım gelir. bunun için bunları iyi düşünüp akla ve şeriate uygun olarak çalışınız da kendi emeğinizin ve yerin sermayesinin ürünü olan gelirlerin temiz ve iyilerinden infak ediniz. Ve öyle habîsini, yani kötüsünü veya haramını vermeye yeltenmeyiniz ki; siz onu başkasına infak ederseniz de kendiniz gözünüzü yummadan, sıkılmadan hediye diye veya hoşgörüyle alacağınızın yerine almazsınız.Böyle kötü, bayağı ve değersiz şeyleri kendiniz almayı düşünmezken, Allah’a olan borcunuzu bu aşağılık şeylerden vermeye kalkışmayınız. Sadaka ile ilgili emirleri bildiren ayet indiği zaman ashabdan bir kısmı hurma salkımlarını getirir, muhtaç olanlar yesin diye Mescid’e asarlardı. Bir kısım ashab da caiz zannıyla döküntü, bozuk, çürük çarık şeyler getirmişlerdi. Sonra bu ayet indi. (7)
Avf b. Mâlik (ra) şöyle anlatıyor: Rasûlullah (sav) elinde bir asâ ile yanımıza mescide geldi. Bir adam mescide sadaka olarak âdî bir kuru hurma salkımı asmıştı. Efendimiz (sav) asâ ile bu hurma salkımına dürttü ve şöyle buyurdu: "Bu sadakanın sahibi dileseydi, bundan daha iyisini verebilirdi. Bu sadakanın sahibi kıyâmet günü âdi kuru hurma yiyecektir." (Ebû Dâvûd, Zekat 17/1608) Hz. Âişe, Allah Rasûlü’nün hoşlanmadığı bir yiyecek hakkında: "Ey Allah’ın Rasûlü, onu yoksullara verelim mi?" diye sormuştu. Nebyy-i Ekrem (sav): "Kendi yemediğiniz şeyleri başkalarına vermeyin!" buyurdular. (Ahmet b. Hanbel, Müsned, VI, 105, 123) Allah yolunda mal harcayan, sadaka veren kimse, bir çiftçiye benzer. Sahip olduğu araziden fevkalade iyi ürün elde edeceğine inanan çiftçi, ziraata gereken önemi verir ve tohumun da en iyisini eker. Çünkü o, mahsûlün iyi ve bol olması için tohumun ne kadar mühim olduğunu pekala bilir. Aynı şekilde, tasaddukta bulunan kişi de, Allah’a ve ahiret gününe imanı arttıkça uhrevî sermayesini artırmak üzere malın iyisinden bolca sadaka verir. (8)
Köylerde, ziraat yapılan yerlerde hayvanlardan, diğer canlı varlıklardan, tarla, bağ, bahçe, ziraat aletlerinden infak yapılırken, genç olmalarına, sağlıklı olmalarına, verimli olmalarına ve sağlam olmalarına dikkat edilmelidir. Hasta, yaşlı, verimsiz, çürük olanlar infak niyeti ile verilmemelidir. Şehirlerde kullanmadığımız ev eşyasını, elbise ayakkabıları toplayan hayır müesseseleri vardır. Bunlar topladıkları ev eşyalarını, elbise ve ayakkabıları temizliyorlar, tamir ediyorlar, sonra muhtaç olanlara infak olarak veriyorlar. Güzel bir hizmet yapıyorlar... Eğer biz kullanmadığımız ev eşyalarını, elbiseleri, ayakkabıları kendimiz bizzat istediğimiz fakirlere infak etmek istiyorsak, kirli olanları temizlettirdikten, tamire muhtaç olanları tamir ettirdikten sonra verelim. En iyisi infak edeceğimiz şeyin yeni olmasıdır.
4-İnfak Başa Kakılmamalıdır
Allah buyurur: "Mallarını Allah yolunda harcayıp da bunun ardından herhangi bir başa kakmada ve gönül incitici bir harekette bulunmayanlar yok mu, onlar için Rableri yanında özel mükafatlar vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır." (Bakara, 2/262) Sadakaların sevabını yok edecek afetlerin başında "başa kakma" ve "eziyet etme" gelmektedir.
Menn, bir kimsenin iyilik yaptığı şahsa "sana şöyle şöyle iyilik yaptım demek suretiyle o kimseye karşı iyiliğini bir şey sayması, az çok yaptığı iyiliğe gururlanması ve onun verecekli durumunda olduğunu hissetmesidir. Bu tavır, gönül bulandırır, yapılan iyiliğin kıymetini eksiltir, hatta kesip yok eder.
Eza ise tiksindirme manasına gelir. İyilik yaptığı kişinin bir kusuru sebebiyle şikayette bulunmak, dil uzatmak ve iyiliği yüze vurmak ezadır. İyilik ettiği kimseye: "Ben sana iyilik ettim, sen bana teşekkür bile etmedin", "kaç kez gelip bana eziyet veriyorsun". "kaç defadır isteyip duruyorsun, utanmıyor musun" veya "devamlı sıkıntılarla geliyorsun, Allah beni senden kurtarsın, seni benden uzak etsin" gibi sözler de ezaya örnek verilebilir. Allah için infakta bulunanlar eğer bu yanlış davranışlardan uzak durur, sadakalarını göz bebekleri gibi korur ve mükafatını sadece Allah’tan beklerlerse, Cenab-ı Hak onlara ecirlerini en güzel şekilde verir. Ahirette onlara hiçbir korku olmaz, sevapların yok olması herhangi bir sebeple de üzüntü duymazlar. Verdiklerini Allah için vermeyip başa kakanlar şunu unutmasınlar ki: "Güzel bir söz ve kusurları bağışlama, ardından eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah’ın kimsenin yardımına ihtiyacı yoktur. O, halimdir, yumuşak davranır." (Bakara, 2/263)
Aziz Mahmud Hüdayi (ks) şöyle der: "Dilenciyi güzel bir şekilde geri çevirmek, başa kakan ve eziyet eden kimsenin sadakasından daha hayırlıdır. Zira güzel söz, geri çevirmek için bile olsa dilencinin gönlünü ferahlatır, ruhunu şenlendirir. Sadaka, hem insanın maddi varlığına fayda vermek hem de kalbi mesrûr etmek suretiyle kişiye menfaat sağlar. Cesede fayda veren şeyle, ruha eziyet verecek bir şey birleşince tam fayda temin edilmiş olmaz. Şüphesiz ki ruhu ferahlandıracak şey, cesede menfaat verenden daha hayırlıdır. Çünkü insanda rûhâniyet, çamurdan yapılmış bedene göre çok daha yüce ve şerefli bir mevkiye sahiptir. "
Nitekim Abdullah b. Zübeyr’in oğlu Âmir, fakir ve abidlere yardım edeceği zaman, onları incitmemek için şu yolu tercih ederdi: Yardım edeceği kimseler secdede iken para keselerini ayakkabılarının yanında hissedecekleri şekilde bırakır ve görünmeden uzaklaşırdı. Kendisine: "Neden yardımını, birisini göndererek yapmıyorsun?" diye sorulunca da şöyle cevap verirdi: "Onlardan birinin, gönderdiğim kişiyle veya benimle karşılaştığında yere bakmasını istemem, onun için böyle yapıyorum. "
Şüphesiz Allah ganîdir; kullarının verecekleri sadaka ve yapacakları iyiliklere ihtiyacı yoktur. O sadakaya muhtaç fakirleri ve garipleri bol bol rızıklandırmaya, zengin olanları da fakir ve başkalarına el açar duruma düşürmeye kadirdir. Yine Allah halimdir; her günah işleyeni anında cezalandırmaz. Başa kakan ve eziyet edenlere de, tevbe edip yanlışlıklarından dönmeleri için mühlet verir. Allah Teala, kendi yolunda yapılan harcamaların başa kakma ve ezadan arındırılması ve kulların yaptıkları iyiliklerin mükafatlarından mahrum kalmamaları için bu hususu ayrıca dikkat çekici bir örnek şöylece açıklığa kavuşturmaktadır.
Allah buyurur: "Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde sırf insanlara gösteriş olsun diye mallarını harcayanlar gibi, başa kakıp eziyet etmek suretiyle sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Bu şekilde hayır yapan kimsenin misali, üzerinde biraz toprak bulunan kaygan bir kayanın hali gibidir ki, ona şiddetli bir sağanak vurmuş da onu çıplak bir halde bırakmıştır. Böyleleri, yaptıkları hiçbir iyiliğin faydasını göremezler. Allah, kafirler gürühunu doğru yola ulaştırmaz." (Bakara, 2/264)
Burada öncelikle başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle sadaka veren, Allah’a ve ahirete inanmadığı halde insanlara gösteriş için verdiği kabule şayan olmayan sadakaya benzetilmektedir. Böylece nifak ve riyanın sadakaları boşa çıkarması gibi, başa kakma ve eziyetin de sadakaları boşa çıkarılacağı bildirilmektedir. Zira her iki tür sadaka da Allah için verilmiş bir sadaka değildir. Daha sonra da kendi rızası için olmayıp riya için verilen, karşılığında ahirette Allah’tan bir sevap beklenmeyen sadakanın ve bu sadaka sahibinin durumunu şu örnekle açıklıyor: Ortada pürüzsüz bir taş, taşın üstünde de azıcık bir toprak var. Bu toprağa kuvvetli bir yağmur yağıyor ve taşın üstünde topraktan hiçbir iz kalmıyor. Taş da, üzerinde topraktan hiçbir nişane olmaksızın kaskatı bir halde kalıyor.
Bu misal, Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp insanlara gösteriş için malını harcayan kimsenin, imanın bahşettiği huzur ve saadetten habersiz olan, onu anlamayan kaskatı kalbini tasvir etmektedir. Ancak bu katılığı riyadan örtülmüş bir kabukla kapatmak istemektedir. Bu riya örtüsüne bürünmüş kaskatı kalbi, üzerinde biraz toprak bulunan pürüzsüz kaya temsil eder. Bu, yumuşaklıktan ve bitkiden eser bulunmayan bir taş parçasıdır. Katılığını gizlemek için üzeri hafif bir toprakla örtülmüştür. Tıpkı iman nurundan mahrum kalplerin katılığının riyanın örtüp kapattığı gibi. Şiddetli yağan yağmur o kaskatı kayanın üzerindeki toprağı silip götürdüğü ve onu üzerinde hiçbir bitkiden ve meyveden eser bulunmayan cascavlak bir kaya halinde bıraktığı gibi; insanlara gösteriş için malını infak eden kalpler de ne hayırlı bir meyve verir, ne de ahirette bir sevaba erişir. İnanmadığı halde infak edenler; riya olsun diye, başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle sadaka verenler, yaptıkları bu amellerden o gün hiçbir fayda görmezler. Çünkü Allah kafirler güruhunu, ahirette kendilerine yarayacak iyilikler yapmaya muvaffak kılmaz. Bu bakımdan mü’minler de sadaka verirken dikkatli olmalı, sevaplarının boşa gitmesinden korkmalıdırlar. İnfak edilecek mal ne kadar iyi ve kıymetli olursa, infakta bulunan kişi o ölçüde büyük sevap kazanır ve Allah katında yüksek mertebeye erişir. (9)
Özetleyelim
1- İnfak Allah rızası için yapılmalı.
2- İnfak edilecek para veya mal; helal kazançla elde edilen para ve mal olmalı. Malından iyisinden olmalı.
3-Haram para ve mal ile infak olmaz.
4-İnfakta bulunan kişi, fakirin duygularını kendi benliğinde hissetmeli. yardım yaptığı kişiyi azarlamamalı, yaptığı iyiliği başa kakmamalı ve bu yöndeki harcamalarını gönüllü yapmalıdır.
5-Sahip olduğu malda toplumun ve özellikle yoksulların hakkının bulunduğunun bilincinde olmalı.
Ömer Seyfettinin "Diyet" Hikayesi Ömer Seyfettin’in 7 sayfalık "Diyet" hikayesi, yaptığı iyiliği başa kakmanın zararını ve kötülüğünü canlı bir örnek ile açıklar. Biz hikayeyi özetle veriyoruz. Merhum " Diyet" hikayesinin kahramanını şöyle anlatır: "Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir arslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu’da, tüm Rumeli’de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul’da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta’nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. "
"Bir akşam dükkanının kapısını örter, akşam namazını kılmak ve misafir mevlevî dervişleri dinlemek için mescide gider. "Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçer. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı".
"Koca Ali, yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına girmedi. Yürüdü. "Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu. Kenara dayandı... "
"Dükkanına döndü. Kapısı açıktı. . Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırladı. kapısını hiç bir zaman kitlemezdi. Tuhaf, rüzgâr açmış olacak!... İşine yaramazdı ki, hırsız açma sıkıntısına girsin, dedi. İçeriden kapıyı sürmeledi. "Birden ağır bir yorgunluk duydu. Kandilini yakmaya üşendi. Ocağın soluna gelen alçak musandıraya el yordamıyla çıktı. Büyük bir ayı pöstekisinden oluşmuş yatakçığına uzandı." Sabah oldu, kapısı vuruluyordu. Uyku sersemliğiyle:Kim o? diye haykırdı. Sürmeyi çekti, kapı açıldı. "Palabıyıklı, yüksek kavuklu Bekçibaşı’yı gördü. Arkasında keçe külâhlı, çifte hançerli genç yamakları da duruyorlardı. " "Ne var?" der gibi yüzlerine baktı.
"Bekçibaşı: Ali Usta, dükkânı arayacağız! dedi. Koca Ali şaşkınlıkla sordu:Niçin?... Bu gece Budak Bey’in mandırasında hırsızlık olmuş. Yeni sattığı beş yüz koyunun parası ve bir kuzusu mandıradan çalınmış. İki güçlü hırsız, bekçi çobanı sımsıkı bağlamışlar, sonra canını çıkarıncaya kadar dövmüşler, hatta işkence için bir kolunu da kırmışlar. Hırsızlar çaldıkları bir kuzuyu köprünün altında kesmişler. Meşin keselerin içindeki paraları alarak bir tanesini oraya bırakmışlarO keselerden bir tanesini de bu sabah senin dükkânının önünde bulduk... Sonra... Şu eşiğe bak. Kan lekeleri var! Onun için işte dükkânı arayacağızKoca Ali, kamaşan gözleriyle kapısının temiz eşiğine baktı. Gerçekten el kadar bir kan lekesi sürülmüştü. O, bu kırmızı lekeye dalgın dalgın bakarken, palabıyıklı bekçi: Hem bu gece, geç saatte ben seni köprünün üstünde gördüm, orada ne arıyordun? dedi. "Koca Ali yine verecek bir karşılık bulamadı. Önüne baktı: Arayın... diyerek geri çekildi. Bekçiyle yamakları dükkâna girdiler. Örsün yanından geçen yamaklardan biri haykırdı: Ay! İşte, işte... Koca Ali elinde olmadan, bekçinin baktığı yana gözlerini çevirdi. Yeni yüzülmüş bir deri gördü. Şaşırdı. Yamaklar hemen deriyi yerden kaldırdılar. Açtılar. Daha ıslaktı. Bir ağalarının, bir de suçlunun yüzüne bakıyorlardı. Bekçibaşı köpürerek sordu: Çaldığın paraları nereye sakladın?" Ertesi gün yargıcın önünde çoban, hırsızın birini Koca Ali’ye benzettiğini söyledi. Gece geç saate kadar dükkânına gelmemesi, derinin dükkânda, para keselerinden birinin kapısı önünde bulunması, Koca Ali’nin suçlanmasına yetti. Ne kadar inkâr etse hırsızlık suçunu silemiyordu. Üstelik nereden geldiği, nereli olduğu da belli değildi. Demirci ustası koca Alinin hırsızlık ithamı ile sol kolunun kesilmesine karar verildi. . "Koca Ali bu kararı duyunca, ömründe ilk kez sarardı. Dudaklarını ısırdı. Karara boyun eğmekten başka yolu yoktu... Sendeleyerek ayağa kalktı. Yargıca dik bir sesle: Kolumu bırakın, kafamı kesin! diye dilekte bulundu. Bu, ömründe onun ilk dileğiydi. Ama yaşlı yargıç hak yemez biriydi.
– Hayır oğlum, dedi. Sen adam öldürmedin. Eğer çobanı öldürseydin, o zaman kafan giderdi. Ceza suça göredir. Sen yalnız hırsızlık ettin. Kolun kesilecek Hak böyle istiyor. Yasaların kestiği yer acımaz... "Diyeti ödeyecek parası yoktu. Sipahiler onlara çok ucuza kılıç döven bu adamı kurtarmaya sözleştiler. Kentin en büyük zenginine başvurdular; bu adam Karun kadar mal sahibi olduğu halde son derece cimriydi Düşündü, taşındı; nazlandı. Suratını ekşitti. Başını salladı: Ama sipahilerle iyi geçinmek gerekiyordu. Değil mi ki siz istiyorsunuz, dedi. Ben de onun kolu için diyet veririm. Ama bir şartım var. Ne gibi? diye sordular. Varın kendisine söyleyin. Eğer ben ölünceye kadar bana, hiç para almadan hizmetçilik, çıraklık etmeye yanaşırsa... "Sipahiler, koca Aliyi iknaya çalıştlar, Zengin kasabın teklifini kabul etmesini israrla istediler: Kasabın yaşı yetmişi aşmış... Zaten daha ne kadar yaşar ki... O ölünce yine sen özgür kalır, bize kılıç yaparsın. Haydi, düşünme usta, düşünme! diyorlardı"
Koca Ali teklifi kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Kasap, kesilecek kolun diyetini yargıca saydığı gün Koca Ali’yi arkasına taktı, dükkânına getirdi. Adam titiz, huysuz, biriydi. Hiç durmadan dırdır söylenirdi. Cimriliğinden bir hizmetçi, bir çırak tutamamıştı. Koca Ali’yi eline geçirince, her şeyi ona yaptırmaya başladı. Sabah namazından önce kentten iki saat ötedeki mandırasından o gün satılacak koyunları ona getirtiyor, ona kestiriyor, ona yüzdürüyor, ona parçalatıyor, ona sattırıyor, ta akşam namazına kadar durmadan buyruklar veriyordu. Zavallıya yedirdiği, içirdiği yalnız bulgur çorbasıydı. Bazen kendi artıklarını köpeğe verir gibi önüne atardı. evinin bahçesindeki lağım kuyusunu bile ona temizletti. Koca Ali Kasap’ın ikide bir:Ulan Ali!... Kolunun diyetini ben verdim. Yoksa çolak kalacaktın!... diye yaptığı iyiliği tekrarlamasına dayanamıyordu... Kaçmayı namusuna yediremiyordu. İşte o zaman gerçekten hırsızlık etmiş olacaktı...
Kasab’a köle olduğunun tam haftasıydı. Günlerden cumaydı. siyah taşta satırları biliyor, yine "Ne yapacağım, ne: yapacağım?" diye düşünüyor, dudaklarını ısırıyordu. . Satırları bitirince büyük bıçakları bilemeye başladı. Ansızın adamın boğuk sesi yüreğini ağzına getirdi: Ne yapıyorsun be?... Bıçakları biliyorum, dedi. Hay tembel miskin hay!... Sabahtan beri ne yaptın? Ses çıkarmadı. Adama baktı. Adam ne bakıyorsun? Kolunun diyetini benim verdiğimi unutuyorsun galiba! dedi. Ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın... Koca Ali yine karşılık vermedi. Acı acı gülümsedi. Kızardı. Sonra birden sarardı. Hızla döndü. Bilediği satırların en büyüğünü kaptı. Sıvalı kolunu, yüksek kıyma kütüğünün üstüne koydu. Kaldırdı, ağır satırı öyle bir indirdi ki... O anda kopan kolunu tuttu. Gördüğü şeyin ürperticiliğinden gözleri dışarı fırlayan Kasap’ın önüne: Al bakalım, şu diyetini verdiğin şeyi! diye hızla fırlattı. Sonra giysisinin kolsuz kalan yenini sıkı bir düğüm yaptı. Dükkândan çıktı. Onun bir zamanlar geldiği yer gibi, şimdi gittiği yeri de, kentte kimse öğrenemedi.
____________________
(1) Riyazussalihîn, 3/358, Erkam yayını, İst,
(2) M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 2/225, 228, zaman yayını, İst.
(3) Riyazussalihîn, 7/69
(4) Hak Dini Kur’an Dili, 2/ 39
(5) Prof. Dr. Saffet Köse, İbadetten kulluk şuuruna, 305, Altınoluk yayını, İst.
(6) PROF. Dr. Ömer Çelik, Kur’an-Kerim Meali ve tefsiri 1/ 438, Erkam yayını, İst.
(7) Hak Dini Kur’an dili, 2/200, İbadetten kulluk şuuruna Köse, 310
(8) Kur’an-Kerim Meali ve tefsiri , 1/ 342
(9) Kur’an-Kerim Meali ve tefsiri 1/335-338
 
Misak Dergisi 342. Sayı
Mayıs 2019
 
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya