SİYASET

ABD Derin Devleti’nin Türkiye’yi Bölme Projesi ve Ateş Çukuru
YAZI BOYUTU :

Bünyamin ATEŞ

Artık gizli anlaşmaların peşine düşmeye gerek yok. Her şey aleni... Perde gerisinde yürümüyor ilişkiler. Neden mi bahsediyorum? ABD Derin Devleti’nin terör örgütü PKK/PYD’ye verdiği ağır silahlardan. Rusya’nın Afrin’de ve ABD’nin de Kobani’de PKK/PYD’ye silah yardımı yapmasının tek bir anlamı vardır. Bu iki süper güç, PKK’nın devletleşmesini istediklerini gizlemiyorlar. Görünen de odur ki, en azından kâğıt üstünde Türkiye’nin attığı her adım silah sevkiyatını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Silah sevkiyatı sırasında önce ABD’ye kızılırken son NATO Toplantısında, PKK’ya silah sevkiyatı işinin içerisine NATO da dahil olmuştur. Son bir-kaç yıldır Türkiye; hem İsrail ve müttefikleri, hem sınır komşuları tarafından ‘Ortak Düşman’ gibi algılanmaya başlanmıştır. Görünen odur ki BOP projesini hazırlayan Illuminati Çetesi; Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak, yalnızlaştırmak, politik kargaşa ile meşgul etmek ve yıllar önce hazırladığı haritayı dayatmak için, bütün imkânlarını seferber etmiştir.

ABD Derin Devleti’nin

Türkiye’yi Bölme

Projesi ve Ateş Çukuru

 
ARTIK gizli anlaşmaların peşine düşmeye gerek yok. Her şey aleni... Perde gerisinde yürümüyor ilişkiler. Neden mi bahsediyorum? ABD Derin Devleti’nin terör örgütü PKK/PYD’ye verdiği ağır silahlardan. Veya ABD’nin ve Rusya’nın Türkiye’yi bölme projelerinden. Önce Misak Dergisi’nden Hüsnü Aktaş Hocaefendi’nin analizini okuyalım: “ABD’nin yönetiminde söz sahibi olan İlluminati Çetesi’nin kurmayları; Körfez Savaşı’nın yaşandığı günlerde BOP projesini ve yeni ‘Ortadoğu Haritası’nı ön plâna çıkarmıştır. Geçtiğimiz ay Milliyet Gazetesi yazarlarından Güneri Cıvaoğlu, Körfez savaşı sırasında ABD’li bir askeri yetkilinin Kuzey Irak’a gönderilen ağır silahlarla ilgili yaptığı tespiti köşesine taşımış ve günümüzde yaşanan hadiselerin tesadüf olmadığını ifade etmiştir: “Birinci Körfez Savaşı sırasında Suudi Arabistan’daydım. Bizim büyükelçi, ABD’nin büyükelçisine rica etti. Amerikan kuvvetlerinin komutanlığından “bilgilendirme” randevusu aldı. Amerikalılar büyük bir oteli “komuta merkezi”ne dönüştürmüşlerdi. Beni bir Amerikalı Yarbay aldı, duvarında Ortadoğu haritası asılı, brifing odasına götürdü. Akıcı ve düzgün Türkçe konuşuyordu. Daha önce Ankara’da görev yapmış. Saddam Hüseyin’e karşı yapılmakta olan hava harekâtını, başlayacak kara savaşını anlattı. Sonra... Mealen şu garip lafları etti. Çok ciddiydi... “Biz savaştan sonra buralardan çekileceğiz. Geride bıraktığımız silahlar özellikle Kuzey’de Kürtler tarafından ele geçirilecek. Silahlanan Kürtler Türkiye’den toprak isteyecek. Ya istedikleri toprakları vereceksiniz, ya da savaşacaksınız.” (..) Duyduklarıma inanamıyordum. “Türkiye... Amerika... NATO müttefikliği... Türkiye sınırlarına tecavüz, NATO’ya saldırı sayılır... ‘Bu söyledikleriniz anlaşılır gibi değil” gibi itirazlarım oldu. Amerikalı Yarbay hiç oralı değildi. “Biz gideceğiz, bölgede olacakları söyledim” gibi cevaplar verdi.” (..) Yarbayın 25 yıl önce söylediklerinin ikinci aşamasının şimdi gerçekleştiğini yazan Civaoğlu, yazısını şu sözlerle tamamlıyor: “PKK, ağır silahlar kullanarak Türkiye’de kendilerine “Kobani Modeli” özerk topraklar kazanma gayretinde. Tabii... Sadece ABD’den kalan silahlar değil. O zamandan bu yana devreye dışarıdan başka aktörler de karıştı. Tehdit 5-10 bin PKK militanın silahından ibaret değil. Onların gerisinde asıl büyük oyunun aktörlerinden bazıları omuz omuza, bazıları karşı karşıya...’ (17.09.2015) Bu noktada, yirmi beş yıldır gündemde olan bir projeyi hatırlatmakta fayda vardır. ABD Temsilciler Meclisi’nde ‘Kürt Raporu’nun görüşülmesinden kısa bir süre sonra, Musevi-Yahudi Lobisi’nin desteğiyle ‘İsrail-Kürdistan Dostluk Derneği’ kurulmuştur. Aynı günlerde ‘Jaruselem Post’ Gazetesi’nde; Amotz Asael imzasıyla yayınlanan makalede; ‘Kurulduğu tarihten günümüze kadar İsrail, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt Devleti’nin kurulmasını arzu etmiştir. Zira Kuzey Irak, bağımsız Kürt Devleti için ideal bir coğrafyadır’ tespitine yer verilmiştir. (...)
Son bir-kaç yıldır Türkiye; hem İsrail ve müttefikleri, hem sınır komşuları tarafından ‘Ortak Düşman’ gibi algılanmaya başlamıştır. Geçtiğimiz ay ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby’nin, PKK’nın Suriye’de faaliyet gösteren kanadını övmesi ve “YPG bizim dostumuz, ortağımızdır” şeklindeki ifadesi, Ankara’da soğuk rüzgârların esmesine sebep olmuştur. Bir gün sonra NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in “Türkiye PKK’ya karşı yürüttüğü hava operasyonlarını durdursun” şeklindeki sözlerinin ajanslara düşmesi herkesi şaşırtmıştır. Görünen odur ki BOP projesini hazırlayan Illuminati Çetesi; Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak, yalnızlaştırmak, politik kargaşa ile meşgul etmek ve yirmi beş yıl önce hazırladığı haritayı dayatmak için, bütün imkânlarını seferber etmiştir. (...)
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Ortadoğu’da yaşanan kronik kaos (terör) halini ve BOP projesini analiz ederken; ABD, İsrail, Rusya, Fransa ve İngiltere’nin İslâm coğrafyası üzerindeki emellerini dikkate almamız gerekir. Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın ‘Dünya beşten büyüktür’ şeklindeki tespiti, BM Teşkilatı’nın imtiyazlı üyelerini (ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya) rahatsız etmiştir. Başbakan Ahmet Davudoğlu; akademisyen sıfatı ile kaleme aldığı ‘Stratejik Derinlik’ isimli eserinde ortaya koyduğu tezlerin (nazari plânda doğru bile olsa) reel politikada karşılığının olmadığını söylemek mümkündür. Zira Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin inşa ettiği uluslararası sistem (BM Teşkilatı), kelimenin tam anlamıyla medeni vahşeti ön plâna çıkarmış ve insani bütün değerlerin düşmanı haline gelmiştir. Bütün mazlumların ve mültecilerin ümidi haline gelen Türkiye’nin; hem uluslararası sistem, hem sınır komşuları tarafından yalnızlaştırılmasının sebebi budur. Moğol istilâsını bertaraf eden ve haçlı seferlerinden sonra ayağa kalkmayı başaran Müslümanların, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan anomi felâketini ortadan kaldırabilecek imkânlara (maddi-manevi) haiz olmadıkları görülmektedir.”
Hüsnü Aktaş Hocafendi’nin son cümlesini bir daha okuyalım: “Moğol istilâsını bertaraf eden ve haçlı seferlerinden sonra ayağa kalkmayı başaran Müslümanların, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan anomi felâketini ortadan kaldırabilecek imkânlara (maddi-manevi) haiz olmadıkları görülmektedir.”
Rusya’nın Afrin’de ve ABD’nin de Kobani’de PKK/PYD’ye ağır silah yardımı yapmasının tek bir anlamı var: Bu iki süper güç, PKK’nın devletleşmesini istemektedir. Görünen de odur ki, en azından kâğıt üstünde Türkiye’nin bu plana karşı çıkacak herhangi bir gücü de yok. Attığı her adım silah sevkiyatını meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Silah sevkiyatı sırasında önce ABD’ye kızılırken son NATO Toplantısında, PKK’ya silah sevkiyatı işinin içerisine NATO da dahil olmuştur. Ve daha fenası... 
 
Fırat Kalkanı ve Barzani
Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı’nın başarılı olup olmamasının en önemli alametini sosyolojide okumak lazım. Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı’yla bölge sosyolojisine ne kadar nüfuz edebildi? Yukarıdan kuş bakışıyla bakıldığında Fırat Kalkanı Operasyonu’yla muhaliflerin ellerinde tutmaya çalıştığı Halep kaybedildi. İdlip’te de Rusya ile yapılan anlaşma sonucu muhalefetin önemli bir bölümü gayr-i meşru sayıldı. Anlaşılıyor ki, Türkiye Fırat Kalkanı Hareketiyle bölge sosyolojisine ve aşiretlere nüfuz edemedi.
Kürt Meselesinde de durum bundan farklı değil. Türkiye, Batı’dan alınan sosyolojik şablonlarla iş görmeye çalışıyor. Kürt Meselesi artık bölgesel bir niteliğe sahip ve Batı’dan alınan milliyetçi şablonların bölge gerçekleriyle uyuşmadığını söylemek zorundayız. Barzani ile yaşanan Kerkük krizi Irak’ta konuşlanmış Barzani ile iplerin sanıldığından daha zayıf olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin siyasi paradigması bölgenin ağırlığını taşıyacak kapasitede değil. Eninde sonunda Barzani ile de ciddi krizler yaşanacaktır. 
Barzani de ABD tarafından bekletilen “yedek güç” ise Türkiye’yi bölme oyununa Barzani’nin dahil olması sonucu bölgede sözde İslâmi görünen gruplar da dahil olmak üzere birçok kesim duruma kayıtsız kalamaz. Zira bölgede İslâm ortak değeri sanıldığından da zayıftır ve belirleyici güç aşiretlerdir. 
Peki, Türkiye sosyolojik ve siyasi paradigma değişimlerine imza atabilir mi? Referandum idari değişiklere vesile oldu ama sosyolojik ve siyasi değişimlerin de bir nevi önünü kilitledi. MHP ile yapılan ittifak statükonun korunmasına hizmet edecektir. MHP, değişime rıza gösterse bile pusuda bekleyen muhalifler MHP’yi darmadağın edebilir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD’nin PKK’ya ağır silah vermesiyle ilgili olarak “Bölgede Türkiye’den izinsiz dizayn yapılamaz” mealinde sözler söyledi. Evet, bölgede Türkiye’den izinsiz hiçbir plan başarıya ulaşmayabilir âkin Türkiye bölgede oyun kurma gücünü kaybetti/kaybediyor. Onca mülteciyi barındırma avantajına rağmen bölgede oyun kurma seviyesinden oyun bozma seviyesine düşmek hiç de hoş değil.
 
Devlet Çözüm Üretemiyor
Türkiye bu manzara karşısında ne yapacağını bilmez halde... Her gün yüzlerce operasyon yapılıyor. Çözüm diye attığı adımlar daha büyük sorun olarak karşısına çıkıyor. KCK/Paralel Devlet operasyonlarında yaklaşık 10.000 kişi tutuklandı ve sonrasında Çözüm Süreci başladı âkin aradan çok zaman geçmeden PKK, Cumhuriyet tarihinin en büyük şehir savaşlarını başlatma imkânına sahip oldu. Bu arada PKK da neredeyse meşrulaştı ve ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu, hendekçi teröristlere “arkadaşlar” diye hitap edebildi. Kısaca siyasi idarenin çözüm adına atmış olduğu her adım daha büyük sorunlara vesile olmaktadır. 
Her seferinde daha büyük dalga... Bir devleti saygın yapan husus “yapabildikleri” değil “yapamadıklarıyla” mukayyettir. İbn-i Haldun, devletin yok olma gerekçesini “ahlakın zaafa uğraması, hukukun terkedilmesi” olarak özetler. Her istediğini yapan, kural tanımayan, ilke nedir bilmeyen kimselerin elinde olan güç, güç olmaktan çıkar ve nihayet o güç de bir gün yok olur gider.
Her seferinde daha büyük dalga... Peygamberimiz Efendimiz’e (sav) yalancı peygamber Kezzab’ın elçisi geldiğinde, elçi diline geleni söyledi ve Peygamberimize (sav) hakaret etti. Peygamberimiz (sav) Efendimiz elçiye hitaben: “Eğer elçi olmasaydın seni öldürürdüm” buyurdu. “Eğer elçi olmasaydı” öldürülmeyi hak eden birisini İslâm elçileri öldürmeyi yasakladı diye öldürmemek “yapamadıklarıyla” saygınlık kazanan devletlerin vasfıdır. Ama hukuku ve ahlakı “reis, vatan, milletin ali menfaatleri, devletin bekası” gibi parantezlere alan devlet ve toplumlar her seferinde daha büyük ve acımasız dalgalarla boğuşurlar.
Her seferinde daha büyük dalga... Ergenekon hadiselerine bakın. Bütün ülke bir anda mahkeme salonuna dönmüştü. Oysa mahkemeye intikal eden bir hadisenin basın ve yayın organlarında konuşulması suç idi. Teğmen Mehmet Ali Tekin’in telefonuna sehven yüklenen (!) numaraları da kimse sormadı. FETÖ’cü polislerin alçaklıklarına ses çıkarılmadı. Kitaplar bomba sayıldı. Keza Vasat, Tahşiye gibi davaların sanıkları, Esasen mazlum olduğu için kimse onlarla ilgilenmedi bile. Ya 2010 KPSS. Soruların çalındığını dağdaki çoban da biliyordu lâkin sadece idarecilerimiz bilmiyordu.
Her seferinde daha büyük dalga... 12 Şubat MİT Müsteşarı’nın FETÖ’cü özel yetkili hâkimler tarafından tutuklanmak istenmesi. Özel Yetkili Mahkemelerin âdil olmadığını, çete faaliyetleri içinde olduğunu dönemin Cumhurbaşkanı da Başbakanı da gördü. Özel Yetkili Mahkemeler yerine terör mahkemeleri kurdular. Artık yeni davalar orada görülecekti. Ya eski davalar. Eski davalar için mahkemelerin kalması kararı verildi? Yani AK Parti zımnen dedi ki; “Ey bu mahkemelerde yargılanan kimseler? Sizi artık devlet değil çete yargılayacak. Çetenin verdiği hükümlere de saygılıyız. Bize bir şey olmasın da size ne olursa olsun.”
Her seferinde daha büyük dalga... 17/25 Aralık Mahkeme Darbesi... Neredeyse hükümet yıkılacaktı. Bu sefer Bülent Arınç gibiler çetenin varlığını kamuoyuna açık olarak ifade etmek zorunda kalacaktı. Başbakan, FETÖ’nün mahkûm ettiği çetenin mazlumlarına Japonya’ya giderken “yeniden yargılama” vaadinde bulundu. Sonra... 17/25 Aralık atlatıldı. Büyük balık Aziz Yıldırım, imaj açısından Yakup Köse arka kapıdan çıktı. Diğer mazlumlar?... Onlar çetenin verdiği hükümlere mahkûm kalmaya devam etti.
Her seferinde daha büyük dalga... 15 Temmuz FETÖ Darbe Girişimi. Mazlum ve Müslüman halk FETÖ’cü çeteye artık yeter dedi ve nihayet çete geri çekilmek zorunda kaldı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak denildi lâkin her şey oluruna bırakıldı. FETÖ’nün mahkum ettiği mahkumlar içeride nefes almaya devam etti mesela. Referandumla görüldü ki her türlü devlet imkânına rağmen nihai zafer kazanılmıyor ve toplumun önemli bir kısmı için iktidar artık nefret odağı. Neden, niçin? Konumuz bu değil... Ama... Her seferinde daha büyük dalga... Bürokratik ve askeri dalgalar bitti. Nihai dip dalga geldi. Toplumsal dalga. “Herkesi masum-suçlu ayırt etmeden” gelen fitnenin ayak sesleri duyuluyordu.
Türkiye şu an FETÖ, DEAŞ ve PKK gibi; ABD Derin devleti’nin kontrolündeki örgütlerle mücadele ediyor. Her gün onlarca militan etkisiz hale getirilirken yüzlerce insan da gözaltına alınıyor. Devletin üst düzey yöneticileri bu mücadelenin “Beka” mücadelesi olduğunu yüksek sesle dile getiriyorlar. Ülkenin her yerinde OHAL Kanunları yürürlükte. Genel manzara ortalık toz duman. Toz duman çünkü “Beka” sorununun olduğu iddia edilen bir vasatta ülkedeki iktidar ve muhalefet kısır çekişmelerle meşgul!.. Ortalık toz duman... Tozlar ve dumanlar dağıldığı zaman ne olacak? Asıl önemli soru bu. Türkiye, Terörle mücadelesini kazanacak mı yoksa kayıp mı edecek? Kavramsal inşa süreci olmadığı sürece PKK; DEAŞ ve FETÖ mücadelesinin kazanılması kolay değildir. Gerçi referandum sonrası hükümet sistemi değiştirildi. Bundan sonra FETÖ tarzı şebekelerin vesayet sistemi kurmaları imkânsızdır. Lâkin yine de bu terör örgütlerini ortaya çıkaran ve bunları güçlendiren faktörler yerinde durmaktadır. “Kürt Meselesi”, “Yerel Yönetimler Sorunu”, “Din-Devlet İlişkilerindeki Gerilim” gibi birçok kavramsal sorun hâlâ yerinde durmaktadır. Dahası terör sorunu artık çoktan yerel boyutları aşmış ve bölgesel ve uluslararası bir mahiyet arz etmiştir. Bölgesel güçlerden mesela Barzani’nin ufukta terör örgütlerinden etkilenmeyeceğinin herhangi bir garantisi de yoktur. Unutmalayım ki Türkiye, tökezlediği zaman Barzani de Türkiye’nin karşısına dikilecektir.
Aslında çözüm var... Ama idarecilerimiz 15 Temmuz’da ölüm-kalım çizgisinde kalmalarına rağmen bölgeye nüfuz edecek adımları tehlikeli görüyorlar. Paradigmatik değişimleri riskli buluyorlar. Haklı olabilirler ama tehlike her hâlükârda kapımızı çalmak üzere. Nafile kaygıların ve tutumların bu gidişatı engellemesi mümkün müdür?
Kanaatimce devlet, artık sorun çözme kabiliyetini kaybetmiştir. Kendisini yok etmeye çalışan FETÖ karşısında bile çok fena acze düşmüştür. Kavurmacı ve Tatlıcılar serbest kalırken yeni doğum yapmış lohusa kadınlar hastaneden alınıp cezaevine atılıyor. Cezaevinde şu an 500 bebek anneleriyle birlikte ‘yargısız infazın’ kurbanıdır. İşte şimdi sözün bittiği yere geldik!..Birileri ‘Acırsanız, acınacak hale gelirsiniz’ deyip, adaletin askıya alınabileceğini telkin etmeye başlamışlardır. Halbuki hukuk kurumu olan devletin olmazsa olmaz şartı adalettir. Bir kavme duyduğumuz kinin bile bizi adeletten alıkoymaması gerekir. İslâmi endişesi olan örgütler, politika koridorlarında nefessiz kalacaklarına toplumun bütün kesimlerine ulaşmanın yolunu bulmalıdırlar. Politikaya eklemlenmek müslümanlara yakın vadede çok şey kaybettirecektir. Bizler politikacıların koltuk değneği değiliz, avukatı hiç değiliz. Önümüzdeki dönem oldukça zor geçecektir. İnsanlığın ortak faydası için siyaset yapmak zorundayız. İslâmi Cemaatler adım adım yaklaşan tehlikenin farkına varmalıdır. Adaleti ve ahlaki değerleri hafife alan bir devlet, vatandaşlarının ateş çukuruna yuvarlanmalarına engel olamaz.




    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle