NASİHAT

Bir Müderrisin Kanuni Süleyman’a Mektubu: ‘Ey Cihân Sultânı! Şimdi Sana Saltanat Haram Oldu’
YAZI BOYUTU :

Dr. Ahmet KILIÇ

Sahn-ı Semân Medresesi Müderrislerinden Yahya Efendi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’a hitaben kaleme aldığı nasihat mektubu, gerçek dostluğun keyfiyetini ortaya koymaktadır. Müderris Yahya Efendi Sultan Süleyman Han’a hitaben; “Ey cihan sultanı Süleyman Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Demek zulmün ölen kişilere kadar uzandı! Hâlbuki böyle bir zulmü senin ecdadın yap­mamıştı. Senin dine karşı hassasiyetin bu mudur? Bak, bir gayr-i müslim gelip bize sitem ediyor ve söyledikleriyle elimizi kolumuzu bağlıyor” diye yazdı ve mektubu gönderdi. Mektubu eline alan Kanuni, okudukça yüzünün rengi değişti ve kalbini derin bir hüzün kapladı. Bir adamını Yahya Efen­di’ye göndererek ziyaret talebini iletti. Yahya Efendi’nin kabul etmesi üzerine kayığına binip dergâha vardı. Hürmetle selâm verip yaklaştı ve “Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sahibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyan edip açıklayınız? Biz de işin hakikatini bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmetmişim?” diye sordu. 

 Bir Müderrisin Kanuni Süleyman’a Mektubu:

‘Ey Cihân Sultânı! Şimdi Sana Saltanat Haram Oldu’

ÖNCE nasihatın keyfiyeti ve hükmü üzerinde kısaca duralım. İnsanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak için gayret sarf etmek, farz olan bir ibâdettir. Terim olarak nasihat “öğüt vermek, insanları hayırlı işlere davet etmek, kalbi mutmain kılacak ve tezkiye edecek unsurları mülâyemetle hatırlatmak” gibi, sözle yapılan hayırlı amelleri ifade eden bir keyfiyete haizdir. İmam Hattabi “Nasihat ve felâh kavramlarından başka, dünya ve âhiret hayrını biraraya toplayan başka bir kavram bilmediğini” ifade etmiştir. İlim ehli olan müslümanların; insanları yöneten kimselere (ümeraya) ve diğer insanlara nasihat etmeleri gerekir. İmam-ı Şâfii (rh.a) nasihatin hükmünü ve keyfiyetini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: “Müslümanlara nasihatta bulunmak, terkedilmemesi gereken bir farzdır. Bu farzı, sadece nefsine zulmeden kimselerin terketmeleri mümkündür. Hakkı yerine getirmek ve müslümanlara nasihatta bulunmak, aynı zamanda Allah’a (cc) itaat hükmündedir. Allah’a itaat ise, bütün hayırları içine alır. Sahabe-i Kirâm’dan Hz. Cerir b. Abdullah’ın, Hz. Peygambere “Her müslümana nasihat etmek üzere bey’at ettim” dediği sabittir. İnsanları hayra çağırmak, aile efradına ve çevresinde bulunan müslümanlara nasihat etmek, bütün peygamberlerin sünnetidir. Tarih boyunca kaleme alınan ve’ nasihatnâme’ olarak bizlere ulaşan metinler; hem ahlâki değerleri, hem siyasi meseleleri ön plânda tutan metinlerdir. 

Osmanlı toplumunda ûlemanın, zamanın sultanına nasihat içinde kaleme aldığı sayısız eser vardır. Osmanlı Devleti’ni kuran irâdenin ve o irâdeye tâbi olan ûlemanın ve ümerânın dünya görüşlerini, müverrih Ahmed Cevdet Paşa, şöyle ifade etmiştir:” Her hususta şer’i şerife ınkıyad, önemli işlerde ehl-ü erbabı ile meşveret, avam ve havassa makam ve rütbelerine göre ikrâm, İslâm dininin direkleri mesabesinde olan âlimlere hürmet, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ‘insanların hayırlısı insanlara faydalı olandır’ hükmüne uygun hareket, ‘Allah’ın emirlerine tâ’zim, yarattığı varlıklara şefkat ‘ düsturuna uygun hizmet; idarî münasebetlerde îsar, ihsan, ferâgât; teşkilatlanmada ciddiyet, sosyal adaletin temini için vakıf ve imâret tesisi, i’lây-ı kelimetûllah mefkûresi üzere Allah yolunda cihad ve gaza; daha evvelden ortaya çıkmış olan bid’at, hurafe ve taassupları (usûl-i zulmiyye ve rüsûm-i taassubiyeyi) ortadan kaldırıp samimi ve ölçülü bir dindarlık (diyânet-i saliha) ve tam bir adalet (adâlet-i tâmme) üzere icraat.” Hakikate uygun olan bilgiye ve hikmete göre dizayn edilen “Nizam-ı Âlem” ideali, Osmanlı-devlet siyasetinin en önemli unsurunu teşkil etmiştir. Bu ideale göre, Allah’ın (cc) hâkimiyetinde herhangi bir tebeddül ve tegayyür olmaz. Buna sünnetûllah denilir. İnsanların ihtiyaçlarının, zâhirî ve bâtınî hallerinin sürekli bir değişime uğraması kaçınılmazdır. Nizâm-ı Âlem’in devamı için, insanların farklı işlerle meşgul olmaları ve meşgul oldukları işleri en güzel bir şekilde yapmaları şarttır. Ayrıca birbirleriyle olan münasebetlerinde adalete riayet etmeleri zaruridir.

Bu dersimizde, Sahn-ı Semân Medresesi Müderrislerinden Yahya Efendi’nin, Kanuni Sultan Süleyman’a hitaben kaleme aldığı ve “Ey cihan sultanı Süleyman Han! Şimdi sana saltanat haram oldu’ diye başlayan nasihat mektubunun hikâyesini tahlil edeceğiz. Bir gün Yahya Efendi Sahn-ı Semân Medresesi’ne gitmek için yola çıkmıştı. Yolda karşılaştığı bir papaz, atının yularını tutup, “Ey âlim zat! Ey Yahya Efendi! Size bir sualim var. Bu meselenin cevabı dininizde var mıdır? Bu topraklarda yaşayan gayr-i müslimlerden ölenlerin defteri tutulmuyor, kayıtları yapılmıyor. Böyle olunca da ölen kalan bilinmeden, ölmüş bir gayr-i müslimden devletçe haraç isteniyor? Bu nasıl iştir. Bu zulüm değil midir?” diye sitemkâr bir soru sordu.

Yahya Efendi bunları duyunca; “Hayır” dedi hiddetle; “Dinimizde ölmüş bir gayr-î müslim vatandaştan haraç alınmaz. Çok fakir, kazandığıyla zar zor geçinen kimselerden ve çok yaşlı olanlardan da haraç alınmaz. Bunlar affolunmuşlardır. Sultanımız ona muhtaç değildir.”

Bunun üzerine papaz; “Efendi şunu iyi bil ki, bizden ölen kimsenin bile haracını isteyip, her yıl alıyorlar. Ne olur bu meseleyi Sultan Süleyman Han’a arz edin” diye ricada bulundu.

Yahya Efendi işittikleri karşısında celâllendi ve hemen medreseye gitti. Ders yapmadan önce kalem kâğıt istedi ve Sultan Süleyman Han’a hitaben; “Ey cihan sultanı Süleyman Han! Şimdi sana saltanat haram oldu. Demek zulmün ölen kişilere kadar uzandı! Hâlbuki böyle bir zulmü senin ecdadın yapmamıştı. Senin dine karşı hassasiyetin bu mudur? Bak, bir gayr-i müslim gelip bize sitem ediyor ve söyledikleriyle elimizi kolumuzu bağlıyor” diye yazdı ve mektubu gönderdi. Mektubu eline alan Kanuni, okudukça yüzünün rengi değişti ve kalbini derin bir hüzün kapladı. Tahtından indi ve bir adamını Yahya Efendi’ye göndererek ziyaret talebini iletti. Yahya Efendi’nin kabul etmesi üzerine kayığına binip dergâha vardı.

Hürmetle selâm verip yaklaştı ve; “Ağabey! Bu mektup da nedir? Bunu bize siz mi gönderdiniz? Ey güzel haslet sahibi! Nedir suçumuz? Bize bunu beyan edip açıklayınız? Biz de işin hakikatini bilelim. Saltanat bana neden haram oldu? Kime zulmetmişim?” diye sordu.

Yahya Efendi sitemli ve celâlliydi; “Padişahım! Bu ne iştir. Defterleri her sene niçin yenilemezsiniz? Ölmüş olan gayr-i müslimlerden memurlarınız haraç toplarlar. Böyle ele geçen mal sana hiç helal olur mu? Bu senden beklenmez. Yediğin, giydiğin haram olunca, elbetteki saltanat da sana haram olmuş demektir” dedi.

Hayretler içinde kalan Kanuni; “Halimi Allah biliyor ki, bu söylediklerinizden zerrece haberim yoktur” dedi.

Yahya Efendi de; “O halde bu gaflet nedir? Yarın Allah huzurunda buna vereceğin cevap ne olur. Memurların gayr-i müslim malı alırlar. Bu, kul hakkıdır. Er geç Hak Teâlâ’nın huzuruna çıkacaksın.? Yakanı bu mazlumların eline vereceksin. Neticede korkarım Cehennem ateşine atılırsın. Cihan padişahının kâfirle aynı yere düşmesi lâyık mıdır? Bu mudur din gayreti, bu mudur iman gayreti? Kullara zarar verene, inletip ağlatana Rabb’in rızası yoktur. Sana yolların en hayırlısı gösterilmişken, bu yaptığına Rasûlullah Efendimiz hiç razı olur mu? Niçin adaletle iş görmezsin? Dininin bildirdiği yola gitmezsin? Şunu iyi bil ki, ey cihan padişahı! Şöhret zinetinin hepsi burada, bu dünyada kalır. Yanında götüreceklerin sadece adil muamelelerindir” buyurdu.

Kanuni Sultan Süleyman Han bu sözleri işitince ağladı ve vezirine emredip; “Her sene evleri teker teker sayın. Gayr-i müslimlerden ölen kalanları yazın. Haraç hesabını iyi tutun. Hazineye haram para getirmeyin. Ve şunu iyi bilin ki, buna kesinlikle rızam yoktur” diye ferman etti.

Ardından da Yahya Efendi hazretlerine dönüp; “Sen bizim doğru yolu gösteren rehberimizsin. Gaflet uykusundan bizi uyandırdın. Bu sebeple Allah senden razı olsun. Suç bizdeymiş” dedi.

Yahya Efendi de ona; “Ey cihan padişahı! Tövbe edin ki, Allah affetsin. Bir daha gaflette kalıp zulüm etmeyiniz. Doğru yolu bırakıp eğri yola gitmeyiniz” buyurdu. Artık gitme vaktinin geldiğini düşünen cihan padişahı; “Ağabey! Şimdi artık bizim tahta geçmemize izin var mıdır?” diye sordu. Yahya Efendi, Kanuni’nin elinden tutup; “Evet şimdi çıkabilirsin” buyurdu.





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle