TEFSİR

Akitlerimize Sadakat Rabbimizin Emridir (1)
YAZI BOYUTU :

Mustafa YUSUFOĞLU

Hesap gününe hazırlanan müslümanların, yapmış oldukları anlaşmalara ( akitlere) sadık kalmaları zaruridir. Bunun delili ‘Ey iman edenler, akitlerinizi yerine getirin’ âyetidir. Âyette geçen Ukûd, akidler demektir. Akid lügatte, bağlamak manasınadır. Bir kimse bir ipi başka bir iple düğümlediğinde bu kelime kullanılır. Daha sonra, çeşitli anlamlar için müstear olarak kullanıldı. Zemahşerî şöyle demiştir: Akid, verilen sağlam söz, ahit demektir. Bu ahit, ipin düğümlenmesine benzetilmiştir. Şair Hutaye şöyle der: Bu öyle bir topluluktur ki, komşuları ile anlaşma yaptıklarında ipleri bağlar ve sıkı sıkıya düğümlerler, yani anlaşmayı sağlam yaparlardı. Ebu Bekir Râzî (rh.a.) bu fıkhî mânâ ile “Ahkâm-ı Kur’ân”da der ki: ‘Akidleri yerine getirin’, ukud (akidler) isminin ulaşmış olduğu bütün akidlerin yerine getirilmesini gerektirir.’ Ahid, asıl lügatte bir şeyi halden hale saklayıp gözetlemektir. Böyle gözlenmesi istenen, gerekli görülen belgelere de ahid (anlaşma) ismi verilir.

Akitlerimize Sadakat Rabbimizin Emridir (1)
 
 
 
“EY İMAN EDENLER! Akitlerinizi yerine getirin.İhramlı iken avlanmayı helâl saymamanız kaydıyla, okunacak (bildirilecek) olanlardan başka hayvanlar, size helâl kılındı. Şüphesiz Allah istediği hükmü verir.
Ey iman edenler! Allah’ın (koyduğu din) nişanelerine, haram aya, hac kurbanına, (bu kurbanlıklara takılı) gerdanlıklara ve de Rab’lerinden bol nimet ve hoşnutluk isteyerek Kâ’be’ye gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda (isterseniz) avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye birtakımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (1)
Bu âyet-i kerime mü’minleri akidleri hususunda ahde vefaya, sadakate davet ediyor. Çünkü mü’minler, akidli insanlardır. Onların hayatları imanlarıyla mukayyeddir. İmanın dışında bir hayat aramak, bulmak, savunmak, kişinin Allah ile olan iman akdini sona erdirir.
İmanlı insanlar için akde vefa şarttır. Âyette geçen Ukûd, akidler demektir. Akid lügatte, bağlamak manasınadır. Bir kimse bir ipi başka bir iple düğümlediğinde bu kelime kullanılır. Daha sonra, çeşitli anlamlar için müstear olarak kullanıldı. Zemahşerî şöyle der: Akid, verilen sağlam söz, ahit demektir. Bu ahit, ipin düğümlenmesine benzetilmiştir. Şair Hutaye şöyle der: Bu öyle bir topluluktur ki, komşuları ile anlaşma yaptıklarında ipleri bağlar ve sıkı sıkıya düğümlerler, yani anlaşmayı sağlam yaparlardı.(2)
Âyette akidler ”Ukud” kelimesiyle ifade edilmiştir. UKUD: Akdin çoğuludur. Akd, belgeye bağlanmış anlaşma demektir ki, bir şeyi diğerine sağlam şekilde bağlayan bağ ve düğüme, mesela ip düğümüne benzetilmiştir. Yani anlaşma asıl lügatte sıkı bağlamak ve düğümlemek, sağlam bağ ve düğüm demek olup, bundan nakledilerek bir kimsenin bir şeyi benimsemesi veya başkasını susmaya mecbur ederek kendini veya diğerini bağlamasına veya karşılıklı bağlanmalarına akid adı verilmiştir ki, itikad da bundandır. Şu halde her akid icab ve kabule dayanmayıp, bazıları yalnız razı olmakla da anlaşma yapılmış olur ki, adaklar ve gelecekle ilgili yeminler bu türdendir.
AHİD de asıl lügatte bir şeyi halden hale saklayıp gözetlemektir. Böyle gözlenmesi istenen, gerekli görülen belgelere de ahid (anlaşma) ismi verilir. Bu ölçü ile ahid ve akid anlamdaş demek iseler de, akid kelimesi, “misâk” gibi daha çok ihkâm (sağlamlaştırma) ifade eder.
VEFA ve İFA ise ahid ve akdin gereğini yerine getirmek, icabını tamamen icra eylemektir. Burada çoğulu muhallâ bi’l-lâm (lâm harfiyle süslenmiş yani harfi tarifli) olan , “el-ukud”, istiğrak ifade eder ki, gerek Allahü Teâlâ’nın kullarına gerekli kıldığı ve anlaşma yaptığı teklifleri ve dine ait hükümleri, gerek kulların kendiliklerinden Allah’a karşı bağlandıkları adakları ve yeminleri, gerekse insanların kendi aralarında sahih olarak anlaştıkları emanetler, muameleler ve diğerleriyle ilgili her çeşit akidleri içine alır. Hatta harb ehli, zimmet ehli, Haricîler ve diğer insanlar ile yapılan anlaşmalar da dâhildir. Şu halde bundan şu kural ortaya çıkar ki, “akidler de aslolan sıhhattir, meğer ki bozulmasına bir delil gelmiş olsun”. Bunun için herhangi bir akidde söz, sıhhat davacısının, delil fesad davacısınındır. Meğerki o akidde fesadın batıl olmasından başka bir mânâ ifade etmemiş olsun. Çünkü batıl olma iddiası, akdin yokluğunu iddia ve varlığını inkâr demektir. Bunda ise delil, vücut ve sıhhat iddiacısına yönelir. Çünkü emri yerine getirmek, sahih olarak mevcut olan akde yöneliktir. Akid, sabit ve aktedilmiş değilse yerine getirilecek bir şey yoktur. Ebu Bekir Râzî (rh.a.) bu fıkhî mânâ ile “Ahkâm-ı Kur’ân”da der ki: ‘Akidleri yerine getirin’, ukud (akidler) isminin ulaşmış olduğu bütün akidlerin yerine getirilmesini gerektirir. Şu halde herhangi bir akdin caiz olması veya fasit olmasında veya her hangi bir adağın sıhhat ve lüzumunda anlaşamadığımız zaman ilâhî sözü ile delil getirmek sahih olur.” (3) Fakat akidler her çeşit dini sorumluluklardan daha genel olduğu ve halbuki dini teklifler içinde mendublar ve müstehapların da varlığı bilindiği için, bu “îfâ ediniz” emrinin de vücub ve nedben daha genel bir mânâya yüklenilmesi gerekeceğinin de unutulmaması lazım gelir. Nitekim bunu Ebu’s-Suud açıkça göstermiştir.(4) Netice olarak dinin özünün, Allah ve kullarla sağlam birtakım anlaşmalar ve mukaveleler yapmak ve sahih olarak aktedilen anlaşmalar ve akidleri ifa etmek suretiyle hükmünü yerine getirmek demek olduğu bu âyette özetlenmiştir.(5)
Akidlerden murad; Allah’ın kullarının üzerine helal kıldıkları ile haram kıldıklarıdır. Abdullah İbn-i Ubeyde (rh.a.) der ki: Akidler beştir. İman akdi, nikâh akdi, Ahd etme akdi, ticaret akdi ve yemin akdi.(6)
Bu âyet-i kerime’nin umumî olduğu söylenmiştir ve doğru olan da budur. Çünkü “mü’minler” lafzı, kitap ehlinin mü’minlerini de kapsamına alır.(7) Allahû Teâla ile Ehl-i Kitab’ın mü’minleri arasında kitaplarında yer alan emanetleri eda etmeleri ve Hz. Muhammed (sav)’in Peygamberliğine bağlı kalmaları hususunda bir akid vardır. “Ukud” lafzı devr-i cahiliyye’de iyilik üzere yapılan anlaşmaları da kapsamına alır. Zulmü/zalimliği defetme gibi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in câhiliye devrinde tasvîp edip katıldığı tek cemiyet, “Hılfü’l-Fudûl”dür. Çünkü bu bir adâlet cemiyeti idi. Zulüm ve haksızlığa mânî olmak için kurulmuştu. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu cemiyet hakkında nübüvvetten sonra şöyle buyurdular:
“Abdullâh bin Cüd’ân’ın evinde amcalarımla birlikte, Hılfü’l-Fudûl’de hazır bulundum. O meclisten o kadar memnun oldum ki, ona bedel bana kızıl develer (yâni en kıymetli dünyâ metâı) verilse, o kadar sevinmezdim. O antlaşmaya şimdi de çağrılsam, yine icâbet ederim.”(8)
Amma zulüm, gasp gibi anlaşmaları/sözleşmeleri İslâm ortadan kaldırmıştır. Ayette bütün mü’minlere ifa edilmesi emredilen akid, Şeriatullah’a uygun olan anlaşmalar, sözleşmelerdir. Nitekim Rasûlüllah (sav) Efendimiz bu hususta şöyle uyarıda bulunmuştur : “Cahiliye devrinde yaptığınız akidlere vefa edin. Çünkü İslâm bu hususta sözünüze elbette bağlı kalmanızı ister. Ama artık İslâm’da o tür akidlerde bulunmayın.” Bu hadisin fıkhı; devr-i cahiliyye’de yapılan akid, şayet çoğunluk zulüm ve dalalet üzere iseler akdi yapanlar arasında geçerlidir. Ama İslâm, bütün mü’minleri birbirlerine kardeş yapmıştır. Müslümanlar, Müslümanların dışında başkalarıyla yapmış oldukları akidlerden dolayı birbirlerinden mesul kılmıştır. Zulümleri ortadan kaldırma hususunda yapılan akidlerinden/ahidleşmelerden bütün Müslümanlar sorumludur.(9) Câhiliye devrinde hiçbir nassa dayanılmadan yapılmış olan akidler İslâm’dan sonra da, haram kılınmış bir unsuru ihtiva etmiyorsa geçerli sayılmıştır.
İman, Allahû Teâla ile yapılan bir akiddir. Allah’ın tespit ve tayin ettiği helal ve haramlara, emir ve nehiylere riayet etmek, Allah’a iman akdinin bir gereğidir. İman akdine sahip çıkmayan hiçbir akdine sahip çıkamaz. Allah’a iman akdi, bütün akidlerimizin mi’yarıdır, ölçüsüdür. İman ölçüsüne uymayan akidlerin hiçbir bağlayıcılığı yoktur.
Âyet-i Kerime diyor ki; Rabbinizin size duyurduğu akitleri yerine getirin. Gerek Rabbinize, gerekse birbirinize verdiğiniz sözleşmelerinize riâyet edin. Akid, ukud gerek kişinin Rabbiyle alâkalı, gerekse birbirleriyle alâkalı tüm sözleşmelerini kapsayan bir ifadedir. Rabbimiz bunlara karşı sadık davranmamızı istiyor. Rabbimiz bizi insan yaratarak, bizi var ederek, bizi kendi varlığımızdan, bizi kendi varlığından haberdar ederek, bize akıl vererek, irade vererek, bizi muhatap kabul edip din göndererek, bize kitap ve peygamber göndererek bizden ahit almıştır. Bütün bunlar Rabbimizin bizimle ahitleşmesi anlamına gelmektedir. Bütün bu verilenlerin vericisinin kendisi olduğunu bilip inanmamız, bütün bunları sahibinin yolunda kullanmamız konusunda Rabbimiz bizden ahit almıştır. Fıtratımıza ters düşmememiz, kendimize yabancılaşmamamız konusunda bizden söz almıştır. Hayatımızı düzenleyecek tek Rab, kendisine kulluk edilecek tek İlâh oluşu konusunda, kendisinden başkalarını dinlemememiz konusunda bizden ahit almıştır. İşte bu ahitlerimize sadık kalmamızı istiyor. Rab, Melik ve İlâh olarak sadece kendisini dinlememizi, sadece kendisine kulluk etmemizi istiyor. Bir de insanlara verdiğimiz sözlerimize, ahitlerimize riâyet etmemizi istiyor. Evlilik sözleşmeleri, ticari sözleşmeler, siyasal sözleşmeler, her tür sözleşmeler. Tüm sözleşmelerinize sadık davranın böylece iman iddialarınızı ispat edin buyuruyor. Yani; ey mü’minler! Sizin umur-u dünya ve umur-u âhiretinizi muhafaza ve halinizi ıslah için taraf-ı ilahiden va’zolunan kavaninin iktizası üzere beyninizde cereyan eden ukud ve muahedatın ahkâmını muhafaza ve icabatını ikame etmeniz vaciptir. Binaenaleyh; ukudun muktezasını terk ederseniz günahkâr olursunuz.(10)
Fahr-ı Razî ve Nisaburi’nin beyanları veçhile iman; Allah’ın zatını, sıfatını ve ef’alini bilmek ve tasdik etmek olup cem’i tekâlifini cami’ olan emre imtisal ve nehyinden içtinapla Allahû Teâla’ya inkıyadını izhar etmek ahkâm-ı ilahiye cümlesinden olduğu cihetle şu akd-i imana riayet; Allah’a ve Rasûlüne imanın muktezasını eda etmek icab eylediğinden Cenab-ı Hak ehl-i imana ukudu ifa etmelerini emretmiştir. Çünkü imanı kabul eden bir kimsen iltizamiyle imanın muktezasından olan tekâlif-i ilahiyenin cümlesini kabul ve iltizam etmiş olduğu için uhûd ve ukuda metallik olan şeylerin cümlesini dahi iltizam etmiş olduğundan Cenab-ı Hak mü’minlere ukudun ahkâmını ifa etmelerini emretmiştir.(11)
Mü’minlerin ifa etmekle mükellef oldukları akidler, şer’i şerife muhalif olmayan akidler, sözleşmelerdir. Bakınız Berire adındaki cariye, efendileriyle yaptığı mükatebe (bir sözleşme ile bir bedel ödenerek hürriyetin satın alınması) akdinden ötürü borçlandığı taksitlerini ödeyemediği için, Hz. Aişe’ye gelerek yardımcı olmasını istemiş. Hz. Aişe de: “İstersen bu parayı senin sahiplerine öderim, fakat “Vela”n (vela: köleyi/cariyeyi azat eden kimsenin azat ettiği kişiye bir nevi varis sayılmasıdır) benim olur” dedi. Berre’nin sahipleri bunu kabul etmediler ve “O seni azat etsin fakat Velan bize ait olsun” şeklinde bir şart ileri sürdüler.
Hz. Aişe bu durumu Resulullah’a bildirdi. O da (asm), “Sen onu azat et.. Vela azat edenindir” buyurdu. Ardından Minberde bu vela konusunun doğrusunu halka izah etti ve “Bazı kimselere ne oluyor ki, Allah’ın kitabında olmayan şartlar öne sürüyorlar.. Kim Allah’ın kitabında olmayan bir şartı öne sürerse -hatta bunu yüz defa teyit etse de- onun o şartı geçersizdir” diye buyurdu. (12) Bazları bu hadisi delil ittihaz ederek hadislerle, Peygamber sünnetiyle amel etmeyi reddetme yoluna gittiler. Kur’ân’a ittiba etmeyi maske edinerek sünnetin dinde delil olmadığını iddia etmek, doğrudan doğruya sahte Peygamberlik iddiasında bulunanların izinde gitmektir. Bakınız bu hadis hakkında İmam-ı Kurtubî (rh.a.) şunu söylüyor: “ Hz. Peygamber (sav)’in kendisine vefa gösterilip yerine getirilmesi gereken şart ve akdin, Allah’ın kitabına, yani Allah’ın dinine uygun olan şart ve akid olduğunu beyan etmektedir. Eğer bunlar arasında Allah’ın dinine uymayan bir şey bulunduğu açığa çıkarsa, o red olunur. “ (13) Şimdi bu hadisin hadislerin kabul ve red edilmesiyle olan ilişkisine gelince;
1) Görüldüğü gibi, ilgili hadiste söz konusu edilen “şart”ın hadislerle yakından uzaktan bir alakası yoktur. Mesele tamamen muamelatla ilgilidir.(14)
2) “Nüzul, vürud sebebinin hususi olması, hükmün umumi olmasına engel değildir” kuralına göre bakacak olsak bile, bu hadiste “Kur’an’da olmayan bir şart”tan ziyade, (kitap ve sünnetle sabit olan) Allah’ın hükmüne aykırı olan şartlara dikkat çekilmiştir. Zaten biz “Allah’a muhalif olan yerde kula itaat edilmez” prensibini bizzat hadis kaynaklarından öğreniyoruz.(15)
3) İbn Huzeyme gibi bazı âlimlerin de ifade ettiği gibi, Kur’an’da olmayan onlarca şey vardır ki, caizdir. Mesela, Kur’an’da olmadığı halde, bir kimse alış-verişte bir kefilin olmasını şart koşabilir veya taksitle ödeme şartını koyabilir ve bu şart caizdir.(16)
4) Kurtubi gibi âlimlerin görüşüne göre, hadiste yer alan “Allah’ın kitabında olmayan şart”tan maksat, Allah’ın kitabında ne “icmalen” (konunun aslı) itibariyle ne de “tafsilen” (detaylarıyla) bulunmayan ve meşru görülmeyen şartlar demektir.
Mesela, abdest konusu tafsilen zikredildiği halde, namaz konusu icmalen (özet halde) söz konusu edilmiştir.
Bazen de Kur’an’da bir şeyin yalnız “aslının aslı” bulunur. Kitabın, Sünnete hatta sahih kıyasa delâleti bunlardandır.
Demek ki, sahih hadislerde bulunan her şey bilvasıta/dolaylı olarak Kur’an’da var demektir.(17)
5) Hadiste yer alan “Vela azat edenindir” ifadesi de Hz. Peygamberin hadislerinin Dinin/İslâm’ın/Şeriatın ikinci kaynağı olduğunu göstermektedir. Çünkü bu hüküm açıkça Kur’an’da olmadığı halde, Hz. Peygamber (sav) bunu ortaya koymuş ve İslam ümmeti bununla amel etmiştir. Nitekim Kadı Iyaz gibi âlimlere göre, Rasûlüllah’ın zahiren Kur’an’da olmayan bu hükmü ortaya koyması, “Allah’ın Rasûlü size ne verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan da kaçının”(18) mealindeki ayetinin ifadesiyle tamamen örtüşmektedir.(19)
6) Bu hadisi kabul ettikten sonra, bunun sahih hadislerin geçersiz olduğuna delil getirmek bir mantık çelişkisidir. Çünkü eğer hadislere -haşa- yer yoksa bu hadiste yer alan “Allah’ın kitabında olmayan bir şart geçersizdir” hükmüne de inanmamak gerekir. Bu ise çok çarpıcı ve de antika bir paradokstur.
7) “Ey iman edenler, eğer size açıklanırsa ve siz onları Kur’ân nazil olurken sorup da hükmü kendinize açıklandığında fenanıza gidecek şeyleri sormayın. Allah o şeyleri affetmiştir (sükutla geçirmiştir-Meraği tefsiri). Allah Gafurdur, Halimdir.”(20) mealindeki ayetten de Kur’an’da olmayan ve insanlar için caiz olan bazı şeylerin olduğunu anlamak mümkündür.
8) Meallerini vereceğimiz ayetler ve sahih hadisler, Hz. Peygamberin sünnetinin de bir teşri kaynağı olduğunu göstermektedir. Rabbimiz buyuruyor:
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah’a ve elçisine götürün. Böyle davranmanız, daha iyidir ve sonuç itibariyle daha güzeldir.” (21)
“Peygamber size her ne getirirse onu alın, sizi neden menederse ondan da sakının.”(22)
“Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”(23)
“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ve (Kur’an’ı) dinlediğiniz hâlde ondan yüz çevirmeyin!”(24)
Dinde Kur’ân tek kaynak değil, ilk kaynaktır. Kur’ân’dan sonra dinde sünnet de tıpkı Kur’ân gibi bağlayıcıdır. Rasûlüllah (sav) buyuruyor:
“Haberiniz olsun! Bana Kitab (Kur’an) verildi ve onunla birlikte onun bir misli/gibisi (sünnet) dahi verildi.” (25)
“Sakın herhangi birinizi –karnı tok-, koltuğuna kurulmuş olup, kendisine emir veya nehiylerimden biri gelip de ‘Biz, onu bilmeyiz; Allah’ın kitabında ne bulursak ona uyarız’ derken görmüş olmayayım.”(26)
“Şunu iyice belleyin ki, muhakkak ki Allah’ın Resulü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.”(27)
Kur’ân ve sünnet ayrılmazlığı dinde esastır. Dinde sünnetin teşri’ değerini inkâr eden Kur’ân’ı da inkâr etmiş olur. Kur’ân’da Allah’a ve Peygamberine itaat birlikte mutlak olarak zikredilmiştir. Allahû Teâla buyuruyor:
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah’a ve elçisine götürün. Böyle davranmanız, daha iyidir ve sonuç itibariyle daha güzeldir.”(28)
İslam âlimlerine göre, bu ayette söz konusu edilen “aranızda herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne/elçisine götürün” mealindeki emirden maksat, işi Allah’ın kitabı Kur’an ile hayatta olduğu müddetçe Hz. Peygamber (sav)’in kendisi, vefatından sonra ise, onun sünnetine göre çözmek demektir.(29) Dikkat edilirse sünnete ittiba etmeyi bizatihi Kur’ân-ı Kerim emretmektedir.
____________________
(1) Maide Sûresi/ 1-2
(2) el-Keşşâf an Hakâikı Ğavâmidı’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl (ez-Zemahşerî, Cârullah Ebu’l-Kâsım Mahmûd b. Ömer b. Muhammed) C:1, Sh: 600-601, Beyrut/ 1947
(3) Cessâs, Ahmed b. Ali Ebû Bekir er-Râzî, Ahkâmü’l-Kur’ân, C: 2, Sh: 296, Beyrut/1338
(4) İrşadü Akl-i Selim/Ebu Suud Efendi, C:3, Sh: 2, Beyrut/ty.
(5) Hak Dini Kur’ân Dili (M. Hamdi Yazır) C:3, Sh: 1547-1548, İst/ 1971
(6) Tevfiku’r Rahman Fi Durusi’l Kur’ân/Şeyh Faysal İbn-i Abdulaziz, C:2, Sh: 26, Riyad/ 1996; Ahkâmü’l Kur’ân (İbnü’l Arabi) C: 2, Sh: 7, Beyrut/ 1988
(7) el- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân/İmam Kurtubî, C:6, Sh: 32, Kahire/ 1967
(8) İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 295, Mısır/ty.
(9) el Muharraru’l Vecîz Fi tefsiri’l Kitabi’l Azîz (İbn Atıyye el-Endelûsî, el-Kâdî Ebû Muhammed Abdülhak b. Gâlib) C: 2, Sh: 143-144, Beyrut/ 2001
(10) Hulâsatü’l Beyan Fi Tefsiri’l Kur’ân (Konyalı Mehmed Vehbi Efendi) C: 3, Sh: 1131, İst/ 1960
(11) Tefsir-i Kebir (Fahreddin-i Razî) C: 3, Sh: 349, İst/ 1308
(12) Sahih-i Buhari, Mükateb: 2
(13) el- Camiu Li Ahkâmi’l Kur’ân/İmam Kurtubî, C:6, Sh: 33, Kahire/ 1967
(14) bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 5/188, Beyrut/ 1400
(15) bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 5/188,Beyrut/ 1400
(16) bk. İbn Hacer, a.g.y
(17) bk. İbn Hacer, a.g.y
(18) Haşr Sûresi/7
(19) bk. Nevevi, Şerhu sahihi Müslim, 10/144, Mısır/ty.
(20) Maide Sûresi/101
(21) Nisa Sûresi/59
(22) Haşir Sûresi/7
(23) Nisâ Sûresi/80
(24) Enfâl Sûresi/20
(25) Sünen-i Ebu Davud, Sünnet: 6
(26) Sünen-i Ebû Dâvûd, Sünnet: 6
(27) Sünen-i Tirmizî, ilim: 10
(28) Nisa Sûresi/59
(29) bk. Abdulğani Abdulhalık, Hücciyyetu’s-Sünne, 298, Beyrut/ty. Usûlü’l Hadis (Dr. Muhammed Haccacü’l Hatib) Sh: 37, Beyrut/ 1989




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle