SİYASET

Hükümlerin Değeri, Hükümet Meselesi ve Hilâfet Nizamı
YAZI BOYUTU :

A. Hikmet BİRCANLI

Kavmi, rengi ve dili ne olursa olsun her insanın; hayatının korunmasını, inandığı gibi yaşama imkânının sağlanmasını ve adâletle muamele edilmesini arzu ettiği malûmdur. İslâm âlimlerinin ‘Ümera âyetleri’ adını verdiği muhkem nasslarda; emanetleri ehline vermenin ve adâletle hükmetmenin zaruri olduğu haber verilmiştir. Meselâ: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Hakikat Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor!. (İyi düşünün) Şüphe yok ki Allah hakkı ile işitici ve (bütün yaptıklarınızı) hakkı ile görücüdür.” (En Nisa Sûresi: 58) Mekke’nin fethedildiği gün inen bu Ayet-i Kerime, öncelikle ‘Kamu Otoritesini’ temsil eden kimselere (emir sahiplerine) hayati olan iki unsuru hatırlatmaktadır.Müslümanların kendi içlerinden devlet başkanı (imam) seçmelerinin sebebi, dinin hükümlerini edâ etmek içindir.

Hükümlerin Değeri, Hükümet Meselesi ve Hilâfet Nizamı

 
 
İSLÂM âlimleri, bütün cemiyetler için geçerli olan ve değişmeyen kanunları ‘sünnetûllah’ kavramıyla ifade etmişlerdir.Tarih boyunca cari olan sünnetûllah şudur: Allah (cc) her kavme; önce kendi içlerinden, kendi dilleriyle konuşan bir peygamber göndermiş, daha sonra kendilerine hidayeti veya dalâleti tercih etme mes’ûliyetini yüklemiştir. Hükümlerin kaynağında, insanoğlunun kendi cüz’i iradesiyle yapmış olduğu tercihlerin ‘belirleyici unsur’ olduğunu söylemek mümkündür. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin kâfir, zalim ve faasık vasfına haiz olduklarını beyan eden âyetler (El Maide Sûresi: 44, 45, 47) hem adâletten ayrılan kimselerin vasıflarını, hem gayr-i meşrû siyasi tercihlerin neticelerini haber vermektedir. Bu noktada ‘Hüküm’ kelimesinin terim ve ıstılâh manaları üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. Arapça bir kelime olan hüküm, “Ha-Ke-Me” fiilinden masdardır. Lugatta “karar vermek, bir şeyi, diğer bir şeye isbat veya nefy suretiyle isnad etmek, güç ve tahakküm” gibi manalara gelir. Araplar atı gemlemeye de “hüküm” demişlerdir. Dolayısıyla “ zapt-û rapt altına alıp terbiye etme ve boyun eğdirme” manasında kullanılmıştır. Hâkim, mahkeme ve hakem gibi, günlük hayatta sık sık kullandığımız kelimeler de aynı kökten gelir. Bazı ûsul alimleri,”Mükellefin fiillerine iktiza eden hitab-ı ilâhinin eserine hüküm denilir” tarifini benimsemişlerdir. 
Kavmi, rengi ve dili ne olursa olsun her insanın; hayatının korunmasını, inandığı gibi yaşama imkânının sağlanmasını ve adâletle muamele edilmesini arzu ettiği malûmdur. İslâm âlimlerinin ‘Ümera âyetleri’ adını verdiği muhkem nasslarda; emanetleri ehline vermenin ve adâletle hükmetmenin zaruri olduğu haber verilmiştir. Meselâ: “Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Hakikat Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor!. (İyi düşünün) Şüphe yok ki Allah hakkı ile işitici ve (bütün yaptıklarınızı) hakkı ile görücüdür.” (En Nisa Sûresi: 58) Mekke’nin fethedildiği gün inen bu Ayet-i Kerime, öncelikle ‘Kamu Otoritesini’ temsil eden kimselere (emir sahiplerine) hayati olan iki unsuru hatırlatmaktadır.(1) Müslümanların kendi içlerinden devlet başkanı (imam) seçmelerinin sebebi, dinin hükümlerini edâ etmek içindir. Siyaset ve ahlâk konusunda önemli eserler veren İmam Maverdî “İmam, ümmetin haklarını yerine getirdiği zaman, Allah’ın (cc) hukukuna da riayet etmiş olur. Bu durumda ümmetin; İmamın durumu değişmediği sürece, iki borcu vardır: İtaat ve yardım”(2) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Bu tesbitte yer alan “İmamın durumu değişmediği sürece” kaydı, adâletten uzaklaşması ve emanete ihanet etmesi halinde, kendisine itaatin ve yardımın caiz olmadığını beyan içindir. Her türlü emanetin mutlaka ehil olan kimselere teslim edilmesi zaruridir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “Emr (iş) ehil olmayan kimselerin eline geçtiği zaman kıyameti gözetleyiniz”(3) buyurduğu ve müslümanları ikaz ettiği de malûmdur.
Müslümanların din ile siyaseti birbirinden ayırmaları caiz değildir. Bazı İslâm alimleri “İnsanları hidayete ve hayra (dünyevi ve uhrevi saadete) ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip edilmesi gereken en güzel yola siyaset denilir”(4) tarifini esas almışlardır. Hanefi fûkahasından İbn-i Abidin; “Siyaset: halkı dünyada ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatleri için çalışmaktır” tarifini yapmış ve bahsin devamında şöyle demiştir: “Siyaset ağır bir şeriat olup iki nevidir. Siyaseti Zalime; halkın haklarına zıt olan siyasettir ki, şeriat bunu haram kılmıştır. Siyaseti Adile; halkın haklarını zalimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad ehlini meneden siyasettir ki şeriattan sayılır.”(5)
Tarih boyunca müslümanlar arasında “Zalim ve faasık olan bir kimsenin devlet başkanlığı (imameti) sahih midir?” suali gündemde kalmıştır. Daha değişik bir ifadeyle, İmamın (devlet başkanının) adil olması şart mıdır, değil midir? İmamı Azam Ebu Hanife (rh.a) adâletin, hilâfet için zaruri bir şart olduğunu beyan etmiştir. Zâlim ve fâsık olan kimse, meşru halîfe, kadı, müftü veya amir olamaz. Şayet olmuşsa, bu bâtıldır ve insanların ona itaat etmeleri zaruri değildir. Öte yandan, müslümanların cemaat hayatlarında onun yönetimi sırasında yerine getirdiği ameller meşru mudur, değil midir? Hanefi fûkahasından imam Ebu Bekr el Cassâs bu meseleyi “Ahkâmu’l Kur’ân” isimli eserinde şu şekilde izah etmiştir: “Zâlimin peygambere halîfe, kadı veya müftü olması caiz değildir. “Zâlimler benim ahdime erişemez” (El Bakara Sûresi: 124.) âyeti, adâletin zaruri şart olduğunun delilidir. Bu âyetten istinbat edilecek hüküm şudur: Zalim ve fâsık kimsenin imameti bâtıldır. Halîfe olamaz. Fâsık olduğu halde bu makamı ele geçiren kimseye, müslümanların itaat etmeleri zaruri değildir. Rasûli Ekrem (sav)’in “Allahü Teâlâ’ya isyan hususunda mahlûka itaat yoktur. İtaat ancak ma’ruftadır” buyurduğu sabittir. Bu, aynı zamanda fâsıkın kadı olamayacağını, mahkemede şahitlik vazifesini edâ edemiyeceğini, müftüyse fetvasının kabul edilmeyeceğini de gösterir.” İmamı Cassâs, bunun İmamı Azam Ebu Hanife’nin görüşü olduğunu belirtmekte ve şu tesbitte bulunmaktadır: “İnsanlardan bazıları, İmamı Azam Ebu Hanife’nin fâsıkın hilâfetine cevaz verdiği görüşünde olduğunu iddia etmişlerdir. Bu konudaki zihin karışıklıkları şundan ileri gelmiştir: “Kâdî bizzat kendisi adâletli olur, fakat zâlim bir sultan tarafından bu göreve atanırsa, hükümleri geçerli ve sahihtir, böylelerinin arkasında namaz kılmak da caizdir. Bu, doğru bir görüştür. Bunda, fâsıkın imametine cevaz verdiğine delâlet yoktur.”(6) Rasûli Ekrem (sav) “insanların rızalarını esas almayan, zorbalığı ve yalanı ön plâna çıkaran sultanları” lanetlemiştir.(7) Bu genel tesbitten sonra, tarih boyunca değişik açılardan tahlil edilen hüküm, hükümet ve Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetme meselesine geçebiliriz. Meselenin maddeler halinde tahlil edilmesinde fayda vardır.
HÜKÜM VE HÜKÜMET MESELESİ
Kur’an-ı Kerîm’de hüküm kelimesinin, öncelikle ‘tarafları aynı mecliste yargılama ve ihtilâfları ortadan kaldırma’ anlamında kullanıldığı malûmdur. Aynı kökten gelen “hikmet” ve “itkân” (sağlam ve iyi yapma) terimleri, hükümlerin keyfiyetiyle ilgilidir.(8) Buna göre, bu kelimenin otorite anlamını ifade etmesi; hem yargılama, hem de ihtilafları ortadan kaldırma kudreti ve imkanıya ilgilidir. İslâm tarihinde haricilerin (Havâric fırkasının) “lâ hükme illâ lillah” (hüküm sadece Allah’a mahsustur) hükmünü benimsediği ve bu hükmü kendileri gibi anlamayan diğer müslümanları tekfir ettikleri malûmdur.(9) Hâkimiyet kavramını iki açıdan tahlil etmekte fayda vardır. 
Birincisi: Allahü Teâlâ’nın (cc) fiilen mutlak hâkim ve mutlak hükümranlığı meselesidir. O, her şeyin yönetimi elinde olan ve hükmünü takip edip bozacak biri olmayan bir âmirdir. Bu keyfiyeti ifade eden ayetler meâlen şöyledir: “Hüküm, ancak Allah’a aittir. Başkasına değil, yalnızca kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf Sûresi: 40) “Hüküm, Allah’ındır. O’nun hükmünü bozacak yoktur.” (Ra’d Sûresi: 41) “Göklerin ve yerin hükümranlığı, O’nundur. Bütün işler Allah’a döndürülür.” (Hadid Sûresi: 5)
İkincisi: hâkimiyet kelimesinin, insanların siyasi haklarını sınırlandırmak için kullanılması da mümkündür. İslâm tarihinde; başta hariciler olmak üzere, bazı mübtedi fırkaların bu hataya düştüklerini gizlemek mümkün değildir. Allah’ın (cc) hakimiyeti meselesini keyiflerine göre yorumlayan/ tahrif eden zalim sultanlar, dini siyasî ihtirasları için istismar etmiş/ kullanmışlardır.(10) Allah’ın (cc) hâkimiyeti, öncelikle nassla sabit olan emirler, yasaklar ve müslümanlar için uygulanması ve uyulması vacip olan bütün hükümleri ifade eder. Dolayısıyla “hakimiyet Allah’ındır” ifadesi; Allah adına, O’nun hükmünü uygulama hakkına haiz olan, içtihad yoluyla kanunlar yapan ve bunları tatbik eden ümeranın (iktidar sahipleninin) kararlarına tabi olmayı da beraberinde getirebilir. Ancak devlet adamlarının İslâm’a sadık kalmaları; onları istibdattan (totaliter hükümet anlayışından) ve iktidarı kötüye kullanmaktan koruyacağını kabul etsek dahi, ictihadi meselelerde bazı farklı tercihlerin ortaya çıkmasını beraberinde getirir. Ayrıca ümmetin denetleme hakkının olmaması da bazı problemleri beraberinde getirebilir. Hülâfa-i Raşidiyn döneminden sonra ortaya çıkan saltanat rejimlerinde, bu hastalıkların tamamı görülmüştür.

ALLAH’IN İNDİRDİKLERİYLE HÜKMETME
(El-Hukm bimâ, Enzelallah)
Kur’an-ı Kerim’de yer alan, ‘Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin vasıflarını haber veren (kâfir, zalim ve fasık) âyetlerin keyfiyeti üzerinde durulması da zaruridir. Bu farzın aynı sûrede arka arkaya zikredildiği malûmdur: “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler var ya işte onlar kâfirlerdir.” (Maide, 5/ 44); “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler var ya işte onlar zâlimlerdir.” (Maide, 5/ 45); “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler var ya, işte onlar fâsıklardır.” (Maide, 5/ 47) Kitabın indirilmesinin bir sebebi de “Allah’ın indirdikleriyle hükmetme” amelinin edâ edilmesidir. 
Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) hitaben; “Hakikat, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitab’ı sana hak olarak inerdik; hakkı gözet, hainlerden yana olma” (Nisa, 4/ 105) emri verilmiştir. İmamı Kurtubî, bu ayetin tefsirinde şunları zikretmektedir: “Allah’ın sana gösterdiği gibi” sözü; vahye veya nassların teşrî hikmetine uygun bir şekilde hükmet anlamındadır. Muhkem nassların teşrî hikmeti ile kıyas-ı fukahayı ve ictihadı birbirinden ayırmak mümkün değildir. Hz. Peygamber’in (sav) kendi ictihadına (reyi) göre hüküm verdiğinde isabet ettiği, bu ayetle sabittir. Allah (cc) Peygamberini hatadan korumayı garanti etmiştir.” (11) Müfessirler “Allah’ın indirdikleriyle hükmetme” ifadesinin/farzının yer aldığı âyetlerin nüzul sebebini şöyle açıklamışlardır: Ayetler, aralarında ortaya çıkan ihtilâfta hakemlik yapmak üzere Hz. Peygamber’e (sav) giden grup Yahudi hakkında ve bu olayla ilgili olarak nazil olmuştur.(12) Bu âyetlerde gelen hükümlerin, lâfızlarının umumî oluşu dolayısıyla haklarında nazil olmayanları da içerecek biçimde genel mi, yoksa nüzul sebebinin özelliği dolayısıyla sadece haklarında nazil olanlarla ilgili olup-olmadığı konusunda müfessirler arasında farklı te’villerin bulunduğu malûmdur. Bazıları ehli kitaba mahsus olduğunu ileri sürmüşlerdir. İmamı Kurtubî “Sana da, daha önceki Kitabı tasdik etmek ve onu korumak üzere hak olarak kitabı (Kur’an’ı) gönderdik!..Artık aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet; Sana gelen hakikati bırakıp da onların hevâlarına uyma “ (Maide Sûresi: 48) âyetinin tefsirinde şu tesbitte bulunmuştur: “Bu âyetteki kitabın Kur’an olduğu iddia edilerek reddedilebilir. Buna göre, Maide Sûresi’nin 44, 45 ve 47 âyetlerinin ‘ hepsi kafirler hakkında inmişse de, bunda gizlilik (idmâr) vardır. Yani, Kur’an-ı Kerimi reddeden ve Hz. Peygamber’in (sav) | tebliğini/nübüvvetini inkâr ederek Allah’ın (cc) indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirdir.”(13) İmamı Taberî, bu ayetlerin sadece ehl-i kitap için değil, bütün kâfirler hakkında indiğini ifade etmiştir. Bazıları, bu ayetlerde geçen kitabın Kur’ân-ı Kerim değil, Tevrat ve İncil olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir. (14) Halbuki nüzul sebebleri dikkate alındığı zaman; bu âyetlerde yer alan hükümden kastedilen, yargılamadır. Çünkü bu âyetler; yahudilerden bir grubun, Peygamberimiz Efendimiz’i (sav) hakem tayin etmeleri ve neticelerine razı olmamalarıyla ilgilidir. 
Bazı çağdaş İslâm alimleri; hüküm teriminin Kur’ân’da “hem yargılama, hem hükümet etme anlamını” ifade ettiğini ileri sürmüşlerdir. (15) Dolayısıyle bu kelimenin tarihi anlamıyla ilgili bir mesele söz konusudur. Acaba hüküm kelimesi, Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemde ve ilk müslümanların (ashabın) zihninde “hükümet” kelimesiyle aynı anlamı ifade ediyor muydu? Arapça mütehassısları, kaleme aldıkları lugat kitaplarında bu terimin anlamını izah ederken, “hükümet” mânası üzerinde durmamışlardır. Hükümet kelimesini ilk defa; hakem olayını keyiflerine göre te’vil eden ve kendilerine ‘Harici’ vasfı verilen kimselerin iddialarına cevap verirken (yani hakem olayı çerçevesindeki konuşmasında) Halife Hz. Ali (ra) kullanmıştır: “Size bu iki kişi ve hükümet (hakemlerin hükmü) hakkında söyleyeceğimi daha önce söylemiştim.”(16) Burada “hükümet” kelimesini, tahkim (hakem) olayının keyfiyetini beyanla sınırlı tutmuştur. Elbette tahkim (hakem tayini) siyasi anlamda hükümet değildir. Yani yürütme gücü veya yönetim anlayışıyla bir ilgisi yoktur. İhtilafı (uyuşmazlığı) ortadan kaldırma ve yargılama anlamını taşımaktadır. Kur’an-ı Kerim’de hüküm kelimesi; devlet başkanı olmamalarına rağmen, bazı peygambere de nisbet edildiği malûmdur.(17) Dolayısıyla bu kelimenin, öncelikle “yargılama ve ihtilafları ortadan kaldırma’ anlamını ifade ettiğini söyleyebiliriz. Bu noktada şu sualin zihnimize takılması mümkündür: Hüküm kelimesinin yargılama ve ihtilâfları çözme anlamına geldiğini kabul etmemiz halinde, devletin yasama ve yürütme kuvvetini inkar ettiğimiz anlamına gelir mi? Günümüzde yaygın olan kanaat, devletin üç temel erkinin bulunduğu iddiasıdır. Bunlar Yasama, yürütme ve yargılama erkleridir. Hüküm kelimesi, sadece yargılama ve ihtilâfları ortadan kaldırma erkini (yargı erki) ifade için kullanabilir miyiz? 
İslâm fıkhını esas alan devlette; yasama faaliyetini yürüten kimselerin, öncelikle Allah’ın kitabı’na ve Peygamber Efendimiz’in sünnetine bağlı kalmaları zaruridir. Yasama gücünün ümmete ve ümeraya (devlet yöneticilerine) bırakılan kısmı, ictihadî hükümlerle veya örfi hukukun kaideleriyle sınırlıdır.(18) Bu hakikati dikkate aldığımız zaman; Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, Kur’ân ve sünnette yer alan hakikatlerin, devlete hâkim olması anlamına gelir. Devletin siyasetini; uygun gördüğü şekilde tanzim eden hükümet, bu gücünü öncelikle Kur’ân ve sünnette yer alan hükümlerle, yani Allah’ın indirdikleriyle hükmetmekle sınırlandırmak durumundadır. İkinci olarak, toplumla ilgili bir kararları; ehlû’l hal ve’l akd adı verilen kimselere (İslâmi şûra üyelerine) danışmaksızın, tek başına almamaları da önemli bir unsurdur. (19) Dolayısıyla Allah’ın indirdikleriyle hükmetme farzının edasıyla ilgili değişik görüşlerin sebebi, aynı kelimenin çeşitli anlamlarda kullanılmasıyla ilgilidir. Bunun delili, aynı konuyu araştıran herkesin kabul ettiği apaçık ve ispata ihtiyaç olmayan işlerin bulunmasıdır: Zira Allahü Teâlâ’nın (cc) kitabında bulunan muhkem ayetlerin hükmünde ihtilâf sözkonusu değildir. Bu hükümlerin hayata geçirilmesi, Allah’ın indirdikleriyle hükmetme farzının edasını gündeme getirir. Muhkem nassla sabit olmayan konularda (fer’i meselelerde) müçtehitlerin fetvaları ve içtihatları, onların tesbitlerini ifade eder. Mukaddes bir keyfiyete haiz değildir. Ümmetin ihtiyaçlarına, maslahata, örf ve adetlere göre değişebilir. Müslümanların emiri, devleti İslâm fıkhına göre tanzim etmek ve insanlığa hizmet edecek bir müessese hâline getirmek durumdadır. Kendisinin mukaddes bir niteliği veya dokunulmazlığı yoktur. Devlet başkanı, Allahü Teâlâ’nın (cc) vekili veya siyasi anlamda halifesi değildir. Hz. Ebu Bekir (ra), kendisini “Halifetullah” diye çağıran birine, “Allah’ın halifesi” olmadığını söylemiştir.(20) Dolayısıyla Haricilerin ve bazı “hakimiyet” anlayışını yanlış yorumlayan kimselerin düşündüğü gibi; hükmün Allah’a ait olması ile siyasi otoriteyi İslâm’a uygun olarak yürüten imama veya ümmete ait olması arasında bir tearuz (çelişki) sözkonusu değildir. İslâm fıkhını esas alan devletin yöneticilerinin, Allah’ın (cc) indirdikleriyle hükmetmeleri farzdır.(21) Bu hakikati kabul eden, fakat nefsine uyduğu için Allah’ın (cc) indirdikleriyle hükmetmeyen kimselere zalim ve fasık denilir.

HİLÂFET NİZAMI VE YÖNETİM PRENSİPLERİ
İslâm fıkhında hakimiyet ile iktidar kavramlarının; birbirleri ile ilgili olmakla beraber, farklı keyfiyetleri ifade ettiğini söylemek mümkündür. Öncelikle teşri hakkı, Allahü Teâlâ’ya (cc) mahsustur. Hâkim-i mutlak olan O’dur. İktidar ise, emâneti yüklenen ve yeryüzünün halifesi vasfına haiz olan insanoğluna bırakılmıştır. İnsanların vekâletlerini (rızalarını) alarak iktidara gelenler; hem Allahü Teâlâ’nın (cc) hukukunu korumak, hem de insanların haklarını (aynı zamanda zaruri maslahatlarını) muhafaza etmekle yükümlüdürler. Zerre miktarı hayrı küçük görmeyen ve hesap gününü düşünen müslümanların; iyiliklerin yayılması ve kötülüklerin önlenmesi hususunda birbirleriyle yardımlaşmaları da farzdır. 
Bu tesbitlerden sonra; ‘Kur’an-ı Kerîm’de; herhangi bir siyasi rejim veya yönetim tekniği belirlenmiş midir?’ suali zihnimizi meşgul edebilir. Bu suale evet demek mümkündür. Hilâfet kavramı, yönetim tekniği veya siyasi rejimle ilgilidir. Kur’an-ı Kerim’de İktidar sahiplerinin dikkate almaları gereken önemli prensiplere yer verilmiştir. Ümerâ ayetleri, bunun en güzel misalidir. Bu prensiplerden bir kısmını, maddeler hâlinde izah edebiliriz.
1) Adalet: Bazı lûgatlarda adâlet şöyle tarif edilmiştir: “Adalet, yükün yarısı (yani iki eşit parçadaki yük) demektir Adalet “Her şeyi yerli yerine yerine koymak, hakkı hak sahibine vermek, cevr ve zulm etmemek” gibi manâları da ihtiva etmektedir.(22) Allahû Teâlâ (cc) hem peygamberlik, hem devlet başkanlığı (hilafet) vazifelerini yüklediği insanlar vardır. Kur’an-ı Kerim’de: “O zaman Davud’a şöyle vahyetmiştik: Ey Dâvud, şüphesiz ki, Biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında adâlet ile hükmet, Sakın hevâna tabi olma!..” (Es Saad Sûresi: 26) hükmü beyan buyurulmuştur. Ayeti kerime’de Peygamber ve halife olan Hz. Davud’a (as) “Adalet ile hükmetmesi” emredilmiş, aynı zamanda “hevasının kuracağı tuzaklardan’ sakınmasının zaruri olduğu haber verilmiştir. Bazı İslâm alimleri hevâyı “hakkı inkâr edip, nefsi emmarenin şehvetlerine tabi olmak”(23) şeklinde tarif etmişlerdir. Hayvani ihtirasları ifade için de kullanılır. Hevâya tabi olmak; insanın adâletten uzaklaşmasına, amellerinde zulüm,cevr ve bağy etmesine sebeb olur.(24)
İslâm fıkhını esas alan devleti yönetenlerin; hakkı esas almaları, adâleti sağlamaları, emanetleri ehline vermeleri ve insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamaları zaruridir. Hz. Ömer .(ra)’in dediği gibi “Adalet mülkün (iktidarın/devletin) temelidir” Bazı fıkıh kitaplarında “Dârû’l İslâm” kavramı, “Dârû’l adl” (adâlet ülkesi) şeklinde de ifade edilmiştir.(25) İmam-ı Şafii’nin (rh.a) “Adaletten murad, Allah’ın (cc) emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır” (26) diyerek, bir inceliğe işaret ettiği malûmdur. 
İslâm fıkhında iktidarın/devletin meşruiyetini belirleyen unsur adâlettir. Bazı muteber kaynaklarda; Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) adâlet ile ibâdet arasındaki münasebeti dikkati çektiği ve “Bir günlük adâlet, yetmiş yıllık nafile ibâdetten daha hayırlıdır”(27) buyurduğu ifade edilmiştir. Adalet kavramının; İslâm uleması arasında kazandığı keyfiyet, sadece hukuk alanıyla sınırlı değildir. Adalet, insanı kebair (büyük günah) iktisabından ve sağair (küçük günah) üzerinde ısrar etmekten alıkoyan bir melekedir.(28) İmamı Gazali adâleti şöyle açıklamıştır: “Adalet, dinde siretin doğruluğu ve düzgünlüğüdür ki, ruha sağlamlık verir ve onun takva ve mürüvvete yönelmesini sağlar; bu suretle insanın doğruluğu hakkında nefislerde güven hasıl olur. İnsanı yalandan ve zulümden alıkoyar. Allahü Teâlâ’dan (cc) korkmayan bir kimselerin sözüne güvenilmez. Diğer taraftan, yolda bir şey yemek, cadde ortasında işemek, rezilâne sohbetlerde bulunmak, şakada ifrata gitmek gibi mürüvveti zedeleyebilecek fiil ve hareketlerden sakınmak, adâletin zaruri şartlarındandır.Terazi ile bir buğday tanesi ağırlığı kadar dahi olsa, kasden noksan tartmak gibi küçük günahlar da adâleti ortadan kaldırır. Çünkü günah ne kadar küçük olursa olsun, imanın ve ahlâkın zayıflığına delâlet eden kusurlardır. Bu kusurları nefsinde toplayan bir kimse, dünyevî menfaatleri için başka büyük günahları işlemekten çekinmez.” (29) Hatîbi Bağdâdî’nin tesbitine göre adâlet, kişinin dinindeki istikameti ve adâleti yok ettiği bilinen düşünce ve hareketlerden uzaklaşmaktır. Âdil kişi, farzları eda ettiği, Allah tarafından kendisine emrolunan şeylere sıkıca yapıştığı, nehyolunanlardan korunduğu, adâletini ıskat eden fuhşiyyattan sakındığı, fiil ve hareketlerinde hak ve vâcib olanı araştırdığı, dinini ve mürüvvetini ihlâl eden sözlerden kaçındığı herkes tarafından bilinen kimsedir. (30) İslâm fıkhını esas alan bir devletin en önemli vazifesi; kelimenin tam anlamıyla hukukun üstünlüğünü esas alan, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan kamil insanları yetiştirmek ve onları kamu hizmetlerinde görevlendirmektir.
2) Şûra (İstişare) Vecibesine Riayet: İslâm fıkhı’nı uygulamayı taahhüd eden bir devletin tahakkümü değil, istişareyi esas alması zaruridir. Kur’an-ı Kerim’de, istişare mü’minlere vasıf kılınmıştır: “Onların (mü’minlerin) işleri aralarında istişare iledir. “(Şura 42/38) Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) hitaben “Onlarla emr (iş, devlet idaresi vs.) hususunda istişare et” (Ali İmran Suresi: 159) emrini vermiştir. Büyük Selçuklu Devleti’nin vezirlerinden Nizamü’l Mülk ‘Siyasetnâme’ isimli eserinde, istişarenin önemini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: ’Bütün dünyada yaşayan ademoğullarından hiç kimse Peygamberimiz Efendimiz’den (sav) daha alim olamamıştır. O, alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Sahip olduğu bunca fazilet ve mucizelere rağmen, yüce Allah (cc) O’na ‘ashabı ile istişare etmesini’ emretmiştir. Peygamberimiz Efendimiz (sav) ashabı ile müşavere etmekten müstağni kılınmadığına göre, selim akıl sahibi olan kimselerin, kendilerini müşavereden müstağni saymaları ve tek başına karar vermeleri caiz değildir’ (31)
3) Hukuk Önündeki Eşitlik: İnsanoğlu yaratılış itibariyle (fıtraten) birbirine eşittir. Kur’an-ı Kerim’de bütün insanların “aynı nefis”ten yaratıldıkları haber verilmiştir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav): ”Ey insanlar!.. Haberiniz olsun ki Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Biliniz ki Arabın arap olmayan üzerinde, Arap olmayanın da arap üzerinde; kızıl derilinin siyah derili üzerinde, siyah derilinin de kızıl derili üzerinde, hiçbir üstünlüğü ve fazileti yoktur. Üstünlük sadece takva iledir. Tebliğ ettim mi?”(32) buyurduğu malûmdur. İnsanların kavimlerine, cinsiyetlerine, fakirliklerine veya zenginliklerine göre tasnif etmek ve bu tasnif sebebiyle adâleti ve hukuk önündeki eşitliği ortadan kaldırmak caiz değildir.
4) Emanetin Ehline Verilmesi Zaruridir: Kur’an-ı Kerîm’de emanet, “Muhafaza edilmesi ve yerine getirilmesi gerekli haklar” anlamında kullanılmıştır. Kamu görevleri de amanet olarak ifade edilmiştir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “İdaresi altında bulunan müslümanlardan daha ehliyetlisi bulunduğu halde, bir başkasına (ehil olmayana) vazife veren kimse hakikaten Allah’a, O’nun Rasûlü’ne ve İslâm milletine ihanet etmiş olur”(33) buyurduğu sabittir. Bir kamu görevine talip olan Hz. Ebu Zer el-Gıfârî’ye, Peygamberimiz Efendimiz (sav) şu tavsiyede bulunmuştur: “Ya Ebâ Zer!.. Sen zayıf bir kimsesin. İstediğin vazife bir emanettir. Kıyamet gününde hakkıyla alan ve yerine getirenler dışındakiler için pişmanlık ve hüsrandır.“(34) İmamı Taberi “Allah size emanetleri ehline vermenizi emreder” (Nisa, 5/ 58) âyetini tefsir ederken şöyle demiştir: “Allah (cc) emanetlerin ehline verilmesini farz kılmıştır. Bu farz, öncelikle sultanları (devlet Başkanlarını) ve emir sahiplerini ilzam eden umumi bir hükümdür.(35)
 Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hilâfet nizamı; kitap,sünnet ve icma-i ümmetle sabit olan bir yönetim şeklidir. Allah’ın (cc) indirdiği hükümlere teslim olan her mükellefin; hilâfet nizamına tabi olması ve yüklendiği mukaddes emanetin muhafazası için bütün imkanlarını seferber etmesi zaruridir. İktidarın teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi (siyasi rejim) noktasında, yukarıda zikrettiğimiz temel prensiplere riayet edilmesi gerekir. Müslüman erkeklerin ve kadınların tercih haklarını (bey’at/seçme ve seçilme hakkı) hafife alan ve gayr-i Müslimlerin (zimmet ehli) zaruri maslahatlarını tahrip eden herhangi bir siyasi otoritenin, ‘İslâmi Devlet’ vasfına haiz olması mümkün değildir. 
_______________________________________
(1) İbn-i Kesir- Tefsirul Kur’ani’l Aziym Beyrut: 1969 C: 1 Sh: 515 vd.
(2) İmamı Maverdi- El Ahkamû’s Sultaniye- Kahire: 1973 Sh: 17
(3) Sahihi Buhari- İst: 1401 C: 1 Sh: 21 K.İlm: 2
(4) İbn-i Kayyım El Cezviyye- Et Turukû’l Hükmiyye fi Siyaseti’ş Şer’iyye- Kahire: ty. (Thk. Muhammed C. Gazi) Sh: 16,
(5) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar- İst: 1983 C: 8 Sh:186.
(6) İmam Ebu Bekr el Cassâs- Ahkamû’l Kur’an- Kahire: 1947 C:l Sh: 8081
(7) Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi- Mevkıfû’l Beşer- Kahire:1352 Sh: 26.
(8) M. Fuad Abdülbaki -El Mu’cemu’lMüfehres li Elfâzi’l Kur’an’il Kerim-Beyrut: 1987 Sh: 151-152.
(9) İbn Kuteybe- El İmâme Ve’s Siyâse- Kahire: 1969,1/149.
(10) Muhammed Ammâra- El İslâm ve’s Sultatû’d Dîniyye- Kahine: 1977 Sh: 310.
(11) İmamı Kurtubî- El Câmi li Ahkâmi’l Kur’ân -Kahire: ty C:4 Sh: 1946
(12) İmamı Taberî -Muhtasaru Tefsiri’l İmâmi’t Taberî -Kahire: 1980 Sh:126.
(13) İmamı Kurtubî- A.g.e C: 4 Sh: 2187
(14) Muhammed Ammâra- A.g.e. Sh: 5960.
(15) H. Muhammed Hâlid- Ed Devle fi’1İslâm -Kahire: 1981 Sh: 34
(16) İbn Kuteybe- A.g.e. C: 1 Sh: 143
(17) Muhammed Ammâra- A.g.e. Sh: 4245.
(18) Prof. Dr. Abdulvehhâb Hallâf -Es Siyâsetu’ş Şer’iyye -Kahire: 1977 Sh: 1517.
(19) Prof. Muhammed Ebu Zehra- El Mezâhibu’l İslâmiyye -Kahire: Mektebetu’l Adab yay. Ty. Sh: 39.
(20) İbn Haldun –El Mukaddime- Kahire: ty C:2 Sh: 689
(21) İmamı Kurtubî -A.g.e. C: 4 Sh: 218 vd..
(22) M. Fuad Abdülbaki -Mu’cemu Elfâzi’l Kur’âni’l Kerîm- s. 413.
(23) Ragıp El İsfahani- El Müfredat -İst: 1986 Sh:548.
(24) İmamı Kurtubi- A.g.e. C: 5 Sh: 412.
(25) Ömer Nasuhi Bilmen-Hukuki İslâmiyye ve İstılâhatı Fıkhiyye Kamusu- İst: 1976 C: 3 Sh: 526’
(26) İmamı Şafiî-Er Risale- Kahire: 1979 (2 bsm) Sh:25 Madde: 71.
(27) İsmail El Aclûni -Keşfû’l Hefa-Beyrut: 1351 C: 2 Sh: 58 Had. NO: 1721
(28) Ebûbekr El Cezairi- Et Tevcîh-Kahire: Ty. S: 26
(29) İmamı Gazali- El Mustasfâ Min ilmi’l Usûl- Beyrut: 1359 C: 1 Sh: 157
(30) Hatibi Bağdadi- El Kifaye fi İlmû’l Rivaye -Medine: ty. Sh: 80.
(31) Nizamül Mülk- Seyasetname- İst: ty (18. Bölüm) Sh: 120. 
(32) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- Ist: 1401 C: 5 Sh: 411
(33) İbn-i Hümam -Fethû’l Kadir-Beyrut: 1316 C: 5 Sh: 457
(34) Sahıhi Müslim-Ist: 1401 C: 2 Sh: 1457 K. Imâre, 4 H NO: 16
(35) İmamı Taberî- A.g.e. C: 1 Sh: 96




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle