SİYASET

Türkiye’de Darbeler Sayfası Neden Hiç Kapanmaz?
YAZI BOYUTU :

Bünyamin ATEŞ

İnsanlığın tarihini Cumhuriyetle başlatmaya bayılan Kemalist Kadrolar, Türkiye’yi köklerinden koparmak için ellerinden geleni yaptılar. Devletin “Dini” kavramı yerine Laikliği ikame ettiler. Batı’dan kanunlar ithal edildi. İstiklal Mahkemeleriyle terör devletini ikame ettiler. Neticede başardılar... Köklerinden koptu Türkiye... Kültürsüz, sığ bir ülke hâline geldi. İşte o yüzden Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tarihinin hiçbir döneminde istikrar kazanamadı. Birey olarak insanın hukuku hiçbir zaman muhterem olmadı, devletin yani istibdadın istikbali için toplumlar bile feda edildi. Toplu Katliamlar (misal Dersim), sürekli ve yaygın gözaltılar; toplumun nefesini kesti, umutlarını söndürdü, düşünce kabiliyetini eritti.Türkiye’de yapılan veya teşebbüs safhasında kalan bütün darbeler “Atatürkçülük” adına yapılmıştır. Peki, “Atatürkçülük” nedir?

Türkiye’de Darbeler Sayfası Neden Hiç Kapanmaz?

 
TOPRAKTAN yaratıldık... Orada yaşar ve oraya gömülürüz ve yine oradan diriltileceğiz. Topraktan yaratılmamız birçok ilhama vesile. Beslenmemiz oradan... İçeceğiz su gökten toprağa düşer, istikrar kazanır ve orada birikir. İşte belki de bu yüzden insanı ağaca, insanları da ormana benzeten metaforlar boş değil. Teşbihte hata yapmamak gerekir. Zira ağaç toprağa yapışır; toprağın altında olan kökleriyle göklere uzanır. Kökler; istikbalin tohumu. Bir nevi tarih ve kültür. Gökte olan su ve Güneş ise ağacı besleyen, büyüten, göklere uzatan unsur. İnsanın suyu ve Güneş’i de “yeni bilgiler” ve “geleceğe bakış” tarzı, yön, pusula. Bu nedenle “Tarih Şuuru” ve “Kültürü” olmayan insan ve insan toplumları köksüz ağaç gibi istikrar bulamaz, oradan oraya sürüklenir; üzerine yağan yağmurun (bilgilerin) ve Güneş’in (gelecek hayallerinin) hiçbir faydası olmaz ona. Su çürütür, Güneş kurutur. Rüzgâr darmadağın eder ve nihayet yok olur gider.
İnsanlığın tarihini Cumhuriyetle başlatmaya bayılan Kemalist Kadrolar, Türkiye’yi köklerinden koparmak için ellerinden geleni yaptılar. Devletin “Dini” kavramı yerine Laikliği ikame ettiler. Şer’iat lağvedildi, Batı’dan kanunlar ithal edildi. Dil Devrimiyle cehâletleriyle övündüler. İstiklal Mahkemeleriyle terör devletini ikame ettiler. Neticede başardılar... Köklerinden koptu Türkiye... Kültürsüz, sığ bir ülke oldu bu yüzden...
İşte o yüzden Türkiye Cumhuriyeti Tarihi; tarihin hiçbir döneminde istikrar kazanamadı. Tarihi darbeler, krizler, olağanüstü hâl hukukları (!) yazdı. Birey olarak insanın hukuku hiçbir zaman muhterem olmadı, devletin yani istibdadın istikbali için toplumlar bile feda edildi. Toplu Katliamlar (misal Dersim), sürekli ve yaygın gözaltılar; toplumun nefesini kesti, umutlarını söndürdü, düşünce kabiliyetini eritti.
15 Temmuz FETÖ Darbe girişiminden sonra “sistem değişikliği” oldu biliyorsunuz: Başkanlık Sistemi. Sistem nazari planda “vesayet” sistemlerine izin vermeyecek tarzda düzenlendi. Lâkin... Lâkin unutulan bir şey var. FETÖ’cü darbeciler, darbenin meşruiyetini “Atatürkçülük” ideolojisi olarak göstermişti. TRT’de okunan darbe bildirisine göre “ülke Atatürkçülükten uzaklaşmış ve bu yüzden darbe hak” hâline gelmişti. Aslında Türkiye’de yapılan veya teşebbüs edilen tüm darbeler “Atatürkçülük” adına yapılmıştır. Peki, “Atatürkçülük” nedir?
Aslında Atatürkçülük, fetişizmden başka bir şey değil. Kişi putlaştırması... Tarihi derinliği yok, kültürel birikimi hiç yok. Sadece “Batılılaşmak” sloganından başka bir mânâ ifade etmeyen içi boş sözcükler yığını. Tarihi “Güneş-Dil Teorisine” hapsetmeye çalışan hezeyan. Zaman ilerledikçe yeniden yazılan, değiştirilen (uydurulan) tarih.
Hezeyan ama yaklaşık 90 yıllık Cumhuriyet tarihini de kendine meftun etmiş, esir etmiş. Bu sebeple topraksız yaşıyoruz. Köksüz ağaç gibiyiz. Esen rüzgârlar bizi oradan oraya sürüklüyor. Avrupa olmazsa Avrasya’dan medet umuyoruz. Geçmişimiz olmadığından, toprakla olan iltisağımızı tıpkı İblis gibi yitirdiğimizden yeni bilgilerin (yağmurun) ve atılımların (Güneş’in) de bir faydası olmuyor, olamıyor. Bu nedenle... Mesela; denizin altından geçen “Marmaray”... 3. Havalimanı. Köprüler, yollar... Kanal İstanbul Projeleri... Hepsinin mühendislik harikası olmaktan başka bir anlamı yok. Tüm bu projeler ne kalkınmamızı sağlayacak ne de ilerlememizi. Sağlamadı da... Gelir adaletsizliği ve işsizlik ülkenin kadim problemi olmaya devam ediyor. Cumhuriyetin ilk devirlerinde halk bir dilim ekmeğe muhtaç iken Ankara Balgat’ta kurucu idareler balolarda şuh kahkahalar atardı. İskilipli Atıf Hocalara idamlar, İsmetlere balolar. Ve bu balolar 90 yıldan bu yana hiç kesintiye uğramadan devam ediyor. Bankalar altın devrini yaşarken kredi kartı borçlarından dolayı intiharlar, sönen ocaklar... Düşündüğü için acımasızca ceza çeken mazlumlar... Muhafazakârların anlamadığı da bu.
Tarihiniz ve kültürünüz olmadığı sürece fasit dairenin içerisine düşersiniz.
AK Parti iktidar olduğunda ülkenin bir kısmında olağanüstü hal hukuku (!) mevcuttu şimdi ise hepsinde. AK Parti “Olağanüstü Hal Hukukunu (!)” kaldırmakla övünüyordu şimdi ister-istemez “Olağanüstü Hal Hukukunu ” savunmakla meşgul olduğu malûmdur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “şiir” okuduğu için, bir anlamda düşüncelerinden dolayı hapse girmişti. Şimdi bazı basın savcıları, henüz basılmamış kitaplara “bomba” muamelesi yapmayı marifet zannetmektedirler. FETÖ’nün yargı çetesinin hapse attığı mazlum insanlar için bizzat R.Tayyip Erdoğan; “hapishanelerde haksız yere yatanlar var” demesine rağmen bu insanların yeniden yargılanmalarının yolu açılmamaktıdır. “İşkenceye sıfır tolerans” havaları atıldı ama şu an ülkenin merdiven altı koridorlarında “terörle mücadele” adı altında neler yapıldığını kimsecikler bilmiyor. Devam edelim:
Yine AK Parti Dönemi’nde “Medeni Kanun” değiştirildi, kadına pozitif ayrımcılık yapma adına “aile reisi” ünvanı, erkek ile kadına verildi. Adetâ bir direksiyonun başına iki kişi aynı anda oturtuldu. Bu arada birlikte yaşama adı altında zina serbest bırakıldı. Bu değişimin doğal sonucu olarak boşanmalar evlilikleri çoktan geçti. Genç yaşta evliliklere “çocuk gelin” romantizm elbisesi giydirerek binlerce gencimiz hapse atıldı. Kadınlarımız adeta dul, çocuklarımız yetim bırakıldı. Ceza eskiden 8 yıldı şimdilerde ise 16 yıla çıkarıldı. Hapishanelerimiz tıka basa dolu. İdarecilerimiz ise modern hapishane yapımı müjdesi veriyor. Geçenlerde Ankara Polatlı’da yapılacak cezaevi lansmanı için bir idarecimiz; “Polatlı bu geniş kapasiteli cezaeviyle çok gelişecek” diye caka satmıştı. Muhafazakâr “akıl”, hakikatin peşine düşmez, ortalamayı meziyet zanneder. Kısaca bu daha iyi günlerimiz; rüzgâr ekiyoruz, fırtına biçeceğimiz günler ise yakın. Hükümetin popüler kanadı ise TV’lerdeki “Diriliş”, “Abdülhamid” gibi dizilerle övünmekle zaman geçiriyor.
Türkiye’nin elitleri “tarihsiz” ve “kültürsüz” bir toplumun ideal toplum olduğunu zannediyor. İşin acı yanı da burası. Okumanın ‘sosyal medya’ ile sınırlı hâle geldiğini toplumun, akıbetinden hayır umulur mu? Zaten okuyan insanlar da bir şekilde cezalandırılmaktadır. Okumanın cazibesi olar mu? Halbuki okumak size sınırlarınızı hatırlatır, kırmızı çizgilerinizi belirtir, delilsiz konuşmamayı öğretir. Öyle ya bir ülkede sadece devlet otoritesi ve meydanlarda “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganını dilinden düşürmeyen aydınlar olduktan sonra, hakikate talip olmaya gerek var mıdır?
İçinde bulunduğumuz hali tefekkür ettiğimiz zaman şunu söyleyebiliriz. Türkiye cendere içerisinde... Bir yanda bütün hakları ve hürriyetleri mahkûm eden Kemalizm İdeolojisi ve onun müttefiki hakikat derdinden bağımsız sağcı (muhafazakâr) ve solcu partiler... Diğer yanda ise bizi bu cendereden kurtaracağını vaat eden “liberaller.” Liberal olmak için ise okumaya gerek yok. Muhâlefet et, insanları serseriliğe davet et yeter.
Okumak bir anlamda kuyu kazmaktır, diğer yandan geleceğe güvenle bakmanın adıdır. Aynı zamanda tutunma/dayanak noktası edinmektir okumak. Dayanak noktası olmadan birleşme adına tekrar edilen“Milli Birlik” lafları havada kalır.
Eskiden de darbeler yaşanırdı bu ülkede. Eskiden dediğim İttihat ve Terakki Çeteleri’nin Osmanlı’yı, bir anlamda ‘devlet-i âliyeyi köşeye şıkıştırdığı zaman diliminde. Ama bu darbeler saray ve çevresinde döner dururdu. Hiç kimse, hak ve hakikate saldırmayı aklının ucundan bile geçirmezdi. İdareciler değişirdi, hakikate dayanan hükümler değil. Bu sebeple yaşanan sık olmayan darbeler halkı pek etkilemezdi. Öyle bol miktarda darbe de olmazdı. Türkiye’deki gibi “olağanüstülük” olağan hâle dönüşmezdi. Demokrasinin armağan ettiği sert ve yıkıcı iktidar mücadelesi, nice canları almaya devam etmektedir. Az miktarda kuru yanıyorsa bol miktarda yaşların yandığı düzeni değiştirmek kolay değildir. Bu arada bazıları tatlı rüyaları, keyiflerine göre pazarlamayı tercih etmektedir. Bazıları da kabuslarının etkisinde kaldığı için, ısrarla “Darbeler Dönemi kapandı” deyip kenara çekilmektedir. Oysa hiçbir şey değişmeyecek. Biz de bir o yana bir bu yana sallanıp duracağız. TV Yorumcuları bazen Amerika’nın faziletinden bahsedecek ,bazı durumlarda Rusya’yı göklere çıkarmaya devam edeceklerdir.
İslâmi Kesim de Mefluç Halde
İnsan... İnsanın garip bir özelliği var. İçinde tuttuğu kavramlar veya hülyalarla gerçekleri özdeşleştirmek. Kendini kandırmak bir nevi. Ama anlatmak istediğim tam olarak bu değil. Olması gerekenin olduğunu zannediyoruz çok defa. Mesela. “Dar” kavramını ele alalım. Kıyamıyoruz ülkemize. Bu yüzden fıkıh kitaplarında yer alan “Dar” kavramını, kavram olarak çarpıtıyor ve nihayet kendimizce hükümler veriyoruz. Kendimizi kandırıyoruz. Bir insanın bir ömür yalanlarla yaşaması ne acı.
İslâmi kesim okumuyor. Okuyanları da okuduklarını anlamaya çalışmıyor. Genel kültür adına söylenenler ülkemizi ve dünyayı izah edemiyor. Diplomalı cahiller kendi şablonlarını gerçek zannediyorlar. Belki toplum hayatında, bilhassa medya dünyasında makbul insan oluyorlar ama ya hakikat?.. Hakikat incinmiyor mu? Nihayetinde bizi sorgulayacak, hesap soracak olan Allah değil mi? Allah aşkına!.. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın faaliyetlerini laiklik ideolojisine riayet ile sınırlandıran (Anayasa:136.madde) bir devlet, hangi hakla İslâm Devleti olduğunu iddia edebilir? Bu hakikati ifade etmek bile, kendilerini muhafazakar demokrat zanneden kimseler tarafından “aforoz” edilmeniz için yeter sebeb olabilir.
Dünyayı Kitaplar Yönetir
Dünyanın içinde bulunduğu “değersizlik” kaosunu sözde dünyayı yöneten güçler bile itiraf ediyor. Hatta Amerikan Gazeteleri özellikle dış politika alanında yeni dönemi “değerlere elveda” başlığıyla vermeyi tercih ediyor. Aydınlanma Dönemi’nin değerleri “Laiklik, Demokrasi, Liberalizm, Komünizm” gibi ideolojilerin ölüm fermanı çoktan yazıldı. Birçok toplum ve devlet, “denize düşmenin telaşıyla “milliyetçilik/ulusalçılık” gibi en adi dünya görüşüne sarılıyorlar ama bilmedikleri gerçek “milliyetçilik” burada sadece tehlikelerden ve azgın sulardan korunma telaşından başka bir şey değil ve korkunun ecele faydası yoktur.
Bakmayın siz aksini iddia edenlere!.. Dünyayı kitaplar yönetir. Kitapsızlar ise bilerek veya bilmeyerek kitaplıların hükmüne tâbî olur. “Kitapsızlar, kitaplıların söylediklerini söyler.”
Dünya hakimiyetine giden yolda okumak esas olduğundan belki de bu yüzden ilk emir “Oku!..” şeklinde gelmiştir. “Oku” emri başta Mekke Müşrik Devleti olmak üzere Kitab’a tabi olmayan tüm siyasal ve sosyal düzenlere başkaldırı ilânıdır. Âlimin mürekkebi şehidin kanından üstündür. Esasen şehidi, savaş meydanına sürükleyen de âlimin mürekkebinden başka bir şey değildir.
Kalem elbette kılıçtan keskindir. Zaten kılıç, yazılı veya sözlü buyruğu yerine getirmek için kuşanılır. Kalemle yeni dünyalar kurar, yıkar ve yeniden kurarsınız. Hiç olmayan bir dünya inşâ edebilirsiniz kalemle. Münzel kitapları reddetmekle övünen Demokrat ve Laiklerin dünya üzerinde söz söyleme tekelini ellerinde bulundurmaları sizi aldatmasın. Evet, demokrasi ilmin ve erdemin değil cehâletin ve cüretin iktidarını yansıtır. Laiklik ise zaten dini esas almaz. Bu kesimlerin medeniyet iddiası koca bir yalandan ibarettir. Zira bu kesimler genellikle Yahudi ve Hıristiyan kültürünün tesiri altındadır. Yahudiler kendilerinden başka bir kavmi kabul etmediklerinden yayılma istidadını laik ve demokratların sırtına binerek sürdürmeyi arzu ederler. İsrail’in “Yahudi Şeriatını” uygulayan bir devlet olmasına rağmen “Laikliğe” övgüler düzmesinin sebebi de budur. Sırtına bindikleri laikleri kaybetmek istemiyorlar. Hıristiyanların ise şeriatı olmadığından onlar da laik meclisler eliyle dünyaya yayılmak isterler. Bir anlamda laik sivil din inşâa etmeye çalışırlar. Kendi meclislerinde koydukları kanunları “mukaddes” ilân ederler mesela. Her köşe başına heykeller dikerek putlarını kutsallaştırırlar. İstihbarat teşkilatlarını melekler gibi değerlendirir, cezaevlerini de cehennem olarak nitelendirirler. İstatistik teşkilatları kaderi yazma hevesindedir. Taklitçilerdir bu yüzden kendilerine meşruiyet kazandırmak için atalarının maymun olduğunu iddia ederler. Dünyayı Kitaplar yönetir. Ahireti de kitaplar yönetir. Kur’an-ı Kerim’in hükmünü aşmak mümkün değildir. Müslümanlar, Kitab’a tâbî olarak cennete girerler. Kâfirler ise Kur’an-ı Kerim’in beyanı üzere ebedi olarak cehennemde kalırlar.
Devlet mi Hakikat mi?
Klasik tarih kitaplarında Osmanlı’nın çöküşünü engellemek için “İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük” denilen üç önemli akımın ortaya çıktığı ve aydınların kendi zaviyelerinden devleti kurtarma hevesinde oldukları kaydedilir. Burada ilginç olan bu üç kesimin de ideoloji ve teklifleri, devleti içine düştüğü kaostan çıkarmakla sınırlıdır.
Batıcı-profan aydınlar için devletin kurtarılması, ayağa kaldırılması gibi bir gayeden söz etmek kolay değildir. İtalyan-Carbonari anarşistlerinin etkisinde kalan ve kurucularının tamamı mason olan İttihat ve Terakki Çetesi, kısa sürede Osmanlı’nındüşmanı hâline gelmiştir. Asker bürokratlardan Mustafa Kemal’in, Osmanlı subayı olarak bizzat Osmanlı saltanatını ilga ettiğini biliyoruz. Yani Batıcı-profan aydırlar için genel olarak devlet değil, batıdan ithal ettikleri değerler önemlidir. Onlar için devleti kurtarmak söylemi “araç” hükmündedir. Batı’ya hayran olan kimselerin Osmanlı Devleti’ni ve halkını sevmeleri mümkün değildir. Kavmiyetçi-Türkçü aydınların, Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü kaostan kurtarmak amacı, paradoks hastalığını beraberinde getirmiştir. Osmanlı çeşitli kavimlerin bir arada yaşadığı mozaik bir toplumdur. Bu yüzden “Türkçülük” ideali, Osmanlı Devleti’nin yapıcında mündemiç olan diğer kavimleri ‘sınır dışı’ eden bir idealdir.
Gelelim modernizmin etkisinde kalan ve Pan-islâmizm ideolojisini savunan münevverlere!.. slâm milletinin çoğunluğunun iradesini temsil eden Osmanlı’nın, yeniden muhteşem yıllarına dönmesi, onların dünya görüşlerini şekillendiriyordu. Onlardan bazıları “devleti kurtarma” konusunda samiminiyetlere hâizdiler. Ama “nafile” bir işle uğraştıkları kesindi. Zira Osmanlı son zamanlarında Şeriat’ın hükümlerini uygulamıyordu. Mesela, artık resmen faiz serbesti. Sadece faiz değil birçok alanda İslâm Fıkhı’nın hükümleri yürürlükten kaldırılmıştı. Adı konulmamış laiklik devletin karar organlarını etkisi altına almıştı. Bu noktada “devleti kurtarmak” idealinde olan “İslâmcı” kesimin aynı zamanda “İslâm’ı kullanmak”, İslâm’ı İslâm’ı olmayan yapıların hizmetine sunmak eyleminin içerisine, bilerek veya bilmeyerek girdiklerini söylemek mümkündür. İslâmcı münevverlerin önemli bir kısmı meseleyi “ıslahat” çerçevesinde değerlendiriyorlardı ve her zaman elde kalanı korumanın gayreti içerisinde idiler. Ama devletin çarkları, gayr-i islami bir şekilde çalıştıkça avuntularının boşa olduğunu acı bir şekilde gördüler. Devlet çarkı laiklik ekseninde çalışıyordu ve akıbette de kazananlar batıcı-profan elitler oldular. Meşrutiyet Dönemi’nde ön plâna çıkan ‘üç tarz-ı siyaset’ ideolojisini savunan elitler, bir anlamda iktidar oyununa katılmaya hevesli kimselerdir. Batıcı-profan zihniyete hâiz olan elitler, yazılı Anayasa hukukunu bahane etmiş ve ’modern-ulus devlet pradigmasını’ tartışılmaz gerçek olarak piyasaya sürmüşlerdir. Düşünün bir anayasa da “bu devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes İngiliz’dir” diye bir cümle kurarsanız, ister-istemez o ülkede doğan Türk, Kürt, Alman, Arap vs. herkes potansiyel sıkıntıdır ve her doğan çocuk devleti güçlendireceğine devleti daha da fazla zaafa uğratır. İç düşmanlar bitmez, devlet zaafa uğrar ve nihayet ya başka ülkelerin egemenliğine düçar olur veya iç savaşta yıkılır gider.
Netice olarak şunu söyleyebiliriz. Hakikati hafife alan, hayali ideallere dayanan ve ‘üç tarz-ı siyaset’ (Batıcılık-Türkçülük-İslâmcılık) anlayışı ile İslâm coğrafyasını kan gölüne çeviren siyasi tezleri mahkûm etmek, “Ben şüphesiz müslümanlardanım” diyen her mükellefin zaruri vasfıdır.




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle