TEFSİR

Cilbâb Müslüman Kadının Kıyâfetidir
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Dinimiz İslâm kalbimize ve kalıbımıza istikamet ve istikrar getirmiştir. İslâm’a kayıtsız şartsız teslim olan ehl-i iman kendi kılık ve kıyâfetinden sorumludur.Cilbâb, mü’mine kadınların kaleleridir, kalkanlarıdır. Bu hakikat,muhkem nass ile sabittir:’ Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, (evden çıkarlarken) üstlerine vücutlarını iyice örten cilbâblarını (dış elbiselerini) giysinler. Bu, onların tanınıp eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.”Âyetteki; “Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına...” ifâdesindeki tafsilât, hicabın yalnız Rasûlüllah (sav)’in zevcelerine farz olduğunu iddia edenlerin iddialarını açıkça reddetmektedir. Çünkü âyetteki “mü’minlerin kadınlarına” ifâdesi, örtünmenin bütün mü’min kadınlara emredildiğine, onların da bu umûmi hitâba dâhil olduklarına kesin bir şekilde delalet etmektedir. 

Cilbâb Müslüman Kadının Kıyâfetidir
 
 
 
 
“EY Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, (evden çıkarlarken) üstlerine vücutlarını iyice örten cilbâblarını (dış elbiselerini) giysinler. Bu, onların tanınıp eziyet edilmemelerine en elverişli olandır.”(1)
Dinimiz İslâm kalbimize ve kalıbımıza istikamet ve istikrar getirmiştir. İslâm’a kayıtsız şartsız teslim olan ehl-i iman kendi kılık ve kıyâfetinden sorumludur. Dinimiz kalbimiz ile kalıbımızı birbirinden ayırmamıştır. Erkek ve kadın olarak her Müslüman kendi nefsine şu soruyu sorup yine kendi kendine cevap vermelidir: “Benim giydiğim bu kılık Kıyâfet Allah’ın emrettiği, razı olduğu kılık Kıyâfet mi?” Bu âyet-i kerime bizlere böyle bir iç muhasebe mesuliyetini yüklüyor.
Âyet-i Kerime, mü’mine kadınların “Cilbâb” adında bir dış Kıyâfetlerinin olduğunu haber veriyor. Rabbimiz Peygamberine bu Kıyâfeti tebliğ etmesini emrediyor. Dolayısıyla Nebevî minhâc üzere tebliğde bulunanlar, eğitim ve öğretim yapanlar mutlaka tesettürü şer’inin bir ifâdesi olan cilbâbı gündemlerinde tutmalıdırlar. Çünkü bu, örnek ve önderimiz Hz. Muhammed (sav)’den istenmiştir.
Cilbâb, mü’mine kadınların kaleleridir, kalkanlarıdır. Toplumda kimlik ve kişilik sahibi olduklarının şer’i kanıtıdır. Âyetin indiği dönemlerde Arap evlerinin içinde tuvalet yoktu. Bu ihtiyacı gidermek için hür kadınlar dışarıya çıktıklarında, o devirde devlet koruması ve otoritesi olmadığından, bazı ahlâksız serserilerin saldırısına ve cinsel tâcizine uğramaktaydılar. Sarkıntılık edenler, ‘câriye sanmıştık, diye kendilerini savunuyorlardı. Olay Peygamber Efendimize anlatılmış, ayet de bunun üzerine inmiştir. Hür müslüman kadınların câriyelerden ayırt edilebilmesi için, dış elbise (cilbâb) giymeleri önerilmektedir. Cilbâb, vücudun bütün bölümünü kaplayan geniş bir örtüdür.
Bu Âyet-i Kerime’de Allahû Teâla örtünme emrine evvela Rasûlüllah (sav)’in zevceleri ve kızları ile başlamıştır. Bu, onların diğer kadınların Önderi ve İmtisâl numunesi olduklarını göstermektedir. Diğer kadınlar onlara uyacakları için uygun olan da şer’î emirlere, hükümlere önce onların sarılmaları, aynen yerine getirmeleridir. Zira bir dâvetin etkili olabilmesi için dâvetçi, söylediklerini önce kendinde ve aile efradında tatbik etmelidir. İşte bu hususta da elbetteki Rasûlüllah (sav)’in zevceleri ve kızlarının önder ve öncü olmaları gerekir. Bunun için Allahû Teâla peygamberine kadınların örtünmesini vahye derken âyetin başında evvela kendi zevce ve kızlarını zikretmiştir. Hicâb âyeti, kadınların avret mahâllerini örtmeleri İstikrar kazandıktan sonra nazil olmuştur, öyleyse bu âyette emrolunan tesettür, daha önce farz kılınan setr-i avretten başka ve fazla bir örtünmedir. Bunun içindir ki, bütün müfessirler, tâbirleri değişik de olsa mefhumda birleşerek âyetteki “cilbâbtan maksadın kadının elbiseleri üzerine giyilen ve bütün vücudu örten bir örtü, elbise” olduğunda ittifak etmişlerdir. Bu sebeple zamanımızda kadınların çarşaf denilen bir örtü veya onun benzeri bir örtü ile örtünmeleri gerekmektedir. Âyetteki “cilbâb”tan maksat, bazı cahillerin sandıkları gibi setr-i avret değildir. Âyetteki; “Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına...” ifâdesindeki tafsilât, hicabın yalnız Rasûlüllah (sav)’in zevcelerine farz olduğunu iddia edenlerin iddialarını açıkça reddetmektedir. Çünkü âyetteki “mü’minlerin kadınlarına” ifâdesi, örtünmenin bütün mü’min kadınlara emredildiğine, onların da bu umûmi hitâba dâhil olduklarına kesin bir şekilde delalet etmektedir. Bu sarih emir karşısında nasıl olur da Müslüman kadınların örtünmesinin farz olmadığı iddia edilebilir? Âyette; “Bu, onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur” buyrulmaktadır. Burada hicabın farziyetinin hikmeti beyan edilmektedir. Şer’î hükümlerin hepsinde meşru hikmetler vardır. İşte kadınların örtünmelerindeki hikmet de hem onların namuslarının, hem de cemiyetin korunmasıdır. Müfessirlerin cumhuruna göre, âyetteki “tanınıp” kelimesinden maksat, hür kadın olduklarının anlaşılması, köle ve câriyelerden temyiz edilmeleridir. Ebu Hayyan, bu hususta cumhurun görüşünden başka bir görüşü tercih etmiştir. “Cilbâblarını idnâ etsinler” ifâdesi, bütün bedenin örtülmesini anlatır. “Üzerlerine” denmekle de yüzleri kastedilmiştir. Çünkü Cahiliyyet Döneminde kadınların açık olan yerleri yüzleri idi. Bu âyetteki örtünme emri ister hür, ister câriye olsun bütün Müslüman kadınlaradır. “Bu, onların tanınıp eza edilmemelerine daha uygundur” âyetini de, “Namus ve iffetle tanınsınlar ki, fasit kimseler onlardan bir şey beklemesinler” şeklinde tefsir etmektedir.(2)
Bazı tefsirler ise “cilbâb” kelimesini “milhafe” diye tefsir ederler ki, “milhafe” lügatta çar ve çarşaf mânasına gelir. Şimdi ulemânın bu âyetle alâkalı yaptıkları tefsirleri zikrettiğimizde, târiflere en uygun Kıyâfetin çarşaf olduğu görülecektir.
Ulemâ âyet–i kerimede “cilbâb” diye geçen, bu tesettürün nasıl olacağı hususunda birkaç görüşe ayrılmışlardır. İnşâllah şimdi bizler kenara çekilip onların görüşlerine yer verelim. Son devrin âlimlerinden Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.), bu âyeti tefsir ederken “cilbâb”ı şöyle târif etmiştir:
“Baştan aşağı örten çarşaf, ferace, çâr gibi dış elbisenin adıdır.”
“Tepeden tırnağa örten giysidir.”
“Çarşaf ve peçedir.”
Âyet–i kerimede geçen “İDN” kelimesi: Yaklaştırmak demek ise de, âyette “Alâ” harf–i cerri ile kullanılması, kapsamak sûretiyle sarkıtmak mânasını da ifâde ettiğinden, üzerinden sıkıca örtmek demek olur. “Cilbâb örtmek” tâbirinde de iki şekil vardır. Bunlardan birincisi; cilbâblarından birisiyle bütün bedenini örtmek; diğeri ise, cilbâbın bir tarafıyla başından yüzünü örtmek demek olur.
Elmalılı, âyet–i kerimede geçen “cilbâb idnâsını”, bu şekilde târif ettikten sonra şöyle devam ediyor: “Bu beyanda da iki sûret vardır. Birisi kaşlarına kadar başını örttükten sonra büküp, yüzünü de örtmek ve yalnız tek bir gözünü açık bırakmak.” Elmalılı bunu söyledikten sonra, “Bizler yetiştiğimiz zaman memleketimizde vâlidelerimizin tesettür tarzı bu idi” der. İkincisi de alnının üzerinden sıkıca sardıktan sonra, burnunun üzerinden dolayıp gözlerin ikisi de açık kalsa bile, yüzün büyük bir kısmını ve göğsü tamamen örtmüş bulunmaktır. Bu açıklamadan sonra da, “Hicri 1310’da İstanbul’a geldiğim zaman İstanbul hanımlarının bir peçe ilave edilmek ve elde açık bir şemsiye bulunmak şartıyla tesettür tarzları bu idi” demektedir.(3) Evet, Elmalılı M. Hamdi Yazır merhum “cilbâb”ı böyle târif ediyor. Yine bu konuda Konyalı Mehmet Vehbi Efendi “Hulâsâtü’l–Beyân” isimli tefsirinde: “Kadınların ziynetlerini örtmeleri için çarşafa bürünmelerinin lâzım ve vâcip olduğunu zikretmektedir.”(4) Ömer Nasuhi Bilmen Efendi de kendi tefsirinde “Cilbâb”ı çarşaf olarak tefsir etmişlerdir.
Gördüğümüz gibi son devrin âlimlerinden, herkesçe tanınan ve kabul gören üç tane tefsir âliminin “cilbâb” hakkındaki görüş ve yorumları bu şekildedir... Şimdi de diğer ulemâ bu âyeti nasıl tefsir ediyor ona bakalım:
Taberî, İbn Sîrîn’den şöyle rivâyet eder: “Abide es–Selmani’ye, “...Dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle...” âyetinin mânasını sordum. O hemen büyük bir çarşaf alarak onunla bütün vücudunu örttü. Başını da kaşlarına kadar kapattı. Yüzünü de tamamen kapattı. Yalnız sol gözünü açık bıraktı. Böylece âyeti fiili olarak tefsir etti.”(5) Taberî ve Ebû Hayyan, İbn Abbas’tan şöyle rivâyet etmişlerdir: “Kadın cilbâbını alnının üzerine indirir ve oradan sıkar. Alttan da burnunun üzerine kadar kapatır. Yalnız gözleri dışarıda kalmalıdır. Yüzünün kalan kısmı ile göğsünü tamamen kapamalıdır.”(6)
Ebu’s–Suûd Efendi; “Cibab”tan maksat, çok geniş ve uzun bir örtüdür. Kadın bununla başını örttüğü gibi yüzünü ve göğsünü de örterek ayaklarına kadar salar. Buna göre âyetin mânası, ‘Kadınlar dışarıya veya yabancı bir erkeğin karşısına çıkacakları zaman, bu örtüyle yüzlerini ve bütün vücutlarını örtsünler’ olur” demiştir.
Cevherî de “Cilbâb”ı çarşaf diye tefsir etti. Ve “Cilbâb çarşaftır” denildi.(7)
Bütün söylenenleri gözönünde bulundurduğumuzda, sonuç olarak cilbâb için şunlar söylenebilir:
Cilbâb, kadının evinden çıktığında başörtüsünün de üzerinden büründüğü bir dış elbisesi ve üstlüktür. Cilbâb’ın bütün vücudu örtmesi, genellikle en uygun model olarak görülmüştür. En azı, yakaları örtecek kadar büyük bir başörtüsü olmasıdır. Cilbâb’ın asıl fonksiyonu, kadının vücut hatlarını ve süsünü örtmek suretiyle, bakanlara iffetli ve namuslu bir kadın olduğunu hatırlatmasıdır. Cilbâb’da renk emredilmiş olmamakla beraber, siyah ya da koyu renkli olması daha makbuldür. Yurdumuzda giyilen kadın giysisi modellerinden cilbâbın târifine en uygun olanı, çarşaf ve Doğu’daki “ihrâm”dır. Atkı ve omuzlarla beraber belden yukarısını örten geniş başörtüler ve Karadeniz Bölgesinin mendilleri de bazı târiflere göre cilbâb sayılabilir. Çünkü cilbâb, atılan, sarkıtılan ve bürünülen bir giysi olarak tanımlanmış ve uygulanmıştır. Kara çarsaf iyi bir cilbâb olmakla beraber, ‘cilbâb sadece kara çarşaftır’ demek yanlıştır. Koyu renkli ve vücut hatlarını belli etmeyecek kadar geniş abaye gibi pardesüler de bele ve göğüslere kadar sarkan koyu bir başörtüsü ile birlikte “cilbâb” sayılabilir. Cilbâbin ilk uygulamalarından anlaşılan şekle göre kolsuz ve bürünülen bir elbise olduğu görülürse de böyle olması zorunda değildir. Ne örtünme âyetleri, ne de onları açıklayan hadîsler, kadınların şu ya da bu renkte cilbâb giymeleri gerektiğini söylememişlerdir. Buna göre kadın ister siyahtan, isterse beyazdan cilbâb edinir. Ancak ilk müslüman hanımlar ve özellikle de Râsûlüllah’ın dönemindeki sahabî kadınlar cilbâbın görev ve esprisini çok iyi kavradıklarından olacak ki, genellikle siyah rengi tercih etmişlerdir. Meselâ Ümmü Seleme Annemiz; “Cilbâb âyeti indiği zaman, Ensâr kadınları siyah giysilere büründüklerinden ötürü, başlarında kargalar varmış gibi çıktılar”(8) demiştir. Şairler de cilbâbı hep siyah olarak düşünmüş olacaklar ki, siyah ve koyu renkli konuları cilbâba benzetegelmişlerdir. Sonra, cilbâbın târiflerinden de anlaşılacağı gibi, cilbâbın asıl görevi kadının zinetlerini örtmesi ve dışarıda kadının çekiciliğini azaltmasıdır; bunu ise koyu renkler daha güzel yaparlar. Buna göre; farz ya da vâcip veya sünnet değildir ama cilbâbın koyu renkten olması daha güzeldir, denebilir. Bundan olacak ki, müfessirin ulemâdan Allâme Alûsî (rh.a.) şunları söyler: “Sonra bilesiniz ki, bana göre günümüzde ileri düzeyde (müreffeh) hayat süren birçok kadının, evlerinden çıkarken, üst elbise olarak giydikleri örtülerde (cilbâb olamayacakları gibi), gösterilmesi yasaklanan ziynetler türündendir. Çünkü bunlar nakışlı desenli ve göz alıcı giysilerdir. Bana göre erkeklerin, kadınlarına böylece çıkma izni vermeleri, bundan hoşlanmaları ve kadınlarının yabancı erkekler arasında bu şekilde dolaşması, gayret, yani övülen kıskanma azlığındandır. Bu, yaygın bir musibet hâlini almıştır. Böyle yaygın musibet hâline gelen şeylerden biri de, kadınların, kayınbiraderlerinden sakınmamaları, kocalarının da buna aldırmamaları, hattâ çoğu zaman da bunu bizzat kendilerinin emretmeleridir... Bütün bunlar Allah’ın Rasûlü`nün müsaade etmediği şeylerdir. Lâhavle ve-lâ kuvvete illâ billah...”(9)
Mü’mine kadınlara cilbâbsızlığı dayatmak, cinayet cümlesindendir. Tesettürü şer’iyyeye iman etmiş bir kadın için cilbabsızlığa razı olmak, iman ile kavgalı hâle gelmek demektir. Müslüman hanımlar, biz Müslümanız diyen kadınlar eğer gerçekten Rablerinin emirlerine boyun eğmek, Rablerinin istediği gibi tertemiz bir hayat yaşamak istiyorlarsa, unutmasınlar ki onların kılık ve Kıyâfetlerini Allah ve Rasûlü belirleyecektir. Yaşadıkları ortam, bulundukları şartlar ve coğrafya ne olursa olsun, hangi zaman diliminde bulunurlarsa bulunsunlar, yaşadıkları çağın ismi ne olursa olsun, insanların benimseyip kabullendikleri hayat tarzı ne olursa olsun hiçbir şey Allah’ın onlar üzerindeki haklarını düşürebilecek değildir. Mü’mine kadınların dışarı çıkarlarken cilbâb giymeleri, Allah’ın hukukuna riâyet cümlesindendir. Çünkü bu durumları, Allah’ın cilbâb emrine razı olduklarının alâmetidir.
İman edip İslâm’a teslim olan erkek ve kadınlar, hayatlarında bir tek İslâm ile mukayyed kalırlar. Her ne kadar Allah’ı tanımayan, Allah’a inanmayan, Allah’ın kitabını, Allah’ın isteklerini, Allah’ın muradını ve emirlerini tanımayan ya da bildikleri hâlde inanmayan insanlar “bizler bu dünyada özgürüz” diyorsa da, “biz bu dünyada dilediğimiz şekilde yaşama, dilediğimiz şekilde giyinme hakkına sahibiz” deseler de, “ama ben hür irademle müslümanlığı seçtim, tercihimi, seçimimi Allah ve Râsûlü’nden yana kullandım” diyen kimselerin artık hayat programları konusunda bir seçim haklarının kalmadığını Rabbimiz muhtelif âyet-i kerimelerde beyan etmiştir. Artık Müslüman olduğumuz andan itibaren, Allah ve Rasûlüne teslim ettiğimiz andan itibaren, Allah ve Rasûlünün hükmettiği hiçbir işimizde muhayyerlik hakkımız, seçim hakkımız kalmamıştır. Allah’ın bizim için seçtiğinin dışında seçim imkânımız yoktur.
İşte bu âyetiyle Rabbimiz kadınlara seçtiği hayatı, Kıyâfeti bildiriyor. Ben sizin için bunu seçtim buyuruyor. Tepeden tırnağa kadar vücutlarınızın hiçbir tarafı görülmeyecek biçimde örtünmeniz gerekmektedir. Elleriniz, yüzleriniz, bedenleriniz belli olmayacak şekilde giyinmeniz gerekmektedir. Tüm bedeninizi bir örtü içine sokup, böylece Müslümanların sizi hür ve iffetli olarak tanımaları ve eziyete uğramamanız için bu sizin hakkınızda daha hayırlıdır. “Ben Allah’ın benim adıma seçtiğini kabul etmiyorum, ben Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyet’ini kabul etmiyorum” diyenler elbette illa ki böyle bir kuralı kabul etmekle zorunlu tutulmayacaklardır. Kimse onları buna zorlamayacaktır. Tesettür, Hicâp, Cilbâb iman edenler içindir.
İman, tesettürden, hicâptan, cilbâb’tan önce gelir. Bir toplum içinde ben Müslümanım diyen, ben Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyetini kabul ediyorum diyen Müslüman kadınlar bu konuda zorlanacaklardır. Yani Müslümanım diyen insanların hayatına toplum değil, devlet değil, modacılar değil, işin sömürüsünden yana olanlar değil, toplumu sadece dünyacı yapmak isteyenler değil; sadece bizi yaratan, bizi bu dünyaya getiren Allah şekil verecektir. Biz sadece Allah’ın istediği şekilde bir hayat yaşamak zorundayız, sadece Allah’ı memnun etmek zorundayız. Bizim üzerimizde egemen olan sa-dece Rabbimizdir. Hayatımızı takvâya bina ederek yaşamak zorundayız. Üzerimize giyeceğimiz elbiselerimizi takvâya yönelik, takvâya uygun giymek, takvâya götürücü olarak giymek zorundayız. Yarışımız takvâ konusunda olmalıdır. Müslümanların imrenmeyeceği, yaşadıkları müslümanca bir hayattan aşağılık duygusu duymayacakları bir hayat yaşamak zorundayız.
Rabbimizin temel bir dinî emri olan tesettürü başka türlü anlayarak yasaklamaya çalışıyorlar. “Efendim, bu dinî bir özellik taşımıyor, bu siyasî bir özellik arz ediyor” diyorlar. Gerçekten bu, çok utandırıcı bir durumdur. Adamlar hem din adına konuşuyorlar, din adına hüküm veriyorlar, hem de dinden habersizler. Bakın işte bu sûrede, Nisâ sûresinde ve Nûr sûresinde son derece açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Kimi zavallılar da; “efendim, tesettür lâikliğe aykırıdır” filân demeye çalışıyorlar. Hâlbuki lâiklik eğer din işleriyle devlet işlerinin birbirlerine karışmaması ise, elbette devlet bir müslümanın dinî inanışını koruması, ona baskı yapmaması gerekir. Öyle değil mi? “Lâiklik dinsizlik değildir” demiyorlar mı? Öyleyse devleti Allah ile kul arasına sokup bir Müslümanın yapması gereken ibadetlerini devlet otoritesi ile engellemeye çalışmak lâikliğin ihlâlinden başka neyle izâh edilebilir? Şimdi Allah’ın emri gereği başını örten bir kızcağıza; “eğer burada okumak istiyorsan başını açmak zorundasın” demek, o Müslümanı Allah’ın emriyle başkalarının emri arasında bir tercihle karşı karşıya getirir. Böyle bir durumda Allah’a Allah’ın istediği gibi inanan, Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilen, O’nun istediği gibi bir hayat yaşamadıkça mü’min olunamayacağının bilincinde olan bir mü’min nasıl olur da Allah’ın emrini terk edip bir Rektörün veya Dekanın emrini tercih edebilir? Peygamberinin; “Allah’a isyan olan hiçbir konuda bir beşere itaat edilmez”(10) hadisini bilen hangi müslüman açabilir başını? Lâikler istedikleri kadar lâik hocalara fetvalar verdirsinler, hiçbir müslüman onların fetvalarına inanmayacaktır.
Dini kabul etmeyen bir düzenin dinin fetvalarından istifâde etmeye kalkışması kendi kendini yalanlamasıdır. Hâlbuki lâik devleti meselenin din yönü ilgilendirmemelidir. Çünkü o dinle ilgilenmeyen bir devlettir. Bıraksınlar da Müslümanlar inandıkları gibi yaşasınlar. Medine Yahudilerinin, İzmir’e çıkan Yunanlıların, Maraş’ı işgal eden Fransızların, Erzurum’u işgal eden Rumların yaptıklarını yapmak zorunda değilsiniz Müslümanlara.
Dine inanmayanların din adına fetva vermeleri çok namuslu bir şey değildir. Meselâ şu anda ABD devlet başkanı; “ben dini papadan daha iyi bilirim” dese, bütün Katolik dünyası ayağa kalkar, yer yerinden oynar. Ama bakıyoruz şu anda gazetecisinden simitçisine, dekanından profesörüne kadar herkes müftü kesildi. Herkes fetva veriyor, Diyânet hariç tabii. Onlar ne zaman konuşacaklar bilmiyorum. Efendim, bu başörtüsü dinî değil ideolojiktir. E ne olacaktı? Ben şahsen ideolojisi olmayan bir iman düşünemiyorum. Yâni eğer bir insanın bir hedefi, bir fikri, bir ideolojisi yoksa o hayvandan farksızdır. Zira insanı hayvandan ayıran özellik onun ideolojik yönüdür. Düşünün, şu anda Ankara İlâhiyat’ta okumak isteyen bir Yahudi, bir Hıristiyan, bir de Müslüman var. Kanun Yahudi’ye de, Hıristiyana da dinî ve milli Kıyâfetlerinizle okuyabilirsiniz diyor. Hıristiyan öğrenci eğer bir rahibeyse, tamamen kapanmışsa, yahudi öğrenci dini inancı gereği başında bir takkeyle gelmişse herhangi bir zorlamayla karşılaşmaz. Ama dinî inancı gereği başını örterek gelen bir Müslüman okula alınmaz.
Peki, acaba bu şartlar altında inanmış bir müslüman ne yapmalıdır? Ne yapalım, zaruret var, başımızı açmadan bu okullarda okuyamıyoruz, biz de başımızı açıverelim mi diyeceğiz? Hayır, bu şartlarda avret yerlerini açmak haramdır. Buna zaruret demiyor dinimiz. Zaruret; yasak bir şeyi yapmadığı takdirde helâki gerekli kılan şeydir. Yapmadığı zaman ölümle karşı karşıya kalacaksa kişi, o zaman zaruret var demektir. Değilse ileride İslâm’a hizmet ederiz gayesiyle bu okullarda baş açarak okumanın zaruret kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü emr-i bil’maaruf farz-ı ayın olmadığı gibi, bir müslümanın itikadı ve ibadeti için gerekli olan ilimlerin dışındaki bilgileri tahsil etmesi de farz-ı ayın değildir. Kaldı ki mutlaka bilmeleri gereken farz-ı ayın ilimleri başlarını açmadan başka yerlerden de öğrenme imkânı vardır. İslâm’a hizmet mutlaka resmî bir okulda okumayı veya resmî bir dairede çalışmayı gerektirmez. Evet, kadınların ilmi yönden yetişmeleri iyidir, ama bu bir haram işlemeyi asla tecviz etmez.
Bilindiği gibi; “mazarratı def, menfâati celpten daha evlâdır.” Bu bir fıkıh kaidesidir. Dinimizde bir haramla bir emir karşı karşıya geldiği zaman, haram emirden önceliklidir. Allah’ın Râsûlü bir hadislerinde bunu şöyle anlatır: “Ben size bir şeyi emrettiğim zaman, gücünüz yettiği kadarını yapın, bir şeyi nehyettiğim zaman da ondan kaçının.”(11) Dikkat ederseniz emirler için “gücünüz yettiği kadar” ifâdesi geçerli iken, yasaklar için kesinlik söz konusudur. Meselâ ilim öğrenin der İslâm, ne kadar? Gücünüz yettiği kadar, becerebildiğiniz kadar. Ama içki içmeyin der, ne kadar? Hiç içmeyin, bir damla bile içmeyin der.
Evet, unutmayalım ki bir farzla, bir emirle bir yasak, bir haram karşı karşıya geldiği zaman, haram emirden önceliklidir. Bir harama düşmektense farz terk edilir. Avret yerini örtecek bir şey bulamayan kişi bir nehir kenarında bile olsa istincayı terk eder. Çünkü haram emre tercih edilir. Gusletmesi gerek bir kadın, eğer erkeklerden gizlenebilecek bir ortam bulamazsa guslü terk eder. Çünkü gusül farzdır, avret yerlerini başkalarına göstermesi ise haramdır ve harama düşmektense farz olan gusül terk edilir. Öyleyse velev ki şu anda bu okullarda öğrenilecek bilgiler farz-ı ayın bilgiler olsa bile, bir harama düşürecekse o ilimler terk edilir. Kaldıki bu ilimler farz-ı ayın ilimler bile değildir.
Cilbâb ile ilgili bu âyet inzâl olunca, Allâh Rasûlü (sav) de en yakınlarından başlayarak, bu âyetlerde kastedilen örtünmenin şeklini târif ve tebliğ etmiş; kendi hanımlarını, kızlarını ve bütün müminlerin hanımlarını, Allâh’ın murâdına uygun örtünme hususunda yetiştirmiştir. Bu hususta pek çok fiilî örnek bulunmakla beraber, biz burada birkaç tanesiyle yetinmek istiyoruz: Hazret-i Âişe’nin rivâyetine göre, bir gün Hazret-i Ebû Bekir’in kızı (Hazret-i Âişe’nin kız kardeşi) Esmâ, ince bir elbise ile Allâh Rasûlü’nün huzuruna girmişti. Rasûlullâh (sav) yüzünü başka tarafa çevirdi ve şöyle buyurdu: “Ey Esmâ! Şüphesiz kadın erginlik çağına ulaşınca, onun şu ve şu yerlerinden başkasının görünmesi uygun değildir.” Hazret-i Peygamber bunu söylerken, yüzüne ve avuçlarına işaret etmişti.”(12) Temimoğulları kabilesinden birtakım kadınlar, Hazret-i Âişe’yi ziyarete gelmişlerdi. Üstlerinde ince giysiler vardı. Hazret-i Âişe, onlara ikaz mâhiyetinde şöyle dedi: “Eğer sizler müminler iseniz, bunlar inanmış hanımların giysileri değildir. Eğer mümin değilseniz o zaman durum değişir.” Yine bir gün onun huzuruna, ince başörtülü bir gelin getirilmişti. Bunun üzerine O şöyle dedi: “Nûr sûresine inanan bir kadın böyle örtünmez.”(13) Peygamberimiz (sav), ashâb-ı kirâmdan birine Mısır’da dokunmuş keten bir kumaş vermiş ve yarısından kendine gömlek diktirmesini, diğer yarısından ise hanımının giysi yapmasını istemiştir. Ancak daha sonra şöyle buyurmuştur: “Hanımına git ve söyle: Altına bir gömlek diksin. Çünkü vücut şeklinin ortaya çıkmasından korkarım.”(14) Hazret-i Peygamber (sav), Müslüman kadınların ibadetlerini îfâ ederken dikkat etmesi gereken bir hususa da dikkat çekmişlerdir:
“Allahû Teâlâ ergin kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.”(15) Yine ümmetinin iffet, hayâ ve namusunu korumaya yönelik, Allâh Rasûlü’nün şu hadîs-i şerifleri, bilhassa bugünler çok ikaz edicidir:
“Ümmetimin son dönemlerinde giyimli, fakat çıplak birtakım kadınlar olacaktır. Bunların başlarının üstü deve hörgücü gibi bulunacaktır. Ancak onlar cennete giremez, cennetin kokusunu bile alamazlar.”(16)
“Bir kadın koku sürünerek dışarı çıkar ve koku ulaşsın diye bir topluluğun yanına uğrarsa, zinaya bir adım atmış olur.”(17)
“Kadınlardan erkeklere benzeyenlerle; erkeklerden kadınlara benzeyenler bizden değildir.”(18) 
Cilbâb diye giyilen elbise dar olup, vücut hatlarını belli etmemelidir: Dar elbise giyen kadını Râsûlullah Efendimiz çıplak saymış ve cehennemlik olduğunu bildirmiştir. Yine Peygamber Efendimiz (sav) bazı “giysili çıplak” kadınlardan söz etmiş ve bunların Allah’ın lânetine ugrayacaklarını ve Cehenneme gireceklerini bildirmiştir. “Giyen çıplak” terimini İmam-ı Serahsî (rh.a.): “İnce elbiseler giydiklerinden dolayı çıplak gibi olan kadınlardır,” diye açıklamıştır.(19)
Cilbâb, İslâm toplumunda Hilâfet makamı tarafından takip edilen, hassasiyet gösterilen bir meseledir. Hz. Ömer (r.a.) Halife iken hâlka dağıttığı bir çeşit elbisenin, vücut hatlarını belli edeceği için kadınlara giydirilmemesini emretmiştir.(20) Cilbâbsızlığa, tesettürsüzlüğe İslâm toplumunda geçit yoktur.
Müslüman kadının cilbâbı, onun Allah yolundaki cihadıdır. Cilbâb’ın kâmil manada tekabül ettiği örtü çarşaftır. Çarşafsız kadın, çatısız ev gibidir. Her türlü tehlikeye açıktır. Cilbâb, mü’mine kadınlar için tesettürün yekûn ifâdesidir. Cilbâb’tan vazgeçmek, bir bütün olarak tesettürden vazgeçmek anlamına gelir. Mü’mine kadınların cilbâbı, mü’min erkeklerin cihad1 var oldukça, Müslümanların varlıkları ve farklılıkları istikamet ve istikar üzere devam edecektir.
____________________
(1) Ahzab Sûresi/ 59
(2) Tefsiru Bahru’l Muhit/ Ebû Hayyan, C: 7, Sh: 240-241, Beyrut/ 1993
(3) Hak Dini Kur’an Dili (M. Hamdi Yazır) C: 6, Sh: 337, 338
(4) Hulâsâtü’l–Beyân (Konyalı Mehmed Vehbi Efendi) C: 9, Sh: 3719
(5) Camiu’l-Beyân fi Tefsîri’l-Kur’ân (İbn-i Cerir et-Taberî) C: 22
(6) Bahru’l–Muhit (Ebû Hayyan) C: 5, Sh: 250
(7) Tacü’l–Aras”, C: 1/186
(8) Cessâs, Ahkâmü’l-Kur`ân 3/372; Ahkâmu’l Kur’ân (M.Ali Sabûnî 2/382
(9) Ruhu’l Meâni (Allame Alûsî, XVII/146
(10) Sahih-i Buhârî, âhâd 1; Sahih-i Müslim, imâre 39-40; Sünen-i Ebû Davud, cihad 87; Sünen-i Nesaî, Bey’at 34; Sünen-i İbn Mace, Cihad 40; el- Müsned, Ahmed b. Hanbel, 1, 94, 400, IV, 426, 427, 432, 436; V, 66, 67, 70, 325, 329
(11) Sahih-i Buhari, İ’tisam:2; Sahih-i Müslim, Hac: 412
(12) Sünen-i Ebu Davûd, Libâs, 31
(13) El- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) XIV/157
(14) El- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân (İmam-ı Kurtubî) XIV/156
(15) Sünen-i İbn-i Mâce, Tahâre, 132; Sünen-i Tirmizî, Salât, 160; el- Müsned/Ahmed b. Hanbel, IV/151)
(16) Sünen-i Ebu Davud Libas: 125, Cennet: 52
(17) Sünen-i Tirmizi, Edeb, 35; Nesâî, Zîne, 35
(18) Sahih-i Buhârî, Libas, 61
(19) İmam-ı Serahsî, Mebsût VNI/155
(20) Beyhakî N/234-35; İmam-ı Serahsî, Mebsût X/155




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle