TEFSİR

Allah Yolunda Öldürülenlere Cennet Vaad Edilmiştir (2)
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Mekruh vakti olmayan cihad ibadetinin ve Allah’ın (cc) dini için yapılan savaşın bir değil, binden fazla neticesi vardır. Allah (cc) kendi yolunda savaşarak ölen, öldüren mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Bu alış-veriş Tevrat, İncil ve son kitap Kur’an’da da haber verilmiş olan bir muameledir. Rabbimiz önceki kitaplarında da, son kitabı Kur’an’da da bu konuda vaatte bulunmuştur.Bu hakikat muhkem nassla sabittir: ‘ Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da kesin olarak va’d etmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.’ (Et Tevbe Sûresi: 111)

Allah Yolunda Öldürülenlere Cennet Vaad Edilmiştir (2)
 
 
DÜNYANIN dengesi, cihad ve ictihad ile kaimdir. Mücahidleri ve mücethidleri kaybetmiş olan bir dünya, dengesini kaybetmiştir. Rabbimiz, dünyanın dengede kalması için Mü’minlerden Allah yolunda cihad eden mücahidlerin ortaya çıkmasını istiyor. Bu durum, Hz. Adem (as)’den Hz. Muhammed (sav)’e kadar gelmiş geçmiş bütün Peygamberin döneminde olmuştur. Âyet-i Kerime’de yer alan Rabbimizin; “Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’d etmiştir.” beyanından şunu anlıyoruz; Allah yolunda cihad etmeyi ve şehid olmayı inkâr edenler, ancak kitapsız kalmış olanlardır.  Şehid Seyyid Kutub (Rh.a.) bu âyetin tefsirinde şunları söylüyor: “Gerek Kur’an’ı ezberlerken, gerek okurken, gerekse çeyrek yüzyıllık bir süre boyunca inceleme yaparken defalarca okuduğum, sayısız kereler dinlediğim bu ayetle bu tefsiri yazarken karşılaştığım zaman, bunca yıldır ve sayamayacağım kadar okuduğum bu ayetten daha önce kavrayamadığım şeyleri kavradığımı farkettim.
Hiç kuşku yok ki, bu dehşet verici bir ayettir... Mü’mini Allah’a bağlayan ilişkinin ve mü’minlerin hayatları boyunca -Müslüman olmak suretiyle yaptıkları alışveriş sözleşmesinin özünü ortaya çıkarmaktadır. Kim bu alışverişi gerçekleştirir ve bu sözleşmeye bağlı kalırsa, o gerçek mü’mindir, mü’min sıfatını hak etmiştir, onun şahsında imanın gerçeği somutlaşmaktadır. Yoksa iman iddiası, doğrulanmaya ve araştırılmaya muhtaç bir söylentiden öteye geçmez.
Bu sözleşmenin ya da yüce Allah’ın kendisinden bir nimet, bir lütuf ve hoşgörü sonucu isimlendirdiği gibi, bu alışveriş sözleşmesinin özü şudur: Yüce Allah, mü’minlerin gerek canlarından, gerekse mallarından herhangi bir şeyi Allah yolunda sarf etmeksizin alıkoyma hakları yoktur. Canlarını ve mallarını Allah yolunda sarf etme ya da etmeme serbestisine sahip değildirler. Kesinlikle böyle bir seçenekleri yok... Bu, kesinleşmiş bir satış sözleşmesidir. Alıcı sözleşmede geçen şartlara uygun olarak belirlenen ilkeler uyarınca dilediği gibi uygulamada bulunabilir. Satıcı ise, bundan sonra, sağa sola kıvırmadan, seçme hakkına sahip olmadan, tartışma ve mücadeleye girmeden çizilen yolu izlemekten başka bir şey yapamaz. Ancak itaat edebilir. Belirlenen şartları uygular ve tereddütsüz teslimiyet gösterebilir. Bu satışın karşılığı olan ücret, cennettir. Bunu elde etmenin yolu, cihad ve savaştır. Sonuç, zafer ya da şehitliktir.
“Allah mü’minlerin mallarını ve canlarını karşılığında kendilerine cenneti vermek üzere satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar, bu yolda kimi zaman öldürürler ve kimi zaman da öldürülürler.”
Kim bu şartlarda canını ve malını satarsa, kim satış sözleşmesini imzalarsa, kim ücretten memnun olup sözleşmedeki şartları yerine getirirse, o mümindir. Dolayısıyla mü’minler, yüce Allah’ın kendilerinden canlarım ve mallarını satın aldığı ve bu satışı gerçekleştiren kimselerdir. Aslında bu alışverişte bir ücretin belirlenmiş olması, yüce Allah’ın mü’minlere yönelik rahmetidir. Yoksa onlara canlarını ve mallarını bağışlayan yüce Allah’dır. Canların ve malların sahibi O’dur. Ne var ki, yüce Allah insana lütfetmiş, onu irade sahibi kılmıştır. Ona lütfetmiş, antlaşmaları ve sözleşmeleriyle bağlamıştır. Bu antlaşma ve sözleşmelerine bağlılığını, yüce insanlık değerinin ölçüsü, bu konuda belirecek herhangi bir eksikliği de, hayvanlık düzeyine -hem de en kötü hayvanın- yuvarlanışın göstergesi kılmıştır.
“Allah katındaki canlıların en kötüsü kâfirlerdir. Onlar artık inanmazlar. Kendileriyle antlaşma yaptığın her defasında antlaşmalarını bozarlar. Onlar Allah’dan korkmazlar.”
Nitekim yüce Allah, hesaplaşma ve dünyada yapılanların hak ettiği karşılığı görmesi olayını da, bu antlaşmalara bağlılık veya bağlılıkta eksiklik gösterme çerçevesi içinde değerlendirecektir.
Hiç kuşku yok ki, bu müthiş bir alışveriş sözleşmesidir. Bu sözleşmenin şartları -gücü yeten- her mü’minin boynunun borcudur. İmanı geçersiz olmadığı sürece, bu sözleşme de geçersiz olmaz. Bu kelimeleri yazarken duyduğum ürpertinin, yaşadığım korkunun sebebi budur işte:
“Allah mü’minlerin mallarını ve canlarını karşılığında kendilerine cenneti vermek üzere satın aldı. Onlar Allah yolunda savaşırlar bu yolda kimi zaman öldürürler ve kimi zaman da öldürülürler.”
Yardım et Allah’ım... Çünkü bu sözleşme dehşet verici bir sözleşmedir... Yeryüzünün doğusunda ve batısında kendilerini “Müslüman” sanan şu insanlar, yerlerinde oturmuş, Allah’ın ilahlığını yeryüzüne egemen kılmak ve Rabblığın yetkilerini ve özelliklerini gasp eden tağutları kulların hayatından defetmek için cihad etmiyorlar... Öldürmüyorlar... Öldürülmüyorlar... Bırakın öldürmeyi ve savaşmayı, herhangi bir cihad hareketine dahi başvurmuyorlar.
Bu sözler -Peygamberimizin döneminde- onları ilk defa duyanların gönüllerine yol buluyor ve derhal bu mü’min gönüllerde hayatın realitesinin bir parçası haline geliyordu. Onlar bu sözleri sadece zihinsel olarak kavranacak ya da bilinç planında tutulacak anlamlar olarak algılamıyorlardı. Onlar bu sözleri doğrudan doğruya uygulamak üzere algılıyorlardı. Gözle görülen bir harekete dönüştürmek için algılıyorlardı, hayal edilecek bir tablo olarak değil. Abdullah b. Revaha da, ikinci Akabe bey’atında bu şekilde algılamıştı. Muhammed b. Ka’b el-Kurezi ve başkaları şöyle rivayet ettiler: Abdullah b. Revaha -Allah ondan razı olsun- Akabe biatının gerçekleştiği gece Peygamberimize -salât ve selâm üzerine olsun- “Rabbin ve kendin için dilediğin şartları koş” dedi. Peygamberimiz, “Rabbim için ona kulluk etmenizi ve hiçbir şeyi ona ortak koşmamanızı, kendim için de canlarınızı ve mallarınızı koruduğunuz şeylerden beni de korumanızı şart koşuyorum” buyurdu... Abdullah, “Peki bunu yaparsak kazancımız ne olacak?” dedi. Peygamberimiz, “Cennet...” dedi. Orada bulunanlar, “Kârlı bir alışveriş, ne bozarız, ne de karşı tarafın bozmasına razı oluruz” dediler.
Evet. Aynen böyle... “Kârlı bir alışveriş, ne bozarız, ne de karşı tarafın bozmasına razı oluruz.” Bu bey’atı, iki taraf arasında olmuş bitmiş bir alışveriş sözleşmesi olarak algılamışlardı. Artık bitmiştir alışveriş. Ve sözleşme imzalanmıştır. Geriye dönüş söz konusu değildir. “Ne bozarız, ne de karşı tarafın bozmasına razı oluruz.” Alışveriş bittikten sonra, pişmanlık olmaz ve tercih hakkı olmaz. Cennet ise, hemen o an alınan bir karşılıktır, ileride verilmek üzere va’d edilen bir karşılık değildir. Bu sözü Allah vermiyor mu? Alıcı O değil midir? Bu karşılığı vereceğini vadeden O değil midir? Hem de O öteden beri gönderdiği tüm kitaplarında bunu va’d etmemiş midir?
“Bu Allah’ın üzerine borç aldığı ve hem Tevrat’ta, hem İncil’de hem de Kur’an’da yer verdiği bir sözdür.”
“Allah’dan daha çok sözünde duran kim olabilir ki?”
Evet! Allah’dan daha çok sözünde duran kimdir?
Kuşkusuz Allah yolunda cihad, her mü’minin boynunun borcu olan bir sözleşmedir. Yeryüzüne peygamberler gönderildiğinden, Allah’ın dini insanlara duyurulduğundan beri gelmiş geçmiş her mü’minin boynunun borcudur cihad. Bu her zaman için yürürlükte olan bir kanundur. Bu kanun uygulanmadan hayatta denge sağlanamaz. Bu, kanunu terk etmekle hayat kesinlikle düzelmez:
“Eğer Allah bazı insanların şerrini diğerleri aracılığı ile savmasaydı, yeryüzünü kargaşa kaplardı.”
“Eğer Allah bazı insanları diğerleri aracılığıyla savmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan camiler yakılıp giderdi.”
Hak kendi yolunda hareket etmek zorundadır. Batıl ise, hakkın yoluna dikilmek zorundadır. Daha doğrusu batıl, hakkın yolunu kesmek zorundadır. Allah’ın dininin, insanlığı kulların kulluğundan kurtarıp onları tek ve ortaksız Allah’a kul yapmak için harekete geçmesi kaçınılmazdır. Tağutun da hakkın yoluna dikilmesi, daha doğrusu, yolunu kesmesi kaçınılmazdır. Allah’ın dini, tüm ‘yeryüzünde’, bütün insanlığı ‘özgür kılmak için harekete geçmelidir. Hakkın kendi yolunu izlemesi ve batıla hareket imkânı vermemek için, bir an bile yolunu izlemekten vazgeçmemesi kesinlikle zorunludur. Yeryüzünde küfür oldukça... Batıl yaşadıkça yeryüzünde... ‘İnsanın’ saygınlığını ayaklar altına alan, Allah’dan başkasına yönelik kulluk olayı yeryüzünde var oldukça Allah yolunda cihada geçerlidir ve her mü’minin boynunun borcu olan biat, her mü’minin imzaladığı alışveriş sözleşmesi ve verilen söze bağlılığı bunu yerine getirmeyi gerektirmektedir. Aksi takdirde imanın varlığı sözkonusu olamaz. “Kim savaşmadan, savaşmayı arzulamadan ölürse, bir tür münafıklık üzerine ölür.”
“O halde yaptığınız bu alışverişe sevininiz. İşte büyük kurtuluş, büyük başarı budur.”
Canlarınızı ve mallarınızı Allah’a özgü kıldığınızdan ve yüce Allah’ın va’d ettiği gibi karşılığında ücret olarak cenneti aldığınızdan dolayı sevinin... Karşılığında cenneti almak üzere canını ve malını Allah’a teslim eden mü’min, ne kaybeder?.. Allah’a andolsun ki, hiçbir şey kaybetmez. Çünkü insan ölecek, mal da yok olup gidecektir. Sahibi bunları, ister Allah yolunda, ister başkasının yolunda harcasın, durum değişmeyecektir. O halde cennet kazançtır. İşin özünde ve ticarette karşılığı bulunmayan bir kazançtır. Çünkü cennete karşılık olarak verilen canlar ve mallar şu veya bu şekilde yok olacaklardır.
Allah için yaşayan, insanın yükseldiği bu yüce makam bir yana, zafer elde ettiğinde onun sözünü yüceltmek, dinini yeryüzüne egemen kılmak, onun kullarını Allah’dan başkasının aşağılayıcı kulluğundan kurtulmak için elde eder. Şehit düştüğünde O’nun yolunda ve O’nun dininin kendi yanında hayattan daha üstün olduğuna tanıklık etmek için şehit düşer. Her hareketinde, her adımında yeryüzünün kayıtlarından daha güçlü, toprağın ağırlığından daha yüce olduğunun bilincinde olur. Kendi dünyasında imanı sıkıntılardan üstün tutması, inancı hayata tercih etmiştir.
Kuşkusuz tek başına bu bile kazançtır. İnsanın insanlığının ön plana çıkması açısından büyük bir kazançtır bu. Nitekim insanın insanlığı, zorunlulukların kementinden kurtulduğu, iman sıkıntılara galip geldiği ve inanç hayata üstünlük sağladığı zamanlarda olduğu kadar hiçbir zaman bu kadar pekişmez, ön plana çıkmaz. Bir de, bütün bunlara cennet eklenince. İşte bu, sevinmeyi gerektiren bir alışveriştir. Hiçbir kuşkuya, hiçbir tartışmaya yer bırakmayan kesin bir başarıdır, kurtuluştur.
“O halde yaptığınız bu alışverişe sevininiz. İşte büyük kurtuluş büyük başarı budur.”
Şimdi de bu ayette yer alan yüce Allah’ın şu sözü üzerinde kısacık duralım:
“Bu Allah’ın üzerine borç aldığı ve hem Tevrat’ta, hem İncil’de, hem de Kur’an’da yer verdiği bir sözdür.”
Yüce Allah’ın kendi yolunda cihad edenlere verdiği söz, Kur’an’da sık sık vurgulanan, defalarca yinelenen, herkesce bilinen meşhur bir sözdür. Bu söz, Allah yolunda cihad unsurunun bu ilâhi sistemin özündeki köklülüğü ve gerekliliği konusunda herhangi bir kuşkuya imkân bırakmamaktadır. Çünkü cihad, insanlığın realitesine uygun düşen bir yöntemdir. Bu yöntem, belli bir zamana ve belli bir bölgeye de özgü değildir. Cahiliye, kendisine teoriyle karşılık verilecek bir teori olarak belirmediğine, daha çok harekete dönük organik bir toplumun şahsında somutlaştığına, kendi varlığını maddi güce başvurarak koruduğuna, aynı şekilde Allah’ın dinine ve Allah’ın dinine dayalı olarak kurulmuş her islâmi topluluğa karşı bu maddi gücü kullandığına, insanları yüce Allah’ın kullar üzerindeki tek ve ortaksız ilahlığını duyurmaya ve tüm “yeryüzünde”, bütün “insanlığı” kula kulluktan kurtulmaya ilişkin islâmın evrensel bildirisine kulak vermekten alıkoyduğuna, aynı şekilde insanları kulların dışında tek başına Allah’a kul olmak suretiyle tağuta kul olmaktan kurtulmuş özgür islâm toplumunun organik yapısına katılmaktan alıkoyduğuna göre; islâmın, bütün “insanlığın” özgürlüğüne ilişkin evrensel bildirisini gerçekleştirmek için tüm “yeryüzünde” harekete geçip; cahiliye toplumlarını koruyan, islâmi diriliş hareketini yeryüzünden silen, islâmın özgürlük bildirisini susturmaya çalışan ve kulların kula kulluk boyunduruğu altında kalmalarını sağlayabilmek rolünü kesintisiz olarak yerine getiren maddi güçlerle çarpışması kaçınılmazdır.
Yüce Allah’ın Tevrat ve İncil’de kendi yolunda cihad edenlere verdiği söz, hakkında biraz açıklamada bulunmayı gerektirmektedir.
Bugün Yahudi ve Hıristiyanların elinde bulunan Tevrat ve İncil için, bunlar yüce Allah’ın peygamberleri Hz. Musa ve Hz. İsa’ya -selâm üzerine olsun- indirdiği kitaplardır demek mümkün değildir. Hatta Yahudi ve Hıristiyanlar da, bu iki kitabın esas nüshalarının var olmadığını ve bugün ellerinde bulunan kitapların uzun bir dönemden sonra yazıldıklarını, bu iki kitabın temel içeriklerinin büyük bir kısmının kaybolduğunu, elde bulunanların esas nüshadan hatırda kalan az bir kısım olduğunu, bunun da çok az olduğunu, çoğu kısımlarının ekleme olduğunu tartışmasız kabul ederler.
Buna rağmen eski ahid kitaplarında cihada ve yahudilerin ilahları olan Allah’a, dinlerine ve ibadetlerine yardım etmeleri için putperest düşmanlarıyla savaşmaya teşvik edildiklerine ilişkin işaretler yer almaktadır. Her ne kadar bu kitaplar üzerinde yapılan tahrifatlar onların yüce Allah’a ve onun yolunda cihad etmeye ilişkin düşüncelerini karmaşık hale getirmişse de, yine de bu işaretlere rastlamak mümkündür.
Bugün Hıristiyanların elinde bulunan dört İncil’de ise, cihad sözü geçmediği gibi, cihada ilişkin bir işaret de yer almamaktadır. Fakat Hıristiyanlığın özüne ilişkin olarak yaygınlık kazanan tüm kavramları değiştirmemiz bir zorunluluktur. Çünkü bu kavramlar -bizzat Hıristiyan araştırmacıların tanıklığı ile- bundan önce de korunmuş ve hiçbir şekilde yanlışlığın karışmadığı kitabında yer aldığı gibi, yüce Allah’ın tanıklığı ile hiçbir dayanakları bulunmayan bu farklı İncil’lerden kaynaklanmaktadırlar.
Yüce Allah korunmuş Kitab’ında -Kur’an’da- şöyle buyurmaktadır: Allah yolunda savaşan, bu uğurda öldüren ve öldürülenlere cenneti vereceğine ilişkin sözü Tevrat’ta İncil’de ve Kur’an’da yer alan bir sözdür. Dolayısıyla bu söz, bundan sonra kimseye söyleyecek bir şey bırakmayan ve gerçeği ifade eden bir sözdür.
Kuşkusuz cihad, her mü’minin boynunun borcu olan bir bey’attır, bir sözleşmedir. Bu sözleşme yeryüzüne peygamberler gönderildiğinden, insanlara Allah’ın dini duyurulduğundan beri geçerlidir...
Ne var ki, Allah yolunda cihad sadece bir savaş coşkunluğundan ibaret değildir. Duygu ve düşüncelerde, ahlâk ve davranışlarda somutlaşan iman esası üzerine kurulmuş bir zirvedir. Dolayısıyla yüce Allah’ın kendileriyle bu sözleşmeyi gerçekleştirdiği ve imanın özünü temsil eden mü’minler kendilerinde imanın temel nitelikleri somutlaşan kimselerdir.” (10)
Âyet-i kerime’de Allah yolunda savaşmak, Allah yolunda öldürülmekten önce zikredilmiştir. Cihad, şehadete giden yoldur. Allah yolunda olmayan Allah yolunda şehid olamaz. Bunun için önce Allah yolunda cihad zikredilmiştir. Bu âyet aynı zamanda cihadın Allah tarafından gönderilmiş bütün şeriatlerde var olduğunu ve ehl-i vahiy olan her ümmete farz olduğunu, bu farzı ihya edenlere cennetin va’d ediliğini beyan etmektedir. 
Cennet karşılığında canlarını ve mallarını Allah’a satanlar, sevinmeyi, müjdelenmeyi hak eden kişi ve kimselerdir. Farz olan cihadın cennetle sonuçlanması, Kur’ân sabit olan Allah’ın va’dinin bir neticesidir. (11)
Tarih boyunca Allah’a iman eden mü’minlerin gündemlerinde cihad ve cennet va’di birlikte yer almıştır. Dolayısıyla Müslümanların dünyası; iman, cihad ve cennet dünyasıdır. İmanın olduğu yerde cihad olacak, cihadın olduğu yerde de cennet olacaktır.
Hz. Peygamber (sav) sahâbesine ve ümmetine dünyevi makamlar ve mansıplar yerine cenneti belletmiştir. Cennete sevdalanmayan, cihad yol edinmeyen bir ümmet cinayetlerden ve canilerden kurtulamaz.
Bu âyet-i kerime’ye göre mü’min hayatını Allah’a adamış kimsedir. Mü’minin hayatı Allah’a ipotektir. Tağutların, Firavunların, Azmanların mü’min insanın hayatından pay alması mümkündür. Hayatlarından Tağutlara, Firavunlara, Azmanlara pay ayıranlar, mü’minlik vasfını kaybetmiş olanlardır.
Rabbimizin âyette yer alan; “Bu Allah’ın üzerine borç aldığı ve hem Tevrat’ta, hem İncil’de hem de Kur’an’da yer verdiği bir sözdür.” Beyanının bir maksadı da; bu bey’atin sadece Hz. Muhammed (sav)’in şeriatine mahsus olmadığını, Allahû Teâla tarafından gönderilmiş bütün Peygamberlerin şeriatinde var olduğunu bize öğretmek içindir. Mü’min olarak Allah yolunda savaşan öldürmese de, öldürülmese de cennetliktir. Burada Allah yolunda savaşırken öldürme ve öldürülmenin arasını birleştirmeyi şart koşan bir durum yoktur. Savaşılır ancak her iki taraftan ölen olmaz. Esas olan mü’min olmak, mü’min olarak Allah yolunda savaşmaktır. Cihad, gayretle, sefeber olmakla, Müslümanların kalabalığına kuvvet verip çoğaltmakla tahakkuk eder. (12)
Canlarımız ve mallarımız bir tek Allah’ındır. Başkalarının onlardan pay almalarına müsaade etmemek için cihad etmeliyiz. Cihad, Allah yolunda canı, malı ve bir bütün olarak hayatı Allah için kılma cehdidir. Fahreddin-ı Razî (Rh.a.)’in beyanı veçhiyle mü’minlerin Allah yolunda feda ettikleri malları ve bedenleri mukabilinde kendilerine vaad olunan cennete istihkaklarının sebebi; onların Allahû Teâla yolunda düşmanlarıyla mücahede edip düşmanlarını öldürüp gazi olmak veyahut kendileri ölüp şehid olmaktır. (13) Allah’ın yolu mü’minlerin; mücahidlerin, gazilerin ve şehidlerin yoludur. Bu âyet-i kerime biz mü’minleri de tarif ediyor. Mü’minler; Allah’a inanmışlar, Rasûlüllah’a inanmışlar, Kur’an’a inanmışlar ve inandıkları Rabbanî değerleri dünyaya anlatmaya kendilerini canları ve malları birlikte adamış olan kimselerdir. Mü’minler, açılamayan kapıları sadakat anahtarları ile açmaya çalışanlardır.
_________________
(10) Fizilali’l Kur’ân (Seyyid Kutub) C: 3, Sh: 1716-1719, Beyrut/ 1982
(11) Fethu’l Beyân Fi Makâsıd-ı Kur’ân/ Muhammed Sıddîk Han b. Hasan b. Ali El-Kannevci, C: 5, Sh: 403-405, Beyrut/ 1996
(12) Tehzîbu’t Tefsir ve Tecrîdü’t Te’vil (Abdülkadir Şeybetü’l Hamd) C: 6, Sh: 210, Riyad/ 1993
(13) Tefsiru Kebir (Fahreddini Er Razi) C:4, Sh: 502- 503, İst/ 1308
 




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle