Misak Yayınları

"İslami Hareketin Mahiyeti" kitabının 7. baskısı yapıldı
YAZI BOYUTU :

Yusuf KERİMOĞLU

 

Orta Boy,
Şamua Lük İç Kağıt,
Sıvama Cilt
300 Sayfa
30 TL.

İSBN: 978-975-7719-68-7

SATINAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İslâm’ın siyasi hedeflerini bir ideoloji gibi değerlendiren, ölümden sonraki hayatı unutan, zerre miktarı hayrın ve zerre miktarı şerrin hesabının sorulacağı günü hafife alan kimselerin imtihanı kazanabilmeleri mümkün değildir. Muhkem nassların keyfiyetine uygun amellerde bulunamayan her mükellefin; içinde bulunduğu hali değiştirmek için, bütün imkanlarını seferber etmesi gerekir. Tevhidin aslı Kitab’a ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, hevâya tabi olmaktan ve bid’attan ictinab etmektir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) mütevatir sünneti; Mekke’de İslâmi cemaati, Medine’de İslâm Fıkhı’nı uygulayan devleti kurmuş olmasıdır. Bu eser, İslâmi hareketin mahiyetini, zaruri şartlarını, müesseselerini ve keyfiyetini izah için kaleme alınmıştır.

Eserin 7. baskısında geniş bir dizin ve bibliyoğrafya eklendi.


Kitabın ücretini (30 TL.) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle
Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


"Hidayete tabi olan, insanlara iyilikleri (ma’rûfu) emreden ve onları kötülüklerden (münkerden) alıkoymaya gayret eden müslümanların, hakikate uygun olan fiillerine ‘İslâmi Hareket’ denilir."

Kitabın yazarı yıllarca fıkhi konularda yapmış olduğu ilmi çalışmalarla kendisini bu sahanın uzmanı ve otoritesi olduğunu dünya Müslümanlarına kabul ettirmiş olan Yusuf Kerimoğlu hoca efendidir. Bu kitabı okuyan bir Müslüman kitabı bitirdikten sonra hangi gurubun İslami gurup olduğunu, hangi cemaatin İslami cemaat olduğunu, İslami cemaat olmanın şartları ve rükunları nelerdir? Eminim ki bu konularda çok rahat bir şekilde kendi kararını kendisi verebilecektir.

Kitaba böyle bir ismin verilmesi ve içerik olarak böyle bir kitabın yazılması elbette ki bir ihtiyaca binaendir. Daha doğrusu son iki asırdır dünya Müslümanlarının içine düştüğü girdapta sapla samanı birbirine karıştırdığı böyle bir zamanda böyle bir kitabın kaleme alınmış olması zaruret haline gelmiş olmasındandır. Dünyanın çeşitli beldelerinde ve çeşitli bölgelerinde yaşayan müslümanlar yalnız kendilerinin İslami bir gurup olduklarını veya İslam’i bir cemaat olduklarını ve hem de İslam’ı yalnız kendilerinin temsil ettiklerini, dolayısıyla diğer cemaatlerin İslami cemaatlar olmadıklarını, batıl yolda olduklarını, hatta biraz daha ileri giderek küfürde ve şirkte olduklarını iddia eder olmuşlardır!!! Oysa bir hareketin veya bir gurubun veya bir cemaatin İslami olup olmadığı, İslami olması için hangi şartları taşımaları gerektiği üzerinde fazla kafa yormadıkları bir vakıadır. Maalesef günümüzde; “İslami cemaat nasıl oluşur, hangi şartları taşıması gerekir? Rükünleri nelerdir?” gibi suallerin cevapları Ehl-i Sünnet kaynaklarında aranarak verilmiş değildir. Mesela mescitlerde herhangi bir vaktin namazını eda edebilmek için bir araya gelen Müslümanların bir cemaat oluşturabilmeleri için bir imama uymuş olmaları şarttır. O müslümanların “Cemaat olduk ve cemaatle namaz kıldık” diyebilmeleri için önlerinde mutlaka bir imamlarının bulunması şarttır. İmama uymuş, imama bağlanmış olmak için de ilgili Müslümanların samimi bir niyetle imama uymaları şarttır. “İslam cemaati” olduklarını söyleyen cemaatlerinde aynen böyle olması şarttır. İşte tanıtacağımız bu kitapta aklınıza gelebilecek bu konularla ilgili her türlü sorunun cevabını burada bulabileceğinizi söylememiz mümkündür. Kitabın önemi hem özellikle seçilmiş olan konusundan, hem de yazarının konulara hakim bir otorite oluşundan neşet etmiştir. Hemen şu hususu da belirtelim ki, bu kitap “Misak mecmuasının” abonelerine ücretsiz olarak dağıtmış olduğu hediye bir kitaptır. Biz sözü fazla uzatmasan kitapla ilgili tanıtımımıza geçebiliriz.
Kitap bir “Takdim”, bir “Önsöz” ve Üç bölümden meydana gelmiştir.

Birinci Bölümde; “Cahiliyye Devrindeki Genel Manzara”, “Mekke'deki Mücadelenin Ana Esasları”, “İslâmın Temel Hedefi”, “Durum Tesbiti ve Dar Anlayışı”, “Hayatın Manası: İman ve Cihad”

İkinci Bölümde; “Siyasi Sisteme Giriş”, “Adil Siyasetin Temeli: Velayet ve Adalet”, “Yönetim ve Siyasi Vekâlet”, “İslami Cemaatin Temeli: Şûra”, “Hisbe Sistemi ve Önemi”, “Kaza Muhkem Bir Farzdır”, “Mali İbadetlerin Edası ve Amil'in Görevleri”

Üçüncü Bölümde; “Sosyal Sistemimizin Rükünleri”, “Birinci Rükün: Güzel Ahlak ve Edeb”, “İkinci Rükün: Vazife ve Mesuliyet Şuuru”, “Üçüncü Rükün: Haberlerin Tahkik Edilmesi Şarttır”, “Dördüncü Rükün: İtidal Üzere Olmak Vaciptir”, “Beşinci Rükün- Mülayemetle Hareket Esastır” gibi başlıklar altında yüzlerce konu işlenmiştir.

Yusuf Kerimoğlu hoca efendi, kitabının başına her okuyucunun çok hoşuna gideceğinden, memnun olacağından emin olduğum bir “önsöz” koymuştur. Öyle ki bu önsözde sanki kitabın içeriği hakkında özet bilgi verilmiştir.

“Allah’a kul olma şuuru ve ibadet” başlığı altında aynen şu cümleler yer almıştır : “Kelime-i Şehadet getirirken: "- Bütün ilahları (Tağutları) reddettiğimizi, yalnız Allahû Teâla (cc.)'ya iman ettiğimizi, Peygamberimiz efendimizin (s.a.s.) önce "Allah'ın kulu", sonra "O'nun Resulü" olduğunu kalben tasdik edip, dilimizle ikrar ediyoruz". İslam'ın bütün emirleri ve nehiyleri, bu mahiyet ile açıklanabilir. Esasen bu keyfiyetteki bir tasdik ve ikrar; ferdin hayatına hakim olmadığı süre içerisinde, hidayet söz konusu değildir. Kelime-i Şehadet getiren bir kimse; küfür ahkamına razı oluyorsa, kalbi tasdik hakkı ile mevcut değildir. Zira o kimse Allahü Teala (cc) ile birlikte, küfür ahkamını icra eden tağuti güçlere de inanıyor demektir. Halbuki Kur'an-ı Kerimde: "- Andolsun ki biz her kavme: "-Allah'a iman edin, tağuta kulluk etmekten kaçının" diye (tebligat yapması için) bir peygamber göndermişizdir." (En Nahl Sûresi, Ayet: 36) hükmü beyan buyurulmuş ve insanlar uyarılmışlardır. Tağut'a iman eden ve O'nun yönetimini meşru sayan bir kimse; velev ki alnı secdeden kalkmasa bile, ibadet etmiş sayılmaz.

Çünkü her ibadette aranan ilk şart, sahih bir imandır. Nitekim İslâm uleması: "- İbadette aranan ilk şart, ferdin müslüman olmasıdır. Zira kafir ibadete ehil değildir" hükmünde ittifak etmiştir. (sh:14-15)

“Cahiliyye devrindeki genel manzara” başlığı altında o güne gelinceye Arabistan ve çevresinde hakim olan “Mecusilik”, “Yahudilik” ve “Hırıstiyanlık” gibi dinler hakkında bilgi verilmiş; Mekke’ye ilk putun nasıl sokulduğu nakledilmiştir. (sh:25-35) “Mekke mücadelesinin ana esasları” başlığı altında “Daru’n- Nedve” den bahsedilmiş, Peygamberimiz Efendimiz (SAV)’in kendisine vahiy gelmeden önce dahi bu Mekke parlamentosu sayılan “Daru’n- Nedve” ye girmediği (sh:36), Efendimizin (sav) hicretine sebep olan ölüm kararının bu binada alındığı hassaten belirtmiştir. (sh:38) Daha sonra Rasul-i Ekrem (sav) ile Mekke müşrikleri arasındaki amansız mücadelelerden bahsedilmiş,(sh:38-52) Rasul-i Ekrem (sav)’in hicretinden ve Hicretin hükümleri dile getirilmiştir. (sh:54-57)

Daha sonra İslamın temel hedefleri üzerinde durulmuş ve şeriatın maksatları kabul edilen beş emniyet misaller verilerek açıklanmıştır. (sh:58-78) Akıl emniyetinin sağlanamaması neticesinde, İdeolojik sistemlerde geleceğe hükmetme tutkularının ve "Mahfuz Şeyh" teorilerinin hortlatıldığı vurgulanmıştır. (sh:71) “Durum tesbiti ve dar anlayışı” başlığı altında “Daru’l-Harp ve Daru’l-İslam” (sh:79-86) konuları o kadar muazzam işlenmiş ki selim akıl sahibi bir mü’minin “ben bu konuyu okudum ancak anlayamadım” demesi mümkün değildir. Ayrıca Osmanlı İslam devletinin son Şeyhülislamı Mustafa Sabri (Rh.a) Efendinin konuya ait genel hükümleri usule uygun bir şekilde nakledilmiş; özelde ise Türkiye’nin durumuna has hususi fetvayı vererek son noktayı koyduğu, nakledilmiştir.
“Hayatın manası : İman ve cihad” başlığı altında cihadın tarifi, çeşitleri ve şartları üzerinde durulmuş, bu konularda takip edilmesi gereken hususlar çok güzel şekilde izah edilmiştir. (sh:87-94)

Kerimoğlu hoca efendi; “Siyasi sisteme giriş” başlığı altında “devlet”, “siyaset”, “otorite”, “egemenlik” kavramlarını Kur’an-ı Kerim’den Peygamberler (sav)’in hayatlarıyla ilgili bölümleri ayetlerle izah etmişlerdir. (sh:99-107) Daha sonra “Adil Siyasetin Temeli: Velayet ve Adalet” başlığı altında “velayetin ve adaletin” tarifleri yapılmış, “mü’minlerin birbirlerinin velileri olduğu”, “Siyasetin çeşitleri”, “Tağuti güçlerin mü’mimler üzerinde velayet hakkı olmadığını” çok güzel bir şekilde muteber kaynaklarımızdan şer’i delillerle izah etmişlerdir. (sh:108-116) Ayrıca bu izahlar yapılırken Rasul-ü Ekrem (sav)’in Efendimizin cemaatin önemi ile ilgili şu mübarek tavsiyeleri de ihmal edilmemiştir : “Dünyanın ücra bir köşesinde bile olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helal olmaz.” (İ.Ahmed,Müsned,C/2, sh:177) Hz. Ömer (r.a)’in “Muhakkak ki İslam İslam olmaz cemaat olmadıkça, cemaat cemaat olmaz, emir olmadıkça, emir emir olmaz, ona itaat olmadıkça” Daha sonra “ Yönetim ve Siyasi Vekalet” kavramlarının tarifleri yapılmış, konular çok güzel bir şekilde herkesimden mükellefin anlayabileceği sadelikle izah edilmişlerdir. Hele hele İslami ulemasının “Bey’at farzdır” dediği unutulmaya yüz tutmuş olan “Bey!at” kavramı çok net bir şekilde izah edilmiş; Bey’atın kitap, sünnet ve sahabe-i kiram’ın icmaı ile sabit olan bir amel olduğu vurgulanmış, “Bey’at’ın farz olabilmesi için, İslam’i bir yönetim şarttır” iddiasının delilden yoksun olduğu kaynaklar zikredilerek reddedilmiştir. (sh:122)

“İstilaya Uğrayan Müslümanlar” başlığı altında günümüz Müslümanlarına asırlar önce yaşamış İslam ulemasının çok güzel bir reçetesi sunulmuştur. Şöyle ki; “ Hanefi fükahası: "- Eğer görev verecek bir ûlû'lemr yoksa veya kendisinden görev alınacak bir yetkili yoksa nasıl hareket edilecektir?" suali üzerinde hassasiyetle durmuştur. Ibn-i Nüceym'in "El Bahrû'r Raik", İîbn-i Hümam'ın "Fethû'l-Kadir" ve İbn-i Abidin'in "Reddü'l Muhtar" isimli kıymetli eserlerinde, gayr-i müslimlerin istilâsına uğrayan İspanya'nın (Endülüs'ün) durumu misal verilerek, şu tavsiyede bulunulmuştur: "- Orada Müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i Müslimler ise hakim durumdadırlar. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan müslümanlara aralarından birine Ûlû'lemr (Harp emiri) görevini vermeleridir. Hepsinin onda ittifak etmeleri vaciptir. Seçtikleri bu kimse; kadı (Hakim) tayin eder. Böylece kendi aralarında vûkû bulan hadiselerin (ihtilafların) mahkemeye intikâli sağlanır. Yine buralarda kendilerine Cum'a namazı kıldıracak bir imam nasbederler" Dikkat edilirse; müstevli kafirlere İslâm toprağını terketmemek için, acilen alınması gereken tedbir izah edilmiştir. İbn-i Abidin: "- İnsanın mutmain olduğu ve kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir" (İbn-i Abidin-Redd'ül Muhtar Ale'd Dürril Muhtar ist: 1985 C: 12 Sh:) demiştir. Burada önemli olan hususlardan birisi de; Endülüs işgal edildiğinde, Mısır'da "Halife" vardır. Buna rağmen ayrı bir emir seçiminden söz edilmiştir. Günümüzde aynı hal, değişik bir şekilde gündemdedir. Müslümanların, kendi içlerinden en ehil olana velayetlerini vermeleri ve İslam’ın hükümlerini hakkı ile eda etmeleri şarttır.” (sh:124)

Yusuf Kerimoğlu hocamız “Otorite Boşluğu Kabul Edilemez” başlığı altında hareketin asıl yapısını şu cümlelerle vermiştir:
“İslâm dini; küfrü ve nifakı ne ölçüde tehlikeli bulmuş ve yasaklamışsa, toplum hayatında otorite boşluğundan doğan kargaşayı da o ölçüde tehlikeli bulmuştur. Bazı âlimler "- Zalim bir hükümdarın emrinde geçen altmış yıl, hükümdarsız geçen tek bir geceden daha hayırlıdır" (El Harrani-Es Siyasetu'ş Şer'iyye-Beyrm ty Sh: 139) demişlerdir. Siyasi vekâlet; en küçük toplum birimine kadar, her yerde aynı öneme haizdir. Ebû Said El Hudri (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (s.a.s.) "- Üç kişi sefere çıkarlarsa, mutlaka içlerinden birini emir (imam) tayin etsinler" (Sünen-i Ebû Davud- ist: 1401 K. Cihad: 80) emrini vermiştir. En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün toplumları; ihtilâftan, çekişmekten, zaman ve güç kaybından kurtarıp birlikte ve süratle hareket etme imkânına kavuşmalarının yegane prensibi budur. Ayrıca "İmamet-i Suğra" ve "İmamet-i Kübra" arasındaki farkı kavramakla mükellefiz. Hevâ ve heveslerine göre yaşayan kimseler, hesap günü şuurundan hızla uzaklaşma ve imtihanı kaybetme durumundadırlar. Dolayısıyle "Zerre miktarı hayrın ve zerre miktarı şerrin" hesabının sorulacağı güne hazırlanan mü'minlerin “siyasi vekâlet ve be'yat” konusunda hassasiyet göstermeleri farzdır. "Velayet-i Fakih" esasında, İslâm’i cemaatin kuruluşunda temel rükündür.” (sh:125)

HİSBE SİSTEMİ VE TEBLİĞDE USUL MESELESİ
“Hisbe Sistemi ve Önemi” başlığı altında İslam’ın temel müesseselerinden biri olan “Hisbe” teşkilatının önemine dikkat çekilmiş, Müslümanların, İslam’ın emir ve nehiylerini tebliğ ederken uyulması gereken usulü en güzel şekilde ifade etmişlerdir. Elbette bu görevleri yapacak muhtesiplerin belli özelliklerinin ve bu görevleri ifa ederken uymaları gereken şartların olduğunu bu şartlara uyulması gerektiği üzerinde durulmuştur. Zira “tebliğ yapacağım diye” ortaya çıkıp tebliğ usulüne uymayan davranışlarda bulunmak isteyen kimselerin varlığı malumdur. Pek tabiidir ki bu yanlış usulün temelinde henüz “Hisbe Teşkilatını” ve onun görev, yetki ve sorumluluklarını kavrayamama hastalığı yatmaktadır.

“ Kuran-ı Kerim'de: "—İnsanları Allah'a davet eden, salih ameller işleyen ve "—Ben şüphesiz müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? Ne (her) iyilik, ne de (her) kötülük bir olmaz, sen kötülüğü (münkeri) en güzel yol ne ise, onunla önle!.. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse bile, sanki yakın dostun olmuştur"( Fussüet Sûresi:33-34.) hükmü beyan buyurulmuştur. Şurası muhakkaktır ki; insanları hayra çağırmak, iyiliği emretmek (Emr-i bi'l ma'ruf) ve onları kötülükten (münkerden) vaz geçirmeye çalışmak; ilim ve ihlâs isteyen salih bir ameldir. Her insanın "Emr-i Bi’l Ma’ruf, Nehy-i Anil münker" hizmetini edâ etmesi mümkün değildir. İslam uleması; bu hizmeti edâ edebilecek kimselerde, zaruri olarak bulunması gereken vasıflar üzerinde durmuşlardır. İttifak ettikleri şartlar şunlardır:

1. İlim!.. İnsanları hayra çağırmak, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vaz geçirebilmek için ilim şarttır. Zira bilgisi olmayan kimselerin "Emri Bi'l Ma'ruf” yapması caiz olmaz.

2. Sabırlı ve halim-selim olmak!.. İbn-i Abidin: "iyiliği emreden kimse, karşısındakinin sözden anlamayacağını, kötülüklerinden sözle, fiil ile vazgeçmeyeceğini, hatta onu men etmeye kudreti olan hükümete, kocasına ve babasına bildirmekle dahi yola gelmeyeceğini bilirse, bu vazifeyi yapmak yine de kendisine lâzım gelir. Ancak terk ettiğinden dolayı günaha da girmez: Fakat iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak yine de efdaldir. Velev ki, dövüleceğine veya öldürüleceğine kalbi kanaat getirsin!.. Çünkü şehid olur. Allahû Teâla(c.c): "—Namazı dosdoğru kıl!., iyiliği emret, kötülükten vaz geçirmeye çalış!. Sana (bu emir ve nehiy sebebiyle) isabet eden her şeye sabret. Çünkü bunlar kati surette farzedilen umurdandır" (Lokman Sûresi:17) buyurulmuştur. Yani, iyiliği emrettiğin vakit, sana bir hakaret ve tecavüz vaki olursa sabret!. Şüphesiz bu, umurun azim olanlarındandır. Yani hak olan işlerindendir. Bazıları bunu farz olan işlerdendir" diye tefsir etmişlerdir. Bahsin tamamı Fusül" dedir" diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Sabretmeyen ve katı yürekli olan kimselerin; "Emri Bi'l Ma'ruf” yapmaları, husumetlere sebep olabilir.

3. Emr-i Bi'l Ma'rufu; sadece Allahû Teâla (c.c.)'nın rızası ve ilây-ı kelimetûllah niyetiyle yapmak şarttır. Bu olgunluğa erişemeyen kimse, öncelikle nefsine ağırlık vermelidir.

4. Mükellefin; iyiliği emrettiği ve kötülükten vazgeçirmeye çalıştığı kimseye karşı, şefkatli ve mülayim olması şarttır.

5. Kişinin; emrettiği ma'rufu, önce kendi nefsinde yaşaması esastır. Allahû Teâla (c.c.)'nın "—Ey iman edenler!.. Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınızı söylemeniz, şiddetli bir buğzu davet etme noktasında, Allah indinde büyüdü" (Es Saf Sûresi:2-3) ihtarını dikkate almak şarttır. Mükellefin, nehyettiği kötülük için durum farklıdır. Aynı kötülüğü kendisi yapsa bile , yine de muhatabını nehyetmesi gerekir.

Çünkü esas olan kötülüğü hem kendisinin terketmesi, hem de muhatabını ondan vaz geçirmesidir. Birinin terki, diğerinin edasını iskat etmez. İzah ettiğimiz bu beş vasıf, Feteva-ı Hindiyye'de zikredilmiştir. (Şeyh Nizamüddin ve Bir heyet -A.g.e. C:5 Sh:352-353.)

İnsanları hayra çağırmak, iyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmeye çalışmak; hem ferdi, hem içtimai bir görevdir. Allahû Teâla (c.c); bu salih amel için gayret sarfeden, bir cemaatin (ümmetin) bulunmasını emretmiş ve o cemaati müjdelemiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) "Hisbe Teşkilâtını" kurarak; hayra çağırma, iyiliği emretme ve kötülükten vaz geçirmeye çalışma hizmetini muesseseleştirmiştir. Muhtesib'lerin görevi budur. Ayrıca Resûl-i Ekrem (s.a.s.)'in: "— İnsanlara ancak emir vaaz-ü nasihat eder veya emir tarafından görevlendirilmiş bir kimse!.. Üçüncüsü ancak mürai (riya ve gösteriş yapan) kimse olur" (Mansur Ali Nasıf - Tac Tercemesi İst: 1976. Eser Yay. C:l Sh:lll. Had. No: 127.) buyurduğu bilinmektedir. Meseleyi bu açıdan ele alan fûkaha: "Hangi emr-i bi'l ma'ruf kimin vazifedisir? sualini, şu şekilde cevaplandırmıştır: "—El ile yapılacak "İyiliği emretme " (Emr-i Bi'l Maruf) âmirlerin vazifesidir. Dil ile emr-i bi'l ma'ruf yapmak ise, âlimlerin görevidir. Kalb ile emr-i bi'l ma'ruf yapmak ise avamın vazifesidir." (Şeyh Nizamüddin ve bir Heyet - A.g.e. C:5 :353.) ………..

Dört Halife devrinden sonra teşekkül eden İslâm Hükümetlerinde ise Muhtesiplik teşkilâtı genişlemiş ve çeşitli görevleri içine almıştır.
Osmanlı Devleti, idarî ve şer'î teşkilâtında, kendinden evvel gelen İslâm Hükümetlerini taklit etliği için, ihtisap işinde de böyle yapmıştır. Hükümet tarafından nereye bir Kadı gönderilmişse, orada bir de Muhtesip bulundurulmuştur.
Muhtesiplik dini bir görev olduğundan, bu görev ancak itibar sahibi olan, ilim, dine bağlılık (vera) ve güzel ahlâk sıfatlarıyla sıfatlanmış kişilere verilirdi.

Muhtesiplere yol göstermek üzere çeşitli asırlarda birçok kitaplar yazılmış, sağlam esaslar konulmuştur. Bu kitaplardan bir kısmının konusu, halka vaaz ve nasihatten, Namaz gibi, İslâm’ın şartlarından olan ibadetlere teşvikten ibarettir. Diğer bir kısmı da, bunlarla birlikte, dünya işleri ile, memleketin nizam ve asayişi ile ilgili konulan da içine almaktadır. Hepsinde ortak olan esas ise "iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak" ilkesinin tabi olduğu hükümleri belirtmektir ki, bizi asıl ilgilendiren de hisbe'nin bu yönüdür.
Muhtesibin görevi, nerede ve her ne şekilde olursa olsun, münkeri gördüğü zaman, onu bertaraf etmeğe çalışmasıdır. Her kim bir münkeri görüp de sükût ederse mâsiyet işlemiş olur. Şu var ki, bu görevin yerine getirilmesinde şeriat beş mertebe tayin etmiştir. Bu konuda, Şeyhülislâm Haydarîzade İbrahim Efendinin Sebülürreşad'da yayınlanmış makale serisine bakılmalıdır. Bu beş mertebeye bir bakalım.
1-Ta'rif (etraflıca anlatıp bildirme)
2-Kelâm-ı leyyin iradiyle mev'ize (güzel sözle nasihat)
3-Ta'zir ve ta'nif (Şiddetli azarlama, tekdir)
4-Şiddet kullanmak suretiyle menetmek. Meselâ çalgı ve işret aletlerini kırmak.
5-Tahvif ve darb (korkutma ve dövme ile menetme.)

Başlangıçta muhtesipler, ilk dört mertebeyi, yerine göre kendi reyleriyle uygulayabilirler, ancak beşincisi için imamdan izin almaları gerekirdi. Daha sonra ise, birinci ve ikinci mertebeler hariç, diğer üç mertebe izne tabi tutulmuştur. Çünkü şiddet kullanarak yapılan uyarma ve tenbihler, yine şiddetle mukabele görebilirler. Bu takdirde de muhtesibin hayatı tehlikeye girebilir veya fayda umulan işten, hiçbir netice alınamayabilir. Halbuki şeriatta "İyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma" görevi, sonunda bir fayda elde edilmesinin muhakkak görüldüğü hallerde uygulanır. Böyle bir fayda muhakkak görülmüyor, hatta tehlike seziliyorsa, muhtesip mazurdur ve şiddet kullanmaktan kaçınması gerekir. Burada, eğitim metodlarına sosyal şartların ne derece etkili olduğu görülmektedir.
Aynı şekilde muhtesip, Müslümanların yaşadığı her yerde, onların Cuma namazları için camiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı geçen topluluklarda bir cemaat teşkilâtının kurulmasını sağlardı.” (sh:138-143) Muhtesiplik konusunda aktardıklarımız İslam devletinde ki uygulamalardır. İslam devletinde son derece hassas ve kısıtlı olan bu uygulama acaba istila altındaki beldelerde nasıl yapılmalıdır? Bu husustaki düşünceleri kardeşlerimizin takdirine bırakıyorum. Zira istila altında yaşayan bazı kardeşlerimiz muhtesiplik görevlerini eda ederlerken “münker fiili işleyen münkirleri gördükleri yerlerde gırtlaklarını sıkarak” yapabilirlermiş!!!

“Kaza muhkem bir Farzdır” başlığı altında “Teşri hakkı ve İhtilafların çözümü” konusu çok güzel bir şekilde gündeme getirilmiş, “Ulu’l-Emr” kavramı en güzel bir şekilde açıklanmıştır. (sh:152) Oysa kaza sistemi ve müessesesi nice Müslüman tarafından unutulmuş bir farzdır. “Azınlıkta Kalan veya İstilaya Uğrayan Müslümanlar da Kaza Sistemi Kurmak Zorundadırlar” başlığı altında aşağıdaki şu malumat verilmiştir.

“Müslümanların azınlıkta olduğu veya, gayr-i müslimlerin galip bulundukları ülke'de; Müslümanlar nasıl hareket edeceklerdir? Zira küfre rıza gösterme ve küfür ahkâmına tabi olma hakları yoktur. Bu hususta farklı rivayetler vardır. İbn-i Abidin: "Fetih'te bu konuda şöyle denilmektedir: Eğer görev verecek sultan (Ulû'lemr) yoksa veya kendisinden görev alınacak bir yetkili bulunmazsa —ki bazı Müslümanların yaşadığı bölgelerde olduğu gibi— o bölgelerde gayr-i müslimler hakim olmuşlar, rnüslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya Müslümanlar mahkûm durumda, gayr-i müslimler hakim durumdadırlar. Kurtuba'da bugün olduğu gibi. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan, Müslümanların kendi aralarından birine bu görevi vermeleridir. Onda ittifak etmeleri vaciptir. Onu kendilerine imam olarak seçerler, o da kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cum'a namazı kıldıracak bir imam nasbederler." İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerek. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir" (Ibn-i Abidin-Reddüî Muhtar Ale'd Dürril Muhtar-îst: 1985 C:12, Sh:145.) hükmünü zikretmektedir. İbni Abidin'in: "İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir" demesinin sebebi; bazılarının gayr-i Müslimlerin tayin ettiği kadı'lara müracaat edebileceği yolundaki görüşlerini reddetmek içindir. Hanefi fûkahası; "istila anında mü'minlerin kendi içlerinden bir İmam seçmelerinin vacip olduğunda müttefiktir. İstilâya uğrayan bir İslâm beldesi derhal "Darû'l Harp" durumuna geçmez. Ancak orada küfür ahkamı îcra olunur ve orada İslâm ahkamı ile hükmedilmez, Müslümanlar kendi içlerinden seçtikleri Kadı'ya müracat etmezlerse Darû'l Harbe dönüşür." (El Kuhistani-Camiû'r Rumuz-İst:1300 C:2 Sh:311. Ayrıca Feteva-i Bezzaziye (Fetvea-ı Hindiyye'nin Hamişinde) Beyrut: 1400 C:6) Dikkat edilirse burada "Müslümanların kendi içlerinden seçtikleri kadı'ya müracaat etmemeleri" hassaten zikredilmektedir.” (sh:153-154)

Daha sonra “Kadı tayininin Hükmü”, “Kadıların Vazifeleri”, “Kadı’nın maaşını Nereden Alacağı”, “Kadı’ların Tarafsızlığı”, “Muhakeme Usulü”, “Dava”, “Davanın Tarifi ve Mahiyeti”, “davanın Hükmü”, “Davaların Ne Zaman Sonuçlanacağı”, “Hakem tayin Etmenin Hükmü” vb. ıstılahlar çok mükemmel bir şekilde her yerde bulamayacağınız bir şekilde izah edilmişlerdir. (sh:159-178) Bu konuyla ilgili olarak sonuç olarak şu söylenmiştir: “Kaza Sistemi Olmayan Bir Hareket, İslami Hareket Değildir.” (sh:179-180)

“Mali İbadetlerin Edası ve Amil’İn Görevleri” başlığı altında “Amilde aranan vasıflar”, “Beytü’l Mal’ın Gelirleri ve Sarf Yerleri” gibi konular izah edilmiştir. (sh:181-186)

Yusuf Kerimoğlu hoca efendi; daha sonra üç esas yedi prensip üzerinde durarak bu hususları maddeler halinde tek tek izaha gayret etmişlerdir. (187-216)

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. Asrımızın fakihi kabul edilen Yusuf Kerimoğlu hoca efendi; diğer çalışmalarında gösterdiği ihlaslı başarıyı bu eserinde de ortaya koymuştur. Kitap çok sade ve çok akıcı bir üslupla kaleme alındığı için her kesimden ve her seviyeden insana hitap etmektedir. Kitap okunduğu zaman anlatılmak istenen her şey anlaşılmış oluyor. Bir cemaate “İslam’i cemaat” denilebilmesi için zaruri yapı çok ince noktalarına kadar izah edilmiştir. Kaza sistemini oluşturmayan hareketlerin hiçbirisinin İslam’i hareket olamayacaklarını ancak ve ancak “İslam yanlısı hareketler” olabilecekleri beyan edilmiştir. Bu kıymetli eser okunduğu zaman Medineyi arzu eden mü’min kardeşlerimizin önce Mekke’lerini kurmaları gerektiği ayan beyan ortaya çıkmaktadır.

 

İçindekiler

Takdim 7

Önsöz 12

 

I. BÖLÜM:

Câhiliyye Devrindeki Genel Manzara 23

Adâlet, Zulüm ve Mekke’de Yaşanan Mücadelenin Tahlili 34

İslâm’ın Temel Hedefleri 56

Durum Tesbiti, Ehliyet Arızaları ve Dâr’ın Ahkâma Tesiri 80

Hayatın Manası: İman ve Cihâd 87

 

II. BÖLÜM:

Üç Esas: İhlâs, Nasihat ve Cemaat 97

Cemiyet Hayatı, Siyasî ve Sosyal Sistem 109

Adil Siyasetin Temeli: Velâyet ve Berâet Hukuku 121

Kamu Yönetimi ve Siyasî Vekâlet 132

 

III. BÖLÜM

İslâm Cemaatinin Karar Merkezi: Şûra Meclisi 143

Hisbe Teşkilâtı, Tebliğ ve Eğitim 154

İhtilâfın Hükmü, Adâlet Sistemi ve Tahkîm 166

Mâlî İbâdetlerin Edası ve Âmil’in Görevleri 193

 

IV. BÖLÜM:

Modern-Ulus Devlet ve Sivil Din Projeleri 209

Sosyal Sistemin Mâhiyeti ve Rükünleri 225

Birinci Rükün: Güzel Ahlâk ve Adâlet 229

İkinci Rükün: Vazife ve Mesûliyet Şuuru 234

Üçüncü Rükün: İtidale Riayet Etmek Vaciptir 242

Dördüncü Rükün: Mülâyemetin Esas Alınması Şarttır 248

Beşinci Rükün: Haberlerin Tahkik Edilmesi Zaruridir 253

Siyasetin Keyfiyeti,Temekkün Şartları ve Mücadele Edebi 260

 

Bibliyografya 277

Dizin 283

 

Biyografi 292

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle