Fesadın Şifresi: 'Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi'
Devletin değişmeyen varlık sebebi, insanlığa hizmetle sınırlıdır. Devletin zaruri vazifesi; insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini sağlamak, onların haklarını ve hürriyetlerini muhafaza etmektir. Cemiyet halinde yaşayan insanların, tasnif edilmesi veya sayıyla ifadesi kolay olmayan problemlerle karşılaşmaları mümkündür. Fesadın şifresi haline gelen İstanbul Sözleşmesi aileyi ve çocuk merkezli beraberliği patolojik, hastalıklı bir hal olarak gören ve "erkeğe karşı ayrımcılığın, ayrımcılık olarak değerlendirilmeyeceğini" açıkça ilan eden bir sözleşmedir. Dolayısıyle bu sözleşme; aile içerisinde kadın-erkek savaşını çıkaran, aile içi huzursuzluğu ve boşanmaları körükleyen, toplumları sapkın ve çocuksuz ilişki modellerine yönlendirip nihai olarak bir nüfus kontrol mekanizması inşa etmeye çalışan, tek kelimeyle "Ailesiz Toplum Projesini" hayata geçirmeye çalışan bir zihniyetin mahsulüdür.Kendilerini "Muhafazakar Demokrat/Milliyetçi'' olarak nitelendiren ve 'Cumhur İttfakı' adı altında birlikte hareket eden siyasi iktidarın, aile nizamını fesada uğratan 'İstanbul Sözleşmesini' derhal iptal etmesi ve aile nizamını muhafaza için gerekli tedbirleri alması gerekir.
A. Hikmet BİRCANLI
25.04.2019 12:35
654 okunma
CEMİYET halinde yaşayan İnsanoğlu; hayatının korunmasını, inandığı gibi yaşama imkânının sağlanmasını, neslinin ve malının muhafaza edilmesini arzu eden mükerrem bir varlıktır. Cemiyet hayatının devamı için itikadi, siyasi, hukukî ve ahlâki hükümlere ihtiyaç vardır. Bazı Sosyoloji uzmanları cemiyeti şöyle tarif etmişlerdir: "Belirli bir ülkede yaşayan; ortak menfaatlerini sağlamak için işbirliği yapan, bazen ihtilâf etmekle birlikte ortak bir kültüre sahip olan insanların, kendi aralarındaki münasebetlerini düzenli hale getirmelerine cemiyet denilir." Cemiyet, gelişigüzel veya geçici olarak teşekkül etmiş insan yığınlarından farklı bir karaktere haizdir. Cemiyet halinde yaşayan insanları, bir geminin yolcularına benzeten Peygamberimiz Efendimiz (sav) şu misali vermiştir: "Allah'ın çizdiği sınırları muhafaza etmeye ve başkalarına faydalı olmaya çalışanlar ile o hududu aşıp günaha düşenlerin hali, bir gemiye binip denize açılan insanların hali gibidir. Onlardan bazıları geminin alt kısımlarında yerini almışlar, bazıları da geminin güvertesine çıkmışlardır. Alt kısımda bulunanlardan birisi su almak için yukarıdakilerin yanına çıkar. Yukardakiler ona su konusunda (vermemek için) eziyet ederler. Bunun üzerine o da hemen bir balta bulur ve gemiyi tabanından delmeye başlar. Durumu farkedenler "Ne oluyor sana? Neyin var?" diye sorarlar. O da "Siz bana su konusunda eziyet ettiniz!. Bana su lâzım. Gemiyi deliyorum" cevabını verir. Böyle bir durumda eğer onlar adamın elini tutar, gemiyi delmesine mani olurlarsa kurtulurlar. Aksi takdirde o adamla birlikte kendileri de helak olurlar."(1)
Her cemiyetin tasarlanmış belirli bir düzeni, yapısı ve izafi de olsa kendine mahsus bir sürekliliği vardır. Her insan ister-istemez, içinde yaşadığı cemiyetin değer hükümlerinden ve siyasi tercihlerinden etkilenir. Devletin değişmeyen varlık sebebi, insanlığa hizmetle sınırlıdır. Devletin zaruri vazifesi; insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini sağlamak, onların haklarını ve hürriyetlerini muhafaza etmektir. Son yıllarda bütün dünyada, 'temel insan hakları' ve 'hukuk devleti' gibi kavramlar ön plâna çıkmıştır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne göre; kavmi, rengi, dili ve dini ne olursa olsun bütün insanlar kanun önünde birbirine eşittirler. Kanun önündeki eşitliğin sağlanması, insanların umumi ve hususi haklarının muhafazası için önemli bir unsurdur, fakat yeterli değildir. Çünkü kuvvet kullanma imtiyazına sahip olan devletin, insanların haklarına aykırı olan hükümleri "kanun" haline getirmesi mümkündür. Totaliter ve otoriter keyfiyete haiz olan devletlerin, vatandaşlarına 'esir muamelesi' yaptıklarını ve toplumun 'sosyal sistemini' tahrip ettiklerini gizlemenin bir anlamı yoktur. Bilindiği gibi dünyadaki bütün sosyal sistemlerin temelinde; hem adaletin, hem de insanların gönülden benimsedikleri ahlâki değerlerin müstesna bir yeri vardır. Bazı sosyoloji uzmanları, sosyal sistemi şöyle tarif etmişlerdir: "İki veya daha fazla insanın, birbiriyle doğrudan veya vasıtalı olarak meydana getirdikleri, zaman içinde devamlılık kazanan, sınırları belli münasebetler ve tesirler zincirine sosyal sistem denilir." Sosyal sistemin rükünlerini, şartlarını ve hükümlerini; meşrû ve ma'kûl esaslara göre tesbit edemeyen herhangi bir cemiyetin, siyasi ve sosyal açıdan istikrara kavuşması kolay değildir. Müslümanların sosyal sistemlerinin temelinde; Kardeşlik hukukuna riayet edilmesi, aile nizamının korunması, güzel ahlâkın ve edebin muhafazası gibi unsurların müstesna bir yeri vardır.
Cemiyet halinde yaşayan insanların, tasnif edilmesi veya sayıyla ifadesi kolay olmayan problemlerle karşılaşmaları mümkündür. Peygamberimiz Efendimiz'in (sav) meâlen "Nefsiyle ve malıyla mücadele eden kimsenin, insanların şerlerinden emin olmak için vadilerden bir vadiye sığınan ve sadece Allah'a (cc) ibadet etmekle meşgul olan kimseden daha hayırlı olduğu"nu beyan ettiği malûmdur.(2) Bu beyanın bir değil, birden fazla hikmeti vardır. Zira fıtri açıdan; zaruri ihtiyaçlarını karşılamayı ve neslini devam ettirmeyi arzu eden insanoğlunun, vahşi bir şekilde yaşayabilmesi mümkün değildir Dolayısıyla teşkilatlı olsun veya olmasın, her cemiyetin sosyal sisteme ihtiyacı vardır. Hesap gününe hazırlanan her müslümanın; hem Allahû Teâla'nın (cc) hukukuna riayet ederek O'nun rızasını kazanması, hem de insanların haklarını muhafaza edebilmek için elinden gelen gayreti sarf etmesi gerekir. Bu genel izahtan sonra sosyal sistem açısından aile nizamına vurulan darbeye geçebiliriz.
Önce sosyal medya 'Kamuoyuna Duyuru' başlığı ile Ahmet Hakan Çakıcı imzasıyla yayınlanan metni dikkatle okuyalım. 'Türkiye'nin 2011 yılında imzaladığı ve 2014 yılından beri yürürlükte olan İstanbul Sözleşmesi ve bu sözleşmenin güdümünde topluma dayatılan "Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi"ni ve uygulamalarını insana, insanlığa ve geleceğimize düşman olmaları nedeniyle reddediyoruz.
Devletin adil hakemliğinde, kadın ve erkeğin işbirliği sağlanarak çözülebilecek bir mesele olan kadına yönelik şiddet meselesinden, yeni bir tür "kadın sömürüsü" icat edilmektedir. Kadını ve kadına yönelik şiddeti sömürerek, şiddeti erkeğe, çocuğa, aileye hatta tüm topluma yönelten bu sözleşme,
"kadınlara eşitlik" sloganının altına gizlenip insanın yaratılıştan gelen biyolojik kadınlık ve erkeklik cinsiyetlerini kabul etmeyen; kurgulanmış lezbiyenlik, gaylik, biseksüellik ve translık gibi ahlaken sapkın eğilimleri 'Toplumsal Cinsiyet Eşitliği' adı altında pazarlanan, bu sapkınlıkları yeni nesillere olumlu bir şeymiş gibi dayatan projeleri, Tv programlarını, medya yönlendirmelerini, eğitim faaliyetlerini red ve protesto ediyoruz.
İstanbul Sözleşmesi ve uygulamaları; erkekliği, aileyi ve çocuk merkezli beraberliği patolojik, hastalıklı bir hal olarak gören ve "erkeğe karşı ayrımcılığın, ayrımcılık olarak değerlendirilmeyeceğini" açıkça ilan eden bir sözleşmedir. Bu minvalde İstanbul Sözleşmesi'ni; erkeğe zulmederek kadından uzak durmaya, erkek kadın arasında rekabet ilişkisi yaratarak aile içi huzursuzluğu ve boşanmaları körüklemeye, toplumları sapkın ve çocuksuz ilişki modellerine yönlendirip nihai olarak bir nüfus kontrol mekanizması inşa etmeye çalışan emperyalist bir "Ailesiz Toplum Projesi" olarak görüyoruz.
Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi'nin; evlilik, aile kurma, çocuk yapma niyeti ile kadına yaklaşan erkekleri çok ağır cezalara çarptırarak evlilikten uzak durmaya zorlamasını reddediyor ve kınıyoruz.
Bir Avrupa ülkesi olan Macaristan'ın Başbakanı Victor Urban bile; "İnsanlar ya erkek ya da dişi olarak doğarlar; toplumsal olarak kurgulanmış cinsiyetten söz etmeyi uygun bulmuyoruz" diyerek İstanbul Sözleşmesi'ni imzalamayı reddedebilmişken; ucu enseste, pedofiliye, hayvanlarla sekse hatta akla hayale gelmeyen bambaşka sapkınlıklara kadar varan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikalarının, Türkiye gibi Müslüman bir toplumda hayata geçirilmeye çalışılmasına hayret ediyor, dur denilsin istiyoruz.
Victor Urban'ın Başbakanlığındaki Macar Hükûmetinin, 
"Her ülke kendi geleneksel aile modelini ve her çocuğun bir anne ile bir babaya sahip olma hakkını savunma hakkına sahiptir" diyerek sözleşmeyi imzalamayı reddetmesini önemsiyoruz. Evet, mesele tam da "her çocuğun bir anne ve bir babaya sahip olma hakkını savunma mücadelesidir." Bunun altını çiziyoruz.
Bulgaristan Gençlik ve Spor Bakanı Slavço Atanasov da İstanbul Sözleşmesi hakkında "İlke olarak, kadınları şiddetten korumak taraftarıyız. Bunu tartışmıyoruz. Fakat bu sözleşme zehirli meyve içeren güzel bir şeker gibi; içinde tehlikeli metinler var." diyerek sözleşmeyi imzalamayı reddetmişti. Fakat Bulgarlar bunu, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikalarının Bulgaristan da kurum olarak aileyi neredeyse bitirme noktasına getirdiği bir anda ancak fark edebildiler. Bulgaristan'da doğan her 100 çocuktan 58'i artık nikâhsız, babasız, ailesiz bir ortamda dünyaya geliyor.
Bütün dünyaya dayatılan bu uluslararası proje ile evlilik dışı çocuk oranı İzlanda ve Şili'de %72'ye, İskandinav ülkelerinde, Portekiz'de, Fransa'da % 65'lerin üzerine çıktı. Fransa'da eşcinsel evlilikler 4,5 senede 50.000 rakamını buldu. Normal nikâhla evlenenlerin sayısı ile "seviyeli birliktelik sözleşmesi" yapanların sayısı hemen hemen aynı seviyeye geldi. Evlenenlerin yarısı da tekrar boşandı.
Türkiye'de de daha bir hafta önce TÜİK'in verdiği resmî raporlara göre, evlenen her 4 çifte karşılık 1 çift boşanmış ve boşanma oranı sadece son 1 yılda %11 artmış. Yani 50 senede olabilecek değişim sadece 2014 yılında başlayan şu birkaç senelik süreçte gerçekleşmiş. Unutulmamalıdır ki, aileyi korumak, dağılmış aileleri toparlamaktan çok daha kolaydır. Üstelik aile kurumunu dağıtmış hiçbir ülkenin onu yeniden toparlamayı başardığı görülmemiştir.
* Bu sözleşmeyi; "0" (sıfır) yaşındaki kız çocuklarını bile kadın sayan; "din, namus, gelenek, örf" veya "anne/babalık adına çocukların cinsel yaşamına müdahale edilemez" deyip, serbest cinselliği teşvik eden; ancak gayet iyi ve samimi niyetle 18 yaşın altında evlenmeye kalkan erkeği 8-10 yıl tecavüzcüler koğuşuna, eşini ve çocuklarını cezaevi kapılarına mahkûm eden bir sözleşme olduğu için reddediyoruz.
* Bu sözleşmeyi; genelevde bir kadının, her gün 15 ila 25 arası erkeği ağırlamasının "keyf" için olamayacağını algılayamayan hatta bunu "seks işçiliği" adı altında onurlandırıp teşvik eden; ancak salt kadının beyanı ile erkeği aile içi tecavüzden 18 yıla kadar cezaevine atan bir sözleşme olduğu için reddediyoruz.
* Bu sözleşmeyi; her türlü sapkın; kadın kadına, erkek erkeğe, toplu seks ortamlarını meşrulaştırıp, sadece birkaç gün evli kalan erkekleri bile ömür boyu nafaka cezası ile cezalandıran bir sözleşme olduğu için reddediyoruz.
Bu sözleşmeyi; boşanan babalara kendi çocuklarını haczettiren, defalarca kendi çocuğunu görmek için harç ödettiren, "ebeveyn yabancılaştırmaları" ile çocukları babalarına düşman ettiren sürece kaynaklık eden bir sözleşme olduğu için reddediyoruz.
* Bu sözleşmeyi; her türlü sapkın, nikâhsız beraberliği, "normal sağlıklı birliktelik" olarak tanımlayıp anlayışla karşılayan ancak evli erkeği; sapkın, tehlikeli, kötülüğe meyilli bir sadist olarak gören 6284 nolu yasa gibi yasaları içinde barındıran, üstelik bunu Hukukun en temel ilkesi olan "suç ispat edilene kadar, masumiyet" kaidesini iptal ederek yapan bir sözleşme olduğu için reddediyoruz.
*Rusya'nın bile 1,5 senelik bir uygulamanın sonuçlarını fark ettikten sonra, "Bizim için aileyi korumak önemlidir. Birkaç psikolojisi bozuk hanımefendiyi tatmin etmek için aile kurumunu yıkamayız. Henüz çocuk yetiştirmek için aileden daha uygun bir ortam bulabilmiş değiliz"diyerek uygulamadan kaldırdığı 6284 nolu; erkeği kendi evinden, çocukları önünde sokağa atan, toplum önünde aşağılayan ve aileleri geri dönülmez noktaya götüren yasanın ısrarla uygulamasını protesto ediyoruz.
Bizim de çocuklarımızı sağlıklı bir şekilde büyütebileceğimiz, koruyabileceğimiz aileden başka bir çözümümüz yok! "Görmüyor musunuz" diyoruz.
Hatırlatırız ki, beraber ihtiyarlayabileceği bir hayat arkadaşı, yaşlandığında sığınabileceği çocukları olmayan yapayalnız kadınlar için de bu dünya Cennet olmayacak. 
"Güçlü kadın" mottosuyla ailesi ile bağı koparılmaya, eşi ile rakipleştirilip düşmanlaştırılmaya, çocuktan koparılıp bireysel bir yaşama yönlendirilmeye çalışılan kadın, kapitalist sermaye karşısında yapayalnız ve çaresizdir. Süreç böyle devam ettiği takdirde; toplum, erkek, kadın, çocuk, devlet hepimiz kaybedeceğiz. Bundan tek kâr eden elbette çok uluslu kapitalist sermaye olacaktır.
Gelecek nesillerin hakkı adına, kendi çocuklarımızın ve torunlarımızın hakkı adına, huzur evlerinde ölüme terk edilmiş ihtiyarların hakkı adına, intihar noktasına gelmiş depresyon hapları müptelası yalnızların hakkı adına, sokaklara terk edilmiş çocukların hakkı adına, geleceğimiz adına, insanlık adına; çocukları, babaları, anneleri ve aileyi savunabilmeliyiz.
Aileye savaş açmış, toplumu ve aileyi terörize eden İstanbul Sözleşmesi'nin, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi'nin ve bağlı uygulamalarının Avrupa ülkeleri gibi geri dönülmez aşamalara gelmeden iptal edilmesini istiyoruz. Kamuoyuna duyurulur."
Kendilerini 'Muhafazakar Demokrat/Milliyetçi'' olarak nitelendiren ve 'Cumhur İttfakı' adı altında birlikte hareket eden siyasi iktidarın, aile nizamını fesada uğratan uygulamalara derhal son vermesi gerekir.
____________________
(1) Sünen-i Tirmizi- İst: 1401 C: 4 Sh: 470 K. Fiten: 12 Ayrıca Sahih-i Buhari- İst: 1401 C: 3 Sh: 111 K. Şirket: 6,
(2) Sahih–i Buhari– İst: 1401 C: 7 Sh: 188 K.Rikak: 34
 
Misak Dergisi 341. Sayı
Nisan 2019
...
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya