Misak Yayınları

"Fıkhi Meseleler"in 4 cildi çıktı
YAZI BOYUTU :

Yusuf KERİMOĞLU

 

 

Her cild: 37,50 ₺

Büyük Boy,
Lüks Ciltli
Şamua iç kağıt,
480-512 Sayfa

1. Cild, USUL:
ISBN: 978-975-7719-47-2

2. Cild, AKAİD:
ISBN: 978-975-7719-46-5

3. Cild, İBADET:
ISBN: 978-975-7719-51-9

4. Cild, Aile:
ISBN: 978-975-7719-60-1

Takımı: 180.00 ₺


SATINAL

 

 

İslamî eğitimin zaafa uğratılması neticesinde, üzerlerine farz olan ilimleri dahi öğrenmekten mahrum bırakılan müslümanların; bu konularda ya kaynak bulamamanın üzüntüsünü yaşadıkları, ya da ehil olmayan kimselerin şahsi kanaatlerine göre hareket ettikleri malûmdur. Laiklik ideolojisi adına İslâm’ın hayattan tecrid edilerek, insanların vicdanlarına hapsedilmek istendiği bir ortamda yaşayan müslümanların, sayıyla ifade edilmesi mümkün olmayan problemleri vardır. Dolayısıyla bu problemlerin tesbiti, tahlili ve çözümü konusunda; ilim sahibi olan Müslümanların, birbirleriyle yardımlaşmaları gerekir. Muhakkak ki, içinde yaşadığımız âlem imtihan dünyasıdır. Yüklendikleri mukaddes emanetin kadr-ü kıymetini bilen Müslümanların; şikâyeti ve sızlanmayı bir tarafa bırakmaları, bütün imkânlarını İslam’a hizmet için seferber etmeleri şarttır.

Bu eser; Milli Gazete, Beklenen Vakit, Akit gibi günlük gazeteler ile bazı haftalık ve aylık mecmualarda, okuyucuların sorduğu suallere verilen cevapların biraraya getirilmesi neticesinde ortaya çıkan bir eserdir. 1981 yılından itibaren; fıkıh köşelerinde yer alan incelemeler, “Fıkhî Meseleler” adı altında neşredilmiştir!.. Takip edilen usûl şudur: Önce mektup (tamamen veya kısmen) sual başlığı altında, meselenin mahiyeti korunarak herkesin anlayabileceği şekilde özetlenmiştir. Daha sonra; o mesele ile ilgili muteber fıkıh kitaplarında yer alan hükümler izah edilmiştir.

Muhakkak ki amellerimizin bidayeti ve nihayeti; verdiği nimetleri saymakta bile acze düştüğümüz Allah’a (cc) ibadet etmekle sınırlıdır. Fıkhî Meseleler isimli eserin yeni baskısının hayırlara vesile olmasını dileriz.

Yusuf Kerimoğlu hocamızın, Fıkhî Meseleler isimli eserinin Usûl, Akaid, İbadet ve Aile kitaplarının baskısı tamamlanmıştır. Her biri büyük boy lüks cilt içerisinde şamua kağıda 480-512 sayfa basılan eserin, Ticaret, Adalet ve diğer konularla ilgili ciltlerin hazırlık çalışmaları devam etmektedir.

 


 

 

Kitabın ücretini (Her Cild 45,00 ₺ Takımı: 180,00 ₺) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle
Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.

İsterseniz, 0 312 230 65 27 no'lu telefonu arayarak, kredi kartı veya nakit ile kapıda ödemeli kargo siparişi verebilirsiniz.

 


 

 

 

TAKDİM

Kur’ân-ı Kerim’de, kâinatta bulunan her şeyin çift yaratıldığı haber verilmiştir. İnsanın da erkek ve kadın olmak üzere iki ayrı cins şeklinde yaratıldığı malûmdur. Allah’ın (cc) kanunlarında herhangi bir değişiklik olmaz. İslâm âlimleri bu değişmeyen kanunları ‘fıtratûllah, sünnetullah ve âdetullah” gibi kavramlarla ifade etmişlerdir. İnsan anne rahminden, hiçbir şey bilmediği halde dünyaya gelir. İlk yıllarda tam bir zaaf içerisindedir. Annesi onu sevgi ve merhametle bağrına basar, korur ve büyütür. Çocuk buluğa erdikten sonra güçlenir ve belli bir meslek sahibi olur. Nihayet belli bir yaştan sonra evlenir. Allah (cc) nasip ederse o da bir anne veya baba olur. Bu sünnetullah, Hz. Âdem’den (as) günümüze kadar hep böyle deveran etmiştir. Kıyamete kadar da aynı değişmeyen kanunlar hükmünü sürdürecektir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de “Allah sizi bir zaaftan yaratan, sonra diğer bir zaafın ardından kuvvet veren, sonra kuvvetin arkasından da yine zaafa ve ihtiyarlığa getirendir. Allah neyi dilerse onu yaratır”(Er Rum Sûresi: 54) hükmü beyan buyurulmuştur. Müfessirler ‘bu Âyet-i Kerime’de insanın hayat devrelerinin ifade edildiğini, aynı zamanda insanın yıllar içerisinde yaşadığı değişimin (fıtratûllah) haber verildiğini’ belirtmişlerdir.

İnsanın fıtratını koruyabilmesi, maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için aile ortamında yaşaması gerekir. İslâm’da aile hayatının temel hedefi; hayırlı evlatlara sahip olmak, insanlara iyilikleri emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan muallimleri hazırlamak ve Allah (cc) yolunda cihada çıkan kahramanların yetişmesine vesile olmaktır.

İslâm Fıkhı’nda nikâh; hem imana dayanır, hem fıtratın muhafazasına vesile olan bir muameledir. Evlenen insanların velâyet hukukunu muhafaza etmeleri ve İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için birbirleriyle yardımlaşmaları gerekir. Eğer birbirlerinden hoşlanmadıkları bir hal ortaya çıkarsa; Allah’ın (cc) rızasını kazanmak niyeti ile sabretmeleri ve birbirlerinin güzel huylarını görmeye çalışmaları elzemdir. Peygamberimiz Efendimiz (sav) bekâr olan erkeklerin; evlenmeyi düşündükleri kadınlarda, genel olarak zenginlik, soyluluk, güzellik ve dindarlık gibi vasıfları aradıklarını haber vermiştir. Ayrıca bu dört haslet içerisinde; ailenin devamını sağlayacak vasfın, dindarlık olduğunu beyan etmiştir. Basra’da ikâmet eden birisi; tabiûn neslinin fakihlerinden Hasan el- Basrî’yi (rha) ziyaret etmiş ve ‘Farklı vasıfları olan kimseler benim kızıma dünürlük için geliyorlar. Kızımı bunlardan hangisine vereyim?’ sualini sormuştur. Bu sual üzerine Hasan el- Basrî (rha) şu cevabı vermiştir: ‘Yüklendiği emanetin değerini bilen, Allah’ın (cc) hukukuna riayet eden ve O’ndan korkan birisine ver. Zira muttaki olan kimse, senin kızını severse ona iyilik eder, eğer kızacak olursa ona zulüm etmez.’

Mukayeseli Hukuk ve Aile Reisliği

İnsanları yeryüzünün halifesi olduğunu esas alan İslâm dini ile onları potansiyel suçlu olarak değerlendiren modern hukuk; hem teşri kaynağı açısından, hem aile nizamının hükümlerini tespit açısından, gündüz ile gece gibi birbirinden farklıdır. Günümüzde lâiklik ideolojisini din gibi dayatan modern-ulus devlet ‘insanların giyimlerinden düşüncelerine, inançlarından ibâdetlerine ve hatta sevgilerinden nefretlerine kadar’ her şeye müdahale eden bir müessese haline gelmiştir. Mukayeseli hukuk açısından; yürürlükteki medeni kanun ile İslâm Hukuku’nun ‘ailenin reisliği konusundaki’ hükümlerini kısaca tahlil edelim.

Cumhuriyetin ilânından sonra; muasır medeniyet seviyesine ulaşma adına batı’dan tercüme yoluyla aktarılan ‘Medeni Hukuk’(!) sütkardeşlerin birbirleriyle evlenmelerini serbest bıraktığı gibi, aile reisliği konusunda da kargaşaya sebep olacak hükümlere yer vermiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Yeni Türk Medeni Kanunu ile “aile reisi kocadır” hükmü kaldırılmış, yerine “evlilik birliğini eşler beraber yönetirler” hükmü getirilmiştir. Eski Kanunda evlilik birliğini temsil hakkı bazı haller dışında kocaya ait iken, yeni Medeni Kanunda evlilik birliğinin temsili eşlerin her ikisine birden verilmiştir. Evin seçimini kocanın yapacağı hükmü değiştirilerek, eşlerin oturacakları evi birlikte seçecekleri hükmü getirilmiştir. Dolayısıyla medeni Kanun yeni şekliyle ‘kadın-erkek eşitliğini esas alan, cinsiyet ayrımcılığına son veren ve kadınları aile içerisinde erkekler ile eşit kılan’ bir düzenlemedir. Aile içerisindeki ahengi zaafa uğratan ve karar vermeyi zorlaştıran ‘Eş Başkanlık’ düzenlemesi, kargaşanın yayılmasını beraberinde getirmiştir. Ayrıca AB müktesabanına uyum sağlamak adına; zina yasağının kaldırılması ve eşcinselliğin (kişinin cinsi tercihi adına) serbest bırakılması, aile nizamını perişan etmiştir. Son yıllarda televizyon kanallarının ve yazılı basının gündemini meşgul eden ‘kadın cinayetleri’ ve ‘kadına şiddet’ konusu, medeni hukuk adına yapılan yeni düzenlemin ortaya çıkardığı bir manzaradır. Hadiselerin sebeblerini tahlil etmeyi akıllarına bile getirmeyen, sadece neticeleri üzerinde duran politikacılar ve aydınlar ’kadına şiddet, insanlığa ihanettir’ gibi sloganlarla, aile nizamına vurulan öldürücü darbeyi gizlemeye çalışmaktadırlar. Nazari plânda; psikopat ve sadist olan kimseler müstesnâ, hiç kimsenin kadına şiddeti savunması mümkün müdür?

Medeni kanunda yapılan yeni düzenlemeler ile İslâm Fıkhı’nda yer alan aile hukuku arasında gece ile gündüz gibi fark vardır. Meseleyi daha iyi izah edebilmek ‘İslâm Fıkhı’nda ailenin reisi kimdir ve bu makama lâyık görülmesinin sebebi nedir?’ sualine cevap vermemiz gerekir. Aile reisliğinin sebebini ve keyfiyetini haber veren Âyet-i Kerime meâlen şöyledir: ‘Allah’ın insanlardan bir kısmını, diğerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler, kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar.’ (En Nisâ Sûresi: 34) Bu Âyet-i Kerime’de yer alan ‘kavvam’ kavramı; hem aile reisliğini, hem ailenin nafakasını/korunmasını ifade eden bir kavramdır. Tedbir, temkin, sabır ve güçlüklere karşı mukavemet noktasında erkeğin kadına oranla daha metanetli olduğu malûmdur. Nikâhın hükmü olarak; gerek mehir vermek, gerek ailenin nafakasını temin etmek erkeğin üzerine vacibtir. Bu noktada nafaka kavramının keyfiyeti üzerinde de kısaca duralım. Bilindiği gibi her insanın zaruri, haci ve tahsini olan ihtiyaçları vardır. İnsanoğlunun hayatını sürdürebilmesi için; ihtiyacı olan şeyleri, devamlı olarak temin etmesi zaruridir. Bu zarûret, nafaka terimiyle ifade edilmiştir. Nafakanın keyfiyetini izah ederken İmam-ı Muhammed (rha) şu tesbitte bulunmuştur: ‘Nafaka; iaşe (yiyecek-içecek), giyim-kuşam ve oturulacak meskendir.’ Nikâh neticesinde nafakanın kocaya vacip kılındığını haber veren diğer bir muhkem âyet de meâlen şöyledir: “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Bu emmeyi tam yaptırmak içindir. Annelerin nafakaları çocuk kendisinden olan babaya aittir.” (El Bakara Sûresi: 233) Nafaka konusunda İmam-ı Merginani, şu tesbitte bulunmuştur: “Kadın nefsini kocasının evine teslim ettiği zaman (kocasının evine yerleştiği andan itibaren) nafakası kocasının üzerine vaciptir. Burada asıl olan Allah’ın (cc) şu kavlidir: “Varlıklı olan (zengin) kimse, zenginliği ölçüsünde nafaka versin.” Bir de Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) Vedâ Haccı hutbesinde: “Kadınlarının rızıkları (yiyecekleri) ve elbiseleri maruf bir şekilde sizin üzerinize borçtur” hükmü mevcuttur. Nafaka, kadının kendisini kocasının evinde bulundurmasının bir mükâfatıdır.”

İslâm dininin erkeğe verdiği aile reisliği vazifesi; kayıtsız-şartsız olan bir riyaseti/liderliği değil, Allah’ın hukukuna (Hukûkullah) ve aile fertlerinin haklarına riayet etmesi ile sınırlı bir riyaseti/liderliği ifade eder. Hz. Ali’den (r.a) rivayet edilen Hadis-i Şerif’te Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) ‘Allah’a isyan olan yerde (kula) itaat yoktur.İtaat ancak meşrû ve ma’ruf olan hususlarda gerekir.’ buyurduğu malûmdur. Aile içerisinde kadının kocasına itaati, İslâm’ın meşrû ve ma’ruf olarak tesbit ettiği emirlerle sınırlıdır.

Hak ve Hukuk Kavramları

Tarih boyunca insanlar; adalet, hak ve hukuk kavramlarını daima kullanmış ve bunlara müstesna bir değer vermişlerdir. Hz. Ömer’in (ra) dediği gibi “Adalet mülkün (devletin-iktidarın) temelidir.” İçinde yaşadığımız toplumda; istisnasız her vatandaş, hak ve hukuk kavramlarını kullanmaktadır. Hatta kadın hakları, insan hakları ve işçi hakları gibi hayati meseleler, bütün dünyanın gündemindedir. Dolayısıyle önce “hak nedir?” sualine cevap vermemiz gerekir. Hak kelimesi Arapça olup, lugatlarda “yâkin, sabit, hakkında şüphe bulunmayan şey, hisse ve fasıl” gibi manâlara gelir. Bazı Usûl âlimleri “Her bakımdan sabit ve şüphesiz bir mahiyette mevcut olana hak denir” tarifini esas almışlardır. Hakkın iki unsuru vardır: Birincisi: Kesin olarak sabit olmaktır. (sübût) İkincisi: Gerekli olduğunun (vücûp) bilinmesidir. Reddü’l Muhtar’da “Hukuk kelimesi, hak kelimesinin çoğuludur. Hak, lûgatta batılın zıddıdır” hükmü kayıtlıdır. Bazı muteber kaynaklarda hakların üçlü tasnife tabi tutulduğu da malûmdur. Bunlar ‘Allah’ın hakları (Hukûkû’llah), insanların hakları (Hukûkû’l-ibad) ve müşterek haklardır.

Seküler-lâik hukuku esas alan sistemlerde, Allah’ın hakkı (Hukûkû’llah) gibi bir kavramın yeri yoktur. Hukukû’l ibad (kul hukuku) yerine de ‘insan hakları’ kavramını kullanmayı tercih ederler. Medeni hukuk (!) adına farklı dini inançlara sahip olan insanların değer verdikleri itikadi, siyasi, ictimaî ve ahlâki hükümleri hiç dikkate almadıklarını söyleyebiliriz. Bu hukuk anlayışı, yeryüzünde fesadın yayılmasına sebeb olmuştur. Türkiye’de İslâm Fıkhı’nı irtica, Müslümanları mürteci ilân devlet adamları ve aydınlar; geçtiğimiz yıl Türkiye’de boşanma oranlarının, evlenme oranlarından daha fazla olduğunu öğrenince, ne yapacaklarını şaşırmışlardır. AB’ye üye olabilmek için zinanın suç olmadığını ilân eden ve başta lûtilik olmak üzere, her türlü sapıklığı ‘birlikte yaşamak, insan hakları, cinsi tercihlere saygı göstermek’ gibi gerekçelerle savunan zihniyetin, aile kurumuna karşı suç işlediklerini söyleyebiliriz.

Laiklik ideolojisi adına İslâm’ın cemiyet hayatından uzaklaştırıldığı ve insanların vicdanlarına mahkûm edildiği bir ortamda yaşayan Müslümanların, sayıyla ifade edilmesi kolay olmayan problemleri vardır. Dolayısıyla bu problemlerin tespiti, tahlili ve çözümü konusunda; ilim, irfan, tezekkür ve tefekkür ehli olan Müslümanların, birbirleriyle yardımlaşmaları gerekir. Muhakkak ki, içinde yaşadığımız âlem imtihan dünyasıdır. Yüklendikleri mukaddes emanetin kadr-ü kıymetini bilen Müslümanların; şikâyeti ve sızlanmayı bir tarafa bırakmaları, bütün imkânlarını İslâm’a hizmet için seferber etmeleri zaruridir. Muhakkak ki amellerimizin bidayeti ve nihayeti; verdiği nimetleri saymakta bile acze düştüğümüz Allah’a (cc) ibâdet etmekle sınırlıdır. Fıkhî Meseleler isimli bu eserin yeni baskısının hayırlara vesile olmasını dileriz.

 
 

 

 

Misak Yayınları

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle