RÖPORTAJ

"Şen Olasın Lâiklik" üzerine Hüsnü Aktaş'la söyleşi...
YAZI BOYUTU :

"Şen Olasın Lâiklik" üzerine bir konuşma

Sadi BURAK
ARALIK 1977 YENİ ÖLÇÜ SAYI: 54

Geçtiğimiz günlede yeni baskısı yapılan Hüsnü Aktaş'ın "Şen Olasın Lâiklik" kitabı üzerine Sadi Burak'ın 1977 yılında Yeni Ölçü dergisinde yayınlanan söyleşisi...
 
Anti - marksist kesimde toplumsal gerçekçilik çizgisinde bir kitap bu. Bir hikâye kitabı. Onüç hikâyeden oluşmuş.
 
İlk bakışta, alışılmışın dışında görünüyor. Daha önce gördüğümüz “ins” den çok farklı; yani soyut hikâye türünden değil. (İns-C. Zarifoğlunundur) Daha çok Şevket Bulut Mustafa Kutlu çizgisine yakın. Açalım: Ş. Bulut ve M. Kutlu kişisel meseleleri toplumdan soyutlayarak ele almazlar. Bölgesel şiveler sık sık görülür bunların hikâyelerinde. Hüsnü Aktaş da devrimlerle başlayan toplumsal değişim sürecinde temel meseleleri konu olarak seçmiş. Olaylar ve mesaj önde, estetik kaygı arkada görünüyor. (Bu nokta üzerinde ayrıca durulabilir) Her hikâyede olumlu bir tip görüyoruz.
 
Gerçekten toplumun tüm yozlaşmasına rağmen olaylar karmaşığı içinde olumlu tipleri -az da olsa - görmek mümkün. Kitap, bütünüyle, siyasal - politik düzeyde tartışma konusu olan konuları içeriyor. Bu, okumayı kolaylaştırıcı bir durum. Meselâ büst ve heykel, kadın - erkek eşitliği - eşitsizliği, hastahanelerdeki ünlü rezaletler, köyden kente göç eden bir ailenin ev sahibi olmasındaki zorluklar, eğitim düzeninin sonuçları, batılı formlar çerçevesindeki Prof'lar, kapkaççı bir ekonomik düzenin kirli çamaşırları, kurulu laik düzenin içindeki bir “imamın dramatik hali” ve İmparatorlukla Cumhuriyet arasındaki geçiş devresini yaşamış bir Sıtkı Hocanın başkaldırısı...
Kitap etrafında veya kitabın hatırlattıkları çerçevesinde bazı sorularımız var yazara.
 
SORU: Yanılmıyorsam “Vay Gerici Vay” da, Kemalist bürokratların ülkeyi büst ve heykellerle donatmayı ileriliğin simgesi olarak kabullendiklerini vurguluyorsunuz. Fakat bugün?
 
H. AKTAŞ: Kemalist bürokratların, bu anlayışlarını terkettiğini iddia etmemiz mümkün değildir. Bugün, büst ve heykel dikecek alanların hemen hemen kalmaması, belirli bir duraklamayı göstermektedir. Zira her il-ilçe ve köyde, yeterince büst ve heykel vardır. Fakat garip bir tutumdur ki, büst ve heykellerin lüzumunu ideolojik planda savunan hiç kimseye rastlanmamaktadır. Pratikte ise yaygınlaşması halâ devam ediyor.
 
SORU: Lâikliğe ilişkin Anayasa maddesinin uygulamasını en acı biçimiyle yaşıyoruz. Bu açık. Bu düzenin mantığı içinde doğal değil mi bu?
 
H. AKTAŞ: Evet... Fakat bir hususu kesinlikle bilmek zorundayız. Doğal olması onaylanmasını getirmez. Esasen müşrik düzenlerin hiçbir kurumu ile pakt imzalayamayız. Her düzen kendi mantığı içinde tutarlıdır. Lâiklik tatbikatı da, bu düzenim kendi mantığı içerisinde tutarlıdır. Yoksa bazı kimselerin iddia ettiği gibi, “Batı'daki lâiklik tatbikatını övmek, her pazar kiliseye gidilişe methiye düzmek veya Avrupa'da din eğitiminin saatlerini saymak” düzenin yumuşamasını getirse bile, karakterini değiştirmez. Biz bir kurumun ıslahı ile meşgul olamayız, bu reformcu bir tavırdır.
 
SORU: Derler ki, batı toplumlarında lâikleşme süreci tamamlanmıştır. Bu, sanayi devrimiyle gerçekleşmiştir. Buna katılabilir miyiz? Yani sanayi devrimi olmadan lâik bir devlet ve toplum düzeni. Bu noktada diyecekleriniz vardır sanırım?
 
H. AKTAŞ: Lâiklikle sanayileşme arasında direkt bir ilişki, batıcı aydınların iddialarında yer almaktadır. Ben böyle bir ilişkinin, kesinkes varolabileceğini sanmıyorum. Ancak sanayileşme yeni bir hayat düzeni getirmiştir. Bunda en büyük darbeyi kilise yemiştir. Fakat unutmamak lâzımdır ki, kilise esasen devlet nizamına talip değildir. Dolayısıyla lâikleşme sürecinin tamamlanması diye birşey sözkonusu değildir. Türkiye'deki bazı marksistler, lâikleşmenin gerçekleşebilmesi için sanayileşmenin şart olduğunu iddia etmektedirler. Halbuki bugün toplumumuz lâik bir yapıya sahiptir, hem de en koyu bir lâiklik. O halde batıcı aydınlar saçmalamaktadırlar.
 
SORU: Bir de şu var: Bu batıcı - lâik sirk düzeninde Diyanet İşleri Başkanlığı, İ. H. Okulları, dinle ilgili yüksek okullar, orta öğretimdeki din bilgisi derslerinin işlevi nedir? Ne beklenebilir bunlardan?
 
H. AKTAŞ: Bütün bu kurumların ortaya çıkışını düzenin kendi mantığı içerisinde bulmak mümkündür, Üretim-tüketim ilişkilerini düzenleyen, üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan millî burjuvazi, hızla gelişen komünist hareket karşısına bir güç dikmek mecburiyetini hissetmiştir. 1924-1949 yılları arasında, hiçbir dinî okul yoktur, rejim böyle birşeye ihtiyaç da duymaz. Ne var ki, hızla yükselen nihilizm, rejimi ve bu arada hür dünyanın lideri (!) Amerika'yı güç duruma düşürmüştür. Bu sebeble Allah'a inanan, ibadet eden, fakat devleti ele geçirmeyi düşünmeyen bir neslin varlığı sözkonusu olmuştur. Bu kurumlardan çok şey beklemek hayaldir. Çünkü kurulu düzen, bu kurumları yakından kontrol etmek durumundadır.
 
SORU: O halde, laiklik ilkesiyle önceki sorumuzun içeriğini teşkil eden kurum, okullar ve dersler çelişmez mi? Çelişirse niçin böyle bir uygulama var?
 
H. AKTAŞ: Klasik olarak; din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde tarifini bulan laiklik, bu kurum; okul ve derslerle çelişir. Çünkü din adamının devlet memuru olarak görev yaptığı bir toplum, klasik laik toplum değildir. Ayrıca din eğitiminin devlet eliyle yapılması da ayrı bir çelişkidir. Fakat görülmektedir ki, kitlelerin baskısını çok iyi değerlendiren kurulu düzen, bazı önemsiz tavizlerden kaçınmamaktadır. Ayrıca çok partili demokraside, iyi bir propaganda konusu ortaya çıkmıştır. Her parti İmam-Hatip Okulu ve Yüksek Dinî Tedrisat yapan okulları kendi hanesine kaydedebilmenin savaşını vermektedir. Bilhassa seçim zamanlarında bu savaş daha da belirginleşmektedir.
 
SORU : “Ekonomik Kurul Toplandı” da polisin ahlâki düzeyinin yüksek oluşuyla, rüşvetin, karaborsanın kalkabileceği ima ediliyor. Bu olumsuzlukların kaldırılışı bir düzen meselesi değil midir, Aynı durumu “Hayata Dönmek İstiyorum” da da görüyoruz. Yani yozlaşmışlığı ve kokuşmuşluğu, öğrenci olaylarını eğitim düzeniyle açıklıyorsunuz. Olayları tek sebeble açıklama durumu var, ne dersiniz?
 
H. AKTAŞ: Gerek “Ekonomik Kurul Toplandı” isimli hikâyemde, gerekse “Hayata Dönmek İstiyorum” isimli hikâyemde, böyle birşeyi vurguladığımı sanmıyorum. Çünkü “Ekonomik Kurul Toplandı” isimli hikâyede, Türkiye'de siyasal kuruluşların ve yayın organlarının hangi metodlarla çalıştığım vurgulamak sözkonusudur. Polisin, ahlâki düzeyinin yükselmesi ile, olumsuzlukların ortadan kalkması diye birşey düşünülemez. Esasen polis, kendini saran ekonomik ve sosyal şartların dışında düşünülemez. Eğitimin yozlaşmada büyük payı vardır. Fakat herşeyin eğitime bağlanmasını kesinlikle kabul etmiyorum. Esasen yaygın olan bazı basit çözümlere kapılamayız. Bu yaygın çözümlerden birisi de “eğitim düzeltilse, herşey düzelir” cümlesi ile özetlenmektedir.
 
SORU: Bütünüyle anlatmak istediklerinizi verebildiğinize, (tabiî bir hikâye kitabiyle) inanıyor musunuz?
 
H. AKTAŞ: Cevaplandırılması çok zor bir sual. Hele hele evet demek imkânsız. Zira, bugüne kadar hikâyemize konu olmamış, hatta düşünülmemiş meseleleri gündeme getirmeye çalıştım. Bunun en büyük zorluğu, örnek alabileceğim hiçbir hikayecinin olmayışıdır.
Çünkü bu konular tabir-i caizse belâlı konulardır. Eğer sorunuz, bugüne kadar yayımlanan bütün eserlerim çerçevesinde ise, bir noktada evet demek mümkündür. Çünkü “Şeytan'ın Düzeni” ile, kurulu düzenin müslümanlarca kesinlikle onaylanmaması gerektiğini, “Cenazeler Çağı” ile felsefecilerin gölgesinde yürüyen bütün ideolojik hareketlerin batıllığını ve demokratik tavırların geçersizliğini ortaya koymaya çalıştım, “İsyan Çiçekleri” ise tamamen oto-biyoğrafik bir eser. Dolayısıyla bu romanda bir aktarmacılık görevini üstlendik. O dönemin İslâm gençliğinin çektiği çileleri kitlelere sunduğumu sanıyorum.
 
SORU: Bir de şunu sorabilir miyim? Deniyor ki, tüm insanların temel meselesini konu alan sanat eserleri kalıcıdır. Oysa siz dünya geneli içinde değil, Türkiye özeli içindeki insanı ve onun meselesini konu ediniyorsunuz, ne dersiniz?
 
H. AKTAŞ: Ulusal Edebiyat ve Evrensel Edebiyat meselesi... Bu mesele Türkiye'de çok yanlış anlaşılmaktadır. Bir kimse, ben bütün dünya insanlığının temel meselelerini konu alarak, hiçbir mekân göstermeden ve belirli şahıslara yüklemeden eser verebilirim diyemez. Derse saçmalık olur. Esasen bu konu üzerinde çok laf edildi. Tabiî ortaya sürülen iddiaların hiç de tutarlı tarafları yok. Hiçbir sanat eseri, çağının meselelerinden ve insanından soyutlanamaz. Bir Donkişot, evrensel bir eser olarak kabul edilmektedir. Fakat hiç kimse çıkıp da, bu şahıslar İspanya'da yaşamamıştır, çağının önemli olaylarını dile getirmemiştir diyemez. Dolayısıyla, ulusal edebiyat ve evrensel edebiyat kavramları açıklık kazanmış değildir.
 
Yazarın ilk hikâye kitabı bu. Bizce doldurulamamış bir alanda önemlice bir yeri var. Yeni hikâyeler beklemek hakkımız vardır sanırım yazardan. (ARALIK 1977 YENİ ÖLÇÜ SAYI: 54

Yazar Hüsnü Aktaş’ın 1976 yılında kaleme aldığı ve ilk baskısı 1977 yılında yapılan ‘Şen Olasın Lâiklik’ isimli eseri, yaşanan hadiselerin hikâyesidir. Bir anlamda ‘Makame Sanatı’nın günümüzdeki bir uzantısıdır. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’ni gerçekleştiren müstekbirlerin ‘Yasak Kitaplar’ listesine aldığı bu eserin; 1982 yılından sonra yapılan baskılarında ‘Hikâyeler’ başlığının tercih edilmesi, devletten gelen ikrahın zaruri bir sonucudur. Onsekizinci baskısının hayırlara vesile olmasını dileriz.





    Y O R U M L A R
 
          21.02.2011 12:51:24
RABBİM İLMİNİ ARTIRSİN HÜSNÜ AKTAŞ HOCAMIZIN
 

 
 
Yorum Ekle