SİYASET

Halep Vahşeti ve Dünya Müslümanlarına Yapılan Zulüm
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

Günümüzde İslâm topraklarına, özelde Halep’e baktığımız zaman görünen manzara vahşetten başka bir şey değildir. Avrupa Hristiyan ittifakı, Amerika, Rusya, Uzakdoğu putperestleri, Asya kâfirleri, Afrika vahşileri, Arap mürtedleri ve zalim Şia hepsi bir olmuş Müslüman halkın tepesinden bombalar yağdırmakta, hedef ayırımı yapmadan kadın, çocuk, yaşlı demeden insanların param-parça edebilmektedirler. Hümanist Avrupa halkları (!) da bu duruma seyirci kalabilmektedir. İstila etmiş oldukları İslâm topraklarında yapılan barbarlığa birtakım mazeretler uydurarak televizyonları başında, sıcak odalarında, üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu yemek masalarında salyalarını akıtarak, şişman ve yağlı göbeklerini, kanlı elleriyle daha fazla doldurmanın gayreti ile en azından bu insanlık vahşetine seyirci kalmaktadırlar. Tarih boyunca bu barbarlar sadece Müslümanları değil, bütün insanlığı ezmişler, sömürmüşler ve insanları köleleştirmek için çeşitli tuzaklar kurmuşlardır. Bir anlamda vahşi köle düzenlerini devam ettirmek için her türlü çirkin oyuna başvurmaktan asla geri durmamışlardır.

Halep Vahşeti ve Dünya Müslümanlarına Yapılan Zulüm

 
GÜNÜMÜZDE İslâm topraklarına, özelde Halep’e baktığımız zaman görünen manzara vahşetten başka bir şey değildir. Avrupa Hristiyan ittifakı, Amerika, Rusya, Uzakdoğu putperestleri, Asya kâfirleri, Afrika vahşileri, Arap mürtedleri ve zalim Şia hepsi bir olmuş Müslüman halkın tepesinden bombalar yağdırmakta, hedef ayırımı yapmadan kadın, çocuk, yaşlı demeden insanların param-parça edebilmektedirler. Hümanist Avrupa halkları (!) da bu duruma seyirci kalabilmektedir. İstila etmiş oldukları İslâm topraklarında yapılan barbarlığa birtakım mazeretler uydurarak televizyonları başında, sıcak odalarında, üzeri çeşit çeşit yiyeceklerle dolu yemek masalarında salyalarını akıtarak, şişman ve yağlı göbeklerini, kanlı elleriyle daha fazla doldurmanın gayreti ile en azından bu insanlık vahşetine seyirci kalmaktadırlar. Tarih boyunca bu barbarlar sadece Müslümanları değil, bütün insanlığı ezmişler, sömürmüşler ve insanları köleleştirmek için çeşitli tuzaklar kurmuşlardır. Bir anlamda vahşi köle düzenlerini devam ettirmek için her türlü çirkin oyuna başvurmaktan asla geri durmamışlardır. Müslümanların şahsında tenkit etmiş oldukları sözde “köle” karşıtlığını bizzat kendileri Afrika’dan insanları annelerinin, babalarının, ailelerinin ve kabilelerinin içinden gemilerle zorla kaçırarak Amerika’da ve Avrupa ülkelerinde yıllarca çok zor şartlar altında, karın tokluğuna bile olmamak kaydıyla köle olarak kullanmışlardır. Afrikalı zencileri bu şekilde ezerken, Kızılderililerin topraklarını da istila ederek istilacı zihniyetlerini ortaya koymuşlar, kan emici sülükleri dahi kıskandıracak derecede vahşelaşmeşerdir.
Portekizler, İspanyollar, Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar hepsinin tarihini incelediğimiz zaman kan ve zulüm vasıtası ile insanları, devletçikleri sömürdüklerini ve hala da sömürmekte olduklarını çok rahat görebilirsiniz. Yeter ki biraz tarih okuyun, güncel haberleri takip edin. Aynı şekilde Rusya ve Çin insanlara ve özelde Müslümanlara kan kusturan zalim ve sömürgeci rejimlerdir. Peygamber efendimizden gelen bir hadisi şerifte olduğu gibi bir tabağın başına üşüşen vahşi hayvanlar gibi İslâm toplumları üzerine toplanmış akbabalar gibi kendi paylarını almak için Müslüman bedenlerini parçalamaktalar. Çocuklarını ve kadınlarını öldürmekte, genç, yaşlı ayırımı yapmadan, hastane, okul farkı gözetmeden varil bombalarını, bedenleri yanık içinde bırakan, ilkel Afrika vahşilerinin silahlarından daha vahşi, yakıcı bombaları ile kimyasal silahları ile çağdaş bir barbarlık örneği sergilemektedirler. Afganistan, Irak, Suriye, Arakan, Çeçenistan, Bosna, Somali, Bangladeş, Sudan ve daha ismini yazmaktan aciz kaldığımız birçok İslâm toprağı hep işgal ve zulüm ile gündemdedir.
Biz Müslümanlarda bu durum karşısında elimizden bir şey gelmemenin çaresizliği içinde kahroluyoruz. Üzülüyoruz. Şaşkınlığın ve acizliğin verdiği duygular ile çırpınıyoruz, ya da çırpınmıyoruz. Ezikliğin verdiği ruh hâli ile “- Ne olacak bu Müslümanların hâli?” demekten öteye gidemiyoruz. Oysa yapmamız gereken bazı şeyler olmalı. Bu hususta ilk adım olarak Allah (c.c.) ‘nün musibete uğramış Müslümanlara, zulüm görmüş müminlere nasıl hitap ettiği? Onları nasıl teselli ettiği? Onlara ne tavsiyelerde bulunduğunu tespit etmeye, ayetler ışığında anlamaya çalışalım. Bu bizim ruh sağlığımızı korumak ve duygusal hareket etmememiz için gerekli olan bir terbiyedir. İlim ile değil de, duygularıyla hareket edenler hata içerisine düşmüşlerdir.
Kâfirlerin Müslümanlar üzerine zulmü insanlık tarihinden de öncedir. İnsanlar yaratılmadan kâfir cinler, Müslüman cinlere zulmetmişlerdir. İnsanlık tarihinde de daha ilk insan olan Hz.Âdem ve annemiz Hz.Havva’nın kovulmuş şeytan tarafından cennette kandırılması ile zulüm insanlığa sirayet etmiştir. Daha sonra gelen peygamberler ve kavimlerinde de aynı mücadele hep devam etmiştir. Peygamber efendimizin “Bir mümin aynı delikten iki kere ısırılmaz” hadisi şerifindeki mahiyeti dikkate aldığımız zaman “Tarih” kavramının mahiyeti ve önemi ortaya çıkar. Müslüman, geçmişte zarar görmüş olduğu bir hususta tekrar aynı hataya düşmez. Müslüman, geçmişinden ders alan ve geleceğine yön veren kimsedir. Aynı mahiyet sadece Müslümanlar için değil tüm insanlık için de geçerlidir. Bu yüzden “Tarih” denilen kavram her toplum ve devlet için ders alınması gereken bir mahiyet olarak önem arz eder. Kavimler, devletler ve dinler, tarihlerine bakarak ibret alırlar, tecrübe edinirler ve aynı hatalara düşmemeye çalışırlar. Bu yüzden “Tarih” in doğru bir şekilde tespit edilmesi çok önemlidir. Batıl ideoloji sahiplerinin “tarih” kayıtlarına asla güvenilmez. Çünkü onlar içinde bulundukları hâli tarihlerine göre oluşturmaktansa, tarihlerini içinde bulundukları hale göre oluşturmaktan daha çok hoşlanırlar. Çünkü insan karakteri zayıftır. Haklı olma ve şekil almaktansa, şekil verme duygusu biz insanoğlunda baskın duygudur. Bu sebeplerle insanlık tarihine çok güvenilmez. Fakat Müslümanlar için aynı durum söz konusu değildir. Çünkü onların tarih bilgisi gözlem ve deneylere dayanan, deneme yanılma metodu ile oluşmuş göreceli bir tarih bilgisi değil, yanılmaz ve şaşmaz olan rabbimizden gelen ve kesin ilim ifade eden mutlak gerçeklerdir. Bu sebeple sağlam bir ölçü ifade ederek bizler için ders alınması gereken ibret vesikaları ile rabbimiz tarafından bizlere geçmiş insanlarla ilgili haberler nakledilmektedir.
“Biz bu Kur’an’ı vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz”(Yusuf,12/3) Kur’andaki kıssalar geçmiş ümmetlerin haberlerinden en güzelini, en faydalısını nakletmekte. Rastgele haberler değil, rabbimizin bizler için seçmiş olduğu ve en güzel dediği bölümlerdir. “Andolsun ki peygamberlerin kıssalarında akıl sahipleri için ibretler vardır”(Yusuf,12/111) “Kıssayı onlara anlat, umulur ki tefekkür ederler”(Araf,7/176) Ayetleri kıssaları okurken tefekkür ederek, düşünerek, ağır ağır, hazmede hazmede okumamızı ve kalp gözlerimiz ile görmemizi, idrak etmemizi istemektedir. Çünkü şu ayette bu durum daha açık kendini gösteriyor “Muhakkak ki bunda akıl edecek kalbi olan ve kulak verenler için elbette bir öğüt vardır”(Kaf,50/37) Rabbimiz aynı zamanda da biz Müslümanlara Kur’an’ı okumaktan başka yeryüzünde de gezerek geçmiş insanlar hakkında bilgi edinmemizi istemektedir. “Nice ülkeleri zalimlik ederken yakaladık. Duvarları(yıkılan) tavanlarının üzerine çökmüş, kuyuları kurumuş, (ıssız kalmış)sağlam köşkler vardır. Hiç yeryüzünde gezmediler mi? Akledecek kalbleri, işitebilecek kulakları oluversin. Çünkü doğrusu gözler kör olmaz ancak, göğüslerdeki kalbler kör olur”(Hac,22/45,46) İmam Kurtubi bu ayeti açıklarken Katade’den naklen şu açıklamayı yapar; “Asıl faydalı olan görme kalbtedir. Başındaki gözler görürde kalbindeki gözler kör olursa onun görmesinin bir faydası olmaz” Gerçek körlük göz körlüğü değil, Kalb körlüğüdür. Kalbleri kör olanlar kendilerine ve idare ettikleri insanlara baş gözleri kör olanlarla kıyaslanamayacak derecede zarar verirler. Bu hususta İmam Gazali, Akıl, ruh ve beden arasındaki münasebeti açıklarken Atı bir bedene, onu yöneten ruhu bir süvariye benzeterek süvarinin körlüğünün, atın körlüğünden daha çok süvariye zarar verdiğini belirtir.(1) Müslüman yeryüzünü gezerken Avrupalı bir turistin gezdiği gibi değil, ibret almak ve doğruyu görmek kastı ile gezmelidir.
“Sizden önce nice hayat tarzları (sunenun) gelip geçmiştir. Bundan dolayı yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğunu görün”(Âl-i imran,3/137) Bu ayette geçen ve “hayat tarzı” olarak meali verilen arapça “sunenun” kelimesini İmam Kurtubi; sünnetler; Ata ise, şeriatlar diye tefsir etmiştir.” Yani geçmiş insanların içinde yaşadığı birçok rejimler, yönetim şekilleri, hayat tarzları geldi geçti. Siz de onların bıraktığı kalıntıları ziyaret ederek ders alın, ibret alın, onların sonları ne olmuş bilin” tavsiyesini rabbimiz bizler için yapmaktadır. İmam Râzi, (yeryüzünde gezin, dolaşın) sözü ile ilgili “Onların hallerini anlayın ve bilin. Yeryüzünde yürümeksizin bu bilgi meydana geldiği zaman maksat yine hâsıl olur. (Onların hâlini müşahede etmenin daha fazla tesir etmesi de söz konusudur)” diyerek sadece seyahat ederek değil, bu bilgilerin başka yollarla da elde edilip onların hayat kıssaları bilinmesi ile de fayda sağlayacağını bildirmiştir. Müslümanlar olarak geriye, tarihimize dönük olarak fikri bir zaman yolculuğuna çıktığımız zaman Nuh kavmi, Ad kavmi, Semud kavmi, Nemrutlar, Firavunlar ile onların zalim iktidarlarını destekleyen Hamanlar, Karunlar ve Belamlar karşımıza çıkar. Bu iktidarlar kendilerine destek veren söz sahibi kimseler (mele) ve zenginler (mütref) in destekleri ile hep Müslümanlara zulmetmişlerdir. Allah’ın verdiği nimetlerin bolluğundan şımaran Nuh kavmi, zamanlarındaki teknolojinin ve beden kuvvetinin en üst seviyelerinde olan meşhur İrem Bağlarının sahipleri olan Ad kavmi, zenginlik ve bolluk içinde yüzen Semud kavmi, Allah’ın emirlerine karşı gelmişlerdir. Peygamberlerine ve zamanının Müslümanlarına zulmettikleri için Allah (c.c.) katından gelen azap ile daha dünyada iken kökleri kazınarak yok olmuşlardır. O meşhur İrem şehri harabe hâline gelerek onlardan geriye bir iz bile kalmamıştır. Bu durum Kur’an’ı kerimde şu ayetler ile bildirilir: “Rabbinin, hiç bir memlekette benzeri ortaya konmayan sütunlara (saraylara) sahip İrem şehrinde oturan Ad kavmine, vadide kayaları kesip yontan Semud kavmine, memleketlerde aşırı giden, oralarda bozgunculuğu artıran, sarsılmaz bir saltanat sahibi olan Firavun’a ne yaptığını görmedin mi?” (Fecr, 89/6-12) “Onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Hiç onlardan bir emare ve fısıltı işitiyor musun?” (Meryem, 19/98) Hepsi zulümleri ve zenginlikleri ile tarihin ibretlik sahifelerinde yer almışlardır. Tarihin tozlu sahifeleri demiyorum çünkü rabbimizin kelamı Kur’an’ı Kerim onların hallerini haber vermekte ve hala sahifeleri pırıl pırıl güncelliğini korumaktadır.
Günümüzde de zenginlikleri ve sahip oldukları silahlar ile kibirlenen, insanlara zulmeden, onları küçük görerek sahip oldukları mal varlıklarını sömüren işgalci kâfirler dünyanın başına bela olmuşlardır. Medeni Amerika! İnsancıl Avrupa! Süper güç Rusya! ve diğer zalimler Allah’ın kendilerine vermiş olduğu dünya nimetlerine şükredecekleri yerde, bilakis nankörlük ederek genelde tüm insanlara, özelde ise Müslümanlara zalimce muamele ederek onları öldürmüşler ve öz kaynaklarıyla beraber ruhlarını ve bedenlerini talan etmişlerdir. Allah’ın onlara verdiği nimetleri kendileri için bir ayrıcalık olarak görerek diğer insanlara karşı üstünlük vesilesi saymışlardır. Şunu çok iyi bilsinler ki kendilerine verilen bu zenginlik onların azabını arttırmak ve cehennem vadilerinde yeni kuyular edinmelerinden başka bir işe yaramayacaktır. Bu hususta rabbimiz (c.c.) şöyle buyurur “ De ki Rahman sapıklıkta olan kimseye arttırdıkça arttırır. Sonunda vaad olundukları azabı ve kıyameti gördükleri vakit kimin yerinin daha kötü, kimin ordusunun daha zayıf olduğunu bileceklerdir” (Meryem, 19/75) Kendisine nimet verilenlerin azabı kat kattır. Bu hususta İsra suresi 75. Ayette peygambere hitaben Allah (c.c.) “Eğer sen onlara(kâfirlere) meyletseydin biz sana dünyada da, ahirette de azabı kat kat verirdik buyuruyor”, neden kat kat? Bunun cevabını bu ayetin tefsirindeki açıklaması ile İmam Fahruddin er-Râzi’den alalım; “Bu azabın kat kat olmasının sebebi ise şudur: Allah’ın, peygambere olan nimetleri pek çoktur. Binâenaleyh, onların günahları da o nisbette büyük olur. Böylece, o günahlardan dolayı müstehak olacakları azâb da çok olur. Bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk’in, “Ey peygamber hanımları, içinizden kim açık bir terbiyesizlik ederse, onun azabı iki kat arttırılır” (Ahzâb, 30) ayetidir.” Kendisine nimet verilen kâfirlerde o nimetlerin sahibine itaat edecekleri yerde tam tersi zenginliklerini ve imkânlarını Allah dostlarını ezmek, onları öldürmek, aç ve susuz bırakmak için kullandıklarından dolayı Allah’ın azabı onların üzerinedir. Allah’ın onlara zulümleri sebebi ile fırsat vermesini, es-Sabır sıfatı ile sabretmesini sakın bir imtiyaz olarak görmesinler. Bu durum onların aleyhine olmaktan başka bir şey değildir. Şu ayet bu hususta bir delildir “Küfredenler kendilerine mühlet verilmesini kendileri için bir hayır sanmasınlar. Biz onlara sırf günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz” (Âl-i imran, 3/178) Uzun ömür kâfir için çok kötüdür. Mü’min için ise çok iyidir. Kâfirin günahları birikir, cehennemin en alt tabakalarına layık hale gelir, mü’minin’de sevapları birikir, cennette dereceleri artar. Allah kâfirlere dünyada verir de verir. Onların Allah’a karşı hiçbir mazeretleri kalmaz. Hesap verecekleri nimetlerin miktarı artar. Mahşer günü herkes kendisine verilen nimetlerden hesaba çekilecektir. Bu hesap müminler için bir izzet, kâfirler için ise bir zillet olacaktır. Bu konuda İmam Kurtubi “O gün nimetlerden sorulacaksınız” (Tekasur,102/8) ayeti hakkında şu açıklamayı yapar “Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “O sorgulama kâfirler içindir. Daha sonra: “Zaten Biz, nankörlük edenlerden başkasını cezalandırır mıyız ki?” (Sebe, 34/17) buyruğunu okudu. Bunu el-Kuşeyri Ebu Nasr zikretmiştir. el-Hasende: Nimetlerden sorumlu tutulacaklar, yalnızca cehennem ehlidir. el-Kuşeyri dedi ki: Bu hususta varid olmuş haberler bir arada şöylece açıklanabilir: Herkes sorumlu tutulacak, fakat kâfirlerin sorgulanmaları azar mahiyetinde olacaktır. Çünkü kâfirler şükrü terketmişlerdir. Müminlerin sorgulanması ise onların şereflerini yükseltmek mahiyetinde olacaktır. Çünkü müminler vaktiyle şükretmişlerdi” (2)
Allah (c.c.) kâfirlere dünyada daha geniş imkânlar verecek ama yine biz Müslümanlara olan merhametinden dolayı bunu yapmıyor. Çünkü bir takım zayıf imana sahip kimseler kâfirlere verilen nimetlere bakarak onlara meyledeceğinden ve hatta insanların tamamının küfre düşmesi söz konusu olacağından bunu yapmamıştır. “İnsanlar (küfür üzere) tek bir ümmet olmayacak olsaydı rahmanı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve merdivenlerini gümüşten yapardık” (Zuhruf, 43/33) ayeti bu durumu göstermektedir. İnsan zayıf karakterlidir. Hemen güçlünün ve zenginin yanında yer alır. Gönlü ona meyleder. Asıl yapılması gereken haklının yanında yer almaktır. Haklı fakir de olsa, zor şartlar altında da olsa. Doğrunun yanında yer almamız bizimde durumumuzu zora soksa, keyiflerimiz kaçsa da, rahatımız bozulsa da olması gerekendir. Hepimiz aynı bedenin parçalarıyız. Müslümanlar birbirlerinin kardeşidir, birbirlerine sahip çıkarlar. Peygamber efendimiz bir hadisi şeriflerinde “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez. Kim, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir...”(3) buyurmuştur.
“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer iman etmişseniz en üstün olan sizsiniz”(Âl-i imran, 3/139) bu ayet Uhud savaşında Müslümanlardan yetmiş kişinin şehid edilmesi sonrası sahabe için Allah (c.c.) tarafından bir teselli olarak Müslümanlar için bir ferahlık olmuştur. Bir insan dünyada ne kadar bolluk içinde olursa olsun, ne kadar güçlü, sıhhatli olsa da eğer Müslüman değilse zavallıdır ve zarardadır. Acınası bir mahluktur. Çünkü bütün insanlar için asıl olan hüsranda olmasıdır. Hüsrandan kurtulacak olanlarda sadece mü’minlerdir. “İnsanlar hüsrandadır, ancak iman edenler müstesna” (Asr, 103/1-2) “Şüphesiz mü’minler kurtulmuştur” (Muminun, 23/1) ayetleri biz müminlere bu müjdeyi vermektedir. Kafirlerin ise sahip oldukları mallar onları kurtarmadığı gibi onların cehennemde “çıra” olarak daha şiddetli yanmalarını sağlayacaktır; “Şüphesiz kafirlerin malları da, çocukları da Allah’a karşı zerre kadar kendilerine fayda sağlamayacaktır. İşte onlar, ateşin çırasıdırlar”(Âl-i imran, 3/10) Müslümanlar içinse musibetler onların derecelerini arttıracaktır ve onların günahlarından temizlenmesini sağlayacaktır. Bu ayet ile bu durum belirtilir “O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz. Bu Allah’ın iman edenleri belirtmesi ve içinizden şehitler edinmesi içindir” (Âl-i imran, 3/140)
Müslümanlar için dünya hayatı sıkıntılarla doludur. O dünyada olgunlaşma sürecinde olan “yeşil” bir buğday başağı durumundadır. Bir gün gelecek, sarararak olgunlaşacak ve mahsul verecektir. Hasat zamanı ise onun ölümü ile başlar. Peygamber efendimiz bir hadisi şeriflerinde “ Müminin misali yeşil buğday başağı gibidir, rüzgâr estikçe bazen eğrilir, bazen doğrulur. Kâfir ise çam gibidir. Ta ki kuvvetli bir rüzgâr onu kökünden sökünceye kadar dimdik kalır” buyurmuşlardır. Dünyada Müslümanlara kan kusturan, onları ezen ve sömüren işgalci kâfirler, mallarının ve teknolojilerinin, silahlarının kendilerine verdiği güçle Müslümanlarla alay etmekte, onları küçümsemekte ve tahkir etmekteler. Fakat şunu çok iyi bilelim ki gerçek hayatta, sonsuz yaşantıda güç ve kuvvet Müslümanlardadır. Akibet müttakilerindir. “İnkar edenlere dünya hayatı süslü gösterildi, onlar inananlarla alay eder. Fakat kıyamet günü inananlar onlardan üstündür” (Bakara, 2/212) İslâm fıkhına uygun, gerçek İslâm cemaati hâlinde hareket ederek dünyada da üstün olmak duası ile. Âmin.
____________________
(1) İhyâu Ulûmi’d-din, İmam Gazali, Cilt.3, sh.35
(2) El camiu li-Ahkâmi’l Kur’an, İmam Kurtubi, Tekasur, 102/8
(3) Buhârî, “Mezâlim,” 3; “İkrah,”7; Müslim, “Birr,” 58;Tirmizî, “Hudud,”3.
 
 
Dünyanın Mazlum ve Masum Çocuklarına
Halil Alanoğlu
DÜNYANIN masum çocukları ve bebekleri, yüzyıllardır sizin mazlum ve masum fotoğraflarınıza bakıyoruz. Sizi bu hale getiren ihtiraslarımızdır. Bizim duyarsızlığımızdır.
Ya dramatik hikayelerinizi duyduk ya da Aylan bebeğin yatışı gibi fotoğraflarınıza bakakaldık. O yatışıyla neler anlatıyordu bize. Belli ki küsmüştü. “Siz kendinizi değiştirmedikçe” sizde umut yok diyordu sanki... Uzatmıştı o minicik ellerini, denizin soğuk sularına. Kucaklamıştı kum taneciklerini. Yüreklerimizden daha yumuşaktı o taşlar. Biz ısıtamamıştık, doyuramamıştık Aylan bebeği. Sadece onun cennet fotoğraflarına bakıyor ya da bakıyor gibi yapıyorduk. Yüreklerimiz yanıyor, daralıyor, sıkışıyor. Hiç bir şey yapmadan, yapamadan... Ne de güzel yaşar gibi bakan donuk gözleriniz. Ne de güzel uyuyordunuz bebeğim. Bize neler fısıldıyordunuz?
Ne güzel bir yatışınız var öyle. Katılaşmış, pas tutmuş, katranlaşmış vicdanlara ne demek istiyorsunuz?
Zalimlerin napalm bombalarına-mermilerine, en büyük cevap siz misiniz?
Anneleriniz size doyamadan, babalarınız sizi doya doya koklayamadan ellerimizden nasıl kayıp gittiniz? Giderken herkes için soru işaretleri bıraktınız. Çocuklar neden öldürülüyor?
Ne denmeliydi.? Boğazlar düğümlendi. Cevap veren olmadı. Yüzlerinize cesaret edip bakamadık. Zaten siz de Aylan bebek gibi göstermek istemediniz, sırtınızı döndünüz. Soğuk suları ve kum taneciklerini bizden daha merhametli buldunuz. Geridekileri umursamadınız. Belki de değmezdi dönüp bakmaya...
O dağınık saçlarınız ne güzeldi. Okşamaya yüzümüz var mıydı, elimiz gider miydi? Yüzükoyun yatan bedenlerinize, dağınık saçlarınıza, kanla karışmış tozlu yüzünüze cesaret edip bakamadık. Bir düşünce toprağın bağrına, bizi insanlığımıza dirilttiniz. Eğer bir bahar daha gelecekse insanlığa, katran sürünmüş, pas tutmuş kalplere gelmez o bahar. İnsan dirilecekse, insaniyet dirilmeli önce. Size mi düştü, sizin masumiyetinize mi düştü bu görev? Kararan vicdanları sarstınız. İnsan olma şuurunu hatırlattınız. Yaşıyormuş gibi bakan gözleriniz ve dağınık saçlarınız ne çok şey anlattı bize. Umarım âhınız kalmaz düştüğünüz yerde! Kim böyle insanlığın iftihar tablosuna arkadaş olanlar? Siz kefenlere sarılı yan yana dizilmiş, dünyanın mazlum ve masum çocuklarıyız diye cevap mı verirdiniz? O masum ve mazlum yüzlerinizle, kundaklarına sarılmış hâlinizle, bize sorgulatan bakışlarınızla, boşuna ölmüş olamazsınız. Anladıklarınızdan da büyüktür anlattıklarınız. Siz kurumuş çöllere can veren yağmurlar gibi, yüreklere şefkat yağdırıyorsunuz. Siz ne çok taşlaşmış kalpleri erittiniz. Siz “sadece ben” diyen insanlara yüreği hatırlattınız. Kanayan o minicik bedenlerinizle vicdanları kanattınız. Bakarken o bakılamaz gözlerinizle, kurumuş nice göz pınarlarına yaş oldunuz. Ey ağzı gül kokan bebekler,merhamet timsali mahzun bakışli yetimler! Bu yaşta ağır yük halsiz bırakmış sizi. Görünmez hancerle içten vurgunsunuz. Sizler ey Bağdat’ın, Basra’nın yeşil hurmaları; Fırat’ın, Dicle’nin narin çocukları, Halep’in, Gazze’nin yetim bebekleri! Sizleri anlatmak ne mümkün?
   
   

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle