Misak Yayınları

Devlet ve Siyaset Üzerine Notlar
YAZI BOYUTU :


 

Küçük Boy,
2. Hamur,
430 Sayfa
40,00 ₺

İSBN:978-975-7719-34-2

SATINAL

Kitabın ücretini (40,00 ₺) en yakınınızdaki PTT’den posta çekiyle Misak’ın 499943 no’lu hesabına yatırdığınızda en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.


Kitabın ilk baskısı “Devlet ve Siyaset” ismiyle 1995’te basılmıştı. Bu baskı, “Misak Mecmuası”nın hediyesi olarak sadece mecmuaya abone olan kardeşlere gönderilmişti. Yeni baskı eski baskısından biraz daha farklı olarak basılmıştır. Gerek sayfa, gerekse makale düzeninde epeyce farklılıklar olmuş, hacim olarak büyümüştür. Ayrıca kitabın sonuna “bibliyografya” eklenmiştir. Kitabın yazarı, dünya Müslümanlarının yakinen tanıdığı Yusuf Kerimoğlu Hocaefendidir. Yusuf Kerimoğlu Hocamız yıllarca fıkhi konularda yapmış olduğu ilmi çalışmalarla tanınmıştır. Meseleye bu yönüyle bakınca, “Devlet ve Siyaset Üzerine Notlar” isimli kitap daha bir önem kazanmaktadır. Yusuf Kerimoğlu hocaefendi’nin yarım asra yakın birikimiyle kaleme aldığı bu eser, yüzlerce fıkıh kitabında yer alan hükümleri ihtiva eden muhteşem bir eserdir., İslami iktidarın elde ediliş şeklini, İslami iktidarın nasıl teşekkül etmesi gerektiğini ve İslami iktidarın nasıl devredilmesi gerektiği ile ilgili meseleleri tüm boyutlarıyla dünya Müslümanlarının gündemine taşımıştır. Bu bakımdan “Devlet ve Siyaset Üzerine Notlar” isimli eser, tüm siyaset bilimciler için ellerinden düşürmeyecekleri başvuru kaynak kitap, tüm Müslümanlar için temel eser niteliğinde bir kitaptır. Kitap ilk baskısı gibi beş bölümden meydana gelmiştir. Bu baskının ilk baskıdan bir diğer farkı da uzunca bir önsözle başlamış olmasıdır.
Kitaptan bazı başlıkları arzetmek istiyorum.

Birinci Bölümde yeralan bazı konular: “Siyasetin Kaynağı ve Hedefi, Siyasi Hadiselerin Keyfiyeti ve Sünnetûllah: İnsanın Yaratılış Hikmeti ve Tek Ümmet Dönemi: Hikmet, Siyaset ve Hâkimiyet Kavramları: Adil Siyasetin Temeli: Maslahat ve Mefsedet: Nizam-ı Âlem İdeali, İlim ve Nasihat: Nasihat ve Vasiyet Üzerine Notlar:

İkinci Bölümde yeralan bazı konular: Devlet, Anayasa Hukuku ve Sosyal Sistem, Devletin Tarifi, Kaynağı ve Keyfiyeti: Devletin Keyfiyetini Belirleyen Unsur: Velayet: Filozofların Devlet Anlayışları: Anayasa Hukuku ve Devlet: Devletin Varlık Sebebi: İnsanlığa Hizmet: Kitaba ve Hikmete Teslim Olmanın Önemi: Mecellede Yer Alan Külli Kaideler:

çüncü Bölüm’de yeralan bazı konular: Hükümet Sistemleri ve Siyasi Rejim, Seküler-Profan Kültür ve Siyasi Değişim: Osmanlı’dan Günümüze Yazılı Anayasa Macerası: Hükümet Sistemleri, Yasama, Yürütme ve Yargı: İslâm Âlimlerine Göre Hükümetin Vazifeleri: Beşeri Münasebetler Velayet ve Berâet Hukuku: İslami Hükümlerin Tebliği ve Hisbe Hizmetleri: Ehl-i Hâl Ve’l Akd Şûrası: Siyasi Rejim Modelleri: 1) Hilafet Nizamı ve Raşid Halifelik: 2) Saltanat ve Melik-i Adud Rejimi: 3) İmamet Modeli ve Naib-i İmam Anlayışı:

Dördüncü Bölüm’de yeralan bazı konular: Siyaset - İtikad Münasebeti ve Fırkalar. Hidayet Nimeti, Adalet ve ihtilâf Ahlakı: Asr-ı Saadetteki Genel Siyasi Manzara: Fitnetû’l Kübra, Saltanat İhtirası ve Siyasi Kaos: Tarihe Damgasını Vuran Siyasi Fırka: Haricilik: Ehl-i Beyt Kavramı, Gadir-i Hum Teorisi ve Şia Fırkaları: Fırka İdeolojisi, Asabiyet Problemi ve Tekfir Meselesi:

Beşinci Bölüm’de yeralan bazı konular: İslami Hareketin Siyasi Meseleleri: Müslümanların İçinde Bulunduğu Halin Tahlili: Pan-İslamizm İdeolojisi ve İttihad-ı Muhammedi Hareketi: Kendi Nefislerine Zulmedenlerin Durumu: Başkalarının Zulmüne Uğrayanların Problemleri: Siyasi ve Sosyal Değişimin Ahkâma Tesiri: Cahiliye Ölümünün Keyfiyeti ve Bey’at Meselesi: Genel Bir Değerlendirme ve Sonuç:

Galu-Bela’daki (AHD-İ MİSAK) sözleşme gereği, insanın yeryüzünde Allahû Teâla (cc)’nın emirlerini tebliğ ve infaza memur kılındığı bilinmektedir. Yine kat’i nass’la sabittir ki; insan yeryüzünde Allahû Teâla (cc)’nın halifesidir. Yeryüzünde Allahû Teâla (cc)’nın halifesi olan insanın, Allahû Teâla’nın (cc) indirdiği hükümlerle hükmetmesi esastır. Vahye teslim olan Ademoğullarının, bu hakikate sırt çevirmeleri mümkün değildir. Bu kitabı okuyan kardeşlerimizin meşru her iktidarın ve o iktidarın dayandığı temel siyasetin hedeflerini çok rahat bir şekilde anlayabileceğini, kavrayabileceğini söyleyebiliriz. Bu hususla ilgili olarak Yusuf Kerimoğlu Hocamız aynen şu tesbitlerde bulunmuştur: Velayet ve vekâlet hukuku ile ilgili olan “halife, imam ve uiü’l-emr” gibi kavramlar, tarih boyunca meşru iktidarı ve yönetim tekniğini ifade için kullanılmıştır. Ehl-i sünnet ulemasının, İslâm fıkhını uygulayan iktidarı ifade için ‘Hilafet’ kavramını tercih ettiği malumdur. Bunun sebebi, iktidarın meşrûiyyeti için ‘adaleti, liyâkati ve müslümanların rızasını’ esas almalarıdır. Modern cumhuriyet anlayışının yayılması ve aydınlanma felsefesinin ‘devlet politikası’ haline getirilmesinden sonra, hilafet resmen ilga edilmiştir. (3 Mart 1924) Zamanın adalet bakanı müderris Seyyid bey, hilâfetin ilgasıyla ilgili metne yazdığı gerekçede ve tasarıyı savunmak için meclis kürsüsü’nde yaptığı konuşmada ‘osmanlı hilafet sisteminin İslâm’a uygun olmadığını, meşveret, biat, seçim, murakabe ilkelerine riayet edilmediğini, saltanat ve istibdat olduğunu’ ileri sürmüştür.(1) Tarih boyunca hilâfet, saltanat ve imamet gibi kavramlarla ifade edilen siyasi rejimler, Müslümanların gündemini işgal etmiş ve farklı eserlerin kaleme alınmasına vesile olmuştur. Elinizdeki bu eser, tarih boyunca kaleme alınan ve ‘ahkâmu’s sultaniye’ (iktidarın hükümleri) ismini taşıyan eserlerden farklı bir muhtevaya sahiptir. Bunun sebebi şudur: modern siyasi ideolojilerin yayılmasından sonra devlet ve siyaset meselesi, müslümanların zihninde değişik bir boyut kazanmıştır. Aydınlanma felsefesine göre ‘tüzel kişiliğe sahip olan, dokunulmazlık zırhı ile korunan ve vatandaşların hukukunu koruduğu ileri sürülen’ devlet kurumu, mücerred bir keyfiyete haizdir. Hükümet ise, devlet adına yürütme yetkisini kullandığı için daha müşahhas bir kavramdır. Bu eserde devlet, hükümet ve siyaset meselesi, değişik bir usûlle ve farklı üslûpla kaleme alınmıştır. Hayırlara vesile olmasını dileriz.”

Kitabın içindekileri daha güzel anlayabilmek ve kavrayabilmek için “TAKDİM” yazısını aynen sizlere aktarmak istiyorum:

“Cemiyet halinde yaşayan insanların; siyasi, iktisadi, hukuki ve ahlâki hükümlere ihtiyaçları vardır. Bütün siyasi ve sosyal organizasyonların (devlet, hükümet, yargı ve diğer kurumların) insanoğlunun ihtiyaçları sebebiyle ortaya çıktığı malûmdur. Aydınlanma felsefesini savunan ilim adamları devleti; ‘aynı ülkenin vatandaşı olan insanların ortak ihtiyaçlarını karşılayan ve insanlığa hizmet eden hukuki-siyasi bir kurum’ olarak tarif etmişlerdir. Yaygın olan tarife göre devlet: “Sınırları malûm bir ülkeye sahip olan, belirli anayasal düzeni bulunan ve teşkilâtlı millet topluluğunu meydana getiren siyâsi/hukuki bir kurumdur.” Bu tarifin, yaygın olan genel kültüre uygun olduğunu söylemek mümkündür. Ancak doğru olduğunu ileri sürmek kolay değildir. Sınırları malûm bir ülkede egemen olmak ve anayasal (hukuki) düzeni sağlamak gibi unsurlar, devletin “olmazsa olmaz” şartıdır. Ancak günümüzde Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın üyesi olan her devletin, insanlığa hizmet ettiğini ve varlık sebebine bağlı kaldığını iddia etmek mümkün değildir.

Değişik çağlarda yaşayan filozofların devlet ttarifleri, içinde bulundukları çevre şartlarına göre mahiyet kazanmıştır. Her filozof, kendi dünya görüşüne göre, devletin keyfiyetini tesbite gayret etmiştir. Filozof St. Augustin, devletin zaruri bir ihtiyaç olduğunu ifade etmiş ve şu tesbitte bulunmuştur: “Devlet, ilk günah neticesinde cennet’ten kovulan insanların yeryüzünde teşkilatlanmak mecburiyetinde kalmaları üzerine ortaya çıkmıştır.” Filozof Hegel’in tarifi ise şöyledir: “Devlet ilâhî arzudur. Şu anlamda ki, yeryüzünde mevcut olan ve ortak şuurun örgütü olan tüzel kişiliktir. Devlet, malûm amaçlara, belli kanun ve ilkelerle ulaşır. Bu sebeple kendini bilen ve emreden ilâhi iktidardır. Ruhun sonsuz ve zorunlu varlığını temsil eder. Tanrı’nın dünyada yürüyüşüdür.”(2)
Totaliter karaktere haiz olan ve birbirinden farklı uygulamaları gündeme getiren siyasi rejimler, insanların temel haklarına ve hürriyetlerine fazla değer vermemişlerdir. Meselâ: Roma İmparatorluğu döneminde iktidar sahipleri, ‘istediklerini suçlu ilân etme ve cezalandırma’ haklarının bulunduğuna, diğer insanları inandırmışlardır. Hatta ilâhlıklarını kitlelere kabul ettirebilmek için, kur’a çekerek ölüm cezası verdikleri bile olmuştur. Çarmıha gerilen insanların çektiği acıdan ve arenalarda vahşi hayvanların insanları parçalamasından özel zevk almışlardır.(3) Hevâlarını ilâh edinen devlet adamlarına karşı insanların, değişik vesilelerle ve farklı şekillerde isyan etmeleri, kanlı mücadelelere sebep olmuştur. İnsan hakları, günümüzde de en çok tartışılan konulardan birisidir. Hukuk sistemleri, siyasi rejimler, felsefi ve dini ekoller, insanın kişiliğine bağlı olarak; ‘dokunulmaz, vazgeçilmez ve başkalarına devredilemez hakların’ bulunduğunu kabul etmektedirler. Ancak insan haklarının mahiyeti ve sınırları konusunda henüz tam bir fikir birliği sağlanamamıştır.(4)

Tarih boyunca filozoflar ve politikacılar tarafından devlet adına kurgulanan dünya görüşleri, vatandaşları için ‘sivil din’ haline getirilmiştir. Ayrıca ‘Hikmet-i Hükümet’ felsefesini esas alan siyasi rejimlerde; servete ve silaha sahip olan zinde güçler, diğer insanların haklarına tecavüz etmişlerdir. Siyasi faaliyetleri ‘Yönetim Tekniği’ olarak değil, boğun eğdirme sanatı olarak gören totaliter zihniyetin sözcüleri ‘egemenliğin kaynağı nedir?’ Sualinin sorulmasından bile rahatsız olmuşlardır. Bunun bir değil, birden fazla sebebi vardır. Batı’da egemenliğin kaynağı konusunda, iki önemli görüş vardır.
Birincisi: egemenlik, kâinatı yaratan ve herşeyin sahibi olan allah’a mahsus olan ve o’nun adına kullanılması gereken bir haktır.
İkincisi: egemenlik, halkın iradesine ve rızasına dayanan, yani kuvvet kullanma imtiyazını halktan alan devletin gücünü ifade eden bir kavramdır.

Birinci görüşü savunan ruhban sınıfı; diğer egemen zümrelerle (feodal beyler, senyörler vs.) İşbirliği yaparak, uzun yıllar iktidarı elinde tutmuştur. Bazı medya aydınlarının ‘din nassa dayanır ve teokratik bir nizamı teklif eder. Çağdaş uygarlık, akla ve bilime dayanır. Bunun tabii sonucu ise demokrasidir’ şeklindeki iddiaları, avrupa ülkeleri için doğrudur. Zira halkı hristiyan olan ülkelerde insanları ‘ruhbanlar’ ve ‘lâikler’ şeklinde tasnif etmek mümkündür. Bu iki sınıfın; hem dünya görüşleri, hem de menfaatleri birbirinden farklıdır. İslâm toplumlarında, kendilerine mahsus imtiyazları olan ruhban sınıfının bulunmadığı malûmdur. Dolayısıyla Batı’dan tercüme yoluyla aktarılan siyaset nazariyeleri ile İslâm toplumunun problemlerini çözmek mümkün değildir.
İslâm dininin temel hedeflerinden birisi, Allah’a (cc) iman eden ve bu sebeble birbirlerinin kardeşleri olan insanları cemiyet haline getirmektir. Bu hedefe ulaşabilmek için siyasi faaliyetlere ihtiyaç vardır. İnsanlara iyilikleri emretmek ve onları kötülüklerden alıkoymak dinin ve hilâfetin aslıdır.(5) İslâm âlimleri “manevi şahsiyete (tüzel kişiliğe) haiz olduğu ifade edilen ve dokunulmazlık zırhı ile korunan modern devlet kavramı” üzerinde hiç durmamışlardır. Akâid kitaplarında ve ‘Ahkamû’s Sultaniye’ (iktidarın hükümleri) isimli eserlerde; ‘halife, emirü’l mü’minin, sultan ve imamet-i kübra’ gibi kavramların kullanıldığı malûmdur. Sahih, sünen ve müsned adını taşıyan hadis kitaplarında, bu kavramlar ‘siyasi iktidarı’ ifade için kullanılmıştır. Meselâ: “Cihadın en efdali, zalim sultan (sultan-ı cair) katında hakikati söylemektir”(6) hadis-i şerifinde yer alan sultan tabiri, iktidar sahibi manasınadır. Bazı hadis-i şeriflerde ise imam kavramı kullanılmıştır: “Her kim imama itaatten el kadar ayrılırsa; kıyamet gününde Allahû Teâla’ya (cc) ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır.”(7) Kur’an-ı Kerim’de yer alan “halife, ulûl’emr-i minkûm (sizden olan emir sahibi) ve imam” kavramları ile siyasi faaliyetler arasında zaruri bir münasebet vardır. Peygamberiz Efendimiz’in (sav) vefatından sonra müslümanların karşılaştıkları problemlerden birisi, devlet başkanlığı’na kimin getirileceği meselesidir. Medineli müslümanlar “sakife’de-benî saide” gölgeliğinde toplanmış, halifenin kendilerinden olması gerektiğine karar vermiş ve Hz. Sa’d b. Ubâde’ye (ra) bey’at edilmesini teklif etmişlerdir. Evs kabilesi’ne mensup olan müslümanlar; Hz. Sa’d b. Ubâde (ra) hazreç kabilesi’nden olduğu için, bu teklife fazla sıcak bakmamışlardır. Muhacir durumunda olan Kureyşliler, halifenin kendilerinden birisinin olmasının daha doğru olacağı kanaatindedirler. Üçüncü bir grup ise, hilâfet makamına Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) mensubu olduğu Benî Hâşim’den birisinin getirilmesinin isabetli olacağını ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, hilafet makamına Hz. Ali b. Ebî Tâlib’in (ra) getirilmesi gerekir.(8) Bazı kaynaklarda, bu konuda yapılan müzakereler esnasında tarafların birbirlerine kızdıkları ve iddialarını sert bir üslûpla ifade ettikleri belirtilmektedir. Başta Hz. Ömer (ra) olmak üzere; o mecliste bulunan sahabeler, Hz. Ebû Bekir (ra)’e bey’at etmiş ve onu halife tayin etmişlerdir.(9) Dolayısıyla hilafet nizamı, “Sahabe-i kiram’ın icması” ile pratik hayata intikal etmiştir.”(Sh:9-12)

“Devlet ve Siyaset Üzerine Notlar” isimli kitaptaki tüm makaleler seçilerek alınmış makalelerdir. Hangisini almak, hangisini sizlere arzetmek noktasında çaresiz kalmaktayım. Hepsi birbirinden güzel makalelerdir. Sayfamızda sınırlı olduğu için hepsini almamız , aktarmamız mümkün değildir. Günümüz Müslümanlarının cami denildiği zaman aklına ne geldiğini hepimiz bilmekteyiz. Fakat bu kitapta camilerin fonksiyonları nelermiş? Bunu görmek için bir makalenin ilgili bölümünü sizlere aktarmak istiyoruz.
“Nizam-ı Âlem İdeali, İlim ve Nasihat” adlı makalenin A) “Mescidlerde Yapılan eğitim”’in bir bölümü:
“İslam medeniyetinin mescitlerin ve camilerin müstesna bir yeri vardır. Asr-ı saadette camilerin; eğitim, istişare ve karar merkezi olarak kullanıldığı bilinmektedir. İslâm alimlerinin kaleme aldıkları eserlerde, mescidlerin ve camilerin insanların hayati olan bütün ihtiyaçları için kullanılabileceği belirtilmektedir. Peygamberimiz Efendimiz (sav)’in mescidlerin, “Allah’a ibadet, zikir, ilim öğrenmek ve hüküm vermek için inşaa edilebileceğini” ifade ettiği malûmdur.(10) Asr-ı Saadet döneminde, müslümanlar arasında yaşanan hukuki ihtilâfları (davaları) mescidde dinlediği ve hükme bağladığı, bütün muteber kaynaklarda ifade edilmektedir. Hülâfa-i Raşidiyn döneminde de aynı tatbikat devam etmiştir.(11) Muteber bazı fıkıh kitaplarında: “Cuma camisi, kaza (mahkeme) için, daha elverişlidir. Çünkü Kadı, fıkıh erbabı âlimlerden faydalanma imkânına sahip olur”(11) hükmüne yer verilmiştir. İslâm âlimlerinin “nikâhın, mescidde kıyılması ve ilân edilmesinin mendup olduğunda” ittifak ettiği malûmdur. Dürri’l Muhtar’da: “Nikâhı ilân etmek, nikâhtan önce hutbe okumak ve nikâhı cum’a günü sahih bir âkid ve âdil şâhidlerin huzurunda mescidde yapmak mendupdur” hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni şerhederken şu tesbitte bulunmuştur: “Nikâhı ilân etmek, yani akdi duyurmak mendupdur. Çünkü Tirmizi’nin rivayet ettiği bir hadiste ‘Bu nikâhı ilân edin. Onu mescidlerde kıyın. Onun için defler çalın” buyurulmuştur.(13) Medrese öncesi ilim müesseselerinin başında camilerin geldiğini söylemek mümkündür. Camilerde ve mescidlerde; sadece vahye dayanan ilimler değil, akla ve deneye dayanan ilimler de okutulmuştur. Şam’daki Ümeyye Camii’nde Hanefi, Mâliki, Şafii ve Hanbeli Fıkhı’nı okutan âlimlerin ders halkaları, vakıfların sağladığı imkanlarla devamlı hale getirilmiştir.(14) Müverrih Makrizi “El Hıtat” isimli eserinde “Kahire’deki Amr Camii’nde, değişik ilim dallarında mütehassıs olan kimselerin muallimlik yaptığı ve kırk ayrı ders halkasının bulunduğunu” ifade etmiştir. Ezher camisinde; her gün öğleden sonra, tıp ve astronomi tedrisine devam edilmiştir.(15) Endülüsteki Kurtuba Camii’nde, düzenli olarak Arapça, tefsir ve hadis derslerinin verildiği bilinmektedir.(16) Medreselerin ortaya çıkmasından sonra; cami ve mescidlerdeki ilim tahisili daha çok şer’i ilimlerle sınırlandırılmıştır.. Bazı tarihçiler, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethettikten sonra ‘Ayasofya ve Zeyrek camileri başta olmak üzere, sekiz ayrı camiye müderrisler tayin ettiğini ve ilmi tedrisata büyük önem verdiğini’ ifade etmektedirler.(17) Evliya Çelebi’nin bu eğitim kurumlarından bahsederken, hepsinin bünyesinde “Dârul-Kurra (hafız yetiştiren bölüm)” bulunduğunu belirtmiştir.(18) İstanbul’da eğitime devam eden onaltı büyük camide; fahri müderrisler, kadîaskerlik makamından emekli olan kimseler veya mevleviyet seviyesindeki âlimler görev almışlardır. Osmanlı’nın son yıllarına kadar, bu eğitim hizmetlerinin devam ettiği bilinmektedir. Günümüzde bu camiler; sadece sanat tarihi açısından incelenmekte, bünyelerinde yer alan kütüphanelerin ne işe yaradığı ve buralarda hangi seviyede ilim tahsil edildiği üzerinde durulmamaktadır.” (Sh:82-84)

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. Asrın fakihi olarak bilinen Yusuf Kerimoğlu Hocaefendi; her alanda olduğu gibi bu alanda da mükemmel bir eseri Müslümanların hizmetine sunmuş bulunmaktadır. Başka hiçbir eserde bulamayacağınız birbirinden güzel onlarca makeleyi bu kitapta bulacaksınız. Kitap çok sade ve çok akıcı bir üslupla kaleme alındığı için her kesimden ve her seviyeden insanın çok rahat bir şekilde, okuyup anlayabileceği bir eserdir. Ama özellikle siyaset bilimcilerin elinden düşürmeyeceği bir eserdir. Kitap okunduğu zaman görülecektir ki, büyüklerin tabiriyle “efradına cami, ağyarına mani” bir eserdir. Yusuf Kerimoğlu Hocaefendi’ye bu kıymetli eseri ilavelerle tekrar Müslümanların gündemine taşıdığı için teşekkürü borç biliyor, Rabbimizden kendisine hayırlı, bereketli ve uzun ömürler niyaz ediyoruz. Hocamızdan, ümmetin önünde bekleyen daha nice nice meselelere, İslam fıkhında varolan çözümlerini takdim etmesini beklemekteyiz. Allahü Teala (cc)’ya emanet olunuz.

__________________
(1) İsmail Kara-Şeyh Efendinin Rüyasmdaki Türkiye -İst: 1998 Sh: 174, Ayrıca Levent Köker -Modernleşme, Kemalizm Ve Demokrasi-İst: 1995 Sh: 162
(2) Geniş Bilgi İçin/ Prof. George Sabine-Siyasal Düşünceler Tarihi-Ank: 1969 C: 2 Sh:22
(3) Geniş Bilgi İçin/Marcel Rouselet-Adalet Tarihi-İst:1963 Sh:10 Vd.
(4) Şükrü Karatepe -İnsan Haklarının İlahi Temelleri- Doğuda Ve Batıda İnsan Hakla¬rı- Ankara 1996, Sh:109
(5) İmam Ebûbekir İbn-i Arabi - El Ahkamûl Kur’an-Kahire: 1331 C: 1 Sh: 293
(6) İmam-ı Nevevi- Riyazü’s Salihin- Arık: 1970 C: 1 Sh: 234 Had.No: 192
(7) Sahih-i Müslim- İst: 1401 C: 2 Sh: 1478 Had. No: 1851
(8) Prof. M. Ebû Zehra- Tarîhû’l Mezâhibû’l İslâmiyye- C: L Sh: 26 Vd.
(9) İmam-i Şehristânî-El Milel Ve’n Nihal-Kahire: 1381 C: 1 Sh: 24
(10) İmam Merginani, El-Hidâye Kahire: 1965 C: 3 Sh: 103
(11) İbn-i Hümam Fethûi Kadir, Beyrut:1316,C: 5 Sh: 465-466. Ayrıca İmam Kasani -El Bedaiû’s Senai- Beyrut: 1974 C: 7 Sh: 13
(10) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400 C: 3 Sh: 320
(13) İbn-i Abidin-Reddû’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar- İst: 1983 C: 5 Sh: 256-257
(14) İbn Cubeyr- Er Rıhle, Leiden, 1907, Sh: 266. vd.
(15) İbn Ebî Usaybia, Uyunu’l Enba fî Tabakati’l Etibbâ-Beyrut: ty Sh: 207, Ayrıca İmam-ı Suyuti- Hüsnül-Muhadara- Kahire:ty Sh: 138
(16) El Makkari- Nefahatü’t Tıb- Sh:136; Ayrıca İbn Haldun- El Mukaddime, Sh:16-17
(17) Osman Ergin- Türk Şehirlerinde İmaret Sistemi- İst. 1939. Sh: 20
(18) Evliya Çelebi- Seyahatname İst: 1314 C: 1 Sh: 318

 

 

 





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle