TEFSİR

Allah Yolunda Öldürülenlere Cennet Vaad Edilmiştir
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Mekruh vakti olmayan cihad ibadetinin ve Allah’ın (cc) dini için yapılan savaşın bir değil, binden fazla neticesi vardır. Allah (cc) kendi yolunda savaşarak ölen, öldüren mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Bu alış-veriş Tevrat, İncil ve son kitap Kur’an’da da haber verilmiş olan bir muameledir. Rabbimiz önceki kitaplarında da, son kitabı Kur’an’da da bu konuda vaatte bulunmuştur.Bu hakikat muhkem nassla sabittir: ‘ Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da kesin olarak va’d etmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.’ (Et Tevbe Sûresi: 111)

Allah Yolunda Öldürülenlere Cennet Vaad Edilmiştir
 
 
“ŞÜPHESİZ Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da kesin olarak va’d etmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.”(1) 
Allah yolunda olmak, Allah için fedakârlıkta bulunmak, Allah için savaşmak ve Allah yolunda ölmek, mü’min olmanın alâmetidir. Sahih imanın bir muktezasıdır. Âyet, mü’minlerin canlarını ve mallarını Allah yolunda feda etmelerine mukabil, Allahû Teâla’nın onları cennetle mükâfatlandırmasını anlatan bir temsildir.(2) 
Hz. Adem (as)’den bu yana Allah yolunda Allah için savaşan ve şehadeti göze olan mü’minlere hep cennet va’d edilmiştir. Bu hususta tereddüdü olanlara âyet-i kerime Tevrat’ı, İncil’i ve Kur’ân-ı Kerimi şahid gsteriyor. Onlara bakılmasını istiyor. Şayet bugünkü Tevrat ve İncil’de Allah yolunda savaşan ve öldürülüp şehid edilenlere cennet va’d edilmiyorsa; bu durum, Tevrat’in ve İncil’in tahrif edildiğini gösterir.
Allah (cc) kendi yolunda savaşarak ölen, öldüren mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Bu alış-veriş Tevrat, İncil ve son kitap Kur’an’da da haber verilmiş olan bir muameledir. Rabbimiz önceki kitaplarında da, son kitabı Kur’an’da da bu konuda vaatte bulunmuştur. Vaadini, sözünü Allah’tan daha çok tutan kimse yoktur. Âyet, bunu bize hatırlatıyor. Rabbimiz, Allah yolunda malları ve canlarını ortaya koyarak savaşan mü’minlerle bir alışveriş yapmak istiyor. Ama herkesle girmiyor bu alışverişe. Rabbimiz, bu alış verişe sadece mü’minlerle girmek istiyor. Mü’minlerden de malları ve canlarıyla Allah yolunda savaşı göze alabilenlerle... Bir alışveriş söz konusu mü’minler ile Allah arasında. Satan Allah, satın alan mü’minler, satılan şey cennet, bedel de can ve mal. Mü’minler mallarını ve canlarını Allah’a vererek karşılığında Cenneti satın alıyorlar. Bu âyet gösteriyor ki; “Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil!”(3)
Âyet-i Kerime, Allah’ın (cc) bize verdiği hayatı yine O’na armağan etmemizi bizden istemektedir. Mallarımızı ve canlarımızı bize veren zaten O’dur. Bakın zaten kendisine ait olan bu mallarımızı ve canlarımızı bizden çok kıymetli bir bedelle, cennet bedeliyle bir daha satın almak istiyor. Bu ne muazzam bir alışveriş? Ama unutmayalım ki Rabbimiz (cc) ile böyle bir alışverişe girebilmenin iki şartı vardır. Bunlardan birincisi Rabbimizi (cc) tanımak ve O’na inanmak, ikincisi de cenneti tanımak ve ona sevdalanmak. Bu ikisi durum tahakkuk etmedikçe insanlar böyle bir alışverişe giremezler. İşte bakın Rabbimiz bir vaatte bulunuyor. Tefsiri mana olarak “Kullarım, eğer mallarınızı ve canlarınızı bana verirseniz, benim yoluma adarsanız karşılığında size cennet vereceğim” buyuruyor. Şimdi Allah’la böyle bir alışverişe girmenin iki şartı vardır. Birincisi Allah’ı tanımak, ikincisi de cenneti tanımaktır. Böyle bir alışverişe girebilmek için kişinin önce Allah’ı tanıması şarttır. Yapar mı bu Allah dediğini? Var mı Allah’ın böyle herkese verebileceği cennetleri? Bu kadar güçlü mü bu Allah? Güvenilir mi bu Allah’a? Allah tanınmalı. İkincisi de karşılığında vaad edilen cennet tanınmalıdır. Nedir bu cennet? Nasıl bir şeydir bu cennet? Yani değer mi böyle bir cennet için böyle bir alışverişe girmeye? Değer mi karşılığında mal ve can vermeye?
Marifetullah bilgisi, bütün iyiliklerin mukaddimesidir. Eğer Allah’ı kitabından ve elçisinin sünnetinden tanıyor ve güveniyorsanız, yine O’nun kitabından ve elçisinin beyanlarından cenneti tanıyor ve ona arzu duyuyorsanız hemen hiç beklemeden bu alış verişe girersiniz. Ama Allah’ı tanımıyorsanız, O’na güvenmiyorsanız ve de cenneti tanımıyorsanız, O’nu değerli görmüyor, O’na içinizde bir arzu, sevda duymuyorsanız böyle bir alışverişe girmezsiniz. İşte şu anda Allah’ın bu vaadini duydukları halde, Allah’ın bu alışveriş isteğine muttali oldukları halde buna yanaşmayan, yan çizen yığınlarla insanlar görüyoruz.
Evet, unutmayalım ki bizler mü’min olduğumuz gün, Kelime-i Tevhid’i söylediğimiz gün mallarımızı da canlarımızı da Allah’a sattık. Böyle bir alış-verişin içine girdik. Öyleyse Rabbimizle yaptığımız bu anlaşmanın bilincinde olmak, şartlarına riâyet etmek zorundayız. Mallarımız ve canlarımız konusunda Allah’ı söz sahibi bilmek ve Allah yolunda, Allah’ın dininin ikâmesi uğrunda mallarımızı ve canlarımızı ortaya koymak zorundayız. Yani cihad etmek zorundayız. Yani mallarımızı ve canlarımızı cihad meydanlarında Rabb’imize sunmak zorundayız. Dilerse alır onları bizden Rabbimiz. Yetkili O’dur. Diler malımızı alır canımızı geri verir, karşılığında cennet verir. Diler canımızı alır malımızı verir, karşılığında cennet verir. Diler ikisini de alır, diler ikisini de geri verir ve cennet verir. Üstelik nice zaferler ve ganîmetler nasip eder. Allah yolunda bir savaşta biz mallarımızı ve canlarımızı ortaya koyarsak, canımız ve malımız konusunda Rabbimizi söz sahibi bilirsek, O bize cennetini verecektir. Bundan zerre kadar bir şüphemiz olmasın. Öyleyse asla bu dünyada cennetten çok daha basit dünya menfaatleri uğruna canlarımızı ve mallarımızı satmayalım. Ebedî bir cenneti satıp da bu dünyanın basit ve geçici menfaatlerine talip olmayalım. Hesabımızı güzel yapalım. Nasıl olsa günün birinde bu malın ve canın elimizden alınacağını unutmayalım da onları değerlendirmesini bilelim. Malımızı, canımızı, bilgimizi, zamanımızı, gecemizi, gündüzümüzü, imkânlarımızı, hayatımızı, oğlumuzu, kızımızı cennet yolunda yatırım yapalım. Bunlar uğrunda Allah yolunda bir cihaddan kaçarak cenneti verip dünyayı satın alanlardan olmayalım. Sahip olduğumuz dünyalıklar bizi Allah’ın bizim için hazırladığı cennetten alıkoymasın. Bâkîyi verip de fâniye talip olanlardan olmayalım.
Rivayet olunduğuna göre; Rasûl-i Ekrem’e, Akabe Gecesi, Mekke’de Ensar’dan yetmiş kişi olarak bey’at ettiler. İçlerinde yaşça en küçükleri Ukbe b. Amr idi. Bu ikinci Akabe bey’atında, Abdullah b. Revaha (r.a.); “Rabb’in ve kendin için bizden dilediğini şart koş.” demişti. Peygamber (s.a.v.) de: “Rabbim için O’na ibadet etmenizi ve hiç bir şeyi O’na şirk koşmamanızı, kendim için de beni, kendinizi ve mallarınızı nasıl koruyup savunuyorsanız öyle koruyup savunmanızı isterim.” buyurdu. Onlar da “Bunu yaptığımız takdirde bizim için ne var?” dediler. Hz. Peygamber “cennet” buyurdu. Bunun üzerine “Bu alış-veriş kârlıdır, bu sözleşmeyi ne bozarız, ne de bozulmasını kabul ederiz” dediler. Sonra işte bu âyet nazil oldu. Bir gün Hz. Peygamber, bu âyeti okurkan bir A’râbi geldi “bu kimin sözü?” dedi, Râsûlüllah, “Allah kelâmıdır” diye cevap verdi. O A’râbi “Vallahi bu çok kârlı bir alış-veriş, biz bunu ne bozarız, ne de bozulmasını isteriz” dedi ve gazaya çıktı, nihayet şehid oldu...(4) Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Diğer taraftan bu âyet-i kerime onlardan sonra kıyâmet gününe kadar Muhammed (sav)’in ümmetinden Allah yolunda cihad eden her bir mücahid hakkında da umumidir.(5)
Medine’nin sayıları oldukça az okur-yazarlarından biri olan Abdullah b. Revâha’nın (r.a.), toplum içinde önemli bir yeri vardı. O, Akabe’de bey’at esnasında da kabilesini temsil eden bir lider olarak seçilmişti. Bey’at etmekle büyük bir vazifeyi üzerine aldığının farkındaydı. Bu sebepten, bey’at esnasında Peygamberimiz (sav)’in mübarek elini sıkarken, “Ey Allah’ın Rasûlü! Hz. İsa’nın Oniki Havarisi’nin yaptıkları bey’at üzerine ben de size bey’at ediyorum” demişti.(6) Sahabe-i kirâm, Rasûlüllah’a verdiği sözden, O’nunla yaptığı bey’attan, Allah’la olan anlaşmalarından hiç dönmemişti. Allah’a verdikleri sözde hep sâdık çıkmış ve her hâdisede sadakatlerini ortaya koymuşlardı. Kur’ân, onları bu yönleriyle de yani sadakatleri, söz ve ahdlerine bağlılıklarıyla da destanlaştırmakta ve medh ü senâ etmektedir. Sahâbeler, Allah yolunun adanmışlarıdır.
Görüldüğü gibi, burada sıralamada bir tertib-i Rabbanî var. Âyetteki tertipte can, malın önüne geçmiştir. Zira âhirette öncelikle insanın nefsi önemlidir. Allah yolunda kullanılmış ve değer kazanmış mal sonra gelir. Yani ben Cennet’e girmedikten, giremedikten sonra, Cennet’in basit bir aksesuarı olan mal ne ifade eder ki? İşte bu hakikati ifade sadedinde başka yerlerden farklı olarak can, malın önünde zikredilmiştir. İnsanların canları dâhil muvakkaten sahip göründükleri her şey, aslında Allah’ın mülküdür. Cennet O’nun olduğu gibi senin malın, canın, nefsin, evlad u iyalin de O’nundur. Bütün bunlar, insana emanet olarak verilmiştir. 
Şüphe yok ki, Allahû Teâlâ’nın yarattığı o canlar ve rızık olarak ihsan ettiği o mallar baştan sona Allah’ın mülküdür ve bundan dolayı Allah’ın onları satın alma yoluyla mülkiyetine geçirmesi tasavvur olunamayacağından Fatiha Sûresi’nde; “Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz” (Fatiha Sûresi/5)’in tefsirinde de beyan olunduğu üzere burada Allahû Teâlâ’nın büyük bir lütuf gösterisi ile kullarını cihada ve ibadete daveti ve teklifi vardır. Bunun hakikati şudur ki, Allah insanlara can ve mal vermiş ve onlarda muvakkat bir tasarruf ve faydalanmaya da izin vermiştir. Böylece kullar kendi şahıslarında ve mallarında geçici bir hürriyet ve mülkiyet hakkı ile yine muvakkat bir tasarruf ve faydalanmaya maliktirler. Fakat kullar bunları sırf kendileri ve kendi rıza ve ihtiyarları adına sarf edecek olurlarsa, Allah’ın ihsanı olan nimetleri, kendileri gibi fani olan maksatlar uğruna tüketmiş olacaklar ve ondan hiç bir kâr ve menfaat elde edemeyecekler. Ecelleri geldiğinde her şeyden mahrum olarak büsbütün hüsran azabı ile karşı karşıya kalacaklardır. Hâlbuki Allah’ın ihsanı olan can ve malı, kendileri için ve kendi mülkleri olarak değil de, hürriyetlerini ve tasarruf haklarını çok iyi kullanarak gönül rızasıyla Allah’a teslim ve Allah için ve Allah’ın emrine, Allah’ın yoluna sarf ederlerse Allah onları heder etmeyecek ve kendilerini cennet ile sevaplandırarak ebedi nimetlere erdirecektir. Yani fani olan lezzetlerin Allah için feda edilmesine karşılık ebedi olan hayır ve menfaatler elde edilecek. Fânî hayat yerine bâkî hayat kâim olacaktır. Bir mü’min Allah yolunda savaşa katılır, can verir ve o yolda malını infak ederse, bu yaptığı iş boşa gitmeyecek, âhirette ona karşılık Allah’dan cennet alacak ve başkalarının sıkıntısından uzak olarak sırf nimetlerle dolu olan ebedi mutluluk içinde yaşayacaktır. İşte böyle düzenlenmiş olan bu dünya ile âhiret, bu fânî ile o ebedi ve bâkî aynı anda bir yerde bir araya gelemeyeceğinden, bu fânî hayatı o bâkî hayatla değiştirme işini Allah, kulunun ihtiyarına terk etmiştir. Bu işlem, bu yer değiştirme kulun seçim ve rızası ile Allah’ın kabulüne bağlı bulunduğundan bu ilâhî muamele sanki bir değişme, bir alış-veriş imiş gibi temsilî bir üslup ile ifade buyurulmuştur. Yoksa gerçekte kulun malı da, canı da, ona karşılık olarak verilen cennet de hepsi Allah’ın mülküdür. Aslında Allahû Teâlâ, kendi mülkünü, yine kendi mülkü ile değiştirecektir. Ancak bu değiştirme işlemi, cebri olmayıp yine de kulun rıza ve ihtiyarına bağlanmış olduğundan Allahû Teâlâ bu sözleşmenin şerefini kullarına bağışlamıştır. Sanki zengin bir velinin kendi velâyeti altındaki fakir bir çocuğa sermaye vererek onu ticarete teşvik etmek için dükkân açtırması ve başka müşteri aramayıp satacağı malı yalnızca kendisine satmak üzere şart koşup, her aldığına da kat kat kâr vermesi gibi bir alış-veriş şeklinde temsilî ifade kullanılmıştır. Benzersiz bir lütuf ve ihsanın hukuk diliyle ifade buyurulması demek olan bu temsilî anlatımla ayrıca hukukî muamele ve sözleşmelerin temel özelliklerini belirlemeye yönelik bir sözleşme örneği ortaya konmuştur. Ayrıca hukukî muamelelerin din ve dünya işlerinde esas olduğu gösterilmiştir. Yine burada gösterilmek istenmiştir ki; hukukî sözleşmelere dayanan alış-veriş akitleri ve bu yolla elde edilecek kâr ve kazançlar, teberru ve bağış yoluyla elde edilecek gelirlerden daha hayırlı ve daha şereflidir. Beşerin hayatının ve mutluluğun hukuki sözleşmelere riayet ve sözünde durmak gibi insanî ve ahlâkî özelliklere bağlı olduğuna da işaret vardır. Şu halde fiili, her şeyden önce bu sözleşmenin taraflarını belirleyerek işe başlıyor. Bu sözleşmenin Allah katında bir icabı ve kulun imanı da bu icabın kabulü demektir. Nitekim Hz. Hasan demiştir ki, “İşitiniz, vallahi, Allahû Teâlâ’nın her mü’mine sattığı öyle kârlı bir bey’at ve öyle ağır basan bir kefedir ki, yer yüzünde bu bey’ate katılmayan hiçbir mümin yoktur...ilh”. (7) Yani âyetin hükmü ve kapsamı, nüzul sebebi olarak bildirilen Akabe bey’atını haber vermekten ibaret değildir, bütün mü’minlere şamildir. Ca’feri Sadık Hazretlerinden de “Bedenlerinizin Cennet’ten başka fiyatı yoktur, onları ondan başkasına satmayınız” diye de nakledilmiştir. Şair Fuzûlî’nin“Cânı cânân dilemiş vermemek olmaz ey dil/ Ne nizâ eyleyelim ol ne senindir, ne benim” demesi de bu âyetin muhtevasına işarettir. 
Mü’minler bu ilâhî satın almaya karşı can ve mallarını Allah’a nasıl satacaklar, denilirse, şu cevabı veririz:’ Allah yolunda savaş yaparlar, öldürürler de, öldürülürler de. Gazi de olurlar, şehid de. Söz konusu bedel Allah üzerine haktır ve bu Tevrat’da, İncil’de ve Kur’ân’da verilen bir vaaddir. Yani bu alışverişin fiyatı olan bu dünyada peşin değil, âhirette ödenecek olan bir müeccel bedeldir. Fakat şüpheli bir vaat değil, Allah üzerine sabit olan bir borçtur, her şüpheden uzaktır. Hem Tevrat’ta, hem İncil’de, hem de Kur’ân’da sabit olmuş bir vaaddir. Hakk’ın vaadidir. Allah’dan daha ziyade ahdini tutan, sözünü yerine getiren kim vardır? Sözünden dönmek şerefli bir insana bile yakışmazken Allah Teâlâ hakkında böyle bir düşünceye kapılmak mümkün müdür? Öyleyse ey mü’minler! Yapmış olduğunuz bu alış-verişinizle istibşâr ediniz, birbirinizi müjdeleyip birlikte sevininiz, bayram ediniz. İşte o, yani bu alış-verişinize fiyat olmak üzere size verilmesi, şahıslarınıza tahsis olunması kesin bir Hakk vaadi olan Cennet, büyük ve muhteşem kurtuluşun kendisidir. İşte o büyük kurtuluş, ondan daha büyüğü düşünülemeyen o ebedi felah ve necat işte budur.’(8)
İnsanlar arasındaki alış-veriş ile Allah ve kulları arasındaki alış-veriş’in bir farkı vardır. İnsanlar arasındaki alış-verişin esas şekli, kendi ellerinden çıkardıkları şeye karşılık ya kendileri için daha faydalı olan şeyler yahut fayda itibarıyla ellerinden çıkardıkları şeye denk olan şeyleri almaktır. Allahû Teâla, kullarından canlarını ve mallarını kendi itaati uğrunda feda etmelerini, rızası yolunda bunları terketmelerini istemek ve karşılığında da bunu yerine getirdikleri takdirde onlara cenneti vermek suretiyle satın almıştır. Bu ise, kullar tarafından verilenlerle kıyas edilemeyecek, boy ölçüşemeyecek kadar büyük bir bedeldir. Şânı yüce Allah bu buyruğu onların alış-veriş işlemelerinde örflerinden bildikleri bir mecâzî üslûpla dile getirmektedir. Kula düşen canını ve malını teslim etmektir. Buna karşılık Allah da onlara mükâfât verecek, nimetlere nâil kılacaktır. İşte Allahû Teâla buna “satın alma” adını vermiştir. Hz. Hasan (r.a.) rivâyetle dedi ki: Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki, her iyiliğin üstünde bir iyilik vardır. Tâ ki, kul kanını feda edinceye kadar. Artık bunu da yaptı mı, bunun ötesinde bir iyilik olmaz.”(9)
Bu âyet-i kerime, mü’min insanın tek dünyalı olmadığını iki dünyalı olduğunu ortaya koymaktadır. İslâm âhireti olmayan bir dünya dini değildir. Aksine İslâm, âhiret merkezli bir dünya dinidir. Tek dünyalı, ikiyüzlü münafıklara da bu âyette bir gönderme vardır. Bir gaye uğruna ölmenin, gayesiz yaşamaktan, tek dünyalı yaşamaktan, ikiyüzlü olmaktan daha hayırlı olduğunu beyan ediyor. Allah yolunda savaşan, öldüren, öldürülen, Allah’ın va’dine iman edendir. Allah’ın va’dinden şüphe edilmez.
Asr-ı Saadette cihad denilince cennet, cennet denilince de cihad sahâbelerin aklına geliyordu. Sahâbenin nezdinde, inanç lügatinde cihad, cennete giden yoldu. Sahâbeler, Allah yolunda sıvışanlar değil, savaşanlar idi. Dolayısıyla Allah’ın yolu; sıvışanların değil, Allah’ın rızası için Allah’ın emrine uygun şekilde Allah ve Peygamber düşmanlarıyla savaşanların yoludur.
____________________
(1) Tevbe Sûresi/ 111
(2) Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl (Allame Kadî Beyzavî) C:1, Sh: 522, İst/ 1285
(3) Mektubat (Said Nursî) Sh: 472
(4) Esbabu Nüzûli’l Kur’ân (el- Vahidî) Sh: 266; ed- Durru’l Mensur (İmam-ı Suyutî) C: 4, Sh: 294
(5) el- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 8, Sh: 267, Mısır/ 1967
(6) Hilyetü’l Evliya/Ebu Nuaym, 1-2: 305
(7) el- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 8, Sh: 267, Mısır/ 1967; Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C:4,Sh: 2624, İst/ 1971
(8) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 4, Sh: 2621-2624, İst/ 1971
(9) el- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) C: 8, Sh: 267, Mısır/ 1967
 




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle