Hurafelerin ve Bâtıl İnançların Kaynağı Üzerine Notlar
Eşyanın hakikatini kavrayabilen, tefekkür ederek hadiseler ve eşyalar hakkında karar verebilen insanoğlu, mükerrem bir varlıktır. Vahye tabi olur ve aklını kullanabilirse, fıtratını muhafaza etmesi mümkündür. İnsanların hevâlarına dayanan dünya görüşlerinin ortak vasfı, kupkuru zan (nıhle) hükmünde olmalarıdır. Tarih boyunca kendilerine peygamber gönderilen kavimler arasında, hurafeler ve batıl inançlar yayılabilmiştir. Bunların temelinde cehaletin, taassubun ve şeytanın kurduğu tuzakların etkisini görmek mümkündür. Kur’ân-ı Kerîm’de batıl inançların ve hurafelerin yayılmasını önlemek maksadıyla kişilerin din adına söyledikleri sözlerin mutlaka sağlam delile dayanması gerektiği, değilse bunun büyük bir vebal ve yalan olacağı haber verilmiştir: "Dillerinizin yalan olarak vasfettiği (gelişi güzel söylediği) şeyler hakkında 'bu helaldir, bu da haramdır' demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler." (En Nahl Sûresi: 116)
Yusuf KERİMOĞLU
20.02.2019 13:00
835 okunma
KUR’AN-I KERİM’de gönderilen peygamberler ve onların ümmetleri hakkında; Allah’ın sünnetlerinin bulunduğu ve bu sünnetlerin önceden takdir edildiği haber verilmiştir. Hz. Adem’den (as) itibaren değişmeyen sünnetûllah şudur: Allah (cc) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir rasûl veya nebi göndermiş, daha sonra kendilerine imanı veya küfrü tercih etme mesûliyetini yüklemiştir. İnsanlara Allah’ın (cc) emirlerini, nehiylerini, rahmetini ve inkâr edenlere hazırladığı azabı haber veren peygamberler, babaları bir kardeşler gibidirler, dinleri birdir. Her mükellefin, aralarında herhangi bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere iman etmesi farzdır. Peygamber gönderilmesinin hikmeti; insanların akıllarını kullanmalarına, şeytanın güzel gösterdiği şeylerden sakınmalarına ve hevâlarına tabi olmaktan kaçınmalarına yardımcı olmaktır. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimiz (sav) nübüvvetin önemini veciz bir teşbihle beyan etmiştir: “Benimle insanların misali, bir ateş yakan kimse gibidir. Ateş etrafını aydınlattığı zaman, orada bulunan küçük kelebekler ateşe doğru uçmaya (içine düşmeye) başlarlar. O kimse, bu kelebekleri ateşe düşmekten korumaya gayret eder. Bazı insanlar ateşe doğru koşarken, ben onları bellerinden yakalayıp, ateşten kurtarmaya çalışıyorum.”(1)
İnsanlık tarihini, hidayetin ve dalâletin keyfiyetine göre tasnif eden alimler vardır. İtikad yönünden insanlar milel ve nihal ehli olmak üzere ikiye ayrılırlar. Milel; vahye tabi olan ve hak bir şeriat ile amel edenlerin vasfıdır. Nihal ise, batıl bir şeriata göre yaşayan ehl-i ehvaya verilen isimdir.”(2) İmtihan dünyasında yaşayan her mükellefin kendi cüz’i iradesini kullanması ve şu iki yoldan birini tercih etmesi mümkündür. Birincisi: Allahû Teâla (cc)’ya iman etmek ve hayatını İslâm’a göre düzenlemektir. (hidayete tabi olmak) Bu tercih, ruhlar aleminde gerçekleşen manevi mukavelenin (misakın) tabii bir sonucudur. Bunu dikkate alan bazı İslâm âlimleri, “Hevâsına muhalefet eden ve ihlâsla Allah’a (cc) teslim olan mükellefin, meşrû fiillerine ibadet denilir”(3) tarifini benimsemişlerdir. İkincisi: Hevâsının ihtiraslarına teslim olmak, şahsi kanaatlerine ve nefs-i emmaresinin arzularına göre yaşamaktır. Bu tercihi yapan kimselere dalâlet ehli denilir.
İnsanların hevâlarına dayanan dünya görüşlerinin ortak vasfı, kupkuru zan (nıhle) hükmünde olmalarıdır. Tarih boyunca kendilerine peygamber gönderilen kavimler arasında, hurafeler ve batıl inançlar yayılabilmiştir. Bunların temelinde cehaletin, taassubun ve şeytanın kurduğu tuzakların etkisini görmek mümkündür. Nitekim Mısır, Yunan, Fenike, Roma ve Ortaçağ Avrupa’sına varıncaya kadar, her toplumda değişik hurafeler ortaya çıkmıştır. Bunlardan Ortaçağ Avrupası’nda yaygın olan hurafi inançlardan bazıları şöyledir: Evlerin kapılarına at nalı asılması, uğursuzluk getirdiğine inanılmasından dolayı on üç sayısının kullanılmaması, aynanın kırılmasının uğursuzluk alâmeti olduğu, birisi öldüğü zaman evde bulunan aynaların örtülmesi, kötü ruhları kovmak için ahşaptan bir nesneye vurulması, baykuşun ötüşünün ölüm habercisi olduğu, kara kedi görenlerin belaya maruz kalacağı, ölü ruhunun yeryüzüne dönmesini önlemek için cenaze sırasında siyah giyilmesi gerektiği gibi pek çok gelenek Hıristiyanlığa ait hurafe örneklerindendir. Ayrıca yıldızlardan ahkâm çıkarma, kahve, ok, bakla, iskambil kağıdı, suya bakma ve kitap açma gibi yöntemlerle yapılan falcılık, İslâm öncesi döneme ait batıl inançlardandır. Bazı hayvanları görmek veya sesini duymak, belirli günlerde ve zamanlarda iş yapmak, mavi boncuk vb. şeyleri takmak yine batıl inançlardandır. Öte yandan köpek ulumasını duymak, elden ele sabun veya makas vermek, Salı günü iş yapmak veya yolculuğa çıkmak, iki bayram arası nikâh kıymak, insan elbisesi üzerindeyken söküğünü dikmek uğursuzluk alâmeti sayılmıştır. Bu uğursuzluğa karşı korunma amacıyla yine hurafe olarak at nalı, kurt dişi, leylek kemiği, inek veya koç boynuzunu taşımak veyahut evin dış kısmına asmak uğurlu kabul edilmiştir.
Hurafenin Tarifi ve Keyfiyeti
Hurafe sözlükte, “bunamak, hazan mevsimine girmek ve meyveleri devşirmek” gibi anlamlara gelir. (4) Istılahta, “nakle, akla, ilme ve hakikate uygun olmayan inançları, batıl iddiaları veya saçma-sapan olan sözleri” ifade eden bir terimdir. Son tahlilde masal, efsane ve genel olarak meşrû ve makûl olmadığı (gerçek dışı olduğu) kabul edilmesine rağmen, insanların hoşuna giden rivayetlere de hurafe denilmiştir.(5) Hurafe kelimesinin menşei ile alakalı şöyle bir rivayet nakledilmiştir. Bir gün Hz. Peygamber (sav), Hz. Aişe’nin (r.anha) de bulunduğu bir mecliste anlattığı bir konu için kadınlardan birisi, “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu anlattığınız Hurafe’nin sözlerine benziyor” demiştir. Bunun üzerine Peygamberimiz Efendimiz (sav) ‘Hurafe’nin kim olduğunu biliyor musun?’ sualini sormuş ve arkasından “Hurafe’nin Beni Uzre’ye mensup bir kimse olduğunu, cahiliye döneminde cinler tarafından esir alındığını, içlerinde uzun bir zaman kaldıktan sonra serbest bırakıldığını, cinler arasında yaşadığı hadiseleri anlatınca insanların onu kabul etmediğini ve kendisini yalanladıklarını' anlatmıştır. İşte insanların asılsız kabul ettikleri her söz için, “Hurafe’nin sözü” deyimi buradan gelmektedir” buyurmuşlardır.(6) Mürsel olan bu rivayet, muhaddisler tarafından değişik şekillerde izah edilmiştir. Arapça mütehassısları ‘hurafenin şahıs ismi yerine, sözlük anlamında anlaşılmasının daha isabetli olacağını ifade etmişlerdir.(7) Günümüzde bazı çevrelerin hurafe kelimesini “usture veya efsane” teriminin müradifi olarak kullandıklarını söylemek mümkündür. Tasavvurları inanç haline getirmeye ‘ümniyye’ denilir.
Batıl İnançların ve Hurafelerin Kaynağı
Eşyanın hakikatini kavrayabilen, tefekkür ederek hadiseler ve eşyalar hakkında karar verebilen insanoğlu, mükerrem bir varlıktır. Vahye tabi olur ve aklını kullanabilirse, fıtratını muhafaza etmesi mümkündür. İfrad ve tefrid hastalıklarına tutulursa, hurafelerin esiri haline gelebilir. İmam Seyyid Şerif Cürcâni “Kitabû’t Târifat” isimli eserinde, akıl nimeti ile ilgili olarak şu tesbitlerde bulunmuştur: “Akıl kelimesi, devenin bağı manasına gelen “Ikâl”den alınmıştır. Akıl insanı, doğru yoldan sapmaktan alıkoyan manevi bir kuvvettir. Akıl, kendisiyle eşyanın hakikatleri bilinen ve anlaşılan şeydir. Akıl, gaib olanları vasıtalarla ve mahsus olanları da müşahedeler ile idrak eden soyut bir cevherdir”(8)
Aklı olmayan kimsenin (deli, mecnûn vs) ilâhi tekliflerin muhatabı olması ve mükellef vasfını elde etmesi mümkün değildir. İlâhi tekliflerin hikmetini kavramak, hak ile batılı birbirinden ayırmak için; hem vahye, hem akla ihtiyaç vardır. Muhakkak ki, “ifrâd” ve “tefrid” hastalığı, akla zarar verir. Zira aşırılık, muhabbet de olsa düşmanlık da olsa neticesi aynı olan bir hastalıktır Bunun için İslâm âlimleri, hissî değil, ma’kul ve meşrû davranışları tavsiye etmişlerdir. Aşırı muhabbetin nelere sebeb olduğunu, bir misalle açıklayalım: Hz. Nuh (a.s.) zamanında insanlar arasında yayılan batıl inançların temelinde, aşırı muhabbet vardır. Çok sevdikleri Vedd, Suva, Yeğûs,Yeûk ve Nesr isimli kimselerden muhabbetle bahseden insanlar, zaman içinde onların mezarlarını ‘İbadet Mekanı’ haline getirmişlerdir. Daha sonra da onların ilahi varlıklar olduğunu iddia etmeye ve heykellerinin önünde ta’zimle eğilmeye başlamışlardır. Kur’ân-ı Kerîm‘de bu batıl inancın keyfiyetine işaret edilmiş ve onların hali haber verdilmiştir: “Dediler ki, sakın ilahlarımızı bırakmayın; hele Vedd’den, Suva’dan, Yeğûs’tan, Veûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin.” (Nuh Sûresi: 23). Rivayet edilir ki Vedd, kavmi içinde çok sevilen muttaki bir müslümandır. Ölünce Babil yurduna defnettiler, kabrinin etrafında toplandılar ve feryad-û figan ettiler. Şeytan, onların bu feryadını görünce bir insan biçiminde yanlarına vardı ve; “Sizin ağlayıp sızladığınızı ve üzüldüğünüzü görüyorum. Size onun bir resmini yapsam, toplandığınız yere koysanız ve ona ta’zim etseniz” dedi. Onların önderleri “peki” dediler. Bunun üzerine şeytan, Vedd’in bir resmini yaptı. Onu toplantı mekânlarına (kabrinin etrafındaki alana) koydular. Şeytan onlara bir teklifte daha bulundu: “Aynı resmi, evlerinizde bulundurmanız için de yapsam, herkes evinde ta’zime devam etse olmaz mı? Şeytanın bu teklifini de kabul ettiler. Onu da yaptı. Bu şekilde onu anar oldular. Sonra çocukları yetişti. Çocuklar büyüklerinin ona yaptıklarını görüyorlardı. Nesil uzadıkça onu niye andıklarını unuttular ve haklarında yeni yeni efsaneler uydurdular. Daha sonra bu iyi insanların ‘ilah’ olduklarına karar verdiler. Putlarını meydana diktiler ve ta’zimle önünde eğilmeye başladılar. Neticede yeryüzünde Allah’tan başka ilk tapınılan “Vedd” putu olmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’de batıl inançların ve hurafelerin yayılmasını önlemek maksadıyla kişilerin din adına söyledikleri sözlerin mutlaka sağlam delile dayanması gerektiği, değilse bunun büyük bir vebal ve yalan olacağı haber verilmiştir: “Dillerinizin yalan olarak vasfettiği (gelişi güzel söylediği) şeyler hakkında “bu helaldir, bu da haramdır” demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.” (En Nahl Sûresi: 116) İmam Fahrüddin-i Razi, bu âyet-i kerimenin nüzûl sebebini ve tefsirini ifade ederken, bir inceliğe işaret etmiştir. Bazı Arapların kendi kendilerine bazı şeyleri erkeklere helal, kadınlara haram olduğunu iddia etmektedirler. Bu yanlış ve batıl anlayış, iptal edilmiş ve sağlam delil olmadan hüküm vermenin vehametine işaret edilmiştir. Haram hükmünün yalnız Allah tarafından koyulacağına işaret etmektedir.(9)
Hurafe ve batıl inançların çıkış sebeplerini ise ana hatlarıyla üç başlık altında toplamak mümkündür.
1. Ataların izinden yürümek ve taassub: Önceki dinlere ait tahrif olan kültürden (inançlardan) bazı unsurların İslâm’a taşınmasıdır. Meselâ; Şamanizm’den intikal eden su kültü, Yahudilik’ten gelen tılsımlar, Hıristiyanlık’tan kalan türbeleri kutsallaştırma hurafeleri bunlardan bazılarıdır. Günümüzde hurafeleri yayan ve hurafelere inananlar, çoğunlukla kadınlar veya hastalanıp çaresizlik içine düşen bîçare insanlardır. Bilmeden veya çaresiz olarak yapılan bu taklidler insanların içlerindeki inancın bir tezahürüdür. Görüldüğü gibi insan madden ve manen kendisine bir dayanak arayarak ruhen rahatlama arzusundadır. Bu da genelde araştırmadan fasid olan örfü delil kabul etmek, taklid ve taassub şeklinde ortaya çıkmaktadır.
2. Cehalet: Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha gibi meşrû delilleri bilmeyen, bilenlere sormayı da aklına getirmeyen cahillerin, zaman içerisinde ‘şahsi kanaatlerini’ din gibi benimsemeleri mümkündür. Dini hükümlerin ana kaynağı olan Kitab’ın ve Sünnet’in (nassların) değerini bilmeyen her mükellef, zaman içerisinde hurafelerin esiri haline gelebilir. Kur’ân-ı Kerîm’in sadece ölülere değil, dirilere de “şifa ve rahmet” olduğu öğretilmelidir. İslâm dini dünya ve ahiret saadetini temin eden bir muvazene unsuru olduğuna göre, insan dünya ve ahiret mutluluğunu elde etmesi için dinî ve fennî ilimlerden hakkıyla istifade etmelidir. Allah’tan hakkıyla korkanlar da yine dini en iyi bilen ve yaşayanlardır, yani âlimlerdir.
3. Hadislerin yanlış anlaşılması: Hz. Peygamber’den (sav) hadis olarak rivayet edilen nakillerin sıhhat dereceleri hadis kitaplarında belirtilmiş ve sahih hadis mecmuaları hazırlanmıştır. İslâm âlimleri ‘mücrimler tarafından hadis diye uydurulan (mevzu) sözlerin hadis olmadıklarını’ ispat eden, yüzlerce eser kaleme almışlardır. Bilindiği gibi Arapça, kelime bakımından zengin bir dildir. Hatta sahabe-i kiram bile bazı kelimeleri anlayamadıkları zaman Hz. Peygamber’e (sav) sorma ihtiyacını hissetmişlerdir. Ayrıca Arap diline vukûfıyet, hadisleri tam manasıyla anlamak için yeterli değildir. Bunun yanında siyer, tefsir ve fıkıh alanında geniş bilgi ve kültür birikimi de gerekmektedir. Çünkü hadisin muhteva yönüyle itikadî, hukukî, siyasî, sosyal ve iktisadi alanları kuşatan keyfiyetleri vardır. Bundan dolayı hadislerin tasnif devrinden itibaren rivayetler üzerinde çalışmalar yapılmış, ahkâm hadisleri farklı bablara ayrılmıştır. Hadislerin doğru anlaşılması için rivayetler şerhleriyle beraber okunmalıdır. Peygamberimiz Efendimiz (sav) hurafeleri mahkûm etmek için, meydana gelen hadiselerin hayra yorulmasını teşvik etmiştir, Muteber kaynaklarda buna “tefe’ül” denilmiştir. Meydana gelen hadiseleri kötüye yormak “teşe’üm” kavramıyla ifade edilmiştir. Günümüzde yaygın olan bazı hurafelerin kaynağında “teşe’üm” hastalığının bulunduğunu söylemek mümkündür.
Teşe’üm ve Tefe’ül Terimlerinin Mahiyeti
Teşe’üm, sola yatmak, hayırsız saymak, kötüye yormak, uğursuz kabul etmek anlamlarına gelir.(10) Rasûl-i Ekrem (sav) bir mecliste, “İslâm’da teşe’üm yoktur. En hayırlısı tefe’üldür” buyurunca; sahabe-i kiramdan birisi ‘ tefe’ül nedir ya Resûlallah’ diye sordu.. Peygamberimiz Efendimiz, bu suale şu cevabı verdi: ‘Sizden birinizin duyduğu güzel sözdür.(11) Dünyada tevafukan ortaya çıkan ve insanların farklı inançlara kapılmasına vesile olan hadiseler vardır. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) oğlu İbrahim, küçük yaşta (on sekiz aylık iken) ölmüştür.(12) Öldüğü gün, tevafuken güneşin tutulması, sahabenin dikkatini çekmiştir. Bazı sahabeler, bunun İbrahim’in vefatı sebebiyle olduğunu zannetmişlerdir. Peygamberimiz Efendimiz (sav) bu yanlış düşünceyi tashih etmek için, “Güneş ve ay, Allah’ın ayetlerinden bir ayettir. Onlar da emir ile hareket ederler. Birisinin ölümü veya doğumu dolayısıyla tutulmazlar. (Adetûllaha uygun olarak hareket ederler) Siz böyle zamanlarda Allah’a dua olarak küsuf namazı kılınız” buyurmuşlardır. (13) Hüsuf ve Küsuf namazı Allah’ın nimetlerini daha fazla hatırlayarak, Allah’a şükür olarak yapılan nafile bir ibadettir. Peygamberimiz (sav) Efendimiz İslâm’da teşe’üm inancı olmadığını ifade etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Hastalığın bizatihi sirayeti yoktur, teşe’üm de yoktur, öğey ve baykuş ötmesinin de bir te’sîri yoktur, safer ayının hayır ve şerre alâmet olduğu iddiası da batıldır. Bunlar cahiliyyet hurafeleridir. Fakat ey mü’minler!.. Cüzzamlıdan arslandan kaçar gibi kaçınız!” (14) Bu hadisin sebeb-i vurudu öncelikle cahiliyyet devri adetlerindeki yanlış telakkiyi önlemek maksadıyladır. Zira cahiliye devrinde sârî hastalıkların ilâhî bir te’sîre tâbi olmadan bizatihi sirayet ettiği sanılırdı. İslâm akidesine göre ise her şeyde hakîkî mü’essir Allahu Teâlâ’dır. Dolayısıyla; “bulaşıcı hastalıklar bizatihi sirayet etmez, ancak Allah izin verirse sirayet edebilir” cümlesiyle işaret edilmiştir. Ayrıca hadisin son fıkrasındaki: “Cüzzamlılardan kaçınız!” emrinden, karantina dediğimiz koruyucu hekimlik olarak önlem alınmasına özellikle tenbih vardır. Nasıl ki, ateş yakar, fakat yaktıran Allah’dır. Ateşe yakmak kudretini Allah vermiştir. Dilediği zaman Allah, o kudreti alır Hz. İbrahim’e olduğu gibi, ateş serin bir gülistan hâline gelir. Yakıcı ateşten kendimizi korumamız ise nefsimize karşı görevlerimiz arasındadır.
Hadisteki Advâ, Adâ’dan isimdir. Sirayet etmek, geçmek demektir. Bir hastalığın sahibindeki bir mislinin başkasına sirayetidir. Hz. Peygamber, bu inancın doğru olmadığını beyan etmiştir. Peygamberimizin bu hadiste sârî bir hastalığın sahibinden başkasına sirayetini inkar buyurması tabiî mutlak bir inkar değildir. Belki izn-i ilahi olmayarak sirayet etmesini inkardır. Böylece insanlara her hayr ve şerrin, her nevi ni’met ve musibetin Allah’ın izni iradesiyle ulaşması esası öğretilmektedir. İbn Dînar demiştir ki: “Şu Mekke şehrinde Nevvâs isminde bir deve tüccarı vardı. Bunun develeri arasında bir de cılız (veya hasta olduğu tahmin edilen) devesi bulunuyordu. İbn Ömer (ra) gelip bu cılız (veya hasta) deveyi Nevvâs’ın ortağından satın aldı. Ortağı Nevvâs’a gelip cılız deveyi sattığını anlattı. Nevvâs: ‘Kime sattın?’ diye sordu. Ortağı: Şöyle şöyle sıfatta bir ihtiyara sattığını belirtti. Nevvâs ortağını kınayarak, ‘vay sana yazıklar olsun! Vallahi bu ihtiyar zat İbn Ömer’dir’ dedi ve hemen İbn Ömer’e gitti ve; ‘Ortağım size cılız (veya hasta) deveyi kusurunu bildirmeden satmıştır’ diye özür diledi. Bunun üzerine İbn Ömer: Öyle ise malını geri al, dedi. Nevvâs deveyi geriye alıp götüreceği sırada da İbn Ömer: Haydi bırak şu deveyi! Artık biz, Resûlullah (sav)'ın “Advâ (hastalığın bizatihi sirayeti) yoktur” hükmüne razı olmuş kimseleriz” (15) diyerek, karşı tarafın doğruluğuna ve samimiyetine güvenerek Allah’a karşı tevekkülünü göstermiştir.. Tiyere ta’biri de, bir maksadına gitmek üzere evinden çıkan bir yolcunun önünden kuş yahut bir hayvan geçmesiyle, bunu uğursuzluk sayarak maksadına gitmekten vazgeçip geri dönmesidir ki, bu da cahiliyet âdetlerinden birisidir. Hz. Peygamber (sav) bunu da yasaklamıştır. Hâme de Türkçe ‘Ükay’ denilen ve geceleri uçan kuştur. Cahiliye döneminde Araplar, bu kuşun uğursuzluğa sebep olacağına inanırlardı.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hüda’ya veya hevâ’ya tabi olmak, öncelikle kalbe, sonra akla ve duygulara mahsus olan bir ameldir. Dolayısıyla insanın kalbine sahip çıkması ve onu hevâsının tuzaklarından koruması şarttır. İnsanoğlunun arzularını İslâm’a tabi kılması, kalbinde bulunan imanla ilgilidir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Efendimiz (sav) imanın keyfiyetini ve zaruri olan rüknünü şöyle ifade etmiştir: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, arzularını İslâm’a tabi kılmayan kimse iman etmiş olmaz.”(16) Sünnetûllahı hafife alan, risâlet ve nübüvvet vazifesinin keyfiyetini idrak edemeyen bir mükellefin, hurafelerden ve batıl inançlardan müstağni olabilmesi mümkün değildir. Tevhidin aslı; kitaba ve sünnete sımsıkı sarılmak, hevâya tabi olmaktan ve bid’atten ictinab etmektir.(17) Hesap gününe hazırlanan her mükellefin; Allahû Teâla (cc)’ya ibadet etmek için yaratıldığını ve O’nun hükümlerini infaza memur kılındığını, asla unutmaması gerekir. Ayrıca kalbini ve zihnini, hevâsının kuracağı tuzaklardan (hurafelerden, batıl inançlardan vs) koruması zaruridir.
______________________
(1) İmam-ı Münavi-Feyzû’l Kadir- Beyrut: 1972 C: 5 Sh: 518
(2) İmam-ı Şehristani- El Milel ve’n Nihal- Beyrut: 1395 C: 1 Sh: 4.
(3) İmam Seyyid Şerif Cürcani- Et Ta’rifat- İst: ty Sh:146.
(4) İbn Manzur- Lisanü’l-Arap- Beyrut: 1955 , C: 9 Sh: 62 “hrf” md.
(5) İbnü’1-Esir- En Nihaye, “hrf md.”
(6) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned-İst: 1401 C: 6 Sh: 157, Ayrıca İbn-i Heysemi- Mecmau’z Zevaid-Beyrut: ty C: 4 Sh: 315
(7) Ez Zebidi- Tâcu’l Arûs-, Beyrut: ty C: 6 Sh: 83 “hrf md.
(8) İmam Seyyid Şerif Cürcani- A.g.e. Sh:152.
(9) İmam Fahreddin Er Razi- Mefâtihu’l Gayb -Kahire: 1357 C: 20 Sh: 131
(10) İbn Manzur- A.g.e. akınız: , “şe-ce-me” mad.
(11) Sahih-i Buhârî-İst: 1401 K. Tıb:,43
(12) Bakınız/ .Sünen-i Ebû Davud-İst: 1401 Cenaiz, 53. (Bazı rivayetler İbrahim’in 70 günlük olduğu ifade edilmiştir)
(13) Sahih-i Müslim-İst: 1401 K. Küsuf, 29
(14) Sahih-i Buhârî-İst: 1401 K. Tıb:, 19
(15) Sahih-i Buhârî-İst: 1401 K. Büyû, 36

(16) İbn-i Kesir- Tefsirû’l Kur’an’il Aziym- Beyrut: 1969 C: 3 Sh: 490. Ayrıca İmam-ı Nevevi- Nübüvvet Pınarından Kırk Hadis- İst: 1992 Marifet Yay. Sh: 397

 
Misak Dergisi 338. Sayı
Ocak 2019
Yorum Ekle
Adınız :
Başlık : Yorumunuz :
Dikkat! Suç teşkiledecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
YAZARLAR
...
© 2019 Karar Basın ve Yayıncılık A.Ş. Cihan Sk. 33/5 Sıhhiye - ANKARA Tel: 0 (312) 230 65 27             Programlama: Murat Kaya