AYIN KONUSU

Post-Modern Savaş, Rusya-İran İttifakı ve Avrasya Harekâtı
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

İmparatorluk geçmişi olan ve bulunduğu coğrafyada belirleyici/model ülke olma rolüne soyunan devletler; (Rusya, İran, Türkiye vs) istihbarat örgütleri vasıtasıyla, resmen ilân etmedikleri post-modern bir savaşı sürdürebilirler. Post-modern savaş; uluslararası ilişkileri zehirleyen ve siyasi dengeleri değiştiren bir karaktere haizdir. Son yıllarda yaşanan post-modern savaşın parolasının ‘Terör örgütü DAEŞ ile mücadele’ olarak tesbit edildiğini söylemek mümkündür. İslâm topraklarını büyük bir ‘satranç tahtasına’ çeviren BM Güvenlik Konseyi’nin imtiyazlı üyeleri, birbirlerinin hamlelerine göre pozisyon değiştirmeye başlamıştır. Doğu Akdeniz’de askeri kapasitesini artıran Rusya’nın emperyal tavrı, “DAEŞ’e karşı mücadele koalisyonu” başlığı altında NATO güçlerini ve bölgede Amerika’nın müttefiki olan ülkeleri harekete geçirmiştir. Suudi Arabistan’ın ‘Teröre Karşı İslâmi İttifak’ adı altında 34 ülkeyi bir araya getirme gayreti, ABD’nin teşviki ile gündeme girmiş olan bir hadisedir.


Post-Modern Savaş, Rusya-İran İttifakı ve 

Avrasya Harekâtı 

İMPARATORLUK geçmişi olan ve bulunduğu coğrafyada belirleyici/model ülke olma rolüne soyunan devletler; (Rusya, İran, Türkiye vs) istihbarat örgütleri vasıtasıyla, resmen ilân etmedikleri post-modern bir savaşı sürdürebilirler. Post-modern savaş; uluslararası ilişkileri zehirleyen ve siyasi dengeleri değiştiren bir karaktere haizdir. Son yıllarda yaşanan post-modern savaşın parolasının ‘Terör örgütü DAEŞ ile mücadele’ olarak tesbit edildiğini söylemek mümkündür.

İslâm topraklarını büyük bir ‘satranç tahtasına’ çeviren BM Güvenlik Konseyi’nin imtiyazlı üyeleri, birbirlerinin hamlelerine göre pozisyon değiştirmeye başlamıştır. Bu satranç oyununda şahların yerinde süper güçler var. Vezirlerin yerinde müttefikler, kalelerin yerinde bölge devletleri, atların yerinde etnisiteler, fillerin yerinde petrol ve benzeri yeraltı kaynakları, piyonların yerinde ülkelerine ihanet eden hainler vardır. Doğu Akdeniz’de askeri kapasitesini artıran Rusya’nın emperyal tavrı, “DAEŞ’e karşı mücadele koalisyonu” başlığı altında NATO güçlerini ve bölgede Amerika’nın müttefiki olan ülkeleri harekete geçirmiştir. Suudi Arabistan’ın ‘Teröre Karşı İslâmi İttifak’ adı altında 34 ülkeyi bir araya getirme gayreti, ABD’nin teşviki ile gündeme girmiş olan bir hadisedir. 

Geçtiğimiz ay ABD, Irak’a özel birlik gönderme kararı aldı, Fransa zaten askeri faaliyetini sürdürüyor. İngiltere-Birleşik Krallık, Kıbrıs’taki üslerini Fransa’ya açarak destek veriyor. Türkiye’de süresi bittiği için sökülen Patriot’lar yeniden konuşlanıyor, Almanya ve Danimarka İncirlik Üssü’nü kullanarak askeri-lojistik anlamda sürece dâhil oluyor. Bu arada Akdeniz’in doğusunda hem Rusya hem de NATO ülkelerine ait savaş gemileri cirit atıyor. Rusya’nın beklentisi bu muydu, emin olmak kolay değildir. Ancak son hamlesiyle NATO’da safların sıklaştırılmasını sağlamış ve Suriye’ye doğru çekmeyi başarmıştır. Bu kez Rusya ve karşı ittifakının kendi saflarını sıkılaştırmaları sırasındaki konu; komünizm tehlikesi değil, bunun yerini DAEŞ almış durumdadır. Gayet tabi taraflardan hiç birisi petrolden, enerji kaynaklarından, bu kaynakların nakil yollarından, dünya ticaret hatlarından, stratejik boğazlardan ve kanallardan söz etmiyor. Görünüşte herkes; Rusya bile, DAEŞ ile mücadele ediyor. Fakat bu DAEŞ nasıl bir güçtür ki, kimse onu ortadan kaldıramıyor? Meseleyi ‘efradın-i cami, ağyarına mani’ bir şekilde tahlil edebilen Müslümanlar için bu sorunun cevabı bellidir. 

Avrasya Harekâtı ve Rusya-İran İttifakı

Çağdaş Rus jeo-politik akımlarından birisi olan Avrasyacılık harekâtı; 1920’li yıllarda Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde ikamete mecbur edilen Rus muhacirleri Nikolay Truvbetskoy, Petr Savitskiy, Georgiy Florovski, Lev Karsavin, Georgiy Vernadskiy ve Nikolay Alekseev gibi aydınların gündeme getirdikleri bir siyasi harekâttır. SSCB’nin iflâsı ve komünist ideolojinin zaafa uğramısından sonra ‘Avrasyacılık akımı’ yeniden gündeme gelmiştir. Avrasyacılığın ilk devresi “klasik” dönem olarak nitelendirilebilir. Rusya’nın daha doğrusu eski Çarlık Rusya’sının kendine özgü bir dünya, medeniyet olduğunu savunan Avrasyacılar, bu tezlerinin içini tarihi, coğrafi, etno-kültürel ve felsefi görüşlerle doldurmaya çalışmışlardır. Vladimir Putin’in 1999’da iktidara gelişinden sonra ‘Rusya’nın sıkıntılı durumu, küresel konjonktürün ve uluslararası jeopolitik dengelerin müsait olmaması’ gibi sebeplerle ‘Avrasyacılık’ anlayışı geri plana itilmiş, ancak sürekli yedekte tutulmuştur. Vladimir Putin’in ‘İzvestiya Gazetesi’ne’ yazdığı makalede, Avrasya’ya vurgu yapması, Avrasya Gümrük Birliği sürecinin hız kazanması, BDT ülkelerinin serbest ticaret bölgesi oluşturma çabaları ve son olarak Avrasya Birliği istikametinde atılan adımlar; Atlantik ittifakına karşı, Avrasya ittifakını ön plâna çıkarmıştır. 18 Kasım 2011 tarihinde Moskova’da gerçekleştirilen Gümrük Birliği zirvesinde Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev, Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, Belerus Cumhurbaşkanı Aleksandır Lukaşenko bir araya gelerek Avrasya Ekonomik Topluluğu’na hazırlık için ön protokolü hazırlayacak Avrasya Ekonomik Komisyonu’nun kurulmasına karar vermişlerdir. Eski SSCB üyesi diğer devletlerin de katılımıyla “Avrasya Ortak Ekonomik Alanı”nı kurmak için resmi belgeye imzalarını atmışlardır. Moskova Üniversitesi’nin Siyaset ve Sosyoloji Bölümü eski öğretim üyelerinden Prof.Dr.Alexander Dugin’e göre, tarihsel süreç, Putin’in önüne bir yol ayrımı getirmiştir: Ya, Batı ile iyi geçinme politikasını sürdürecektir, ya da, Rus İmparatorluğu’nun mirası üzerinden yürüyecektir. 2014 yılında yazdığı “Putin, Putin’e Karşı” kitabında, Rusya liderinin hiç vakit kaybetmeden kararını vermesi gerektiğini ifade etmiştir. 

Aleksandr Dugin’e göre, ‘Avrasyacılık’ sadece Rusya’nın değil Atlantik eksenli Batı ittifakına karşı Avrasya güçlerinin yükselişinin vazgeçilmez stratejisidir. Pan-Slavist milliyetçi düşünce ile Stalinist geleneği birleştiren A. Dugin;  Ukrayna’da yaşanan hadiseleri; Amerika’nın Ukrayna’yı kullanarak başlattığı bir “vekalet savaşı” olduğunu ileri sürdü ve Putin’e, ülkenin doğusundaki Rus muhaliflere askeri destek vererek Ukrayna’yı ikiye bölmesini teklif etti. Putin bu teklife uygun adımlar attı. Vekalet savaşını sürdüren Batı’ya ders vermek için Kırım’ın ilhak edilmesini istedi. Bu isteğini 2008 yılında Gürcistan Savaşı sırasında gittiği Güney Osetya’da, “Rus ordusu Gürcistan’ın tamamını işgal etmeli ve bu renkli devrimlere cevabımızı esas Kırım’ı ilhak ederek vermeliyiz” diyerek, önceden de açıklamıştı. Vladimir Putin, referandum oyunuyla  Kırım’ı ilhak etti. Bu noktada İran’ın Rusya açısından  önemi üzerinde de kısaca durmakta fayda vardır. 

Prof.Dr.Alexander Dugin’e göre, 21.nci yüzyılda yaşanması muhtemel en büyük mücadele; Rusya’nın kuracağı “Avrasya İttifakı” ile Amerika liderliğindeki “Atlantik İttifakı” arasındaki yaşanacak olan mücadeledir. Çok kutuplu dünyada Avrasya İttifakı’nın en önemli müttefiki, ABD ve NATO’ya karşı mücadelede Rusya ile ortak stratejiye sahip olan İran İslâm Cumhuriyeti’dir. Suriye Savaşı’na müdahale eden ve İran-Beşşar Esed ittifakının nefes almasına vesile olan Putin, geçtiğimiz ay İran’ı ziyaret etmiş ve Ayetullah Hamaney’e el yazması Kur’an-ı Kerim hediye etmiştir. A.Dugin’e göre Suudi lideriğindeki Körfez kaynaklı Vahhabilik hareketi, Amerika’nın İslâm coğrafyasında özenle desteklediği bir harekettir. Rusya, Atlantik İttifakı’nın bu satranç taşına karşı mutlaka Şii İran’la stratejik ittifakını güçlendirmelidir. Vladimir Putin,  Sina’da düşürülen Rusya uçağını bahane ederek, Suriye’de kalıcı olmayı başarmıştır. Dolayısıyla Prof.Dr.Alexander Dugin,  Rusya’nın “derin devleti”adına söz söyleyen bir akademisyendir. Aynı zamanda Batı-Doğu ilişkilerini ve geleceğin dünyasında Rusya’nın yerini konumlandırmaya çalışan bir siyaset adamıdır.

İran’ın Mezhebi Tavrı ve Kaos

Resmi adı “İslâm Cumhuriyeti” olan bir siyasi rejiminin; işgalci, yayılmacı, farklılıkları yok edici ve yalan üzerine kurulu bir siyaseti ön plâna çıkarması büyük bir felâkettir. Bu noktada Suriye’de Esed rejiminin yanında, muhalif müslümanlara karşı savaşan İran’ın askeri birliklerine verdiği isimlerden bazılarını zikretmekte fayda vardır: ‘İmam Hüseyin Taburu, Ali İbn-i Ali Talip Taburu, Fatimiye Tümeni, Zeynebiye Tümeni vs’ Dikkat edilirse tamamı Peygamber Efendimiz’in (sav) aile fertlerinin adını taşıyor. Bu isimlerin insanları nasıl savaşa hazırladığını düşünün: “İmam Hüseyin aşkına, O’nun intikamını almak için, Yezid Ordusu’na karşı, Hz. Hüseyin’in başını kesenlere karşı, İmam Mehdi adına...” Bu sloganları atarken öldürdükleri insanların tamamı Sünni Müslümanlar. İran’ı yöneten kadrolar Ehlibeyt’i kendi ipotekli malları gibi görüyorlar. Bir Sünni Müslüman’ın Hz. Ali’yi sevmesi, Hz. Hüseyin’e ağlaması, Hz. Fatıma’nın, Hz. Zeyneb’in hatıralarını yaşatması onlara tuhaf geliyor. Oysa Türkiye’de Ehlibeyt isimleri, en az İran’daki kadar yaygındır ama bilmek istemezler. Müslümanları Ehlibeyt adına öldüren İran’ın, son tahlilde mezhep çatışmasını körüklediğini unutmamak gerekir. Bu noktada sözü, uzun yıllar İran’da yaşayan Gazeteci-Yazar Selâhaddin Eş Çakırgil’e bırakalım: “Aslında, İran konulu olarak arka arkaya üç yazı yazmak istemezdim. Ama, İran’dan, İnkılab Muhafızları Ordusu (Pasdaran) Başkomutan Vekili Serdar (general) Huseyn Selâmî’nin, 16 Aralık günü, stratejik haber ve yorumlar sitesi olarak bilinen ‘Tabnak’da yer alan son konuşmasını okuyunca gerekli oldu. ‘Kardeşlik, dostluk ve iyi komşuluk’ ilişkileri açısından üzerinde dikkatle durulması gerekir.‘İran, güç zehirlenmesine uğradı’ denilmişti, 17 Aralık tarihli yazımda; işte o durum yine  karşımızda.. ‘Türkiye kudretsiz bir stratejik fantastik güçten ibarettir’ deniliyor. Üstelik de, doğruyu ne kadar yansıttığı tartışılabilecek beyanlarla. Ayrıca hemen ekleyelim, 16 Aralık günü yine ‘Tabnak’da yayınlanan bir habere göre, Türkiye’nin Musul civarındaki Ba’şika ordugâhı üzerine yapılan saldırının DAEŞ tarafından değil, Hizbullah’ın Irak kolu tarafından üstlenildiği de açıklanıyordu. Gelelim, Serdar Selâmî’nin askerlerine/ pasdarlarına hitaben yaptığı konuşmaya. O konuşmada öyle iddialı laflar var ki.. Bunların kenarından sadece gülüp geçmeli mi, bilmem.. Çünkü, bu laflar, sıradan birisinin değil. Ama, İran’lı dostlar, bu gibi durumlarda, ‘Yahu, İran’ın resmî görüşünü ancak Rehber, Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı açıklar.. Gerisi, şahsî görüşlerdir..’ demekteler. Hâlbuki o sistemde, en yetkili üst makamların görüşüne aykırı bir açıklaması yapılması neredeyse imkânsız gibidir. İran’ın eski Dışişleri Bakanı Salihî’nin bir röportajında, diplomatik açıdan izahta zorluk çektiği en zor konulardan birisinin,  Erdoğan’ın kendilerine yönelttiği bir soru olduğunu  söylemişti. Çünkü, Erdoğan, İran’lı muhatablarına, bazı kumandanların tahrik edici sözlerini hatırlattığında, onlar da ‘Şahsî görüşlerdir’  diye izah etmeye kalkışmışlarmış. O zaman Erdoğan da, ‘Bizim Genelkurmay Başkanımız da böyle bir konuşma yapsa ve biz , resmî görüş değildir desek, inanır mısınız?’ gibi bir karşılık vermiş.. Salihî bu sahneyi aktarınca eleştirilmişti; ‘Ne var bunda? Söylenmesi gereken, bir şekilde söylenmiş!’ diye. Şimdi, Serdar Selâmî’nin sözlerinin de, -gerekirse- ‘Söylenmesi gerekenin, bir şekilde söylendiği’ şeklinde izah edileceği açıktır. Bu kişi önce hamâsî birkaç cümle söylüyor: ‘Her ne zaman ki, İslâm güneşi yükselir, müşrikler ve İslâm düşmanları, ordularını onlar üzerine gönderirler, ama, buna rağmen, İslâm, bir cihad meydanı, nüfuz alanı ve ışınlama gücü elde eder. (..)’ Bu ifadelere itiraz eden olur mu? General Selâmî, sözü daha sonra, İran’ın ulaştığı güce getiriyor: ‘..dün düşmanların İran içindeki saldırılarını def’etmeye çalışıyorduk; bugün, yiğit çocuklarımız Doğu Akdeniz’de değişimleri gözetlemekteler; büyük güçlerin sistemleri çöktü. Kızıldeniz, Akdeniz, Lübnan, Suriye, Bahreyn.. Artık eskisi gibi değil.. Düşmanlarımız hedeflerine ulaşmakta şaşkınlık içindeler, çıkmazlara saplandılar. (..) Bakınız Türkiye’ye.. Sınırlarının 10 metre ilerisine bile adım atamıyor. Halbuki bu ülke, bölgede büyük güç rolü oynamak istiyordu, 10 metre ilerisine adım atamıyor; büyük hedefleri vardı, hiçbirisini elde edemedi. (..) Biz Türkiye’yi kudretsiz bir stratejik- fantezi gücü olarak biliyoruz. Şık bir ordu ile, fantastik bir güç.. Hattâ, Kürdlerle bir kez bile savaşamadılar.  Onların blöf ve tehditleri; sırtlarını Amerika’ya dayamalarından.. İran ise, Filistin, Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’e kadar sınırların ötesinde.. Görünüz, İran’ın gücü Amerika’yı nasıl değiştirdi.‘ Vs.

General, Suriye’de kimin Rusya’nın kollarına atılıp sırtını ona dayadığından ve İran şehirlerinde Cuma namazlarında Putin’in zaferi için dua eden-ettirenlerden haberi yokmuş gibi davranıyor. Daha yığınla iddialı söz ki, güç zehirlenmesnin yansımaları. Bunların ‘kardeşlik, iyi komşuluk ilişkileri’ iddialarıyla hiç bir ilgisi yok. Diplomatik problem olursa, bu sözlere de ‘şahsî görüş’ denilecektir.”

Bugün Yemen, Irak, Suriye, Lübnan, Bahreyn, Pakistan, Afganistan, Tacikistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde yaşanan mezhep tartışmalarını tahrik eden ve ‘Müslümanlar tek bir ümmettir’ anlayışını dinamitleyen İran; Ayetullah Humeyni’nin ‘Ne Sünni, ne Şia, İslâm İslâm’ ilkesini bir kenara bıraktığı gibi, dış siyaseti ifade için kullandığı ‘Ne Garbiyye, Ne Şarkiye, İslâm İslâm’ şiarını da ayaklar altına almıştır. Neden İran, dünyada halkı Müslüman olan herhangi bir ülkenin dostu değildir? Rusya, Çin ve bazı AB ülkeleri ile ittifaklar kuran İran, en zor gününde BM Genel Kurulu’nda kendisi aleyhine alınan ‘ekonomik yaptırım/ambargo’ kararını kabul etmeyen Türkiye’ye niçin bu kadar düşmandır? Bu sualleri daha da artırmak mümkündür. Bazı kardeşlerimiz, İran’ın Şia adına takip ettiği yanlış siyaseti öne sürüp, tekfirci selefi DEAŞ hareketine mensup kimselerin yaptıklarını mazur görebilirler. Halbuki tarih boyunca İfrat ve tefrit hastalığana tutulan Müslümanlar; hem kendi nefislerine, hem kardeşlerine zarar vermişlerdir. Son devrin âlimlerinden Bediüzzaman Said-i Nursi (rh.a), “Her bâtıl mezhepte bir hakikat danesi bulunur ve her mezhep, o dane üzerinde sümbüllenir” diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Şia, Ehl-i Beyt muhabbeti ve bağlılığı hakikati üzerinde neşv-ü nemâ bulmuş; fakat bu hakikati tahrif edip siyasî alana taşımış ve tarih boyunca mücadelesini sünni Müslüman çoğunluğa karşı vermiştir. Hz. Ali’nin (ra) kuduz hastalığı olarak nitelendirdiği Haricîlik, ‘hükmün Allah’a ait olduğu’ hakikatine dayanmış, fakat bu hakikati batıla âlet ederek yüz binlerce Müslüman’ın kanının akıtılmasına sebep olmuştur. Hatta Halife Hz.Ali’yi (ra) tekfir ettikleri ve suikast düzenledikleri malûmdur. Evet, İslâm dini sadece politik-sosyal bir ideoloji gibi algılanır, muhalefet manifestosu haline getirilirse, varlık hikmetini kaybeder. Varlık hikmetini kaybeden dini anlayışlar, değişik sapmalara sebeb olur. Bu sapmalar, zaman içerisinde tarafgirlik hastalığını beraberinde getirir, itikadi hastalıkların ve şeytani telkinlerin kaynağı haline gelir. Bediüzzaman Said-i Nursi’nin (rh.a), “Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” demesinin sebeblerinde birisi de budur.

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle