Misak Yayınları

Türkiye'nin Siyasi ve İktisadi Manzarası
YAZI BOYUTU :

Hüsnü AKTAŞ

"Türkiyenin Siyasi ve İktisadi Manzarası" çıktı!

Siyasi literatürde devlet ile siyasi rejim, birbirinden farklı mahiyetleri ifade eden kavramlardır. Devletin varlık sebebi ve temel hedefi, vatandaşlarının ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmektir. Siyasi rejimin konusu; iktidarın teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi ile sınırlıdır. Herhangi bir devletin vatandaşı; dünya görüşüne uygun değilse, siyasi rejime muhalefet edebilir. Bu keyfiyete haiz olan bir muhalefetin ’devlet düşmanlığı’ olarak nitelendirilmesi doğru değildir. Ancak Türkiye’de devlet ile siyasi rejimi aynileştiren ve egemenlik ihtiraslarını putlaştıran zinde güçler, kendilerinden farklı düşünen herkesi ‘iç düşman’ ilân etme hastalığına tutulmuşlardır. Onlara göre, kendilerine muhalefet eden herkes devlet düşmanıdır. Hüsnü Aktaş’ın “Türkiye’nin Siyasî ve İktisadî Manzarası” isimli kitabının yeni baskısı yapıldı. Yeni haliyle kitaba kapsamlı bir dizin eklendi ve iki katı hacme ulaştı. İçinde bulunduğumuz halin tesbiti için, bu eserin mutlaka okunması gerekir. 


Küçük Boy, 2. Hamur, Normal Cilt, 270 Sayfa
ISBN: 978-975-7719-39-7

12,50 ₺


SATINAL

Kitabın ücretini (12,50 ₺) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle
Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


 

TAKDİM
Siyasi literatürde devlet ile siyasi rejim, birbirinden farklı mahiyetleri ifade eden kavramlardır. Devletin varlık sebebi ve temel hedefi, vatandaşlarının ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmektir. Siyasi rejimin konusu; iktidarın teşekkülü, denetlenmesi ve devredilmesi ile sınırlıdır. Herhangi bir devletin vatandaşı; dünya görüşüne uygun değilse, siyasi rejime muhalefet edebilir. Bu keyfiyete haiz olan bir muhalefetin ’devlet düşmanlığı’ olarak nitelendirilmesi doğru değildir. Ancak Türkiye’de devlet ile siyasi rejimi aynileştiren ve egemenlik ihtiraslarını putlaştıran zinde güçler, kendilerinden farklı düşünen herkesi ‘iç düşman’ ilân etme hastalığına tutulmuşlardır. Onlara göre, kendilerine muhalefet eden herkes devlet düşmanıdır.

Ansiklopedilerde, ‘aralarında hiçbir ayırım gözetilmeksizin bütün vatandaşların katıldığı yönetim biçimi’ şeklinde tarif edilen demokrasi, resmi ideolojinin bulunmadığı bir siyasi rejimi gündeme getirir. Halbuki Türkiye’de; hem resmi ideoloji gündemdedir, hem de demokrasi havariliği (!) revaçtadır. Bu çifte standart, siyasi ve iktisadi krizlere sebeb olmaktadır. Resmi ideolojiyi doğma haline getiren zinde güçler; ordu tarafından korunan ve lâik olduğu iddia edilen ‘militarist cumhuriyet’ anlayışını, sivil din haline getirmişlerdir. 1924 Anayasası müstesna, bütün anayasa metinlerinin askeri darbe dönemlerinde hazırlandığı ve ‘ihtilâl sözleşmesi’ hükmünde olduğu malûmdur. 27 Mayıs Askeri Darbesi’nden sonra hazırlanan ihtilâl sözleşmesinde; 1924 Anayasası’nda yer alan “egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir” hükmü, şekil olarak muhafaza edilmiş, keyfiyet açısından egemenlik hakkına sivil ve asker bürokratlar ortak edilmiştir. Kuruluş yıllarında ‘devrimci-otoriter’ keyfiyete haiz olan devlet siyaseti, 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra ‘bürokratik-totaliter’ bir karaktere haiz kılınmıştır. 1961 yılında referanduma sunulan anayasanın: Milli Birlik Komitesi’nin sözcüleri tarafından ‘İkinci Cumhuriyetin Anayasası’ olarak nitelendirildiği ve 27 Mayıs’ın ‘Ulusal Bayram’ ilan edildiği malumdur. Meselenin bir diğer boyutu da şudur: 27 Mayıs 1960 tarihinde askeri darbeyi gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi üyeleri: Sadece Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşlarını idam etmekle kalmamış, demokrasi adına askeri vesayet rejimini (prononciemento) ön plana çıkarmışlardır. O tarihten itibaren CHP’nin altı okla ifade edilen ideolojisinin, ‘cumhuriyetin nitelikleri’ veya ‘kurucu felsefe’ adı altında insanlara dayatıldığı malumdur.

Yasama Meclisi’nin (TBMM) ‘Anayasa Mahkemesi’ ve Yürütme’nin ‘Danıştay’ tarafından denetlendiği bu modern vesâyet sisteminde, yargı bürokrasisi ‘egemen güç’ imtiyazını elde etmiştir. Cari rejimi koruma ve kollama görevini üzerine alan TSK’nın denetlenmesini, hiç kimse aklının ucundan bile geçiremez. Egemenlik sahibi olduğu iddia edilen halkın mahkûm, sivil ve asker bürokratların hakim olduğu siyasi rejim, değişik krizlerin kaynağı haline gelmiştir. Demokrasi adına ‘bürokratik-totaliter’ rejimi pazarlayan zihniyet ile her fırsatta ‘lâiklik elden gidiyor’ sloganını tekrarlayan zihniyet arasında önemli bir fark yoktur. Siyasi faaliyetleri ‘yönetim tekniği’ olarak değil, insanları sindirme sanatı olarak gören modern vesâyet rejiminin sözcüleri, son yıllarda ‘egemenliğin kaynağı nedir?’ sualinin sorulmasından bile rahatsız olmaya başlamışlardır. Meselenin diğer bir boyutu da şudur: Büyük Fransız Devrimi’nden sonra Avrupa’da ortaya çıkan ve dünyanın değişik ülkelerinde uygulanan modern ulus-devlet projesi, yeni bir siyaset anlayışını gündeme getirmiştir. Modern-ulus devlet modelinde, ‘vatandaşlık’ statüsü esas alınmış; farklı dini-etnik kimliklere sahip olan insanların, siyasi ve sosyal hakları kanunlarla tesbit edilmiştir.

Devlet adamlarına ve politikacılara; ‘insanlar arasındaki ilişkileri düzenlerken, sadece aklı esas almalarını ve dinin hükümlerini ferdin vicdanına bırakmalarını’ tavsiye eden laiklik felsefesi, çağdaş uygarlığın vazgeçilmez unsuru haline getirilmiştir. Tanzimat ve Meşrutiyet münevverlerinin ‘muasır medeniyet’, günümüz aydınlarının ‘çağdaş uygarlık’ şeklinde ifade ettikleri siyasi kültürün; Pozitivizm, Rasyonalizm, Nihilizm, Makyavelizm ve Pragmatizm gibi ideolojilere dayandığı malumdur. Lâiklik felsefesinin ateist ve tepeden inmeci yorumunu benimseyen, burjuva filozoflarının kiliseye yaptığı itirazları ezberleyen ve aynı itirazları İslâm dinine yapan bu insanların, farklı inançlara ve düşüncelere saygı göstermeleri kolay değildir.

Lozan Antlaşması’nda ‘millet sistemi’ni dikkate alan ve müslümanları ‘kurucu-asli unsur’, gayr-i müslimleri de ‘azınlık’ kabul eden devlet adamları, zaman içerisinde ulusal üst kimlik teorisi gibi, keyfiyeti meçhûl bir kavramı ön plâna çıkarmışlardır. Yürürlükteki Anayasa’da yer alan ‘Atatürk Milliyetçiliği’ ve ‘Türklük’ tanımı, hakikate ve realiteye uygun değildir. Bu arada Laikliği ‘devlet dini’ haline getiren sivil ve asker bürokratların Müslümanlar’ın haklarını tahrip ettiklerini gizlemenin bir anlamı yoktur. Farzları yasaklayan ve haramları teşvik eden bazı devlet adamları, ‘anomi’ hastalığının yayılmasına sebeb olmuşlardır. Halk adına ve halka rağmen dayatılan ve ‘Türkiye’ye mahsus olduğu’ iddia edilen siyasi rejim, kavmiyetçilik-ırkçılık fesadının yayılmasına da vesile olmuştur. Binlerce insanın ölümüne sebeb olan ve halen devam eden ‘etnik terör’ felâketi ile ‘anomi’ hastalığı arasındaki münasebetin iyi tahlil edilmesi gerekir.

Devlet siyaseti haline getirilen aydınlanma felsefesinin; müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarında, kimlik krizine sebep olduğunu gizlemenin bir anlamı yoktur. Bunun tabii sonucu şudur: İnsana mahsus olan ünsiyet kabiliyeti zaafa uğramış ve vahşileşme eğilimi ortaya çıkmıştır. Vatandaşlarının herhangi bir dine samimi olarak inanmasına tahammül edemeyen sivil ve asker bürokratlar, medeni vahşetin yayılmasına vesile olmuşlardır. Kendi vatandaşlarını hakir gören ve ödünç kimliklerle övünen devlet adamları, kimlik krizinin tabii sonuçlarını tesbit edemez hale gelmişlerdir. Vatandaşlara da sirayet eden bu kimlik krizinin, şu hastalıklara vesile olduğunu söylemek mümkündür.

Birincisi: Ahlaki değerlerin zaafa uğramasıdır. Toplum mühendislerinin; laiklik adına, İslâm dininin bütün değerlerini hakir gördükleri malûmdur. Vatandaşların birbirleri ile münasebetlerinde “neyin meşru, neyin gayr-i meşru olduğunu” tesbit edememeleri, değişik suçların artmasına vesile olmaktadır. Beyaz kadın ticaretinden, hayali ihracat vurgununa, ihaleye fesat karıştırmaktan, resmi soygunlara kadar her türlü rezalet, hukuk nizamını ve sosyal sistemi felce uğratmıştır.

İkincisi: Gayr-i meşrû neseb ve sebeb taassubunun yayılmasıdır. Türkiye’de düşünce ve fikir hürriyetinin önüne konulan engeller, farklı tekliflerin değerlendirilmesini imkânsız hale getirmiştir. Gayr-i meşru nesep ve sebep asabiyetinin, her on yılda bir askeri müdahalelere vesile olduğu malumdur. Halbuki her insanın; kendi iradesi ile seçmediği, bir ailesi (asabesi, aşireti, kabilesi) vardır. Bu sünnetullaha (lâiklerin ifadesiyle doğa kanununa) hiç kimsenin bir itirazı olamaz. İnsanların fikir ve kanaatleri ile birlikte dünyaya gelmedikleri de malûmdur. Ayrıca dünyaya gelirken renklerini, dillerini ve kavimlerini seçme hakkına da haiz değildirler. Bu hakikatleri kabul etmeyen bir insanın, siyaset ilmini öğrenebilmesi mümkün değildir. Zira siyaset ilminin hedefi; neseb ve sebeb asabiyetini, insanların saadetine vesile olacak şekilde tanzim etmekle sınırlıdır.

Üçüncüsü: Meşrûiyet krizinin ortaya çıkmasıdır. Siyasi literatüründe, bir faaliyetin hukuka uygun olması haline ‘meşrûiyet’ denilir. Bir ülkede kanunların uygulanması, hukuk devletinin varlığının delili değildir. Kanunlar; insanların fıtri haklarına, tabii hürriyetlerine, toplumun nizam ve gelişme ihtiyacına uygun oldukları zaman “Hukuk” gündeme girer. Hukuk devletinde; bağımsız, adil, tarafsız ve güvenilir bir yargı sisteminin bulunması şarttır. Kanunları çıkaran ve uygulayan insanların da aynı kanunlara tabi olmaları gerekir. Politikacıların, sivil ve asker bürokratların, sebebi meçhul olan bir ‘dokunulmazlık zırhı’ ile korunduklarını gizlemenin bir anlamı yoktur.

Dördüncüsü: Ünsiyet kabiliyetinin zaafa uğraması ve insanın kendi kültür değerlerine yabancılaşmasıdır. Çağdaş uygarlık sloganını keyiflerine göre kullanan ve her fırsatta ‘laikliğin elden gittiğini’ ileri süren aydınların ‘aşağılık kompleksi’ne kapıldıkları malumdur. Hâlbuki tarihin her döneminde; yeryüzünde bir değil, birden fazla uygarlık aynı anda ve bir arada yaşamıştır. Dolayısıyla çağdaş uygarlık değil, birbirleri ile çağdaş olan uygarlıklar vardır. Batılı filozoflar; kendi siyasi ve iktisadi düşüncelerinin evrensel olduğunu iddia ederek, insanlığı hipnotize etmeyi denemişlerdir. Bunda belirli ölçüde muvaffak olduklarını söylemek mümkündür. Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olan sivil ve asker bürokratlar; hipnotize edildikleri için, batılı filozofların tezlerine iman etmeye başlamışlardır. Ayrıca devleti yöneten bazı sivil ve asker bürokratların; çağdaş uygarlık sloganını, İslâm medeniyetini reddetmek için kullandıklarını söylemek mümkündür. Mazilerine küfreden, hallerinin perişan olduğunu düşünen ve istikballerini karanlık gören insanların şüphelerden, korkulardan ve endişelerden kurtulmaları kolay mıdır?

Beşincisi: Kendilerini güçsüz hisseden ve teşkilatlanmaktan korkan insanların sayısı artmıştır. Yürürlükteki mevzuata göre kurulan sivil toplum örgütlerinin veya gönüllü kuruluşların yöneticilerinin, değişik bahanelerle ‘suçlu’ ilân edildiklerini söylemek mümkündür. Siyasi iktidarın teşekkülünü, denetlemesini ve devredilmesini kurallara bağlayan rejim; resmi ideolojiden kaynaklanan şüpheler ve vehimler sebebiyle paradoks bataklığına sürüklenmiştir. Hukukun üstünlüğünü inkâr eden ve keyiflerini kanun haline getirmeyi marifet zanneden bazı devlet adamları, Türkiye’yi ateş çukurunun kenarına getirmişlerdir.

Bu eser; Türkiye’nin hukuki,siyasi ve iktisadi manzarasını tesbit için kaleme alınan, günlük gazetelerde ve aylık dergilerde yayınlanan makalelerin biraraya getirilmesi sonucunda ortaya çıkan bir eserdir. Birinci baskısı 1997 yılında yapılan bu eserin, hayırlara vesile olacağı kanaatindeyiz.

Misak Yayınları





    Y O R U M L A R
 
  HAYIRLI OLSUN    Mehmet İMAMOĞLU    26.01.2010 11:10:19
Hocamızın kitabı hakikaten çok faydalı bilgiler içeriyor.Yeni baskının hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Mevla dan dilerim...
 

  Katılım    Yılmaz Sekmen    11.06.2010 03:49:30
Gerçekten faydalanılması gereken bir eser.Hocamızın ellerine sağlık.Selamlar
 

  Hocamızdan Allah razı olsun    İbrahim Selçuk    12.04.2011 01:38:29
Emeği geçen bütün kardeşlerimizden, nakledenden, neşredenden, yayınlayandan ve okuyup alaka gösterenlerden Allah c.c. razı olsun...
 

 
 
Yorum Ekle