RÖPORTAJ

Hüsnü Aktaş ile "Medeni Vahşet Davası" Üzerine Bir Sohbet
YAZI BOYUTU :


Gazeteci-Yazar Abdulkadir Özkan'ın,
‘Medeni Vahşet Davası’ Üzerine
Hüsnü Aktaş ile Bir Konuşması

 

Milli Gazete Ankara Bürosunda görüşme sırasında, 1987A.Kadir Özkan: “Medeni Vahşet Davası” isimli son eserinizin kurgusu, hapishanede geçen günlerin notları şeklinde olmakla birlikte, buna “cezaevi notları” demek de tam olarak mümkün değil!.. Daha çok fikrî yönü ağır basan bir eser. Böyle bir üsluba neden gerek duydunuz?

Hüsnü Aktaş: Bu üslubu seçmemin iki temel sebebi vardır. Birincisi: Sadece günlük notlarımı-hatıralarımı yayınlasaydım, şahsımı ön plâna çıkarmak zorunda kalırdım. Hâlbuki sadece benim şahsıma değil, aynı zamanda düşüncelerime ve inançlarıma karşı yapılan bir tecavüz söz konusudur. Bu sebeple, sabırla mücadelesini verdiğimiz davamızın gündeme gelmesini sağlamayı düşündüm. İkincisi: Hapishanenin korkunç bir mekân olmadığını ve orada da tebliğe muhtaç olan insanların bulunduğunu hatırlatabilmektir. Sualinizde “fikrî yönü ağır basan bir eser” dediğinize göre, bu iki sebebin zaruri neticeleri esere hâkim olmuştur.

A.Kadir Özkan: Cezaevinden çıktığınız günlerde, hususî bir sohbet etmiştik!.. Böyle bir eseri kaleme almayı düşünmüyordunuz. Ancak sonradan bu düşüncenizden vazgeçip, yazdınız. Sebebini öğrenebilir miyim?

Hüsnü Aktaş: “Bugüne kadar; düşüncelerimden ve inançlarımdan dolayı uğradığım hiçbir zulmü ifşaa etmedim. Susmanın tek sebebi; imtihan vesilesi bildiğim musibetler karşısında sızlanmamak ve sabretmekti!., ilminden faydalandığım bir hoca efendi: “- insanların en tabii haklarına tecavüz edilirken susmak caiz değildir. İmam-ı Serahsi, kul haklarıyla ilgili hükümleri izah ederken; Peygamberimiz Efendimiz’in (sav), “Şahitlere İkramda bulununuz ve hürmet ediniz. Çünkü, Allah onlar vasıtasıyla hakların muhafazasını sağlar” hadisini delil getirmiştir. Ayrıca Allahü Teâlâ (cc): “Şahitler çağrıldıklarında şahitlik etmekten kaçınmasınlar” emrini vermiştir. Müslümanların haklarıyla ilgili meselelerde, şahitliği edâ etmek farzdır. Nefsini ilgilendiren; hakaret ve işkence gibi hadiseleri söylemen gerekmez. Fakat insanlara yapılan zulümleri öğrenelim ki ne yapmamız gerektiğini kavrayalım. Konuşmanınfarz olduğu bir durumdu susmak caiz değildir” deyince, kaleme almak mecburiyeti hasıl oldu! Zikrettiği deliller muhkem nasslara dayanıyordu Bu durumda; şahsî kanaatlerimizi ve endişelerimizi bir tarafa bırakmamız gerekir. Nitekim öyle yaptık!. Muvaffak olabildik mi, bilmiyorum. Hayırlısı olsun.

A.Kadir Özkan: ‘Medeni Vahşet Davası’ isimli kitabınızda, sadece ‘laikliğe aykırı propaganda yapmak’ suçundan değil, halkı kanunlara karşı isyana teşvik, devletin kişiliğini tahkir ve tezyif etmekten de yargılandığınızı’ öğreniyoruz. İddianameyi okumadığım için soruyorum: Savcı bu suçları işlediğinize nasıl kanaat getirmiş?

Hüsnü Aktaş: Filozof Montaigne’nin; ‘Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. Kanun koyanlar da çoğu kez budala, ya da eşitlik kaygısıyla haksızlığa düşen kimselerdir. Nasıl olursa olsunlar insandırlar nihayet, her yaptıkları şey ister istemez sudan ve değişkendir. Kanunlardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır?’ şeklindeki tesbitini zikretmiş ve ‘Gönüllü Gladyatörlerin Kafa Yapıları’ üzerinde durmuştum. Bilirkişi ve Savcı, bunun ‘halkı kanunlara karşı isyana teşvik’ olduğunu ileri sürdü. Resmi ideolojiyi ‘münzel kitaba dayanan bir din’ gibi benimseyen ve keyiflerini kanun haline getiren modern putperestlerin dünya görüşlerini reddetmek için kaleme aldığım ‘Medeni Vahşet’ isimli eserim, dört yıl içinde beş baskı yapmıştır. Okunduğundan şüphem yoktur, ancak anlaşıldığı konusunda şüphelerim vardır. Bilirkişi Doç. Dr. Eralp Özgen ile iddianameyi hazırlayan savcının ifade ettiği gibi, ‘çağdaş uygarlığın lâik-seküler-profan karakterini’ eleştiren bir eserdir. Askeri savcı, kitapta yer alan; “Türkiye’deki siyasi rejim;1946 yılında ‘tek partili dönemden’, çok partili ‘CHP dönemine’ geçmiştir. Kuruluş yıllarında ‘devrimci otoriter’ keyfiyete göre dizayn edilen devlet, 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra ‘bürokratik-totaliter’ bir karaktere haiz kılınmıştır. Genel seçimlerin belirleyici bir özelliği yoktur” şeklindeki tesbitimi, modern-ulus devletin kişiliğini tahkir ve tezyif olarak değerlendirmiştir. Elbette herhangi bir tesbitin, doğru veya yanlış olduğu söylenebilir. Tahkir ve tezyif ayrı bir hadisedir.

A.Kadir Özkan: Kitabınızda, cezaevinden İlginç tutuklu ve mahkum tiplerini anlatıyorsunuz. Bu insanların; ilgilenildiği, iyi tebliğ edildiği taktirde, sağlam birer müslüman olabileceklerini ifade ediyorsunuz! Bu konuda neler yapılabilir?

Hüsnü Aktaş: Önce muhatabımız olan insana; velev ki suçlu bile olsa, layık olduğu değeri vermeliyiz. Sonra hiçbir karşılık beklemeden ve sadece Allah’ın (cc) rızasını kazanmak niyetiyle yardımcı olmamız gerekir. Zira Kur’ân-ı Kerim’de; “ Yemeğe olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi esiri doyururlardı: ‘Biz size ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür istemeyiz! Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden korkarız’ derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş, yüzlerine bir güzellik, kalplerine sevinç vermiştir" (El İnsan Suresi: 8–11) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu ayette geçen esir kavramı hususi değil, umumi bir beyandır. Sadece harp esirlerini değil, aynı zamanda hapsedilmiş olan insanları da içine alır. İnsanların hevâlarından kaynaklanan kanunlara göre zindana atılan her insan “esir” hükmündedir. Dolayısıyla onların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak, hesap gününe hazırlanan her insanın vazifesidir. Ayet-i Kerime’de, Müslümanların tavırlarına ve niyetlerine işaret edilmiştir. İkinci olarak şunu söyleyebiliniz: suçlular genellikle İslâm’i ilimleri tahsil etme imkânını bulamayan kimselerdir. Onlara ilahi teklifleri tebliğ etmek ve bunu güzel bir üslûpla yerine getirmek gerekir. Muhakkak ki bu söylediklerimiz bir vesileden ibarettir. İnsanları hidayete eriştirmek, Allah’a (cc) mahsus olan ve O’nun dilemesiyle gerçekleşebilecek olan bir hadisedir.

A.Kadir Özkan: Bir Müslüman olarak, cezaevi ile dışarısının mukayesesini yapar mısınız? Cezaevinde bulunan bir Müslüman ile aynı anda dışarda bulunan bir Müslümanın mes’uliyetleri nelerdir?

Hüsnü Aktaş: Hürriyet ile esareti mukayese etmek kolay değildir. Sen de ‘Akıncılar Davası’ sebebiyle cezaevinde kaldın. Türkiye’de birbirinden farklı ceza ve tutukevleri vardır. Hepsi birbirinin aynısı değildir. Meselâ: Mamak Askeri Cezaevi’ne göre, Ankara Ulucanlar-Kapalı Cezaevi, rahat bir otel gibidir. Mamak, “Askeri disiplinin üst düzeyde olduğu ve bu disiplin bahanesiyle zulmün rutin hale geldiği” bir mekândır. Ankara-Ulucanlar Kapalı cezaevi ile Mamak Askeri Cezaevi’ni mukayese etmek kolay değildir. Kaza cezaevlerinde ise durum daha farklıdır. Âdeta her şey serbesttir. Devletin temel nizamlarını İslâm’a uydurmak için propaganda yapmaktan tutuklu ve hükümlü olan kimselerin, tıpkı Hz. Bilal (ra) gibi davranmaları gerekir. En zor anda bile, sadece Allah’ı zikretmeli!.. Dışarıdaki Müslümanlar tıpkı Hz. Ebu Bekir (ra) gibi hareket etmeli ve esaret altında olan Müslümanların dertlerini kendine dert edinmelidir!..

A.Kadir Özkan: ‘Fıkhı Meseleler’ İsimli eserinizde, zulme karşı ortak bir mücadele öneriyorsunuz. “Mazlumlara Sahip Çıkınız” başlıklı (C. 2, Sh: 215) makalenizde, mazlumların korunması İçin bir vakfın’ kurulması gerektiğini teklif ediyorsunuz!..Yanılmıyorsam aylık “Ribat” dergisinde de, aynı teklifi tekrarladınız. Böyle bir gayret var mı?

Hüsnü Aktaş: İslâm’ın temel hedeflerini savunduğu için; kamu adına hapis cezasına çarptırılan kimse, yeryüzünün en masum insanıdır. Çünkü onun şahsında, İslâm’ın temel hedefleri mahkûm edilmektedir. Bu durumda bize düşen, mazlum durumundaki insanların her derdini, kendimize dert edinmemizdir.. Malûm ben tutuklanır tutuklanmaz: “Hiç kimseden maddî bir yardım beklemiyorum” diye, Millî Gazete’de ilan ettim. Orada bunun sebebini de ifade ettim. Benim bu konudaki hassasiyetimi biliyorsun. Bu konuyu etraflıca müzakere ettik!.. Fakat daha sonra tutuklanan bir kardeşim; “Hocam! Kendinizle ilgili olan bu kararınıza bir itirazım olamaz. İhlâsınızdan da hiç şüphem yok! Fakat sizin aile çevreniz geniş! Peki, benim durumum ne olacak?” sualini sordu. İşte vakıf fikri, o anda zihnimde şekillenmeye başladı. Bu konuda ilmine ve ihlâsına güvendiğim, TCK’nun 163. maddesinin keyfiyetini yaşayarak öğrenen insanlarla meseleyi müzakere ediyoruz. Gelişmelerden ümitliyim. Bu müzakereler sonuçlanmak üzeredir.

A.Kadir Özkan: 27 Kasım 1984 tarihinde; "Medeni Vahşet" isimli eserinizde, devletin temel nizamlarını dine uydurmak için propaganda yaptığınız ve insanları kanunlara karşı itaatsizliğe çağırdığınız gerekçesiyle tutuklandınız. Bu eseri, yıllar önce kaleme almıştınız. Sonuçta, “zaman aşımı” sebebiyle dava düştü. İçeride tutuklu kaldınız. O sürenin hesabını kim verecek? Bir değerlendirme yapar mısınız?

Hüsnü Aktaş: Bu sualinize cevap vermek kolay değildir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Lokman’ın (as) oğluna, bir rivayete göre oğlu Saran’a yaptığı nasihatlere yer verilmiştir. Müfessir İbn-i Kesir, “Bu nasihatın, Hz. Lokman’ın dilinden bütün insanlığa yapılan bir vasiyet olduğunu” ifade etmektedir. Doğrusu da budur. Şimdi bu nasihatın keyfiyetini ifade eden bir ayetin hükmünü hatırlayalım. Ayet-i Kerime mealen şöyledir: “Oğulcağızım!.. Hakikat yaptığın iyilik veya kötülük bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kaya içinde, ya göklerde, yahud yerin dibinde gizlenmiş olsa, Allah onu getirir, meydana çıkarır ve karşılığını verir. Çünkü, hakkı ile haberdardır.” (Lokman Suresi: 16) Başka söze hacet yok! Gün gelir, devran döner. Herkes amellerinin karşılığını görür.

A.Kadir Özkan: Medeni Vahşet Davası isimli eserinizi okurken, cezaevinde farklı hiziplere mensup Müslümanların sizinle ve birbirleri ile yaptıkları konuşmalar dikkatimi çekti! İhtilafların ciddi olduğu görülmektedir. Değişik bakış açılarına sahip Müslümanların, birbirlerine iyi gözle bakmadıkları da görülmektedir! Mü’minlerin farklı hiziplere mensup olmaları ve birbirine karşı mes’uliyetleri üzerinde kısaca durur musunuz?

Hüsnü Aktaş: İnsanların toplum içerisindeki davranışları ve birbirleriyle olan münasebetleri hususunda, muhtaç oldukları ilimleri öğrenmeleri farzdır. Birbirlerini Allah (cc) için seven, iyilik ve takva hususunda yardımlaşmanın önemini kavrayan Müslümanların, ihtilâf ahlâkına sahip olmaları gerekir. Farklı mezhep ve meşreplere mensup olan Müslümanların, birbiriyle olan münasebetlerinde, “kardeşlik hukukunu” korumaları zaruridir. Eğer hizip ve meşrep duvarları; ilgisizliği artırmak, konuşmayı ve selâmı kesmek için vesile kılınırsa, iman sebebiyle ortaya çıkan kardeşliğin getirdiği rahmet ortadan kalkar. Ben değişik mezhep ve meşreplere mensup olan Müslümanlarla, İslâmî hudutlar içerisinde münasebetlerimi sürdürmeye devam ediyorum. Biliyorum ki bir gün, hizip ve meşrep asabiyeti ortadan kalkacak ve İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için verilmesi zaruri olan mücadele gündeme girecektir. Muhakkak ki velâyet hukuku ve fütüvvet ahlâkı, İslâmi hareketin ‘olmazsa olmaz’ şartlarındandır. Fütüvvet ahlâkı, din kardeşini dünya ve ahirette kendi nefsine tercih etmeyi beraberinde getiren bir ahlaktır. Tevhid akidesinin tabiî sonucu vahdettir! İhtilâf ahlakını elde eden Müslümanların, iyilik ve takva hususunda birbirleriyle yardımlaşmamaları mümkün değildir.

A.Kadir Özkan: Medeni Vahşet Davası isimli eseriniz basılalı daha üç ay olmasına rağmen, birinci baskısının bitmek üzere olduğunu yayınevinden öğrendim!. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Hüsna Aktaş: İşte cevap verilmesi en zor sual budur. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) “Müslümanın niyeti amelinden hayırlıdır” buyurduğu malûmdur. İmam-ı Suyuti, bu hadisin keyfiyetini izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur: ‘Gözle görülen, yani insanlar tarafından müşahede edilebilen amellere riyanın karışması mümkündür. Fakat kalbe mahsus olan niyetlerde riya sözkonusu değildir. Amellere değer kazandıran unsur da mükellefin ihlâsı ve niyetidir.” Müstekbirlerin ve tuğyan eden güçlerin, “nasıl zaafa uğratılacağı ve işledikleri cürümlerin hangi usûlle ortadan kaldırılacağı” konusunda ihtilâf ettiğimiz kardeşlerimiz, niyetimizi ve gayretimizi biliyorlar. Dolayısıyla ilgilerini esirgemiyorlar. Gündemdeki meseleleri müzakere ve İstişare etmek niyetiyle arıyorlar. Bu eserin, kendine mahsus olan bir kurgusu vardır. Elbette şahitliğin eda edilmesi kolay değildir. Dün idamla yargılanan Ferhat’tan bir mektup aldım. Çok değiştim diyor!.. Sevinmemek mümkün mü? Değişik ideolojileri savunan ve birbirlerine karşı silahlı mücadele veren gençlerle, cezaevinde tanışmamız nasip oldu. Onlarla aynı koğuşlarda kaldım. Bu gençlerin verdikleri ideolojik mücadeleden dolayı pişman olmaları, tövbe etmeleri ve namaza başlamaları beni heyecanlandırıyor! ‘Medeni Vahşet Davası’ isimli kitabın birinci baskısının üç ay içerisinde tükenmesi ve yeni baskısının yapılacak olması beni sevindiriyor, fakat fazla ilgilendirmiyor! Kitabın basımı ve satışı, öncelikle yayınevini ilgilendiren bir hadise! Bana, “zindan arkadaşlarımın hallerini değiştirmeleri” heyecan veriyor. Bakışlarından ve yüzünün ifadesinden, “sualimin cevabını alamadım” dediğini çıkarıyorum. Eh!. Bunu, böyle hoş gör; olmaz mı?

Medeni Vahşet Davası, Misak Yayınları, Ocak 2009, Sh:207





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle