TEFSİR

“Tafakkuhu’d- Din” Allah’ın Emridir (2)
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Dinin doğru anlaşılması için yapılacak ilk iş kuşkusuz din ilimlerine gereken emeğin verilmesidir. İhyau ulumi’d-din (dini ilimlerin ihyası), Tafak-kuhu’d din’in vazgeçilmez rükünlerindendir. Dinin fıkhı, din ilimlerinin ihyası ile kâimdir. Allah’ın (cc) razı olduğu din; sahih iman ve ilim ile yaşanır. İmanın ve ilmin olmadığı yerde din yaşanmaz. Dersimizin konusu olan âyet-i kerime, bize bu hakikati hatırlatmaktadır. Âyetin gramer açısından farklı anlamalara imkân veren bir söz dizimine sahip olması sebebiyle değişik yorumlar yapılmış olmakla beraber, İslâm âlimleri genellikle bu âyette ilmin önemine değinildiğini kabul edegelmişlerdir. Rabbimiz kendi yolunda kendi rızası için cihad etmemizi bizden istediği gibi, “Tafakkuhu’d-din”i de bizden istemektedir. Bu âyette gündeme gelen fıkıh, tamamen ilm-i dindir. Allah’ın dininin kendisiyle bilindiği ve yaşandığı bir kılavuzdur.

“Tafakkuhu’d- Din” Allah’ın Emridir (2)
GEÇEN SAYIDAN DEVAM...
 
 ALLAH’ın dinine iman edenlerin onu anlamaya zaman ayırmaları, imanlarının bir gereğidir. Tafakkuhu’d-din, mü’minlerden istenmektedir. Mü’minlerin tamamının toplu olarak savaşa katılmaları gerekmez. Her bir gruptan, kabileden, şehirden, köyden, kasabadan bir grup geri kalsın. Niye kalacaklar bunlar? Dini öğrenmek, dinde derinleşmek için. Ümmetin eğitim, öğretim faaliyetlerini yürütmek için. Savaşa gidenler geri döndüklerinde onları bu bilgilerle bilgilendirmek, onları uyarmak için. Anlaşılan budur. Yâni bir bölüm kendilerini ilme adayıp savaşa gitmeyecek. Âyetlerin, hadislerin inceliğine vakıf olacaklar ve toplumlarını bununla uyaracaklar. Savaşa gidenlerin savaş sebebiyle mahrum kaldıkları ilmi onlara ulaştırsınlar. Çünkü savaş için, barış için, her şey için ilim şarttır. İlimsiz hiç bir şey yapılamaz. Veya bunun bir başka anlamı da şöyle olacaktır: İslâm’ın hızla yayıldığı dönemlerde ülkeler fethedildi ve hızla toplumlar İslâm’a girdiler. Tabii toplu olarak böyle müslüman olan insanlardan pek çoğu girdikleri bu yeni dini tanımıyorlardı. Bunlar Medine’ye geliyorlar ve İslâm’ı öğrenmeye çalışıyorlardı. Rabbimiz de buyurdu ki, insanlardan bir kısmı Medine’de kalıp böyle dini tanımak isteyenlere dini öğretsinler buyuruyor. Yâni ey Müslümanlar nasıl kâfirlerle savaşmak zorundaysanız aynı şekilde cehaletle de savaşmak zorundasınız. İslâm’ın önündeki en büyük engel cehalettir. Dün de bugün de İslâm’a düşman olanların düşmanlık sebebi cehalettir, bilgisizliktir. Cehaleti yenmek ülkeleri fethetmekten çok daha zordur. Müslüman olup da bu işin ilmine vakıf olamayan nice toplumlar nice cahili anlayışlarını Allah’ın dinine sokup bid’at ve hurafeler peşinde bir hayat yaşamışlardır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. İşte önemine binaen Müslümanlardan bir grup da bu işi üzerine alacaktır. Âlimsiz, fukahasız bir İslâm toplumu düşünülemez. Fakihlerin yönlendirmediği, yönetmediği bir toplumu, şarlatanlar yönlendirir ve yönetir. 
Şehid Seyyid Kutup (rh.a.) bu âyetin tefsirinde der ki: “Bu ayetin tefsirine, dinin özünü kavrayacak ve geri döndüğünde toplumunu uyaracak grubun kimliğine ilişkin birçok rivayet vardır. Bize göre âyeti şu şekilde yorumlamak en doğrusudur: Mü’minler hep birlikte seferberliğe katılacak değildirler. Her topluluktan birer grup katılacaktır. Ama sefere çıkanlarla, geride kalanlar, bu işi dönüşümlü yapacaklardır. Savaşa çıkan grup, seferberlik, yolculuk, cihad ve bu inanç uyarınca harekete geçme sayesinde dinin özünü kavrayacak, döndüğü zaman da, cihad ve hareket esnasında bu dinin özüne ilişkin gördüğü ve kavradığı gerçeklerle kavminden geride kalanları uyaracak, onlara bu gerçekleri anlatacaktır.
Bizi bu sonuca götüren etken -bu görüş temelde, İbn-i Abbas’ın te’viline, Hasan Basri’nin tefsirine, İbn-i Cerir’in tercihine ve İbn-i Kesir’in görüşüne dayanmaktadır- bu dinin harekete dönük bir hayat sistemi oluşudur. Bu dinin özünü, onunla birlikte hareket etmeyenler kavrayamaz. Dolayısıyla bu din uğruna cihad edenler, insanlar arasında bu dinin özünü en iyi şekilde kavrama imkânına sahip kimselerdir. Çünkü bu dinle birlikte, hareket esnasında dinin sırları ve derin anlamları ortaya çıkar. Olağanüstü olayları ve pratik uygulamaları gözleriyle görürler. Geride kalanlara gelince, bunlar harekete katılanlara başvurmak zorundadırlar. Çünkü savaşa çıkanların gördükleri gerçekleri görmemişlerdir. Onların kavradığı gibi kavrayamamışlardır dinin özünü. Bu dinle birlikte harekete geçenlerin farkına vardıkları sırları görememişlerdir. Özellikle sefere çıkanlar arasında Allah’ın Peygamberi -salât ve selâm üzerine olsun- bulunuyorsa… Genel olarak savaşa çıkma, dini anlamanın ve dinin özünü kavramanın en uygun yoludur.
Bu görüş, ilk başta akla gelen seferden, cihaddan ve hareketten geri kalanların dinin özünü kavramak üzere ayrıldıkları düşüncesine ters gelebilir. Ama savaştan geri kalanların, dinin özünü kavramak üzere ayrıldıkları düşüncesi dayanaksız bir kuruntudur. Bu dinin tabiatına terstir. Bu dinin dayanağı harekettir. Bu yüzden, onunla birlikte hareket eden insanların pratik hayatına onu egemen kılmak için cihad eden, yaşamaya dönük hareket aracılığı ile cahiliyeye karşı üstünlük sağlayandan başkası bu dinin özünü kavrayamaz.
Deneyimler kanıtlamıştır ki, bu dinle birlikte harekete geçmeyenler, bu dini harekete dönük bir sistem olarak yaşamayanlar, uzun süre kitaplar arasında donuk incelemeler ve araştırmalarla uğraşsalar bile, dinin özüne ilişkin olarak hiçbir şey kavrayamazlar. Gerçekleri gün yüzüne çıkaran aydınlık, bu dini insanların hayatına egemen kılmak için hareket eden, cihad hareketine katılan kimselere görünebilir. Kitapların sayfaları arasında boğularak incelemeye girişenlere değil.
Bu dinin fıkhı, ancak hareket yurdunda ortaya çıkabilir, gelişebilir. Dinin özü, harekete dönük bir hayat biçimi olarak yaşaması gerekirken, yerinde oturan bir fıkıhçıdan alınamaz, öğrenilemez. Günümüzde İslâm fıkhını, “yenilemek” ya da -Haçlı oryantalistlerin dediği gibi- “geliştirmek” amacıyla fıkhi hükümler çıkarmak için kitapların, sayfaların arasında incelemeye dalanlar… Evet, insanları kula kulluktan kurtarmaktan ve sadece Allah’ın şeriatını egemen kılmak ve tağutların yasalarını hayattan uzaklaştırmak suretiyle, insanları Allah’a kul yapmayı hedefleyen hareketten çok uzak olan bu adamlar, bu dinin tabiatını kavrayamazlar. Bu yüzden, dinin fıkhını düzenlemeleri ve fıkhi kurallar koymaları doğru değildir.
İslâm fıkhı, İslâmi hareketin ürünüdür: Önce din ortaya çıkmış, sonra fıkıh… Bunun tersi kesinlikle doğru değildir. Önce tek başına Allah’a boyun eğme olayı gerçekleşmiştir… Önce sadece Allah’a itaat edilmesi gerektiğini kabul eden, cahiliye yasalarını, gelenek ve göreneklerini bir kenara bırakan, insan aklının ürünü yasaların hayatın herhangi bir yönüne egemen olmasına imkân vermeyen bir toplum oluşmuştur. Sonra bu toplum, şeriatın özünden kaynaklanan ayrıntılara ilişkin hükümlerin yanında, şeriatın genel ilkeleri doğrultusunda pratik olarak yaşamaya başlamıştır. Bu toplum, Allah’ın tek ve ortaksız egemenliğinin öngördüğü şekilde, sadece O’nun şeriatını hayata geçirmek, yani O’nun dininin egemenliğini gerçekleştirmek için pratik hayatını sürdürürken, pratik hayatında yenilenen durumların etkisiyle ortaya çıkan ayrıntıya ilişkin sorunlarla da karşılaşmıştır. İşte sadece bundan dolayı fıkhi hükümler çıkarmaya çalışmıştır. İslâm fıkhının gelişmesi bu noktadan başlamıştır. İşte bu fıkhı ortaya çıkaran etken, bu dinle birlikte hareket etme olayıdır. Gelişmeyi sağlayan bu harekettir. Bu fıkıh, hiçbir zaman pratik hayatın sıcaklığından uzak bir şekilde donuk sayfalar arasından çıkarılan bir fıkıh olmamıştır. Bu yüzden, dinin özünü kavramış fıkıhçıların oluşturdukları fıkıh; onların bu dinle birlikte hareket etmelerinin ve bu dini yaşayan ve onun uğruna cihad eden, pratik hayatın hareketi ile ortaya çıkarak, fıkhı uygulayan canlı Müslüman toplumun pratik hayatı ile içiçe oluşlarının ürünüdür.
Peki bugün durum nasıldır?.. Allah’ın tek ve ortaksız egemenliğini ilan eden herhangi bir kulun egemenliğini fiilen reddeden, Allah’ın şeriatını yasa edinen ve bu yetkili kaynaktan gelmeyen tüm yetkisiz yasaları pratik olarak reddeden o Müslüman toplum nerede?..
Hiç kimse bu toplumun şu anda var olduğunu iddia edemez. Bunun için İslâm’ı bilen, daha baştan bu fıkhın hayatına yön veren tek yasa olması gerektiğini kabul etmeyen toplumların içinde yaşarken, İslâm fıkhını geliştirmeye ya da “yenilemeye” veya “çağdaşlaştırmaya” yeltenemez. Ciddi bir Müslüman öncelikle, sadece Allah’a itaat edilmesini, O’nun dininin egemen olmasını sağlamaya çalışır. Hâkimiyet Allah’a itaat edilmesini sağlamak için yasama ve kanun koymanın sırf O’nun şeriatından kaynaklanmasını gerçekleştirmeye çalışır.
Bazı kimselerin İslâm fıkhını uygulayan, hayatlarını bu fıkha dayandırmayan bir toplumda, İslâm fıkhının gelişmesinin ya da “yenilenmesi” yahut “çağdaşlaşması” ile uğraşmaları bu dinin ciddiyetine yakışmayan boş ve komik bir çabadır. Aynı şekilde bir insanın yerinde oturup soğuk kitap ve sayfalar arasında kaybolup, donuk fıkhi kalıplardan fıkhi kurallar edinmek suretiyle dinin özünü kavrayacağı düşüncesinde olması da, bu dinin tabiatını bilmemesinin yüz kızartıcı ifadesidir. Çünkü İslâm, yoluna devam eden hayatın akışına egemen olmadıkça ve realite dünyasında bu din ile birlikte hareket edilmedikçe, şeriattan fıkhi kurallar çıkarmak mümkün olmayacaktır.
İslâm toplumunu doğuran etken, Allah’ın dinini din edinme ve sadece O’nun dinini hükümran kılma olayıdır. İslâm toplumu da, “İslâm fıkhını” oluşturmuştur. Bu sıralama kaçınılmazdır. Sadece Allah’a itaat etmenin, O’nun dinini hükümran kılmanın ortaya çıkardığı ve sırf Allah’ın şeriatını uygulamaya kararlı bir Müslüman toplumun varlığı kaçınılmazdır. Bundan sonra -ama kesinlikle önce değil- kendisini ortaya çıkaran toplumun boyuna göre, ayrıntılı bir İslâm fıkhı oluşur. Ama kesinlikle önceden hazırlanmış bir “giysi” olarak değil. Çünkü her fıkhi hüküm -tabiatı itibariyle- genel şeriatın, belli bir oranda, belli bir kalıpta ve belli koşullarda pratik durumlara uygulanışının kurallaşmış ifadesidir. Bu durumları İslâm çerçevesinde -uzağında değil- ortaya çıkaran oranını, şeklini ve koşullarını belirleyen hayatın akışıdır. Bunun için derhal bu durumların “boyuna” uygun, “ayrıntılı” hüküm belirlenir. Kitapların sayfaları arasındaki kalıplaşmış hükümlere gelince, bunlar, pratik olarak İslâm şeriatının egemenliği esasına dayalı olarak süren İslâmi hayatın var olduğu dönemlerde ortaya çıkan belli durumlar için belirlenmiş, ayrıntılı biçimde konulmuş kurallardır. Ortaya çıktıkları dönemde donuk ve “kalıplaşmış” kurallar değildiler. O zaman canlı ve hayat dolu kurallardı bunlar. Bizim de karşımıza çıkan yeni durumlar için ayrıntılı kurallar belirlememiz gerekir, ama bundan önce, toplumsal yasalarına Allah’dan başkasına boyun eğmeyen, yasamaya ilişkin hükümleri sırf O’nun şeriatından edinen Müslüman bir toplumun varlığı şarttır…” (32) Şehid Seyyid Kutup (rh.a.) bu âyetin gölgesinde özetle diyor ki; İslâm dini hareket meydanında hareket ehli olanlar tarafından ancak anlaşılır ve yaşanır. Bunun da yolu fıkıh ilmini cihad ibâdetiyle birlikte ihya etmektir. Allah yolunda olmak, insanları Allah’a davet etmek, iki ayaklı dua olmaktır. Fıkıh ilmi, bir hareket ve bereket ilmidir. Hareket ehli olmayan, küfür cephesine karşı hareket meydanında bulunmayanlar, Allah’ın dininden bir şey anlayamazlar. Şeriat mahkemeleri kurulmadan ve şer’i kadılar göreve başlamadan içtihad etmeye kalkışmak, hevâ ve hevesi tatmin etmekten başka bir anlam ifade etmez.
Bu âyetin tefsirinde M. Hamdi Yazır (rh.a.) der ki: “Medinelilerle civardaki bedevilerin savaştan kalmaları caiz olmamakla beraber gerek gaza ve gerek ilim öğrenmek için yeryüzündeki bütün mü’minlerin hepsinin birden koşup harekete geçmesi doğru değildir. Hepsinin birden savaştan kalmaları doğru olmadığı gibi, hepsinin birden seferber olmaları da doğru olmaz. O halde onların herbir oymağından, bir şehir halkı veya büyük bir kabile gibi herbir topluluktan bir taife, yani bir kısım, bir grup, bir cemaat kalıp dinde tefakkuh etmeliler, külfet ve zahmete katlanıp dinin inceliklerini iyice ve derinlemesine öğrenmeliler ve nefir olup savaşa katılanları dönüp geldikleri vakit, belki hazer ederler diye uyarmalılar. Yani halka üstünlük taslamak ve tahakküm etmek veya daha başka dünya çıkarları elde etmek gibi maksatlar uğruna değil, sırf kendi halkını, özellikle savaşa katılıp da din eğitim ve öğretiminden uzak kalmış olan din kardeşlerini inzar ve irşad maksadı ile fıkıh ve din ilimleri öğrensinler, kalanlar da bu iş için, yani eğitim ve öğretim için seferber olup toplansınlar. Şu halde dinde tafakkuh, yani derinliğine bilgi edinme işi de bir farz-ı kifâyedir. Ve Allah yolunda cihaddan sayılmaktadır. Bu mânâya göre, din ilimlerinin tahsili için de bir seferberlik söz konusudur. Burada zamirleri nefir olan taifeye racidir.
Fakat âyette diğer bir mânâ daha rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Mü’minler cihaddan tehallüf edenler (katılmayıp evlerinde oturanlar) aleyhinde nazil olan ilâhî açıklamaları işitince bu sefer de hepsi cihad için seferberliğe koşmaya başlamışlar, bunun üzerine her oymaktan bir kısmının cihada gitmesi bir kısmının da kalıp din ilimleri tahsil etmesi, bilgilerini derinleştirmesi ve kavmini uyarıp bilinçlendirmesi emrolunmuş. Ve böylece ilim belgelerle cihad, savaş da kılıçla cihad olmuştur. Her ikisinin de asıl gayesi, Allah’ın peygamber ve vahiy göndermesinin maksadı aslisi olan cihad-ı ekberi kazanmak olduğu böylece anlatılmıştır. İşte bundan dolayıdır ki “Dinde tafakkuhta bulunsunlar/derinleşsinler ve inzarda, uyarıda bulunsunlar.” zamirleri savaşa katılanlara değil, katılmayıp kalanlara raci olmuş demektir.” (33) Savaşa katılanları da, katılmayanları da din adına inzar etmek, uyarma görevi, velâyeti fukahaya aittir. Fıkıhtan ve fukahadan müstağni Müslüman olmaz.
Fıkıh, Allah’ın âyetlerini, Peygamberin hadislerini/sünnetlerini ete kemiğe büründürme, hayata dönüştürme ilmidir. Tafakkuhu’d-din olmasaydı, Kur’ân’ın âyetleri, Peygamberin hadisleri metruk kalırlardı. Din, kitap ve sünnetten meydana gelmiştir. Tafakkuhu’d-din denildiği zaman akla “Fıkhu’l Kur’ân”, “Fıkhu’l Hadis” gelir. Kur’ân fıkhedilmeden, hadis/sünnet fıkhedilmeden tafakkuhu’d-din gerçekleşmez. Sahâbe, Tabiin, Tebe-i Tabiin, müctehid imamlar Kur’ân’ı ve sünneti hakkıyla fıkhettiler. Günümüzde bu durumu görmezden gelerek fıkıh tabirini istismar eden Seyyid Sabık gibi “Fıkhu’s Sünne” adı altında kitaplar yazarak sanki müctehidlerin ortaya koydukları İslâm fıkhının kitap ve sünnet fıkhından farklı bir şey olduğunun hissini, şüphesini uyandırmaya çalışan sapıklar vardır. Ancak bunların varlıkları bizi “Fıkhu’d dini” yani “Fıkhu’l Kur’ân”ı ve “Fıkhu’l Hadisi” inkâra götürmemelidir. Namazı sırf beden eğitimi olduğu için kıldığını iddia eden bir kimsenin yüzünden namazı reddedemediğimiz gibi,  “Fıkhu’l Kur’ân”ı ve “Fıkhu’l Hadis” de inkâr edemeyiz. “Fıkhu’l Kur’ân” denildiği zaman; Hz. Peygamber (sav) Kur’ân’ı nasıl beyan ve tatbik etmiş, sahâbeleri nasıl anlamışlar ve yaşamışlar, müctehid imamlar Kur’ân’dan nasıl hüküm istinbat etmişler ve hangi hükümleri istinbat etmişler akla gelir. Aksi halde herkes kendi görüşünü fıkıh diye takdim ederse anarşiden geçilmez. Bir yanlışı gündeme getirmek için bin doğruyu sürgüne göndermenin anlamı yoktur.
Rasûlüllah (sav) buyuruyor: “Kur’ân’ın tamamını üç günden daha az bir zamanda okuyan onu fıkhedemez.“(34) 
Ebu’d Derd (r.â.)  rivayet ediyor: “Kur’ân’ın birçok cihetlerinin farkına varmadan tam olarak fakih olamazsın.”(35) 
Hz. Ömer (r.â.) , Ebu Musa’ya bir mektup yazıp şöyle dedi: “Sonrasına gelince ise, sünnet ve i’râb konusunda fıkıh sahibi olun.”(36) 
“Fıkıh, fehm-ü dindir. Dinin fehmedilmesi, Allah’ın emridir. Bu öyle dakik bir meslektir ki kolayca tahsil edilemez. Bundan ötürüdür ki; fıkıh, ilimlerin en efdalı kabul edilmiştir.”(37) 
Dinde fıkıh, dinin maksadını idrak etmektir.(38) Dinin maksadını bilmeyen fakih sayılmaz. Dinde fukahanın velâyeti esastır. Bu âyetin tefsirinde Şemsul Eimme İmam-ı Serahsi (rh.a.) şöyle der:  “Muhakkak ki Allahû  Teâla, inzarın ve davetin velâyetini fukaha için kılmıştır.” (39) 
Hz. Ali: “Size gerçek fakihin kim olduğunu söyleyeyim mi? İnsanları Allah’ın rahmetinden ümit kestirmeyen, O’nun azabından da emin kılmayan ve Allaha isyan olan konularda onlara ruhsat aramayandır.”(40) “Fıkhı olmadan ticaret yapan faize yuvarlanır.” (41) Hz. Ömer: “Birilerine baş olmazdan önce tefakkuh edin.”(42) “Kimi kavmi, fıkhı olduğu için başa geçirirse kendisi için de onlar için de hayat olur. Kimi de fıkhı yokken başa geçirirlerse, kendisi için de onlar için de helak sebebi olur.”(43) Abdurrahman, İbn Abbas için; “O, Allah’ın kitabını okuyan ve O’nun dininde fakîh olan birisi derdi.”(44) Darimî’de fakihlerin ihtilafı bahsinde şu bilgiler vardır: “Onlar yatsıdan sonra otururlarsa fıkıh için otururlardı.(45) Yatsıdan sonra fıkıh için oturmakta bir beis yoktur.(46) Onlar geceleri oturur ve fıkıh müzakere ederlerdi.(47) Bilindiği gibi, bir gerek olmadan yatsı namazından sonra oturmak (semer, müsamere) mekruhtur. Bu özelliği İslâm ailesinin belirleyici vasıflarından saymak mümkündür. Abdullah b. Mesûd birisine şöyle demişti: “Sen öyle bir zamandasın ki, fakihleri çok, kurraları azdır. Kurân’ın harfleri zayi edilse de hududu gözetilir. Dilenenler az, verenler çoktur. Namazı uzun, hutbeyi kısa tutarlar. Görevleri arzularından önce gelir. İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, fakihler az, kurralar çok olacak. Kurân’ın harfleri korunacak ama hududuna riayet edilmeyecek. Dilenenler çok, verenler az olacak. Hutbeyi uzun, namazı kısa tutacaklar. Arzuları, görevlerinden önce gelecek.”(48) “Kişinin bilmediği bir hususta, bilmiyorum, Allah bilir, demesi fıkhındandır.”(49) 
Cihad ilimsiz, ilim de cihadsız olmaz. Cihad ve ilim ayrılmazlığı dinde esastır. Câhil-cühelâdan mücahid olmaz. Bu âyet-i kerime aynı zamanda cihad ilmihalinden haber vermektedir. Kuvvet olmadan ümmet doğrulmaz, işlerinin önü açılmaz. Mazlumların hukuku kuvvetle korunur. Ancak cehaletle birlikte kılıcı ele geçirmiş kişi, hayvanlara rastlayan/saldıran aç kalmış aslana benzer. Kuvvetsiz kalan ilim himayesizdir. İnsanların din, akıl, can, mal ve nesil emniyetlerini sağlamak İslâm şeriatinin maksadlarındandır. Bundan ötürüdür ki Allah yolunda Allah için cihad etmek ile ilim tahsil etmek, farz-ı kifâye kabul edilmiştir. Bunlar ihya edildiğinde bütün toplumdan günah sâkıt olur. Ama bunlardan her hangi birisi ihya edilmediği zaman toplumun tümü günahkâr olur. İnsanların fıtratları, meyilleri, kabiliyetleri müsavi değildir. Müslümanlar cihad etmede, ilim tahsil etmede birbirlerini geçerler. Şayet cihad veya ilim herkesin üzerinde vacip olsaydı o zaman hayat zorlaşır, ziraat, sanat ve ticaret gibi maslahatlar tatil olunurdu. Bundan ötürüdür ki; şeriat farzların bir kısmını farz-ı ayn, bazılarını farz-ı kifaye diye taksim etmiştir. İlim tahsil etmeye gücü olmayan da cihad eder. Cihad etmeye gücü yetmeyen de ilim tahsil ederek Şeriatullah üzerinde tefakkuhta bulunur.(50)
“Dinde tefakkuh etme”, fıkıh kelimesinin Kur’an-ı Kerim’deki en özel kullanımıdır. Tefe’ul kalıbı bir şeyin zorluk ve külfetle yapılmasını anlatır. Demek ki, ‘dinde tefakkuh’, yani fakîh olma kolay bir iş değildir. Bu ayetin Tebük Seferi sırasında geldiğini ve bir bölük insanın da ‘dinde tefakkuh için çıkmasını’ söylediğini hesaba kattığımızda bu işin cihada denk, hatta belki ondan daha önemli ve zor bir iş olduğu anlaşılır. Hz. Peygamber’in İbn Abbas için yaptığı, “Allah’ım, onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret” duasının bereketiyle o teknik anlamda fıkıhçı değil, ‘tercümanü’l-Kur’an’, yani Kur’an-ı Kerim’i en iyi anlayanlardan birisi olmuştu. Modern dönemle birlikte zihniyet, siyâset ve teknoloji alanlarında Müslümanların karşı karşıya kaldıkları meydan okuma ve bunun sonucu olarak hâsıl olan kargaşa, fıkıh alanına da yansımıştır. Müslüman toplumlar adına karar verme mevkiinde olan ilim adamları/aydınlar ve siyasîler çoğunluk itibarıyla kendilerini farklı bir varlık tasavvuru içerisinde konumlandırmış ve o çerçeve içerisinde fikrî ve siyâsî faaliyette bulunmaya çalışmışlardır. Bu, İslâm âleminde tam anlamıyla yeni bir fetret döneminin başlamasına yol açmıştır ve bu dönem halen devam etmektedir. Bu dönem Müslümanlar açısından, esas olarak zihniyet ve siyaset alanlarında istiklâlin kaybı anlamına gelmektedir. Söz konusu çifte istiklâl kaybı, en temel Şer’î hükümler ve mezhep külliyâtı da dâhil olmak üzere fıkıh mirâsının meşruiyeti, fıkhî hükümlerin uygulanması, fıkıh eğitimi ve fıkıhla ilgili nazarî inceleme gibi çeşitli açılardan problemlere yol açmıştır. İslâm ümmetinin fıkıhsız kalması, hareketsiz ve bereketsiz kalmasıdır. İslâm fıkhını mahkûm eden sosyal ve siyasal rejimler, insanların ifsadını ve fesadını çoğaltmaktan başka bir şeye yaramazlar. İslâm ümmetinin yeniden ayağa kalkması için İslâm fıkhının eğitimi ve cihâd ibâdetinin ihyası şarttır. 
Dinin fıkhedilmesi, kavmin inzârı için şart koşulmuştur. Âyette bunun zikredilmesi ehemmiyetine binaendir. Bunda, tafakkuhun ve tezekkürün/ilim öğrenmenin ve uyarıda bulunmanın farz-ı kifâye görevlerden olduğuna delil vardır. Ayrıca şunu gösterir: İlim öğrenmekten maksad; dini doğru yaşamak ve başkalarının da doğru yaşamalarına yardımcı olmaktır. Âyetin şöyle bir manasına da dikkat çekildi: Seferden geri kalanları şiddetle kınayan âyet nazil olunca, mü’minler toptan sefere çıkmaya koşuştular, ilimle meşguliyetten kesildiler. Bunun üzerine bu âyetle her gruptan bir taifenin cihada gitmesi, diğerlerinin de ilimle meşguliyet için geride kalması uygun görüldü. Ta ki en büyük cihad olan ilim ile meşguliyet kesintiye maruz kalmasın. Çünkü delil getirerek mücadele etmek bir asıldır, Peygamberler bunun için gönderilmişlerdir. (51) Tafakkuhu’d-din ve Allah yolunda cihâd kesintiye uğrarsa, Peygamberlerin başlattıkları Tevhidi mücadele kesintiye uğramış olur.
Fıkıh ve cihâd demek, İslâm ve hareket demektir. İslâmî hareket tabiri de buradan gelmektedir. Manasını, mahiyetini, tefsirini anlamaya çalıştığımız bu âyetten anlıyoruz ki; zemini Tevhid, gövdesi adalet, meyvesi ise meşveret (şûra) olan İslâm toplumunun ilimsiz ve cihadsız ayakta kalması mümkün değildir. İlmi ve cihadı ihmal eden, ilim ile cihad ayrılmazlığını önemsemeyen ferdler, aileler, meşrepler, mektepler, medreseler, Allah’ın dinine hizmet edemezler.
____________________
(32) Fizilali’l Kur’ân (Şehid Seyyid Kutub) C: 3, Sh: 1734-1736, Beyrut/ 1982
(33) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C: 4, Sh: 2646, İst/ 1971
(34) Sünen-i Ebu Davud, Salat: 325, Hadis: 1390; Sünen-i İbn-i Mace, Kitabü İkametüs-Sela: 178, hadis: 1347
(35) Musannef/İbn-i Ebi Şeybe, Hadis: 30789
(36) Musannef/İbn-i Ebi Şeybe, Hadis: 30534
(37) Tenvir ve Tahrir/M.Tahir İbn-i Âşûr, C: 11, 62, Tunus/ 1984
(38) Hak Dini Kur’ân Dili/M. Hamdi Yazır, C: 2, Sh:  917, İst/ 1971
(39) el- Mebsut/İmam-ı Serahsi, C:1, Sh: 2, Mısır/ 1324
(40) Sünen-i Darimî, I, 89; Küleymî, el-Kâfî I, 36
(41) Ali b. Ebu Talib, Nehcu’l-belâğa No: 447, III,259
(42) Sahih-i Buharî, İlim I,16; Darimî I, 79
(43) Sünen-i Darimî I, 79
(44) Ahmed b. Hanbel, Müsned I, 349
(45) Sünen-i Darimî, I, 149
(46) Sünen-i Darimî, I,150
(47) Agk.
(48) el-Müntekâ şerhu Muvattai Mâlik; el-İstizkâr II, 350
(49) Sahih-i Müslim, Sıfâtü’ı-Münafikîn 40
(50) Tehzîbu’t Tefsir ve Tecrîdü’t Te’vil (Abdülkadir Şeybetü’l Hamd) C: 6, Sh: 248-249, Riyad/ 1993
(51) Envâru’t-Tenzîl Ve Esrâru’t-Te’vîl (Allame Kadî Beyzavî) C:1, Sh: 525-526, İst/1285




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle