SİYASET

İran’da Yaşanan İktisâdî ve Siyâsî Krizin Tahlîli
YAZI BOYUTU :

A. Melih TEBRİZİ

İran’ın başta Yemen olmak üzere; Irak ve Suriye’de yaptığı askeri harcamalar, bütün dengeleri alt-üst etmiştir. Geçtiğimiz ay insanların döviz bürolarına akın etmesi ülkede döviz fiyatlarının kontrolden çıkmasına sebeb olmuş, hükümet sabit döviz kuruna geçtiğini açıklamış ve döviz alım satımını yasaklamıştır. Siyâsî tartışmaların alevlenmesine vesile olan hâdiselerden birisi de reformcu kanaat önderlerinden Mustafa Taczâde’nin; ‘resmi ya da derin devletten birisinin sahneden çekilmesi gerekir’ demesi ve İran’daki iki başlı yönetim düzeninin sürdürülemeyeceği mesajını vermesidir. Son haftalarda İran’ın içinde bulunduğu durumun vahametiyle ilgili benzer bir uyarı da ‘Özgürlük Hareketi’ basın bürosundan geldi. Hareket yayınladığı bildiri ile son yaşanan gelişmelerin yalnızca rejimin bekasını değil, İran’ın birlik ve bütünlüğünü tehdit eder hale geldiğini ileri sürdü.

İran’da Yaşanan İktisâdî ve Siyâsî Krizin Tahlîli

 
 
SON yıllarda Amerika ve müttefiklerinin; özellikle Danold Trump yönetiminin, İran’a karşı tavrını sertleştirmesi bu ülkede iktisâdî ve siyâsî problemlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. İran’a uygulanan yaptırımların 12 Mayıs’tan sonra yeni bir aşamaya geçecek olması ve Rusya ile ihtilafa düşen AB ülkelerinin İran’a uygulanan ambargoların sıkılaştırılması konusunda ittifak etmeleri, yeni bir dönemin başlamasını beraberinde getirmiştir. Ayrıca İran’ın başta Yemen olmak üzere Irak ve Suriye’de yaptığı askeri harcamalar, bütün dengeleri alt-üst etmiştir. Öncelikle iktisâdî gelişmelerden başlayalım. Geçtiğimiz ay insanların döviz bürolarına akın etmesi ülkede döviz fiyatlarının kontrolden çıkmasına sebeb olmuş, hükümet sabit döviz kuruna geçtiğini açıklamış ve döviz alım satımını yasaklamıştır. Son düzenlemelere göre serbest piyasada 60 bin riyali geçen doların fiyatı 42 bin riyalde sabitlenmiş, hükümet yurt dışına çıkacak olan kimselere gidecekleri ülkeye göre yılda bir kereye mahsus olmak üzere 500 veya 1000 avro miktarındaki dövizin bu kurdan satılacağını açıklamıştır. Döviz bürolarının faaliyetleri de geçici olarak yasaklanmış ve bütün döviz işlemlerinin bankalar üzerinden gerçekleştirilmesine karar vermiştir. Aslında sabit kur sistemi, İran’da yeni uygulanan bir sistem değildir. Özellikle seksenli ve doksanlı yıllarda uygulanan bu politikalar sabit resmi kur ile serbest piyasa kuru arasındaki uçurumdan dolayı suiistimale açık olduğu ve haksız kazançlara yol açtığı gerekçesiyle kaldırılmıştır. Hükümet döviz harcamalarını kısıtlamak amacıyla başka bir adım daha atmış ve yurt dışı çıkış harçlarını yaklaşık beş kat artırarak 2.2 milyon riyale çıkarma kararı almıştır.
Son haftalarda özellikle sosyal medyada; ABD Başkanı Donald Trump’ın, 12 Mayıs’ta Nükleer Anlaşmadan çekilmesi hâlinde doların 100 bin riyale kadar çıkabileceği iddiaları ifade edilmektedir. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın ikinci döneminin ortalarında ve nükleer yaptırımların hemen öncesinde bir doların 10 bin riyal civarında olduğu hatırlanacak olursa, sert ekonomik yaptırımların ülke milli para birimine olan etkisi daha iyi anlaşılacaktır. Duruma müdâhil olan Ayetullah Mekarim Şirazi’nin önerisi ise kimi ulemanın iktisâdî meselelere bakışını özetler niteliktededir. Ayetullah Şirazi’ye göre, ‘önde gelen döviz bürosu sahiplerinin yargılanmaları ve idam edilmeleri’ gerekir.
Yaşanan son devalüasyon, ülkede zaten sıcak olan iç siyâsî tartışmaları daha da hızlandırmıştır. Muhafazakârlar, ülkenin içinde bulunduğu siyâsî kaostaki paylarını inkâr ederek, kötü ekonomik gidişattan Ruhani hükümetini sorumlu tutmaya başlamışlardır. Bu kesime yakın basın organlarında manşetleri süsleyen döviz rekorlarının altında daima, söz konusu durumun Nükleer Anlaşmanın ‘hediyelerinden’ birisi olduğu ileri sürülmektedir. Bazı gruplar daha da ileri giderek hükümetin istifa etmesi gerektiğini ileri sürmektedirler. Meselâ: ‘Ensar-ı Hizbullah’ teşkilâtı lideri Hüseyin Allahkerem gibi muhafazakâr figürler, ‘sivil ya da din adamı politikacıların ülke sorunlarına çare bulamadığını, dolayısıyla askerlerin bu işi üstlenmesi gerektiğini’ söylemekten çekinmemişlerdir. Muhafazakâr siyasetin karizmatik liderlik boşluğunu Kasım Süleymani gibi son dönemde parlatılmaya çalışan generallerin doldurmaya başlaması, 90’lı yıllarda şekillenen asker-ulema ittifakının gittikçe askerlerin lehine bozulması olarak değerlendirilmektedir. Askerin siyasette artan ağırlığıyla eş zamanlı olarak, son haftalarda gizli darbe tartışmaları gündeme girmiştir. Aslında iç politikanın en tartışmalı gündemini yakın zamana kadar Ahmedinejad ve ekibinin başına gelen hâdiseler oluşturmaktadır.
Yoğunlaşan iktisâdî ve siyâsî tartışmalar sebebiyle, Ahmedinejad’a yakınlığıyla bilinen 300 akademisyen ve aktivistin Hamâney’e hitaben kaleme aldıkları, ülkenin gidişatından memnun olmadıklarını belirten ve mevcut durumun devam edemiyeceğini ileri süren mektup fazla ses getirmemiştir. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın çıkışlarını gölgede bırakan önemli gelişmelerden birisi de Tahran Belediye Başkanlığı özelinde yaşanan tartışmalardır. Ülke Başsavcısı Muhammed Cafer Muntazeri’nin sert açıklamalarından sonra Tahran Belediye Başkanı Necefi’nin ‘sağlık sorunlarını gerekçe göstererek’ istifa etmesi ve bu istifanın kabul edilmesi, meselenin şahsi bir karardan çok etkin güç merkezlerinin baskısıyla ilgili olduğu izlenimini güçlendirmiştir. Bu arada ılımlı tavırlarıyla bilinen Tahran Milletvekili Ali Mutahhari’nin, Necefi’nin ‘gece evinde uyurken ve saygısız bir şekilde gözaltına alındığını’ açıklaması da istifa meselesinin karşıt kamplar arasındaki güç mücadelesinin yansıması olduğunu göstermektedir.
Siyâsî tartışmaların alevlenmesine vesile olan hâdiselerden birisi de reformcu kanaat önderlerinden Mustafa Taczâde’nin ‘resmi ya da derin devletten birisinin sahneden çekilmesi gerekir’ demesi ve İran’daki iki başlı yönetim düzeninin sürdürülemeyeceği mesajını vermesidir. Benzer diğer bir uyarı ise Nobel Ödüllü İnsan Hakları Savunucusu Şirin İbadi tarafından dile getirilmiştir. Uzun süredir Avrupa’da yaşayan İbadi verdiği bir röportajda, “artık İran’da cari olan siyâsî rejimin reforme edilebileceğine inanmıyorum” diyerek, siyasal sistemin iflâs ettiğini ifade etmesidir. Son dönemde İran’ın içinde bulunduğu durumun vahametiyle ilgili benzer bir uyarı da ‘Özgürlük Hareketi’ basın bürosundan geldi. Hareket yayınladığı bildiriyle, son yaşanan gelişmelerin yalnızca rejimin bekasını değil İran’ın birlik ve bütünlüğünü tehdit eder hale geldiğini ileri sürdü ve diğer birçok grup gibi Anayasa Konseyi’nin müdahalesi olmaksızın özgür bir referandum ve seçim düzenlenmesini istedi. Burada ilginç olan nokta Ahmedinejad, Şirin İbadi, Hüseyin Museviyan ya da Özgürlük Hareketi gibi farklı siyâsî gelenekten gelen kişi ve kurumların benzer talepleri dile getirmeleri ve çok köklü reformların gerçekleştirilmemesi durumunda ülkenin yeni şiddet içeren gösterilere sahne olabileceği yönündeki uyarılarda bulunmasıdır.
Şii Din Adamları Arasında Yaşanan
‘Velâyet-i Fakîh’ İhtilafı
İran Devrimi’nin ilk yıllarında ‘Milletin egemenliğinin zayıflamasını İslâm’ın zayıflaması’ olarak gören Ayetûllah Şeriatmedarî, İslâm Cumhuriyeti Anayasasının 110. maddesinde yer alan ‘Velâyet-i Fakîh/Rehberlik Kurumunun’ milletin yetkisini gasp ettiğini ve halka seçim hakkı veren ilkelerle çeliştiğini vurguladığı malûmdur. Dinî havzaların devletten özerkliğini savunan Ayetullahlar, siyâsî hiyerarşinin tepesine bir müçtehid yer alsa dahi sistemi dışarıdan denetleyebilecek kurumların ve aktörlerin varlığının gerekli olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Devrim sonrası dönemde, Ayetûllah Humeyni’nin ‘Rehberlik Kurumu’ adı altında bütün dinî-siyâsî otoriteyi tek elde topladığı malûmdur. Devlet ile dinî havzaları birleştirmeye çalışan Humeyni’ye göre, İslâm Cumhuriyeti öncesindeki hükümetlerin İmam Mehdi’yi temsil etmeyişi, havzaların devletten ayrılmasına sebep olmuştur. Ancak Velâyet-i Fakîh hâkimiyeti, Mehdi’yi temsil ettiği için önceki devletlerden farklı olarak İslâm şeriatına dayanan bir devlettir. Velâyet-i Fakîh düzeni içinde mercilik kurumu başta olmak üzere, geleneksel müesseselerin erimesini amaçlayan Ayetûllah Humeyni’ye karşı dönemin saygın müçtehidleri, mercilik kurumunun özerkliğini ve devlet düzenine entegre edilmemesi gerektiğini savunmuştur. Bu noktada Rehberlik-Mercilik çatışması ortaya çıkmıştır. Başka bir ifadeyle mutlak yetkiyi haiz Rehberlik Kurumu ya da Velâyet-i Fakîh, özerk konumuyla bilinen merciliğin sonu anlamına gelmektedir.
Geleneksel Kurumlar Devre Dışı Bırakıldı
Velâyet-i Fakîh’in mutlak yetkisi ve otoriter tabiatına karşı çıkan Kum’daki Ayetullahlara müsamaha göstermeyen yeni rejim, bütün muhalif görüşlere rağmen kendi tezlerini, devlet gücünü kullanarak benimsetmek istemiştir. Bundan dolayıdır ki Ayetullah Humeyni, kendi döneminin en saygın mercii olan Ayetullah el-Uzmâ Hûî’yi eleştirmiş, devrimden sonra Ayetullah el-Uzmâ Şeriatmedari’yle derin bir tartışmaya girmiş ve nihayetinde kendi vekili Ayetullah el-Uzmâ Muntâziri’yi azletmiştir. Aynı şekilde Humeyni’nin Irak’taki sürgün yıllarında ona karşı bir tutum içerisinde olan Necef Havzası ve Irak İslâmî Davet Partisi aksine Humeyni’nin siyasal vizyonuna tam destek veren Ayetullah Muhammed eş-Şirazi, devrim sonrasında Humeyni’nin altında yer alacağı herhangi bir hiyerarşi içerisinde bulunmayı reddettiği için merkezî-dinî otorite tarafından pasifize edilmek istenmiştir. Muhalif dinî müesseselerle arasındaki çekişmeyi sonlandırmak isteyen Humeyni anayasal pozisyonunu, devlet imkânlarını ve güvenlik güçlerini kullanmaktan çekinmemiştir. Ayetullah Şeriatmedari gibi nüfuz sahibi din adamları, geniş halk tabanını temsil etmelerine karşın anayasal statüden ve dolayısıyla kamu otoritesinden yoksun oldukları için Velâyet-i Fakîh’e karşı yürüttükleri muhalefette başarısız olmuşlardır. Bu noktada denebilir ki rejim, toplumsal destek ve dinî vizyonu itibariyle Velâyet-i Fakîh’e rakip olabilecek bütün mercileri devre dışı bırakmak suretiyle, geleneksel dinî müesseseleri desteklemekten çok bunların temelini çürütmüştür. Bu siyâsî değişim, rejimin meşrûiyeti tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Ayetûllah Hamaney’in Rehberliği döneminde rejimin dinî meşruiyetini sorgulayan din adamları arasında en önemli isim Ayetullah Muntaziridir. 1989 yılında Humeyni’nin Rehberlik döneminin sonlarına doğru Rehberlik Vekilliği’nden azledilen Muntaziri ev hapsinde tutulmuştur. Siyâsî Şiilikte gücün demokratikleşmesi gerektiğini vurgulayan Muntaziri, 2008 yılında ‘Dinî Hakimiyet ve İnsan Hakları’ başlığıyla bir kitap kaleme almıştır. Fakîhin velâyeti teorisi yerine fakihin denetim yetkisini savunan Muntaziri, velayet yetkisinin sadece seçim yoluyla ihdas edilebileceğini ileri sürmüştür.
Velâyet-i fakih rejiminin Ayetûllah Hamaney Rehberliği dönemindeki muhalifleri; Ayetullah Ahmet Azeri Kumi, Ayetullah Yusuf Sani’i, Ayetullah Beyat Zencani, Muhsin Kediver, Ayetullah Seyyid Hasan Tebatebai Kumi, Ayetullah Sadık eş-Şirazi, Ayetullah Hüseyin eş-Şirazi ve Ayetullah Muhammed Sadık Ruhani’dir. Söz konusu muhalif Ayetullahlar “Vehhabilik”, “fitnecilik”, “Amerika’nın amaçlarına alet olmak” ve “İngiliz Şiiliği” gibi ithamlarla algı operasyonlarının hedefi olmuşlardır. Ayrıca, rejim muhalif din adamlarını kontrol altına almak için güvenlik teşkilâtlarının yanı sıra Özel Din Adamları Mahkemesi’ni de kullanmıştır. Netice olarak şunu söylemek mümkündür: Ayetûllah Humeyni’nin bile benzer girişimlerden arzu ettiği sonucu alamadığı hesaba katılırsa, Ayetûllah Hamaney’in heterojen bir görünüm arz eden Şii mercilik müessesini homojenleştirebilmesi uzak bir ihtimaldir. Bu durum İran’da ‘Velâyet-i Fâkih’ tartışmalarının devam edeceğini göstermektedir. Ayetûllah Hamaney’in; ‘düşmanın siyaseti Kum’da devrimin antitezini hazırlamaktır. Devrim Kum’dan çıktığı gibi, devrim karşıtlığı da Kum’dan ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. Bundan dolayıdır ki Kum’da fitne için zemin hazırlanıyor!’ şeklindeki ifadesine göre, rejim kendi varlığına karşı oldukça kritik bir meydan okumanın Kum şehrinden [mercilikten] geleceğini düşünmektedir.
Gonabadiler, Yaresanlar ve İrfan-i Keyhani
Hareketi
‘Velâyet-i Fakîh’ anlayışını savunan bazı Ayetullahlar, tarikatların haram olduğu ve bunların (Şiiliği kastederek) İslâm dışı olduğu yönünde fetvalar yayınladılar. İrfani tarikatlar ya da İranlıların tabiriyle nevzuhur gruplar, genelde rejime yumuşak muhalefetin merkezi olarak kabul ediliyor. Gonabadi dervişleri ise 2009 yılından itibaren Ayetullah Hamaney’den Haşim Rafsancani’ye kadar birçok devlet adamına defalarca mektup yazdılar ve Kerrubi’ye oy verdikleri için kendilerine istihbarat birimlerinin yaptığı baskıdan ve cezalardan şikâyet ettiler. Gonabadilerle yaşadığı ve sonu ölümle biten olaylar, rejim için ilk değildir. 2014 yılında da İran polisi, Yaresan tarikatı mensuplarıyla karşı karşıya gelmişti. Genellikle Azerbaycan ve Kirmanşah’ta bulunan Yaresan ya da ‘Ehl-i Hak’ olarak bilinen ve bıyığa simgesel bir önem atfeden tarikat mensupları, askere alınınca zorla kestirilen bıyıkları için önce kışlayı basmış, ardından da polisle çatışmıştır.
Ankara ODTÜ çevre mühendisliği mezunu olan “İrfan halkası” kurucusu Muhammed Ali Tahiri, 2006 yılında irfan ve İslâmi düşüncelerin tebliği gayesiyle kurduğu “İrfan-i Keyhânî” isimli dernek için resmi kurumlardan izin aldı. Kendisini Şii ve dindar olarak tanımlayan Tahiri, derneğinde “inter-universalism” temelli tamamlayıcı tedaviler uygulamaya başladı. Zihinsel huzur ve ‘psikolojik sorunların giderilmesi’ adı altında faaliyette bulunan bu derneğin çeşitli seminerler düzenlemesine de izin veriliyordu. Ancak 2010’da Devrim Muhafızları istihbarat kurumu tarafından gözaltına alınan Tahiri beş yıl hapis cezasına çarptırıldı. Fakat devreye giren bazı Ayetullahlar, Tahiri’nin mürted olduğu ve öldürülmesi gerektiği yolunda fetva verdi. Ayetullahların fetvasının bağlayıcı kabul edildiği İran yargısı, Tahiri hakkında ‘irtidad’ sebebiyle idam kararı aldı. Karar sonrası adliye önünde gösteri yapan çok sayıda Tahiri destekçisi de gözaltına alındı. Tahiri’nin idam cezasına itiraz süreci hâlen sürüyor. İdamı hâlinde ise rejimi, Tahiri’nin mensuplarıyla da yeni bir gerginlik bekliyor.




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle