Misak Yayınları

Fedailer -Roman-
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

Osmanlı Devleti’nin siyasi tarihinde; üzerinde durulması gereken hadiselerden birisi, Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Sultan Abdülmecid’e karşı hazırlandığı iddia edilen suikast girişimidir. Bazı kaynaklarda ‘Kuleli Davası/Vakıası’ şeklinde ifade edilen suikast suçlamasının son duruşması 13 Eylül 1859 tarihinde yapılmıştır. Padişaha Suikast hazırladığı iddia edilen gizli örgütün adı, bazı tarihçilere göre “Muhafaza-i Şeriat Cemiyeti” bazılarına göre ise “Fedailer Cemiyeti’dir.” Beş kişinin idama, diğerlerinin ise müebbed hapse mahkum edildiği Fedailer Teşkilatı’nın lideri Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Efendi’dir. Yargılanan maznunlar arasında, gizli örgütün ‘Şura Üyeleri’ olmakla suçlanan Hüseyin Daim Paşa, Didon Arif Bey, Binbaşı Rasim Bey, Tekkeci Süleyman Efendi, Caferdem Paşa, Tophane Müftüsü Bekir Efendi, Kütahyalı Şeyh İsmail, Hoca Nasuhi Efendi ve Hezergradlı Şeyh Feyzullah Efendi gibi önemli şahsiyetler vardır.

 
 
 

 

Küçük Boy, Şamua İç Kağıt, Normal Cilt, 200 Sayfa.

Kitabın ücretini (18,75 TL.) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle
Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


TAKDİM

 

 

 

 

Zaman içerisinde ortaya çıkan itikadî, ictimaî ve hukukî değişimlerin, insanlar arasındaki siyasi ihtilafları sürekli kıldığı malûmdur. Tarih ilminin konusu; zaman içerisinde meydana gelen hadiselerin sebeblerini, vesilelerini ve neticelerini tahlil etmektedir. Tek kelimeyle, zamanın ruhunu bilmektir. Ancak tarih kitaplarında yer alan bilgilerin izafi olduğunu, yani o tarihin yazılmasını sağlayan güçlerin ‘resmi yorumlarını’ beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir. Tarihin ilim değil, bilimsel disiplin olduğunu ileri süren uzmanlardan birisi olan Leon H. Halkin’in ifade ettiği gibi ‘tarihî hakikat, müşahhas hususiliği içinde geçmişin tasavvurudur.’ Bu hüküm, tarihçinin tarafsız olmasını ve objektif delillere dayanmasını gündeme getiren bir hükümdür. Fakat insan olarak tarihçinin ve bilimsel disiplin olarak tarihin, izafi değerlerdirmelerden müstağni kalması kolay değildir. Her insan gibi, tarih ilmiyle meşgul olan kimsenin de tercihleri vardır. İster tercihlerine tabi olsun, isterse tarafsız davranmaya çalışsın, herhangi bir tarihçinin hislerinden kurtulması mümkün müdür? Bu keyfiyeti dikkate alan mütefekkir Fenelon, gerçek tarihçinin ‘hiçbir ülkeye mensup olmaması ve herhangi bir ideolojiyi takdis etmemesi’ gibi, iki önemli unsur üzerinde durmuştur. Ancak bu iki unsurun gerçekleşmesi mümkün değildir. Bunun mümkün olmadığını, kendisi de itiraf etmektedir. Belgesel tarihi romanlar; siyasi analizleri de beraberinde getirdikleri için, daha subjektif bir keyfiyete haiz olduklarını söylemek mümkündür. Fedailer romanı; Tanzimat Fermanı’nın ilânından sonra Osmanlı Sultanı Abdulmecid’e muhalefet eden İslâm âlimlerinin, emekli ve muvazzaf askerler ile medrese öğrencilerinin içinde bulunduğu hali konu alan bir romandır. Bu noktaya nasıl gelindiğini kısaca tahlil etmekte fayda vardır.

Kurucu İrade, Siyasi Değişim ve Bunalım

Aydınlanma felsefesinin (modernizmin) bütün dünyaya salgın hastalık gibi yayıldığı ondokuzuncu yüzyıl, Osmanlı Devleti’nin kendisini tarih sahnesine çıkaran maddî ve ma’nevî dinamikleri kaybettiği bir zaman dilimidir. Kuruluş yıllarında ‘Nizam-ı Âlem’ idealini esas alan ve İslâm’a hizmeti ön plâna çıkaran devlet anlayışı, duraklama döneminden sonra değişmeye başlamıştır. Devletin kurucusu Osman Gâzî’nin oğlu Orhan Bey’e "Oğlum kuru kavga ile cihangir olma sevdası bize yaraşmaz. Maksadımız Allah (cc) yolunda cihad etmek ve O’nun rızasını kazanmaktır. Bilmediğini ulemâya danış, ilim ve din ehlinden sakın uzaklaşma’ emrini vermiştir. Bu emir, bir anlamda ‘kurucu iradenin’ tercihini ortaya koymaktadır. Osmanlı Devleti’nin siyaset anlayışında ve hukuki mevzûatında; hem İslâm Fıkhı’nın, hem örfi hukukun önemli bir yeri vardır. Muhkem nasslara dayanan hükümlere şer’i hukuk veya ‘şer’i şerif’ denilmiştir. Bu hükümlerin değiştirilmesi (muhkem nassa dayandığı için) mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’de ve sahih sünnette hükmü bulunmayan meselelerde, örfî hukukun tatbik edildiğini söylemek mümkündür. Meselâ: Tâzir cezaları, askerlikle ilgili meseleler ve idare hukukuyla ilgili düzenlemeler, zaman içinde ve ihtiyaca göre değişikliğe uğramıştır. Hakikate uygun olan bilgiye ve hikmete göre dizayn edilen "Nizam-ı Âlem" ideali, devlet siyasetinin en önemli unsurunu teşkil etmiştir. Bu ideale göre, Allah’ın (cc) hakimiyetinde herhangi bir tebeddül ve tegayyür olmaz. Buna sünnetûllah denilir. İnsanların ihtiyaçlarının, zahiri ve batini hallerinin sürekli bir değişime uğraması kaçınılmazdır. Nizam-ı Âlem’in devamı için, insanların farklı işlerle meşgul olmaları ve meşgul oldukları işleri en güzel bir şekilde yapmaları şarttır. Ayrıca birbirleriyle olan münasebetlerinde adalete riayet etmeleri zaruridir.

Nizam-ı Âlem idealine göre; hikmete uygun olan siyasetin rüknü (kavimleri, dinleri ve dilleri ne olursa olsun) insanların yeryüzünün sahibi değil, halifesi olduklarını idrak etmeleridir. Bazı siyaset uzmanları tarafından ifade edilen şu tesbit, Osmanlı Devleti’nin uyguladığı siyaseti ortaya koymaktadır:’Osmanlı düzeni, farklılıklar üzerine kurulan bir düzendir. Modernizmden önce Osmanlı’da; aynılık veya benzerlik yerine, realiteye uygun bir şekilde farklılık esas alınmıştır. Bu mozayik toplum modeli, inanç farklılıklarına (millet sistemine göre) şekillenmiş ve kanunlarla korunmuştur. Bu model, sosyolojik, kültürel ve dini alanda, çoğulcu bir nitelik taşımaktadır. Osmanlı devleti, çoğulcu toplumun klasik bir örneğidir.’ Bu çoğulculuk modeli, İslâm’ın düşünce ve inanç hürriyetine verdiği önemin zaruri bir sonucudur. Bu temel üzerine kurulan devlet; dört büyük müesseseden kuvvet almış ve onlar üzerinde yükselmiştir. İslâm uleması ile ordu mensupları arasındaki ahenk, "Kerim Devlet’in" ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Ordu, ‘disiplin ve nizamı’ sultan, (iktidar) ülke idaresini, medrese, ‘ farz-ı ayn ve farz-ı kiyafe olan ilimlerin tahsilini’ tekke de ‘zikir, nefis tezkiyesi ve güzel ahlâkı’ ön plânda tutmaktadır. Ordu komutanları ile ümera ve ulema arasındaki ahenk, devletin bel kemiğini teşkil etmiştir. Halkı yetiştirmeye, şuûrlandırmaya ve devletin gayesine (İlây-ı Kelimetûllaha) yönlendirmeye çalışan tekkeler, tam bir sivil toplum kuruluşu vazifesini yerine getirmişlerdir.

Osmanlı Devleti’ni yıkmak isteyenler, önce bu dört büyük müesseseyi birbirine düşman etmek için değişik tuzaklar kurararak işe başlamışlardır. Saltanatı topluma, orduyu halka, medreseyi tekkeye düşman etmek için değişik soğuk savaş taktikleri uygulamışlardır. Devletin dört büyük müessesesini birbirine düşürmeye muvaffak olan zihniyetin, zaman içerisinde devletin otoritesini zayıflattığını gizlemenin bir anlamı yoktur. Devletin en önemli dayanağı olan ordu, yaşanan mağlûbiyetler ve kendi içinde ortaya çıkan cuntaların faaliyetleri sayesinde itibarını kaybetmiştir. Sultan II. Mahmud döneminde ‘Yeniçeri Ocağı’ ortadan kaldırılmış, bu ocağın bağlı olduğu tarikat yasaklanmış ve Batı’dan ithal edilen askeri uzmanlar tarafından yeni bir ordu kurulmuştur. Medreselere hakim olan eğitim sistemi, ilmî ilerlemeye ayak uyduramayan öğretim tarzı sebebiyle yol gösterici ve yön verici kadroları yetiştiremez hale gelmiştir. Medrese öğrencilerinden bazılarına "akçe ile mülazım olup, kısa zamanda müderris olma" imkanının sağlanması, zaman içerisinde halkın "beşik ulemâsı" (!) adını verdiği imtiyazlı bir sınıfın ortaya çıkması, eğitim sistemini felç etmiştir. Toplumu tepeden tırnağa kuşatan tekkeler de, eriyen ve dağılan diğer müesseseler gibi bu inkırazdan nasibini almış, onlar da "yol’dan değil, bel’den gelen’ mürşidlerin (babadan oğula devredilen sistemin) tasarrufu altına girerek zayıflamış ve değerini yitiren müesseseler arasındaki yerini almıştır.

Saraya Karşı Fedailer Cemiyeti’nin Muhalefeti

Osmanlı Devleti’nin siyasi tarihinde; üzerinde durulması gereken hadiselerden birisi, Tanzimat Fermanı’nı ilân eden Sultan Abdülmecid’e karşı hazırlandığı iddia edilen suikast girişimidir. Bazı kaynaklarda ‘Kuleli Davası/Vakıası’ şeklinde ifade edilen suikast suçlamasının son duruşması 13 Eylül 1859 tarihinde yapılmıştır. Padişaha Suikast hazırladığı iddia edilen gizli örgütün adı, bazı tarihçilere göre "Muhafaza-i Şeriat Cemiyeti" bazılarına göre ise "Fedailer Cemiyeti’dir." Beş kişinin idama, diğerlerinin ise müebbed hapse mahkum edildiği Fedailer Teşkilatı’nın lideri Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Efendi’dir. Yargılanan maznunlar arasında, gizli örgütün ‘Şura Üyeleri’ olmakla suçlanan Hüseyin Daim Paşa, Didon Arif Bey, Binbaşı Rasim Bey, Tekkeci Süleyman Efendi, Caferdem Paşa, Tophane Müftüsü Bekir Efendi, Kütahyalı Şeyh İsmail, Hoca Nasuhi Efendi ve Hezergradlı Şeyh Feyzullah Efendi gibi önemli şahsiyetler vardır. Resmi iddianamede yer alan tesbite göre ‘Fedailer’in’ hedefi önce Sultan Abdülmecid’e suikast düzenlemek, daha sonra siyasi, iktisadi, hukuki ve ahlâki problemlere yol açtığını düşündükleri ‘Tanzimat Fermanı’nın’ ortadan kaldırılmasını sağlamaktır. Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Efendi’ye göre; Tanzimat Fermanı ile ‘batıdan tercüme edilen kanunlar yürürlüğe konulmuş’, hatta İngiliz elçisi Canning’i memnun etmek için ‘müslümanlara din değiştirme hakkı’ (irtidat) bile tanınmıştır. Padişah Abdulmecid’in bu fermanı, Devlet-i Aliye’nin ‘Dâru’l İslâm’ olma vasfını ortadan kaldırılmıştır.

Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Efendi’ye akıl almaz işkencelerin yapılması ve en yakın dostu olan Caferdem Paşa’nın mahkemeye getirilirken ‘kollarının kesilerek’ denize atılması, saraya karşı olan muhalefetin derinlik kazanmasına sebeb olmuştur. Farklı dünya görüşlerini savunan Şair Namık Kemal ve Şinasi’nin; Süleymaniyeli Şeyh Ahmed Efendi’yi öve öve bitirememelerinin sebebi, saltanat sistemine duydukları nefretin ifadesidir. Başta ‘İttifak-ı Hamiyyet’ olmak üzere; sayısız gizli örgüt, yıllarca kendilerini ‘Fedailer Cemiyeti’ne’ nisbet etmişlerdir.

Fedailer romanı; 12 Eylül Askeri Darbesi’ni gerçekleştiren generallerin keyfi iktidarlarının yaşandığı bir dönemde, düşünce suçlusu olarak aranan yazar Hüsnü Aktaş’ın kaleme aldığı bir belgesel romandır. Bu roman, önce İbrahim Taha Emre müstear ismiyle ‘Milli Gazete’de’ tefrika edilmiş, daha sonra kitap haline getirilmiştir. Yazarın Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu olduğu dönemde, müstear ismiyle yayınlanan bu eserin, bugüne kadar oniki baskısı yapılmıştır. Yeni baskısının hayırlara vesile olmasını dileriz.

 

MİSAK YAYINLARI





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle