AYIN KONUSU

Terörle Mücâdele, Akademisyenlerin Bildirisi ve Pandora’nın Kutusu
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Türkiye’nin son otuz sekiz yıldır etnik-terör felâketiyle karşı-karşıya kaldığı ve bazı askeri uzmanların ifadesiyle ‘düşük yoğunluklu iç savaşın’ tarafı olduğu malûmdur. Terörle mücadelede uygulanan yöntemler, değişik açılardan tartışılmaktadır. Geçtiğimiz ay 1128 Akademisyenin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığı ile yayınladıkları bildiri; Türkiye’nin gündemini haftalarca meşgûl etmiştir. Bildiride devleti ‘kendi vatandaşlarına karşı kasıtlı ve plânlı kıyım uygulamakla’ suçlayan akademisyenler, katil gözüyle gördükleri devletten ‘hedef gösterildikleri’ gerekçesiyle koruma istemişlerdir. Bu ne yaman bir çelişkidir. Modern uygarlığın merkezi kabul edilen Batı’da; meydana gelen en ufak bir terör saldırısı sonrası neredeyse bütün özgürlükler kısıtlanırken, bu durum normal kabul edilip buna ses çıkarılmazken, Türkiye’de yıllardır süren terör saldırılarına karşı devletin görevini yapması tepkiyle karşılanmakta, hatta devlet katliâmla suçlanmaktadır. Mesele düşünce özgürlüğü, demokrasi falan değildir.


Terörle Mücâdele, Akademisyenlerin Bildirisi ve
Pandora’nın Kutusu

TÜRKİYE’nin son otuz sekiz yıldır etnik-terör felâketiyle karşı-karşıya kaldığı ve bazı askeri uzmanların ifadesiyle ‘düşük yoğunluklu iç savaşın’ tarafı olduğu malûmdur. Kurulduğu yıllarda Marksist-Leninist ideolojiyi savunan, SSCB’nin dağılmasından sonra etnik-milliyetçiliği ön plâna çıkaran PKK Örgütü, yıllarca Türkiye’nin siyasi gündemini meşgûl eden bir örgüttür. PKK Örgütü ilk silahlı eylemini 1978 yılında Hilvan’da gerçekleştirmiş, daha sonra Siverek ve Nusaybin’de (1981) bir dizi silahlı eylemle adını duyurmuştur.1984 yılında gerçekleştirdiği Eruh Baskını’ndan sonra Türkiye’nin gündeminden hiç düşmeyen bir örgüt hâline gelmiştir. Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olan politikacıların, sivil ve asker bürokratların; terörün neticelerini ön plâna çıkarmaları, buna mukâbil sebepleri üzerinde hiç durmamaları, kırk bin insanın ölümüne vesile olmuştur.

Muhakkak ki yaşadığımız etnik-terör felâketi ile kavmiyetçilik fesadını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında hazırlanan Anayasa Hukuku’nda ‘milliyetçilik/kavmiyetçilik’ ideolojisi, devlet siyasetinin zaruri unsuru hâline getirilmiştir. Çağdaş uygarlık adına İslâm Fıkhı’na meydan okumanın, farzları yasaklamanın ve haramları teşvik etmenin nelere sebep olabileceğini düşünmeyen devlet adamları; Türk ve Kürt kavminin ortak paydası olan İslâm kardeşliğine zarar vermenin, bu iki kavmi birbirinden uzaklaştıracağını hiç dikkate almamışlardır. Zaman içerisinde resmi ideoloji taassubu, ulusal üst kimlik hurafesi ve “Atatürk Milliyetçiliği” gibi kavramların ön plâna çıkarılması, etnik-kimlik probleminin çözümünü imkânsız hâle getirmiştir. Bu tesbitten sonra, bazı seküler-lâik aydınların piyasaya sürdükleri algı operasyonlarına geçebiliriz. Çözüm sürecini başlatan ve devam ettirmek için tavizler veren Ak Parti sözcülerinin ‘analar ağlamasın’ şeklindeki temennileriyle alay eden bu seküler-laik politikacılar, Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ı ‘Kürt Düşmanı’ ilân ederek, ateşe benzin dökmeyi marifet zannetmektedirler.


ÇÖZÜM SÜRECİ VE ALGI OPERASYONLARI

AK Parti İktidarı; seksen beş yıl devam eden Kürt kimliğini inkâr ve uygulanan asimilasyon siyasetini ortadan kaldırabilmek için, bazı önemli adımlar atmıştır. 2007 yılında yapılan Genel Seçimler’den sonra Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın önce Ankara’da, sonra Diyarbakır’da “Türkiye’de Kürt vatandaşların yaşadığı sorunun adının Kürt sorunu olduğunu ve devletin geçmişte yanlış politikalar izlediğini; büyük devlet olmanın bir yolunun da geçmişle yüzleşme cesaretini gösterebilme ve özeleştiri yapabilme erdemini göstermek” olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Ak Parti Hükümeti; etnik-terör fesadını ortadan kaldırmak için 1 Ağustos 2009 tarihinde ‘Milli Birlik ve Kardeşlik’ projesini gündeme getirmiştir. Son yıllarda Kürt Sorunu’nu çözebilmek için, bazı adımların atıldığını (Kürtçe Televizyon, Seçmeli Kürtçe dersleri vs) gizlemek mümkün değildir. PKK 1984 yılından bu yana gerçekleştirdiği silahlı mücadele ile kuruluş yıllarından bu yana savunduğu ‘Bağımsız Sosyalist Kürdistan Devleti’ idealine ulaşamadığı gibi, coğrafi anlamda bir alan hâkimiyetini de sağlayamamıştır. Kurucusu Abdullah Öcalan’ın ‘Şemdinli Modeli’ diyerek övdüğü paralel/korsan devlet denemesi de hüsranla sonuçlanmıştır. Zamanın Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın, Aralık 2012’de ‘İmralı ile doğrudan görüşülüyor’ açıklaması ile adına çözüm süreci denilen siyasi proje gündeme girmiştir. PKK’nın dünya görüşünü, ideolojisini ve siyasi hedeflerini iyi tahlil edemeyen Ak Parti İktidarı, başlattığı çözüm sürecinin altında ezilmeye başlamıştır. Zira Çözüm Süreci’nin ’olmazsa olmaz’ üç şartından birisi olan silahlı unsurların sınır dışına çıkarılması ve silahsızlanma meselesi önce zamana yayılmış, sonra gündemden düşürülmüştür. PKK’nın Çözüm Süreci’nde pragmatist davrandığı; bir taraftan ‘önümüzdeki aylarda çekileceğiz’ derken, diğer taraftan silahlı mücadele için taban oluşturmaya çalıştığı görülmüştür. Ayrıca her fırsatta ‘dediklerimiz yapılmazsa süreci bitiririz’ diyerek, Ak Parti Hükümeti’ni tehdit eden PKK/KCK sözcüleri, Çözüm Süreci’nin olmazsa olmaz muhatabı gibi davranmaya başlamışlardır. Bu arada PKK/KCK ve onlara müzahir olan HDP içerisinde üç farklı görüş ön plâna çıkmıştır. Birincisi: Silahın miadını doldurduğu ve bundan sonra herkesin demokratik siyaseti esas alması gerektiğini savunan Leyla Zana ve arkadaşlarının tavrı. İkincisi: Habur’da yaşanan zafer şenliği sebebiyle kesintiye uğrayan Oslo sürecinde görüldüğü gibi; terörü bir vasıta ve pazarlık unsuru olarak devrede tutmaya çalışan PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’ın ‘hem silah, hem görüşme’ şeklindeki anlayışı. Üçüncüsü: PKK içindeki Şahinler’in görüşü olarak ifade edilen ve ‘Devrimci Halk Savaşı’ ile netice alacağını düşünen yaklaşımdır.

7 Haziran 2015 tarihinde yapılan Genel Seçim’den sonra; HDP’nin elde ettiği başarıyı dikkate alan, devrimci halk savaşını başlatan ve bazı ilçelerde ‘Halk Meclisleri’ adına özyönetim/özerklik ilân eden PKK, Türkiye’nin bir bölgesini kan gölüne çevirmeye karar vermiştir. Aslında ‘Demokratik Özerklik’ adını verdikleri siyasi proje, yeni bir hâdise değildir. Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Genel Başkanı Aysel Tuğluk’un, 14 Temmuz 2011’de “Ortak vatan anlayışı temelinde Kürt halkı olarak demokratik özerkliğimizi ilan ediyoruz” açıklamasını yaptığı malûmdur.

Kandil’deki savaş baronlarının başlattığı ve ‘Devrimci Halk Savaşı’ adını verdikleri silahlı ayaklanma; sadece çözüm sürecinin rafa kaldırılmasını değil, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin bazı ilçelerinde öz yönetim saçmalığını da beraberinde getirmiştir. KCK’nın 12 Ağustos’ta “Kürdistan halkı için öz yönetimden başka bir seçenek kalmamıştır” mesajını vermesiyle Şırnak’ın, Silopi, Nusaybin, Cizre ilçelerinin ardından, Batman, Bitlis ile Hakkâri’nin Yüksekova, Muş’un Varto, Bulanık, Van’ın Erdemit, Ağrı’nın Doğubeyazıt, Diyarbakır’ın Sur, Silvan, Lice’nin dâhil olduğu birçok ilçede “öz yönetim ilan edildiğine” dair açıklamalar, Türkiye’nin siyasi gündemini değiştirmiştir.


AKADEMİSYENLERİN

BİLDİRİSİ

Geçtiğimiz ay (11 Ocak) 1128 Akademisyenin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlığı ile yayınladıkları bildiri; başta Cumhurbaşkanı ve Başbakan olmak üzere, bütün siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının gündemini haftalarca meşgûl etmiştir. Bu bildirinin muhtevasını dört ana başlıkta özetlemek mümkündür.1. Türkiye Cumhuriyeti; Sur’da, Silvan’da, Nusaybin’de, Cizre’de, Silopi’de ve daha pek çok yerde kendi vatandaşlarına karşı kasıtlı ve plânlı kıyım uygulamaktadır. Bu, Türkiye’nin kendi hukukunun ve uluslararası hukukun emredici kurallarının da ağır bir ihlali niteliğindedir. 2. Müzakere koşullarının hazırlanmasını ve hükümetin Kürt siyasi iradesinin taleplerini içeren bir yol haritasını oluşturmasını talep ediyoruz. 3. Uluslararası gözlemcilerin rapor tutmasını istiyoruz. 4. Yapılan katliâmın suç ortağı olmayacağımızı beyan ediyoruz.

Bu bildiriye imza atan akademisyenler; PKK teröründen, yakılan, yıkılan cami ve okullardan, evlerinden çıkamayan masum vatandaşlardan, onların evlerinin silah ve çatışma üssü hâline getirilmesinden, hendeklerden, yollara kurulan el yapımı patlayıcılardan, kısacası güvenlik güçlerine karşı silahlı mücadele veren yüzlerce teröristten hiç bahsetmemişlerdir. Ayrıca Türkiye’yi kendi halkına kıyım ve katliâm yapmakla suçlamaktadırlar. Bu şekliyle bildiride akademisyenler; teröristleri masûm göstermekte, yalan söylemekte, bölgede asayişin, kamu güvenliğinin sağlanması için yapılan mücadelenin karşısına dikilerek, teröre destek vermektedirler. Büyük çoğunluğu ‘Devlet Memuru’ olan bu akademisyenlerin bildirisi; başta ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere, Türkiye’ye karşı post-modern savaş veren çevreler tarafından ‘Düşünce ve İfade Hürriyeti’ adına adetâ takdis edildi. Acaba Avrupa Birliği ülkelerinde ve ABD’de; Türkiye’de yaşanan silahlı isyan gibi bir hâdise yaşansaydı, kendi maaşlı memurları olan akademisyenler de bu silâhlı isyanı destekleyip, hükümetlerini kıyım/katliâm yapmakla suçlasalardı “rahatsız edici de olsa ifade özgürlüklerini kullanıyorlar” deyip, tolerans gösterirler miydi?

Fransa’nın başkenti Paris’te Kasım 2015’te yapılan terör eylemleri sonucu Fransa’da üç ay süreyle sıkıyönetim ilan edilmiş ve bu duruma Fransa Üniversiteleri’nde görev yapan akademisyenlerin bir bildiri yayınlayarak tepki gösterdiklerine dair bir habere rastlanmamıştır.

Uygarlığın merkezi kabul edilen Batı’da meydana gelen en ufak bir terör saldırısı sonrası neredeyse bütün özgürlükler kısıtlanırken bu durum normal kabul edilip buna ses çıkarılmazken, Türkiye’de yıllardır süren terör saldırılarına karşı devletin görevini yapması tepkiyle karşılanmakta, hattâ devlet katliâmla suçlanmaktadır. Mesele düşünce özgürlüğü, demokrasi falan değildir. Suriye’de ve Irak’ta yaşananlardan istifade ile Türkiye’nin bir bölgesinde bağımsız, sosyalist bir Kürt Devleti’nin kurulması meselesidir. HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş bunu 27 Aralık 2015’te “Öz yönetim” ilân etme kararının alındığı, Diyarbakır’daki Demokratik Toplum Kongresi’nde açıkça söylemiştir. Aynı akademisyenler, gösterilen tepki üzerine 16 Ocak’ta ikinci bir bildiri daha yayınlama ihtiyacını hissetmişlerdir. İkinci bildiride, mesele daha geniş boyutta ele alınmış ve şu tesbite yer verilmiştir: “Hendekler ve barikatlar denilen olay, bugünkü kargaşanın sebebi değildir. Kürtlere 1919’dan bu yana verilip tutulmayan sözlerin sonucudur...” Bilindiği gibi 1921 Anayasası’nın 11. Maddesi’nde illere “mahalli işlerde” özerklik tanınmış, daha sonra 1924 Anayasası’nda illerin özerkliğine son verilmiştir. Bu noktada devleti ‘kendi vatandaşlarına karşı kasıtlı ve plânlı kıyım uygulamakla’ suçlayan akademisyenler, katil gözüyle gördükleri devletten ‘hedef gösterildikleri’ gerekçesiyle koruma istemişlerdir. Bu ne yaman bir çelişkidir. Samsun’da, “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza attıkları için haklarında yapılan haberlere erişim yasağı getirilmesini isteyen akademisyenlerin talebi de reddedilmiştir. Samsun 2.Sulh Ceza Hâkimliği kararında, söz konusu bildirinin terör örgütü PKK’nın siparişiyle hazırlanan bir bildiri olduğunu belirterek, “Bu haliyle söz konusu haberlerde bu bildiriyi imzalayanların PKK ile bağlantılı olduklarının ileri sürülmesi de son derece normal kabul edilmelidir” görüşüne yer vermiştir.


PANDORA’NIN KUTUSU

Illuminati Çetesi’nin emellerine hizmet eden ABD ve müttefiklerinin; 11 Eylül’den bu yana, terörle mücadelede kaba hatlarıyla iki stratejiyi izlediklerini söylemek mümkündür. Önce Afganistan ve Irak gibi ülkelere konvansiyonel savaş ilan ederek, buralarda teröre destek sağladığı varsayılan rejimleri devirip yerine yenilerini kurmak istediler. 2001’den 2011’e kadar geçen süre içerisinde bu mücâdelenin sürdürülebilir olmadığı ortaya çıktı. Bu realiteyi dikkate alan emperyalist devletler; konvansiyonel savaşı bir kenara bırakmış, bunun yerine bazı ülkelerde post-modern iç savaşı başlatmışlardır. Irak, Suriye, Libya, Tunus ve Yemen’de devam eden ve milyonlarca insanın ölümüne vesile olan ‘dine karşı din savaşı’nın perde gerisinde istihbarat örgütlerinin ve küresel mafyanın kurduğu tuzakların önemli payı vardır.

Dünyanın dört bir tarafından Müslüman kardeşlerinin yardımına koşan, fakat kurulan tuzakların farkına varamayan müslüman gençler, birbirinin kurdu hâline getirilmiştir. Amerika ve diğer Batılı ülkelerin; Suriye’de sevmedikleri farklı grupların birbirleriyle çatışmasından, hiç rahatsız olmamışlardır. IŞİD, Hizbullah ve diğer terör örgütleri İran, Körfez ve diğer bölge ülkeleri birbirleriyle kanlı bir çatışmaya zorlanmıştır. Enerji tüketmekten başka sonucu olmayan bu mücadeleye son olarak Rusya’nın da katıldığı malûmdur. Bu hâdiseleri kadim Yunan mitolojisindeki ‘Pandora’nın Kutusu’ metaforuyla açıklamak mümkündür. Mitolojiye göre tanrıların babası kabul edilen Zeus Pandora’ya bir kutu verir ve ondan hiçbir zaman bunu açmayacağına dair söz ister. Zeus’a kutuyu açmayacağına dair söz veren Pandora, bir süre sonra merâkına yenik düşer ve kutuyu açar. Açılan kutudan insanlığın daha önce hiç bilmediği ve görmediği kötülükler, adaletsizlikler ve çirkinlikler ortaya çıkar. Artık dünya eskisi gibi olmayacaktır; kötülükler, hastalıklar, adaletsizlikler, yalanlar, hırslar ve nefretler dünyanın her yerine yayılacaktır. Pandora olanların ardından büyük bir üzüntü içine düşer. Kahrolan Pandora daha sonra kutuda son bir şey daha olduğunu fark eder. Bu son şey “umuttur”. Dünya Pandora’nın hatasından dolayı kötü bir yer olmuştur ancak iyilik, adalet ve güzellik adına yine de umut vardır. Önemli olan umutlu olmak ve çirkinliklere karşı savaşmaktır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin imtiyazlı üyeleri olan beş devlet (ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin) İslâm topraklarını kan gölüne çevirmek için post-modern savaşı başlatmış ve bir anlamda ‘Pandora’nın Kutusu’nu açmışlardır. Önce İngiltere ve İspanya, sonra Rusya ve Fransa bu post-modern savaşın neleri beraberinde getirebileceğini görmüşlerdir. Önümüzdeki yıllarda bu savaş dalga dalga bütün emperyalist ülkelere yayılacaktır.

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle