TEFSİR

Müslüman Kimliğinin İbrâzı Allah’a Dâvet Edenlerin Mukaddimesidir
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Dâvâsı İslâm olan mükellefin ismi veya vasfı “şucu” veya “bucu” olması değil, sadece müslüman olmasıdır. Vazifesi insanları Allah’a (cc) en güzel yolla dâvet etmektir. Güzel sözlü kimselerden olmasının zaruri şartı ise; ‘şüphesiz ben müslümanlardanım’ ikrarının dışındaki sözlere itibar etmemesidir. Dersimizin konusu olan Âyet-i Kerime, Müslüman dâvetçilere sâlih amelleri şahid edinme mesuliyetini yüklemektedir. Âyet-i Kerime’de sadece amel denilmeyip, sâlih amel buyurulmaktadır. Usulüne uygun olmayan bir işçilik sâlih değildir; ortaya konulan eserin bozulma ve yıkılma ihtimali çok yüksektir. Dünya işlerinde böyle olduğu gibi, ibadetlerde de amelin sâlih olması büyük önem taşır. Amelin sâlih olmasının en önemli şartı, imandan sonra ihlâstır, yani o ibadetten ve o hayırdan sadece Allah rızâsının beklenmesi, başka bir gâye gözetilmemesidir.

Müslüman Kimliğinin İbrâzı Allah’a Dâvet
Edenlerin Mukaddimesidir
 
 
 
 
“ALLAH’a dâvet eden, sâlih amel işleyen ve ‘Şüphesiz ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”(1)
İslâm’da “Müslüman kimliğin” ibrâzı esastır. Müslüman ne kendi Müslümanlığından vazgeçer ve ne de Müslüman kardeşlerinden vaz geçer. Müslüman her yerde ve her zaman “şucu” veya “bucu” değil, bir tek Müslüman olduğunu haykırır. “Müslüman” ismiyle iftihar duyar. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, ırklarının, renklerinin, mezheplerinin ve meşreplerinin farklı olmalarına bakmaksızın teslimiyet arızlarını gidermiş ve kayıdsız şartsız İslâm’a teslim olmuş bütün Müslümanları sever, sayar ve sahiplenir. Bu âyet bize bunu öğretiyor.
Rabbimiz bu âyette Müslüman’ın güzel sözlü olmasını istiyor. Sözün güzelini söylemesini istiyor. Sözü dinleyip en güzeline tâbi olmasını istiyor. Sözü güzel olmayan, güzel söz söylemeyen Allah’ın davasına hizmet edemez.
Dâvâsı İslâm olanın ismi “şucu” veya “bucu” değil “Müslüman”dır. Dâveti ise Allah’adır. Şahidi ise sâlih amelleridir. Bu âyet, Müslüman dâvetçilere sâlih amelleri şahid edinme mesuliyetini yüklüyor. Âyet-i Kerime’de sadece amel denilmeyip, sâlih amel buyurulmaktadır. Usulüne uygun olmayan bir işçilik sâlih değildir; ortaya konulan eserin bozulma ve yıkılma ihtimali çok yüksektir. Dünya işlerinde böyle olduğu gibi, ibadetlerde de amelin sâlih olması büyük önem taşır. Amelin sâlih olmasının en önemli şartı, imandan sonra ihlâstır, yani o ibadetten ve o hayırdan sadece Allah rızâsının beklenmesi, başka bir gâye gözetilmemesidir. 
Allahû Teâla, Kur’ân-ı Kerim’de mü’minlere İslâm’ı kabul ettikten sonra, “Rabbim Allah” dedikten sonra bu konuda sebat göstermelerini, döneklik yapmamalarını öğütlemiştir. Dosdoğru olmalarını, sırat-ı müstakimde yürümelerini, Allah adına bir hayat yaşamalarını ve böylece hem meleklerin dostluğuna, yardımına hem de kendi hoşnutluğuna ulaşmalarını tavsiye etmiştir. Bu âyette bir kademe daha ilerde, bir derece daha yüksekte bir amel isteniyor mü’minlerden. Salih olmakla birlikte aynı zamanda muslih olmaları da isteniyor mü’minlerden. “Ben gerçekten Müslümanlardanım, ben Allah’a teslim olanlardanım,” diyerek bu imanını, bu teslimiyetini açığa vurmasını, kimliğini dışa taşımasını, taşırmasını istiyor Rabbimiz. Yani imanını dışa yansıtarak Allah kullarını kendi imanına, kendi yoluna, kendi teslimiyetine çağırmasını istiyor.
“Allah’a dâvet edenden daha güzel sözlü kim olabilir?” Yeryüzünde en güzel söz, insanları Allah yoluna dâvet eden kişinin sözüdür. Kendisi Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanan ve insanları inandığı, Allah’a imana çağıran, insanları kendisinin kulluk yaptığı Allah’a kulluğa çağıran insandan daha güzel sözlü kim vardır? Evet, dâvetlerin en güzeli, Allah adına Allah’ın izniyle, Allah’a yapılan dâvettir.
Âyetten anlıyoruz ki, Allah’a yapılan dâvet kuru bir lâftan ibaret olmamalıdır. Dâvetçinin, dâvet ettiği şeye bizzat kendisinin iman etmesi gerekmektedir. Yani dâvetinin kendi hayatında eserinin görülmesi gerekmektedir. İnsanları çağırdığı şeyi bizzat kendisinin yaşaması ve sâlih amel sahibi olması gerekmektedir. Dâvet ettiği şeyle kendi hayatı ayrı ayrı vadilerde olmamalıdır. Dâvet ettiği şeye kendi hayatı bizzat şahit olmalıdır.
Dava hayatı Allah için kılma dâvâsıdır. Allah için yola çıkan dâvetini sadece Allah rızası için yapmalıdır. Birilerine rağmen, birilerine binaen değil, sadece Allah’a rağbetinden yapmalıdır. O zaman muhataplarının onu dinlememeleri, karşısındakilerin kendisini alaya almaları onu hiç ırgalamayacaktır. Muhataplarının tavırlarından etkilenerek dâvetini bırakması, bıkıp usanması kesinlikle söz konusu olmayacaktır. Çünkü o bu işi Allah için yapmaktadır ve Allah her zaman için onun bu katlandıklarını görmektedir. Allah’ın takdirini, rızasını bütün takdirlerin ve rızaların fevkinde tutmak, Allah’a dâvet edenlerin vazgeçilmezidir.
Dâvâsı İslâm olanın teslimiyet arızaları olmaz. Dâvetçi, müslüman olmalıdır. Allah’a teslim olmalıdır. İradesini Allah’a teslim etmeli ve yaptıklarını sadece O’nun hatırına yapmalıdır. Bir de muhataplarının zihinlerinde herhangi bir kuşkuya mahal bırakmamak için de; “Ben müslümanım! Benim adım, benim kimliğim müslümandır! Ben sizi sadece Allah’a çağırıyorum! Bunun dışında herhangi bir şeye çağırmaktan Allah’a sığınırım” demelidir.
Allah’a dâvet eden evrenseldir ve herkese açık olmalıdır. Evet, insanlara güzel söz söyleyin denmiş, sadece mü’minlere değil. Tüm insanlara güzel söz söylemek zorundayız. İnsanları cennete götürücü söz söylemek zorundayız. Öyleyse kişinin elinden ve dilinden sadır olan şeyler insanları dâru’s -selâma, saâdet yurduna götürüyorsa, konuştuğu ve yaptığı şeyler müslümanları dâru’s -selâma, yani cennete götürüyorsa işte bu mü’min en hayırlı mü’mindir. Yoksa insanların dünyadaki saâdetlerini sağlamak değildir sadece burada anlatılan. Yine Allah’ın Râsûlü buyurur: “Güzel (tayyib) bir söz de sadakadır.”(2) Kelime-i Tayyibe de sadakadır. Selâm almak ve selâm vermek, mü’minler için tayyib sözdür. Allah’ı zikretmek tayyib sözdür. Hak söz söylemek, vahyin sözcülüğünü yapmak tayyib sözdür. İyiliği emredip kötülükten men etmek tayyib sözdür. Toplumun ihtiyaç sahipleri lehine idareciler nezdinde meşru iltimaslarda bulunmak tayyib sözdür. İhtiyacı olan müslümanlara onların ihtiyaçları istikâmetinde nasihat etmek, yol göstermek tayyib sözdür. İnsanlara kitap ve sünneti duyurmak, doğruyu göstermek, cennet yolunu tarif etmek tayyib sözdür. İnsanları sevindirmek, müjdelemek, korkutmak, kalplerini tevhid ettirmek, aralarını bulmak tayyib sözdür. Hâsılı kişinin dilini vahyin, Allah ve Rasûlünün sözcülüğünde kullanması tayyib sözdür.
İnsanın ruhunun yamukluğuna, kaypaklığına, cahilliğine, alışkanlıklarını herşeyin üstünde tutma eğilimine, sapıklıkta olduğunu kendisine yediremeyecek kadar burnu havada olmasına, ihtiraslarına ve çıkarlarına düşkün oluşuna, bütün insanların huzurunda eşit olduğu tek ilâha dâvet hareketinin tehdit ettiği toplumsal statüsüne, kişisel ayrıcalığına büyük önem vermesine karşı Allah’a dâvet hareketini yürütmek...
Evet, bu olumsuz şartlarda dâvet görevini yerine getirmek çok zor bir iştir. Ama aynı zamanda büyük ve saygın bir görevdir:
“İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve `Ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?”
Şu halde yeryüzünde söylenen en güzel söz Allah’ın dinine dâvet amacı ile sarfedilen sözlerdir. Bunlar güzel sözlerin başında gökyüzüne yükselirler. Ancak sözleri doğrulayan sâlih amelle birlikte; insanın kendi kişiliğine yer vermediği Allah’a bütünüyle teslim olma durumu ile birlikte... Bu durumda dâvet tamamen Allah’a özgü kılınmış olur ve dâvetçinin açıkça anlatıp duyurmaktan başka bir etkinliği olamaz.
Bundan sonra dâvetçinin sözleri itirazla, terbiyesizlikle ve inkârda inatlaşma ile karşılanırsa bunda onun için bir sorumluluk yoktur. Çünkü o, insanlara iyilik sunmaktadır, çünkü o yüce bir makamdadır. Ondan başkası elbette kötülük ileri sürecektir. Çünkü aşağılık bir konumdadır. (3)
Bu âyet-i kerime’de birden fazla mesele gündeme gelmiştir. Allah’a dâvet eden kişi, sâlih amelleriyle bir güzel örnek/önderdir. “Salih amel” tâbiri bunun delilidir. Allah’a dâvet eden, Müslüman ferdlerden bir ferd olduğunu ilan ediyor. Diğer Müslüman ferdler gibi Allah’a karşı mesuliyetini idrak ediyor. Amelde Allah’ın emrettiklerini yerine getirmede ve nehyettiklerinden de içtinap etmede bütün Müslümanlarla beraber olacağını da ilan ediyor. Diğer Müslümanlar gibi şeriati tatbik edeceğini ilan ediyor. Bu hususun her hangi bir istisnası yoktur. İnsanları Allah’a dâvet etmekten daha güzel sözün olmayacağı beyan ediliyor. “İnsanları Allah’a dâvet etmek” sözü, dâvetçilerin birbirlerinden güzel olan sözlerine benzemez. Allah’a dâvet, iki kelamın beyanına vesile oluyor: “Güzel söz”. Âyet-i kerime’de “Ameli Salih”, “Allah’a dâvet”e atıf edilmiştir. Yani Allahû Teâla, Allah’a dâvet ile Salih amelin arasını birleştirmiştir. Dâvetçi sâlih amelini şahid göstererek dâvetini sürdürür.
Şüphesiz dâvet, Allah’a imana dâvettir ve Allah katında Rasûlüllah (sav)’in lisanı üzere gelmiş olan her şeye dâvettir. Salih amele dâvet ise sırat-ı müstakimi kapsar. Dolayısıyla insanları Rabbinin yoluna dâvet eden dâvetçi önce kendisi güzel bir örnek/önder olacaktır. Dâvetçinin amelleri güzel sözlerine muhalif olursa o zaman tesirsiz kalır. Âyette “Şüphesiz ben Müslümanlardanım diyen” buyruğu, “Allah’a dâvet ve sâlih amel”e atıf edilmiştir. Allah’a dâvet ile Salih amelin arası cemedilmiş bu ikisine “Şüphesiz ben Müslümanlardanım” buyruğu da dâhil edilmiştir.(4) Dolayısıyla “Şüphesiz ben Müslümanlardanım” şuuruna ermemiş bir Müslüman sâlih amel işleyerek Allah’a dâvet edemez, etse bile sürdüremez. Müslümanlardan olduğunu ilan etmeyen, Müslümanlardan olmakla iftihar etmeyen bir kişi dâvetçi olmaktan çıkıp Müslümanlarla davalı, kavgalı hâle gelebilir. Bu âyete riâyet edildiği zaman bu tehlikeden kurtulmuş olunur.
İnsanları Allah’a dâvet eden dâvetçinin mukaddimesi, Müslümanlardan olduğunu ilan etmesidir. Yani Müslümanın kişiliğini ve kimliğini bilmesi ve aleni hâle getirmesidir. Abdullah İbn. Hasan el- Anbarî (rh.a.) der ki: “Benim için Hakta kulak olmak, bâtılda baş olmaktan daha sevimlidir.” (5) Müslüman, davasının ve dava kardeşlerinin mümessilidir. O’nun bu temsiliyeti kayıdsız şartsız İslâm’a teslim olmaktan ileri gelmektedir.
Allah’a dâvet, bütün Müslümanların üzerine farzdır; ancak bu farz-ı ayn değil, farz-ı kifâyedir. Hiç yapan olmazsa o zaman Müslüman kişi üzerine farz-ı ayn olur. Her Müslüman takatı nisbetinde insanları Allah’a dâvet etmekle mükelleftir.(6)
Bu âyetten anlıyoruz ki; insanları Allah’a dâvet eden Müslüman, dinini ve din kardeşlerini tartışma konusu yapmaz. Ömer b. Abdülaziz (rh.a.) der ki: “Dinini münazara ve münakaşa konusu yapan kişi, sık sık din değiştirir.” (7) Gündemlerinde Allah’ın dinini yaşamak yerine tartışmak olanlar, Allah’a dâvet ve sâlih amel şuurunu kaybetmiş olanlardır.
Müslümanın Müslümanlığı devam ettikçe insanları Allah’a dâvet etmesi ve sâlih amel işlemesi de devam eder. Salih amel, belli bir yaş ile mukayyed değildir. Hasan-ı Basri (rh.a.) der ki: “Allahû Teala, ölümün dışında kişi için sâlih amelde kesinti/engel kılmamıştır.” (8) Yani Müslüman kişi için sâlih amel ölüm gelinceye kadar devam eder. Allah’a kul olmayanlar, kül olurlar!
Bu âyetten anlıyoruz ki; Müslüman, hareket ve bereket insanıdır. O, dava sahibi bir dâvetçidir. O, laftan çok sâlih amel sahibidir. Salih amel; Müslüman kişinin kendisiyle Allah’ın ve insanlarla Allah’ın arasını ıslah etmeye çalışmasıdır. İmam-ı Evzâî (rh.a.) der ki: “Mü’min az konuşur, çok amel işler. Münafık çok konuşur, az amel işler.” (9) Dolayısıyla Müslüman olmak, hareket ehli olmaktır. Allah’a dâvet ile Salih amel birlikte gündeme gelmiştir. Müslüman hem sözü olan ve hem de ameli görülen insandır. Müslüman, bütün çağlarda ve mekânlarda imanının sözünü en güzel şekilde söyleyen asırların insan güzelidir. 
İnsanları Allah’a dâvet etmek; Allah’a iman etmeye, Allah’ın yoluna, Allah’ın dinine dâvet etmektir. Allahû Teâla’nın tevhidine; hükümde ve hâkimiyette eşsiz olduğunu kabul etmeye, O’na itaat etmeye dâvet etmektir. İbn-i Abbas (r.a) der ki: “ Bu âyette gündeme gelen “en güzel sözlü kişi”, Rasûlüllah (sav)’dir. Çünkü insanları İslâm’a dâvet etmiştir.” (10) Allame Kadî Beyzâvî (rh.a.) bu âyetin tefsirinde der ki: “ Allah’a ibadete çağıran, kendisiyle Rabbi arasında olan şahsi ibadetlerini düzgün bir şekilde yapan ve iftiharla İslâm’ı bir din, bir hayat nizamı olarak benimseyerek ‘Şüphesiz ben Müslümanlardanım’ diyen kimselerden daha güzel sözlü kim olabilir? Âyet bu özellikleri kendinde taşıyan herkesi içine alır. Denildi ki: bu âyet Rasûlüllah (sav) hakkında nazil oldu. Yine denildi ki: Müezzinler hakkında indi.” (11) Müezzinlerin okudukları ezan, imanın sesidir. İmanı seslendirenler, imanın, tevhidin sesini insanlara ulaştıranlar, en güzel sözlü olanlardır. Onlardan daha güzel sözlü de kim? Yine bu âyetten anlıyoruz ki; dâvetçilerin dâvetlerinin önsözü de, sonsözü de tevhiddir. Müslümanların tevhidden bağımsız ve bağlantısız hiçbir meseleleri yoktur. Emr-i Bi’l Ma’ruf, Nehyi Ani’l Münker, Vaaz-u nasihat, Allah’a dâvet cümlesinden sayılırlar.
İslâm adına başlatığımız bir hizmet bizi Müslümanlardan uzaklaştırıyorysa, Müslümanlara düşman ediyorsa o hizmete bu âyetin ışığında baktığımızda meşruluğunu kaybetmiş olduğunu görürüz. İslâm düşmanlarına değil, Müslüman kardeşlerine karşı üstünlük elde etmek için egemenlik ihtirasıyla hareket edenler, Mülümanlardan olma şuurunu kaybetmiş olanlardır. Müslümanlardan olma şuurunu kaybetmiş olanlar, Allah’a dâvet vazifesini sürdüremezler.
Allah’ın dinine dâvet; ma’rufu emretme ve münker’den nehyetmekten sakındırma her Müslümanın görevi olup üzerine farzdır. Kim ki Allahû Teâla’nın kitabından bir âyet öğrenirse onu öğretmesi, Rasûlüllah (sav)’in sünneti seniyyesinden bir şey öğrenirse onu başkasına ulaştırması bir zorunluluktur. Allah’a yemin olsun ki, dâvet vasıta ve yolları çoğaldı. Düşün senin payına düşen nerede? Şunu bilelim ki; Allah’a dâvet, kendini bilmez insanların saldırı ve hücumlarından daha yücedir. Ayrıca sınırlı bazı ilişkilerden, bazı zaman dilimleriyle sınırlandırılmaktan da uzak ve kapsamlıdır. Dâvet okunan bir âyettir. Rivayet edilen bir hadis, öğretilen bir ders, yazılan bir kitap, okunan bir hutbe, etkili bir vaaz, yayınlanan bir dergi, hazırlanmış bir proğram, yönlendirici bir nasihat, okunan bir zikir, infak edilen helal bir mal, yaygınlaştırılan bir ilimdir. İyiliğe çağrı, kötülükten sakındırmadır. Komşulara ikramda bulunma, fakir ve yoksulları gözetmedir. Hak ve hayır yollarında girişim ve yarıştır.(12) Dava dâvetçiyi konuşturur. Dava sahibi olan dâvete koşar, davasız adam dâvetten habersiz yaşar. Derdi dünya olanın dünya kadar, derdi davası olanın davası kadar derdi olur. Müfessirin ulemadan İbnü’l Arabî (rh.a.) der ki: “Hakka dâvet eden adam tek başına da olsa o bir ümmettir.” (13) Allah’a dâvet edenin derdi, ümmetin derdi kadardır. İslâm ümmetinin derdini dert edinmeyen İslâm ümmetinden sayılmaz.
Biz sadece “Müslüman” kimseleriz. Dinimiz İslâm’dır. İslâm’da ne ifrat, ne de tefrit vardır. Bu hakikatı ilan etmek üzerimize farzdır. Biz “Müslüman” isminden başka isim kabul etmeyenleriz. Biz dünyanın her neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, hangi ırka, mezhebe ve meşrebe mensup olurlarsa olsunlar, ister bizim medresimize, mektebimize, vakfımıza, meclisimize ve dersimize katılsınlar ve isterse katılmasınlar, “şucu” veya “bucu” olmayı reddederek bir tek “Müslüman” ismiyle iftihar eden, insanları gece gündüz, gizli açık ihlasla Allah’a dâvet eden ve sâlih amel işleyerek faaliyette bulunan Müslümanlardanız. Bu Müslümanlara yapılan işkence ve baskılar bize yapılmış gibidir. Onların acıları bizim acılarımızdır, sevinçleri de bizim sevinçlerimizdir. Onları desteklemek, onlara yardımda bulunmak, bu âyet-i kerime’nin boynunumuza yüklemiş olduğu âzâda kabul etmez bir mesuliyettir.
____________________
(1) Fussilet Sûresi/33
(2) Sahih-i Buhari, Edeb: 34
(3) Fizilal’il Kur’ân (Seyyid Kutub) C: 5, Sh: 3121, Beyrut/ 1982
(4) Fıkhu Dâveti İllallah (Abdurrahman Hasan Habenneket el-Meydanî) C: 1, Sh: 175-178, Beyrut/ 1996
(5) Tehzibü’t-Tehzib (Ebü’l-Fadl Şehabeddin Ahmed İbn Hacer El-Askalâni) C: 7, Sh:7
(6) A’zarü’l Mütekaisîn (Yahya İbn. El- Yahyî) Sh: 15, Riyad/ 1420
(7) A’zarü’l Mütekaisîn (Yahya İbn. El- Yahyî) Sh: 26, Riyad/ 1420
(8) A’zarü’l Mütekaisîn (Yahya İbn. El- Yahyî) Sh: 7, Riyad/ 1420
(9) Siyerü A’lamü Nübela ( Zehebî ) C:7, Sh: 125, Beyrut/ty.
(10) İrşadu Akl-i Selim İla mezaya Kur’âni’l Kerim (Ebû Suud Efendi) C: 8 , Sh: 13, Beyrut/ty.
(11) Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl (Allame Kadî Beyzâvî) C: 2, Sh: 389, İst/ 1285
(12) A’zarü’l Mütekaisîn (Yahya İbn. El- Yahyî) Sh: 60-61, Riyad/ 1420
(13) Ahkâmü’l Kur’ân (İbnü’l Arabî) C: 1, Sh: 372, Beyrut/ 1988




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle