TEFSİR

Müslümanların Küfrü Tercih Edenlerle Velâyet Bağları Kesilmiştir
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Yeryüzünde Müslümanların kardeşlikleri, dostlukları ve velâyetleri imana dayanır. İman ile küfür kavramları birbirinin zıddı olan bir keyfiyeti  ifade ettiği  gibi, velâyet ile berâet  kavramları da birbirinin zıddı olan keyfiyetleri ifade eder. Arapça olan velâ terimi “Bir şeyi meydana getirmek veya iki şey arasında kendilerinden olmayanın bulunmaması, sahip, sevgi, dostluk ve yardımlaşma” gibi manalara gelir.  İmam Seyyid Şerif Cürcâni “Kitâbu’t Ta’rifat” isimli eserinde  “veli terimini”  şöyle izah etmiştir:”Veli, fâil vezninde olup, fâil anlamındadır. Araya isyan girmeksizin taata devam eden kimseyi ifade eder.”  Velâyet kavramı ile birlikte ele alınması gereken diğer bir kavram da berâettir. Berâe  kelimesinin lûgat manası” ilgi ve alakanın kesilmesi veya  daha mevcut olan münasebetin sona ermesidir. Mü’minler ile müşrikler arasındaki münasebetlerin kesildiğini haber veren Tevbe Sûresi’nin, diğer bir ismi de ‘Berâe Suresi’dir.

 
Müslümanların Küfrü Tercih Edenlerle Velâyet Bağları Kesilmiştir
 
 
 
“EY iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. “(1) 
Yeryüzünde Müslümanların kardeşlikleri, dostlukları ve velâyetleri imana dayanır.Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı, seveceği ve sevileceği görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtivacı vardır. Dostluklar, Allah rızası için ve çıkarsız olursa sürekli olur: Bir mü’minin genel olarak bütün mü’minlere dostluk göstermesi Allah’ın emridir. Dostluğun itikâdî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Kur’ân-ı Kerim, bize dostlarımızı tanıttığı gibi, düşmanlarımızı da tanıtan bir kitaptır. Bu âyet-i kerime; velâyet, dostluk hususunda bir ölçü getiriyor. Mü’minler için “iman küfre tercih ediliği andan itibaren” velâyet sona erer. Böyleleriyle ehl-i imanın velev ki babaları ve kardeşleri de olsalar velâyet bağlantıları kesilir. Küfrün, küfri sistemlerin, kanunların, kadroların, imanın ve ehl-i imanın yerine ve önüne geçirildiği mü’min velâyet aramaz. Şayet ararsa imanını kaybedenlerden olur. Bu âyet bize bunu hatırlatıyor. 
Âyet-i kerime’nin tefsiri mana olarak bize şunları söylüyor: Sizler ey iman edenler! Eğer kalben imandan çok küfre meylediyorlarsa, küfrü imana tercih ediyorlarsa baba ve kardeşlerinizi dost bilmeyin. Onları velî edinmeyin. Sizden kim böylelerini velî edinirse, dost bilirse doğrusu onlar kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Sakın ha babalarınız ve kardeşleriniz eğer imandan çok küfre yakınlarsa, tercihlerini imandan çok küfür lehinde kullanıyorlarsa onları evliya kabul etmeyin. Sözü dinlenecek yegâne varlık bilmeyin. Hayatınızda karar mevkiine oturtmayın onları. Velâyetinizi onlara vermeyin. Ne zaman? Küfrü imana tercih ettikleri zaman! Kâfirliği mü’minlikten üstün tuttukları zaman. Yâni sizden imanı değil de küfrü ve şirki icrayı istemeye kalkıştıkları zaman. Bu durumda kesinlikle onları dinlemeyin, onlardan yana olmayın buyurarak mü’min kullarının kafasında bir zihniyet devrimi gerçekleştiriyor Rabbimiz. Kan bağlarının üzerinde, fiziki değerlerin üzerinde çok muazzam bir değer, çok yüce bir bağ getiriyor. Sizden kim onları sığınılacak bir dost olarak görür, onların velâyetlerini kabul eder, onların kararlarını Allah yasalarına tercih etmeye kalkışırsa; onlar zâlimlerintaa kendileri olurlar. Hakikati ters yüz etmiş, hakikati alabora etmiş olurlar. Allah’ın tek Rab, tek İlâh ve tek Velî olma hakikatine ve insanların da sadece Onu dinleme, sadece O’nun velâyeti altına girme gerçeğine zulmetmiş olurlar. Allah’a ve kendilerine zulmetmiş olurlar. Allah’ın kendilerini görmek istediği kulluk ortamından çıkmış olurlar.
Dinde velâyet meselesi keyfi bir mesele değildir. Zamanın ve mekânın şartlarına da bırakılmamıştır. Dinde velâyet, nass ile hükme bağlanmıştır. Evet, babalarımız ve kardeşlerimiz bile olsa küfrü imana tercih edenlerle bizim velâyet ilişkimiz yoktur. Kâfirlerin mü’minlerle, mü’minlerin de kâfirlerle asla bir velâyet ilişkileri olamaz. Eğer sizler mü’minler olarak bunu yapmazsanız, yani sadece mü’minlerivelî bilmez, sadece mü’minler olarak aranızdaki velâyet bağlarını pekiştirmezseniz, aranızdaki dostluk ve dayanışmalarınızı sağlamlaştırmazsanız, velîlerinizi, valilerinizi, idarecilerinizi kendinizden seçmez, kâfirlerin ve müşriklerin velâyeti altında bir hayata razı olursanız kesinlikle bilesiniz ki kendi kendinize yazık etmiş olacaksınız, Allah’ın razı olduğu Müslümanca bir hayata ulaşamayacaksınız.
Dinde velâyet hususunda yapılan her yanlış, mü’minlerin imanlarına indirilen bir darbedir. Dinde velâyet meselesini önemsemeyen, gereksiz gören mü’min, kendi eliyle imanına darbe indirmiş olur. Eğer küfrü imana tercih edenleri velî kabul edecek olursanız kesinlikle bilesiniz ki onlar sizi imanlarınızdan koparıp kendi küfürlerine, kendi cehennemlerine götüreceklerdir. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da sakın onların yoluna, onların yörüngesine girmeyin. Onların düşüncelerine, onların anlayışlarına kapılıp, onların girdaplarına düşüp, onların anaforlarına kapılıp tıpkı onlar gibi sizler de dünyanızı ve âhiretinizi kaybetmeyin. Bu tehlikeyi çok iyi bilen Rabbimiz ısrarla kitabının her bir sûresinde bu konuda bizi uyarmaktadır. Kâfirlerle, ister Yahudi olsun, ister Hıristiyan olsun, ister müşrik ya da ateist olsun onlarla velâyete yaklaşan, onların velâyetleri altına giren, onların aldıkları kararları uygulamadan yana bir tavır sergileyen Müslümanların imanları nifaka dönüşüyor. Allah’a teslimiyetleri değerini kaybediyor ve sonunda bu insanların Allah’la ilişkileri kopup gidiyor. Çünkü Allah düşmanı kâfirlerin velâyetini kabul etmek, onlarla birlikte oturup kalkmak, onların İslâm’a ve Müslümanlara saldırılarında onların yanında olup onları desteklemek, kâfirlere içten içe sevgi beslemek imanla asla bağdaşmaz. Çünkü Allah’a bağlılık imandır. Allah’ı velî ve dost kabul etmek imandır. Allah’ın velâyeti altına girip tüm hayatında Onun kararlarını uygulamak imandır. Allah’a iman eden, Allah’ın koruması altına giren mü’minlerle dostluk kurmak, onlarla velâyet ilişkisi içine girmek imandır. Bu gerçekten hareketle bir mü’min eğer dünya işlerinde, bireysel, sosyal, ailevi, toplumsal, ekonomik, siyasal hayatında, âhirete müteallik işlerinde, yâni hayatının tüm alanlarında kendisiyle ilgili tüm problemlerinde bir dostluk, bir velâ ilişkisi içine girecekse, birileriyle birlikte hareket edecekse, birileriyle istişare edecek, birilerinin kararına başvuracaksa, birilerinden akıl danışacaksa kendisine velî olarak, dost olarak ancak ve ancak Allah dostluğuna ehil mü’minleri seçecektir. Mü’minleri sevecek, mü’minleri dost bilecek, mü’minlerivelî bilecek, mü’minlere bağımlı olacak, mü’minlerin derdini, tasasını kendi tasası, sevincini kendi sevinci, başarısını kendi başarısı bilecektir. Tüm işlerini, tüm hayatını, siyasetini, ekonomisini, eğitimini, sosyal ve bireysel hayatını, aile hayatını mü’minlere göre düzenleyecek, hesabında mü’minler olacaktır.
İzzeti, şerefi, Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin yanında aramayanlar, ömür boyu izzetsiz ve şerefsiz olarak yaşamaya mahkûmdurlar. Evet, Müslüman izzet ve şerefi Müslümanlarda ve Müslümanlarla birliktelikte görecektir. Kâfirlerin, müşriklerin yanında zerre kadar bir izzet ve şeref görmeyecektir. Kâfirlerle beraber olması ona tüm dünyayı kazandıracak olsa bile onları mü’minlere tercih etmeyi aklının ucundan bile geçirmeyecektir. Bu hususta babalarımız, oğullarımız, kardeşlerimiz, eşlerimiz, akrabalarımız, ticaretlerimiz, makam ve mansıplarımız bizi mü’minlerin velâyetinden, dostluğundan alıkoymamalıdır. Şayet koyarlar bizim için birer puta dönüşmuş olurlar. 
Genelde insanı özelde ise Müslümanı ayakta tutan omurgası değil, onurudur. Onurunu Allah düşmanlarına çiğnetenin zilletten başka sermayesi yoktur. ŞehidSeyyid Kutup bu âyetin tefsirinde der ki: “İman, içine girdiği kalbi başka bir şeyle paylaşmaya katlanamaz. Kalp, ya sırf ona ait olur, ya da ona hiç baştan yer vermez. Bu âyetlerin vermek istedikleri mesaj müslümanın ailesinden, akrabalarından, eşinden, çocuklarından, malından, çalışmasından, dünya nimetlerinden ve meşru hazlardan kopması, ya da dünyanın bütün güzel şeylerinden el-etek çekerek yalnızlık köşesine kapanması değildir. Hayır, asla bu inanç sisteminin tek istediği şey, insan kalbinin sırf kendisine bağlı olması, sevgisine başka bir şeyi ortak etmemesi, egemen ve buyurucu konumda olması, hareket ettirici ve itici bir rol oynamasıdır. İnanç sistemine bu rol tanındıktan sonra müslüman, hayatın bütün güzelliklerinden yararlanabilir, bütün çekici hazlarından payını alabilir, bunun hiç bir sakıncası yoktur. Yalnız müslüman bütün bu güzellikleri ve hazları, inancının gerekleri ile çatıştıkları anda tümü ile silkeleyip atmaya hazır olmalıdır.
Bu iki yolun ayırım noktası şuradadır: Acaba egemenlik bu inanç sisteminde mi, yoksa dünya hazlarında mı olacak? Söz önceliği bu inanç sisteminin mi, yoksa şu dünya nimetlerinin birinin mi olacak? Müslüman, kalbinin inancına sımsıkı bağlı olduğundan emin olduktan sonra çocuklarından, kardeşlerinden, eşinden, akrabalarından yararlanabilir; mallar, ticarethaneler, evler edinebilir; israfa kaçmaksızın ve gurura kapılmaksızın yüce Allah’ın yarattığı güzelliklerden ve çekici hazlardan payını alabilir. Bunun hiç bir zararı, hiç bir sakıncası yoktur. Hatta o takdirde bu yararlanma İslâmca hoş görülen bir “müstahap’’tır. Çünkü bu yararlanma bir tür şükürdür, bu nimetleri kulları onlardan yararlansın diye bağışlayan yüce Allah’ın cömertliğini bir anlamda onaylamadır; O’nun rızık vericiliğini, nimet bağışlayıcılığını, karşılıksız sunuculuğunu hatırlatan bir fırsattır. Şimdi âyetlerin ayrıntılı açıklamasına geçiyoruz:
“Ey müminler, eğer babalarınız ve kardeşleriniz kâfirliği, müminliğe tercih ediyorlarsa sakın onları dost, yandaş edinmeyiniz.”
Böylece kalp ve inanç bağı kopuk olunca kan ve soy bağları da kopuyor. Yüce Allah’da birleşen yakınlığın dostluğu geçerli olmayınca aile birliğinden kaynaklanan yakınlığın dostluğu da geçerliliğini yitiriyor. Demek ki, öncelikli dostluk yüce Allah’a yöneliktir. Bütün insanlık bu ortak dostlukta kaynaşır. Bu dostluk olmayınca ondan sonra başka dostluk kalmaz. İp kesilmiştir, halka kopmuştur. Okuyoruz: “Kim böylelerini dost edinirse onlar zalimlerin ta kendileridir.” Buradaki “zalimler” “müşrikler” anlamındadır. Demek ki, kâfirliği müminliğe tercih eden aile bireyleri ve akrabalarla dostluk ilişkileri sürdürmek, imanla bağdaşmaz bir müşrikliktir.” (2)
Bu âyetin maksadı; “Müslümanın kâfirlerle velâyet ilişkilerini kesmesi mümkün değildir. Çünkü icabında Müslümanın babası, kardeşi kâfir olmaktadır. Bu da Müslümanı mazeretli kılıyor” şeklindeki şephelere cevap olup şüpheleri ortadan kaldırmaktır. İşte Rabbimiz bu âyet ile bu şüpheyi gidermiş oluyor. Müfessirin ulema İbn-i Abbas (R.a.)’in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Mekke’nin fethinden önce kâfir olan babalarından, akrabalarından ayrılmayıp hicret etmeyenlerin imanlarını Allah kabul etmez”İbnü’lHatib (Rh.a.) der ki: Bu müşkildir. Çünkü sahih olan bu âyet Mekke’nin fethiyle birlikte nazil olmuştur. Dolayısıyla bu âyeti Mekke’nin fethinden öncesine hamletmek doğru değildir. Fakat doğru olan şudur: AllahûTeâla, bu âyet-i kerime’de küfürleri sebebiyle müşriklerden teberri etmeyi/uzaklaşmayı mü’minlere emretmiştir. 
Küfrü imanın üzerine tercih etmek, küfrün/kâfirin muhabbetini taleb etmek gibidir. Allah onları karışmayı, onlarla içli dışlı olmayı Müslümanlara yasaklamıştır. Küfrü imana tercih edenlerden veliler/dostlar, yardımcılar ve idareciler edinenler, “Zalimlerin ta kendileridir”. İbn-i Abbas (R.a.) der ki: “Onlar gibi müşriktirler. Çünkü onları veli edinen/dost, yardım ve idareci edinen onların küfrüne razı olmuştur. Nasıl ki fıska razı olmak fısktır, küfre razı olmakta küfürdür.” (3)
Bu âyettekihitab, bütün mü’minleredir. Âyetin delalet ettiği şudur ki; mü’minlerle kâfirlerin arasında velâyet/dostluk, idarecilik ve yardımlaşma ilişkisi kesilmiştir. Bu durum kıyamete kadar bakidir. Bu âyet, kâfirleri veli/dost, yardım ve idareci edinmenin günahların en büyüğü ve şiddetlisi olduğunu ortaya koymaktadır.(4) Müslümanların babalar ve kardeşleri küfür beldelerinde/Darû’l Küfürde kalıp onlara tabi olarak iskân ediyorlarsa, Müslümanların onlarla velâyet ilişkleri tamamen kesilmiştir. Bu âyette babalar ile kardeşlerin zikredilmelerinin sebebi, meşveret ve ehli rey sahibi olmalarıdır. Çocukların zikredilmemeleri çoğu zaman babalarına tabi olmalarındandır. Her kim darû’lküfür’de kalıp onlara tabi olan, küfrü imana tercih edenleri veli/dost, yardımcı ve idareci edinirse onlar, zalimlerin ta kendileridir. İbn-i Abbas (r.a.) der ki: Onlar müşrikler gibidirler. Çünkü Şirk’e rıza, şirktir.(5) 
İbn-i Atiyye (rh.a.) der ki: “Allah Azze ve Celle, küfrü imana tercih edenleri veli/dost, yardım ve idareci edineni de onlara tabi olan ve onların gayelerine uyanın zalimliğine hükmetti. Yani bu zalim, bir şeyi kendisine ait olmayan bir yere koyan kimsedir. Bu zalimlik; ma’siyet zalimliğidir, küfür zalimliği değildir.” (6)
“Ey müminler! Babalarınızı, kardeşlerinizi, imana karşı küfrü benimseyip sevdikleri takdirde kendinize dost edinmeyiniz.” Yani başkaları ve yabancılar şöyle dursun, velileriniz olan öz babalarınızı, öz kardeşlerinizi bile kâfirliği müminliğe tercih edip de sevgi duydukları takdirde, hele hele küfürden vazgeçme ümidi kalmadığı takdirde onları kendinize dost edinmeyin, sırdaş tutmayın, onları veli tanımayın, sizin üzerinizdeki velayet haklarını kabul etmeyin, ve onu kullanmalarına izin vermeyin, onların emirlerine uyup da küfre hizmet etmeyin, küfre yardımcı olmayın. Hâsılı yakınlık duygusunun etkisine kendinizi kaptırıp da onları kendinize dost ve yardımcı saymayın, yakın akrabalığı ve yakınların gözetilmesi hakkındaki ilâhî emirleri, yukarıdan beri durumları gözler önüne serilen müşriklerden berâete engel zannetmeyin ve sizden her kim onlara dost olur dostluğu kabul eyleyip onların velayeti altına girerse, onların isteklerine uyup onlara yardım ederse, onlara bel bağlar, onlardan uzak durmazsa, işte onlar da (yani onların dostluğuna bel bağlayan ve velayetlerine sığınanlar da) o zalimlerden başkası değillerdir. Zira velayet hakkını ehlinin ve mevkiinin gayrine koymak da haksızlığı irtikâp etmektir. Allah böyle yapanlara da hidayet nasib etmez.
Bu ve bundan sonraki âyetin Mekke fethinden önce, bu akrabalık bağlarını hicrete engel zannedenler hakkında veya dinden dönüp tekrar Mekke’ye dönen dokuz kişi hakkında nâzil olduğuna ilişkin iki rivayet varsa da bunlar nüzûl tarihi hakkındaki esas rivayetlere aykırı bulunduğundan delil olarak kabul edilmeye layık görülmemiştir. Bundan dolayı Cessas (rh.a.)’ın “Ahkâm-ı Kur’ân”da zikrettiği üzere, mü’minler münafıklardan ayırdedilmek için bununla emrolunmuşlardır. Çünkü münafıklar, kâfirlerle dostluk ilişkilerine giriyor ve buluştukları zaman onlara saygı gösteriyor ve ikram ediyorlardı, onlara velâyet ve taraftarlık izhar ediyorlardı. Allahû Teâlâ da bu âyetteki emrini mü’min ile münafıkın farkına alâmet kılmış ve böyle yapmayanın nefsine zulmetmiş ve böylece cezaya hak kazanmış olduğunu haber vermiştir. (7) Ancak şunu da unutmamak lazım gelir ki, Allah, kâfir olan anaya, babaya ihsanı ve belli ölçüler içinde yakınlığı dahi emreylemiştir. Nitekim Lokman Sûresi’nde beyan buyurulduğu gibi: “Biz insana, anasıyla babasına itaat etmesini emrettik... Bununla beraber ananla baban, bilmediğin bir şeyi Bana şirk koşman hususunda sana baskı yaparlarsa onlara itaat etme. Fakat onlarla dünyada iyi geçin...”(8) Aynı şekilde Nisâ Sûresi’nde”Allah’a ibadet edin, hiçbir şeyi ona ortak koşmayın, anaya babaya iyilik edin.”(9) Ve En’âmSûresi’nde; ”De ki: gelin size Rabb’inizin neleri haram kıldığını ben okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyilik edin.” (10) âyetin tefsirine bkz.) Bu âyetin başı ile sonu göz önünde bulundurulduğu zaman anlaşılıyor ki, bu âyet biraz yukarıdaki “Siz kendi halinize bırakılacağınızı mı sanıyordunuz?” âyetindeki; ”Allah’dan, Rasûlünden ve müminlerden başkasına sığınmazlar...” ifadesinin daha geniş bir açıklaması şeklindedir. Bunun hikmetide biraz ilerde gelecek olan âyetiyle gösterilecektir. (11)
İmam-ı Kurtubî (rh.a.) bu âyetin tefsirinde der ki: “Bütün mü’minlere yönelik bir hitap olan bu âyet-i kerime’ninmü’minlerle kâfirler arasındaki velâyet /dostluk, yardımlaşma, idareci edinme bağını koparmak bakımından Kıyamete kadar hükmü bakidir.
Bir kesime göre bu âyet-i kerime, hicrete ve küfür diyarını (orada kalmayı) redde teşvik sadedinde nazil olmuştur. Buna göre hitab Mekke’de ve Mekke dışında (henüz dar-ı İslâm kapsamına girmemiş) Arap topraklarında yaşayan mü’minlere bir hitaptır. Onlara babalarını ve kardeşlerini veli edinerek kâfirlerin topraklarında kalmaya devam ederek onlara tabi olmamaları emredilmektedir.
Bu âyet-i kerimeye küfrü imandan sevimli görüp sevecek olurlarsa, kendilerine itaat etmeyin ve onlara özel bir konum vermeyin. AllahûTeâla’nın özellikle babaları ve kardeşleri sözkonusu etmesi, bunkardan daha yakın bir akrabanın bulunmayışından dolayıdır. İman bağı olmadığı takdirde yabancıları veli/dost, yardımcı, idareci edinmeyi reddettiği gibi, bu yakın akrabalar arasında da dostluk ve velilik/idarecilik bağını reddetmektedir. Böylelikle asıl yakınlığın akrabalığın, bedeni yakınlık ve akrabalık değil de din akrabalığı olduğunu beyan etmektedir. 
Bu âyet-i kerime’de “çocuklar” sözkonusu edilmemiştir. Çünkü insanların çoğunluğunda görülen durum şu ki, çocukları da babalarına tabidirler. İyilik yapmak ve hibe gibi bağışlarda bulunmak ise, veli edinmekten istisnâ edilmiştir. Nitekim Hz. Esmâ (R.anha) “Ey Allah’ın Rasûlü, annem müşrik olarak (kendisine iyilik yapmamı) umarak yanıma geldi. Ben, onun yakınlığını gözeteyim mi? diye sormuş. Hz. Peygamber de: “Annene yakınlık göster” diye buyurmuştur. Bu hadisi de Buharî rivayet etmiştir.(12)
“İçinizden kim onları veli edinirse, onlar zalimlerin tâ kendileridir.”
İbn-i Abbas (r.a.) der ki: “O da (onları veli/dost, yardımcı, idareci edinen) onlar gibi bir müşrik olur. Çünkü kim bu şirke rıza gösterirse o da müşriktir.” (13) Mü’minlerin Hıristiyanlarla, Yahudilerle, Müşriklerle, Münkirlerle velâyetleri kesildiği gibi, mürtedlerle de velâyet ilişkileri kesilmiştir. Çünkü ulemadan bazıları da bu âyetin dinden dönen mürtedler hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. AllahûTeâla, mürtedlerin velâyetini nehyetmiştir.(14) Dolayısıyla mü’minlerinmürtedlerden velileri/dostları, yardımcıları ve idarecileri olmaz.
Netice olarak iman hiçbir şeye feda edilmez. İmanın hatrını kırmamak için başka hatırlar aranmaz. Çünkü imanın hatırı, Allah’ın hatırıdır. Allah’ın hatırının fevkinde hatır olmaz. İslâm’da hiçbir mesele imanın yerine ve önüne geçirilemez. İman bütün meselelerin ve ibadetlerin başıdır. O olmaz hiçbir şey geçerili olmaz. Küfür akdiesini; küfri bir sistemi, küfri bir kanunu, bir kararı ve tavırı imandan daha çok sevip imana tercih edenler imanlı sayılmazlar. Böylelerinin Müslümanlarla velâyet ilişkileri kesilmiştir. Mü’minlerin küffarın velâyetinden neholunmalarının manası; onlara yardım etmemek, onlardan yardım istememek, işlerini onlara havale etmemek, onlara ta’zim ve ikramda bulunmamaktır. Velev ki bunlar, babaları ve kardeşleri olsalar bile. Bunlar ne Müslümanlara dost olurlar ve de idareci olurlar. Müslümanların imanlarına değer vermeyenlerin Müslümanların yanlarında değerleri olmaz. İmanlarına değer vermeyenlere değer veren zalimlerden ayrı sayılmaz!.
_____________________
(1) Tevbe Sûresi/ 23
(2) Fizilal’ilKur’ân (SeyyidKutub) C: 3, Sh: 1719-1721, Beyrut/ 1982
(3) El- Lübab Fi Ulûmi’lKitab (İbn-i Âdil) C: 10, Sh: 53, Beyrut/ 1998
(4) Fethu’lKadir el- Câmiu Beyne Fennî Rivayeti ve Dirayeti Min İlmi Tefsir (İmam Şevkânî) C: 2, Sh: 496, Kahire/ ty.
(5) Bahru’l–Muhit (EbûHayyan) C: 5, Sh: 28-29, Beyrut/ ty.
(6) el Muharraru’lVecîz Fi tefsiri’lKitabi’lAzîz (İbnAtıyye el-Endelûsî, el-KâdîEbû Muhammed Abdülhak b. Gâlib) C: 3, Sh: 18, Beyrut/ 2001
(7) Ahkâmu’l Kur’ân (Cessas) C:3, Sh:87-88, Beyrut/ 1943
(8) Lokman Sûresi/14, 15
(9) Nisa Sûresi/36
(10) En’âmSûresi/151
(11) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 4, Sh: 2488-2489, İst/ 1971 
(12) Sahih-i Buharî, Hibe: 29, Cizye: 18; Sahih-i Müslim, Zekât: 50; Sünen-i Ebu Davud, Zekât: 34; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/ 344, 347, 355
(13) -el- CamiuLiAhkâmi’lKur’ân(İmam-ı Kurtubî) C: 8, Sh: 93-94, Mısır/ 1967
(14) - El- Keşfuve’l Beyan Tefsiru’sSa’lebi ( Ebu İshak Ahmed es- Sa’lebî) C: 5, Sh: 21, Beyrut/ 2002
 




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle