MAKALE

Maslahat ve Mefsedetin Tesbiti
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

Kur’ân-ı Kerim’de, maslahatın müradifi olarak hasenât (iyilikler/güzellikler) kavramı kullanılmıştır.  Usul alimlerinden İmam-ı Şâtıbî, ilahi tekliflerin sebebini ve hikmetini izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur: ‘Dînî hükümlerin konulmuş olmasının sebebi ve hikmeti, insanların dünya ve âhiret hayatıyla ilgili maslahatlarının teminine vesile olmaktır.’  Kur’ân ve Sünnet’te yer alan nassların maksadını tahlil eden her insanın; hukuki keyfiyete haiz olan ahkamın maslahata dayandığını ve mefsedetin izalesi için konulduğunu tesbit edebilir. İmam-ı Gazali (rh.a) maslahatın değerini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: “Bizim maslahattan kasdımız, şeriatın maksadıyla sınırlıdır. İnsanoğlunun can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinin muhafaza edilmesi farzdır. Bu beş şeyin korunmasına vesile olan her şey maslattır.  Bunların zâyi olmasına sebeb olan şeyler de mefsedet hükmündedir. Mefsedetin izalesi de maslahattır.”

  
Maslahat ve Mefsedetin Tesbiti

 KUR’AN-I KERİM’DE, maslahatın müradifi olarak hasenât (iyiliklergüzellikler) kavramı kullanılmıştır.  Usul alimlerinden İmam-ı Şâtıbî, ilahi tekliflerin sebebini ve hikmetini izah ederken, şu tesbitte bulunmuştur: ‘Dînî hükümlerin konulmuş olmasının sebebi ve hikmeti, insanların dünya ve âhiret hayatıyla ilgili maslahatlarının teminine vesile olmaktır.’  Kur’ân ve Sünnette yer alan nassların maksadını tahlil eden her insanın; hukuki keyfiyete haiz olan ahkamın, maslahata dayandığını ve mefsedetin izalesi için konulduğunu tesbit edebilir. İmam-ı Gazali (rh.a) maslahatın değerini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: “Bizim maslahattan kasdımız, şeriatın maksadıyla sınırlıdır. İnsanoğlunun can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinin muhafaza edilmesi farzdır. Bu beş şeyin korunmasına vesile olan her şey maslatttır.  Bunların zâyi olmasına sebeb olan şeyler de mefsedet hükmündedir. Mefsedetin izalesi de maslahattır.” 

Yeryüzünde yaşayan insanların, dünya ve âhiret yaşantılarının en iyi şekilde olması için Allah (c.c), İslâm dinini bizlere bir “hayat tarzı” olarak sunmuştur. İslâm’daki emir ve yasakların tamamı insanların maslahatını esas alır. İzz b. Abdisselâm (660/1261) dinin bütünüyle maslahattan ibaret olduğunu, bütün hükümlerinin ya bir fayda sağladığını, ya da bir zararı giderdiğini, Kur’an’daki her bir ayetin, ya bir maslahatı celb ettiğini, ya da bir mefsedeti  def etmeye yönelik olduğunu ifade eder(1) Maslahat; sözlükte menfaat ve fayda anlamına gelir ki bunun zıttı mefsedet yani zarardır (2) Menfaat ise lezzet ve lezzete ulaştıran yol, mazarrat(zarar,mefsedet)da elem ve eleme ulaştıran şey demektir (3) Dolayısı ile maslahatı elde eden insanlar lezzetlere ulaşır, elem ve ızdıraplardan uzaklaşır. Fıkıh usulünde maslahat, şeri delillerin gaye ve maksat yorumunda kullanılan en önemli kavramdır. Müçtehid ulema, Kur’an ve sünnetin insanlar için beyan etmiş olduğu hükümlerindeki açık olan maslahatları ve özellikle müteşabihattaki  tespit edilmesi zor olan ve inceliği gerektiren illetleri anlamak için büyük gayret göstermişlerdir. Şer’i naslardaki incelikleri her bir detayına kadar araştırarak, insanlar için faydalı olanı elde edip, zararlı olanı def etmek için gerekli olan hükümleri istinbat yolu ile ortaya çıkarmak için bütün güçleri ile içtihad etmişlerdir. İçtihad ise; “Tafsilî delillerden şer‘î-zannî hükümler çıkarmak için müctehidin elinden gelen çabayı harcamasıdır” (4) şeklinde tarif edilir. 

Bir Müslüman ya müçtehiddir, yani naslardaki hükümlerin lletlerini ve hikmetlerini tahlil etme imkanına haizdir.  Ya da mukalliddir, yani bir müçtehidin şer’i hükümlerden istinbat ettiği hükümlere göre hayatını tanzim eder. Mukallid olduğunu kabul eden ve bu hususta “Ehli sünnet” âlimlerinin Kur’an ve sünnetten çıkarmış oldukları akaidi ve fıkhi hükümleri kendisine rehber kabul eden kimseler, maslahat ve mefsedet ile ilgili tercihlerini bu hükümler çerçevesinde kabul etmek durumundadırlar. Bu inceliği dikkate almayan ve  “-Ben de Kur’an ve sünneti anlarım, onun sahihini ve uydurmasını, muhkemini- müteşabihini, nasihini-mensuhunu, kelime manalarını, o konu ile ilgili tüm ayet ve hadislerin hükümlerini vb. hususların tamamının ilmine vâkıfım, ya da bu hususların hepsini bilmek gerekmez, okurum ve anlarım” iddiasında bulunan kimseler ile ilgili bu yazımızda bir sözümüz yoktur. Bizim bu yazıdaki çağrımız; “Ben de mukallidim, ehlisünnet ulemasına (müçtehidlerine) tabiyim, ayet ve hadislerden hüküm çıkaramam, dini konularda fıkıh ile amel ederim” diyen ve bu iddiada bulunan kimseleredir. Böyle insanlar, iddialarının arkalarında durmalı ve amellerini, ilmihal bilgilerinin doğrultusunda yerine getirmelidirler.

Salt akılcılık, hocacılık, sayısı çok olan hareketlerin ölçü alınması, insanlar eskiden beri böyle yapmış, şimdi yeni bir şey mi çıkarıyorsunuz diyerek gelenekçiliği ön plana çıkarıp, fıkıh bilgisini öteleyen, kavmiyetçilik ve vatanseverlik gibi duyguları sebebi ile akidesini unutan, grubunu ve liderini tek ölçü kabul eden ve nakile dayanmadığı halde sırf fayda gördüğü için belli bir fikrin peşine giden insanlar, “ehli sünnet” olmadıkları gibi, belki de iman zaafı içerisine düşmüş ve kendisini bile kandıran zavallı insanlardır.  O halde alınması gereken ölçü ve reddedilmesi gereken ölçüler bellidir.

ZARURİ MASLAHATLARIN

 KORUNMASI

İslâm fıkhını uygulayan devletinin olmadığı yerlerde din, can, nesil, akıl ve mal emniyeti yoktur. Bunlar bir toplumda olmaz ise, olmaz cinsinden zaruri maslahatlardır. Bunların yokluğu, düzenin bozulmasına, ümmetin fesada düşmesine ve çökmesine yol açar. Bunların tesis edilmediği her bir topluluk, hem dünyada, hem de âhirette lezzetlere ulaşamadığı ve mutlu olamadığı gibi, elem ve ıstırablara dûçar olurlar. Hatta bunların içinde de “din emniyeti” en başta gelen maslahattır ki, diğer bütün maslahatlar gerekirse onun için feda edilir. Kişi canını, malını, ırzını ve aklını dini korumak için feda edebilir ve hatta yeri geldiği zaman feda etmelidir. İmam Râzi tefsirinde “Nas” sûresinin tefsirini yaparken; “Önceki sûrede, Kendisine sığınılan Allah Teâlâ, tek bir sıfatla anılıyor, o da, “Rabbu’l-felâk” (sabahın Rabbi) vasfıdır. Orada kendisinden Allah’a sığınılan şeyler ise, üç çeşit büyük beladır. Onlar da, gâsık (gece), neffâsât (düğümlere üfleyen kadınlar) ve hasetçidir. Ama bu sûrede, sığınılan Allah Teâlâ, üç sıfatla zikrediliyor: Rabb, Melik ve İlah. Sığınılan şey ise tek bir şey, yani vesvese. Medh-ü sena (övgü), elde edilmek istenen şeyin kıymetine göre belirlenmelidir. Bu iki yer (sûre) arasındaki fark şudur; birinci sûrede istenen şey, bedenin ve canın selametidir. İkinci sûrede elde edilmek istenen şey ise, dinin selametidir. Bu, az bile olsa dine yönelik zararların; büyük bile olsa dünya zararlarından daha büyük olduğuna bir işarettir” diyerek konumuza ışık tutar. Vesvese vericiler insanların dinine zarar veren ins ve cin şeytanlardır.

Zaruri, hâci ve tahsini diye sınıflandırılan maslahatlar içinde, hâci ve tahsini maslahatlar, yani zaruri maslahatlar derecesinde öneme haiz olmayan, fakat toplumdaki zorlukları ve meşakkati ortadan kaldıran, genişlik sağlayan hâci maslahatlar ve insanların edep ve hal durumlarının yüksek seviyede ahlâki temeller üzerine kurulmasını sağlayan tahsini maslahatlar, gerektiği zaman zaruri maslahatlar uğruna feda edilebilir. Dolayısı ile dinin tehlikeye düştüğü bir durumda can, mal, nesil ve akıl emniyeti dikkate alınmadığı gibi, zaruriyyatın tehlikeye uğradığı durumlarda da hâciyyat ve tahsiniyyat dikkate alınmaz.

ŞERİATA UYMAYAN MASLAHATLAR, MASLAHAT DEĞİL, MEFSEDETTİR.

Maslahatlar ise akıl ile değil, nakil ile tayin edilir. Hiçbir Müslüman Allah ve Rasûlu’nun herhangi bir hususta bir emrinin olduğunu bildiği halde, o emre muhalif olarak bir hüküm beyan edemez(Ahzab,33/36). Hatta iyi niyetle de olsa en ufak bir değişiklik dahi yapamaz. Bu hususta Fıkıh usulünde, maslahatı merdude(reddedilen maslahat)konusu izah edilirken şu tesbitlere yer verilir; “Şer’î hükümlere aykırı olan herhangi bir maslahat, haddi zatında bir maslahat değil bir mefsedettir. Meselâ, Ramazan orucunu kasden bozan bir kimseye, bir nev’i ceza olmak üzere keffâret olarak önce bir köle azad etmek, buna gücü yetmezse iki ay muttasıl olarak oruç tutmak, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek yedirmek gerekir.(5) İşte bu keffâretin hukuken muteber olması için bu tertibe riâyet edilmesi şarttır. Çünkü bu husus, nass ile sabittir. Halbüki Endülüs Emevî Devletinin halîfelerinden Abdurrahman Murtazâ, bir gün herhangi bir mazereti olmaksızın kasden Ramazan orucunu bozmuş olduğundan dolayı, o vakit Endülüs’ün en büyük fakîh ve müctehidi olan Yahya b. Yahya (öl. 234), adı geçen halîfenin altmış gün oruç tutmasının vâcib olduğuna fetva vermişti. Bazı âlimler, bu fetvâ’nın nass’a aykırı olduğunu ileri sürünce Yahya b. Yahya bu itiraza şöyle cevap vermişti: “Keffâret, zecr için (suçtan caydırmak için) meşru kılınmıştır. Halbuki ben ona bîr köle azad etmekle fetva verseydim, bu ona çok kolay gelirdi. Çünkü onun serveti çoktur, bu sebeple köle azad etmek onun için pek güç değildir. Şu halde onun hakkında keffâretten maksud olan maslahatı yani suçtan caydırıcılık maslahatını hâsıl etmek için, keffâretin ikinci şıkkını tercih ederek altmış gün oruç tutmasının vacip olduğuna fetva verdim. Zira bir daha bu suçu işlememesi ancak bu hükümle hasıl olur.”(6) Cevabını vererek kendisini savunmuştur. Usûl âlimleri, bu cevabı kabul etmemişlerdir. Çünkü bu fetva, nassa muhaliftir. Şârî, bu hususta zengin ile fakir arasında bir ayırım yapmamaktadır. Keffâret’te nass’daki tertibe riâyet etmek gerekir. Bu tertibe riâyet etmemek nassın hükmüne aykırı olan maslahata göre amel etmektir ki, bu asla tecviz olunamaz.

Endülüs’te verilen bu fetvanın aynının, yine o zamanlarda şarkda verildiği, görülmektedir. Şöyle ki, Horasan emiri, bir gün yeminini bozmuş olduğundan dolayı İsa b. Ebân (öl. 220), adı geçen emirin bir köle azadı yerine üç gün oruç tutmasının vâcib olduğuna fetva vermiştir. Fakat bu fetvasını, Yahya b. Yahya’nın illetine değil başka bir illet üzerine dayandırmıştı. Bazı âlimler bu fetva’ya itiraz edince, İsa b. Ebân bu fetvanın gerekçesini şöyle anlatmıştı: “Bu zat, servetini zulüm, rüşvet gibi gayrı meşru yollardan elde etmiştir. Bu sebeple bu zatın elinde bulunan bütün mallarını sahiplerine iade etmesi ve harcadıklarını da tazmin etmesi gerekir. Görüldüğü gibi bu şahıs borca batık bir borçludur ve fakir hükmündedir. Şu anda borcunu ödeyecek ve elinde bulunan malları sahiplerine iade edecek olsa -ki ödemesi ve iade etmesi vâcibtir- elinde bir köle azad edecek kadar parası kalmaz. Bu sebeple keffâret olarak bir köle azad etmesi yerine üç gün oruç tutması gerektiğine fetva verdim.” demiştir.

Usûl âlimleri, bu cevabı beğenmişler ve “Bu cevap çok doğrudur. Fetvanın dayandığı illet ve maslahat, şer’an muteberdir. Bununla Yahya b. Yahya’nın fetva verirken dayandığı illet arasında büyük bir fark vardır. Bu iki fetva birbirine karıştırılmamalıdır. Bu sebeple, İsa b. Ebân’ın fetvası, şeriatın itibar ettiği makbul bir maslahata dayanmaktadır. İmam Yahya’nınki ise şeriatın ilgâ ve iptal ettiği merdûd maslahattır” demişlerdir”(7) Bu iki olayı tahlil ettiğimizde, birincisinde iyi niyetle de olsa aklın dengesizce kullanımını ve naklin önüne geçerek “maslahat” için yanlış bir hükme varıldığını; ikinci olayda ise tesbitin yerinde olduğudur.

MASLAHAT VE MEFSEDET İLE İLGİLİ KURALLAR

Çatışan iki maslahattan baskın olanı tercih edilir. Maslahat dereceleri farklı olan iki durum, birbiri ile çatışır ve birinin yapılması halinde diğerinin terki kaçınılmaz olur ise, maslahatı fazla olan tercih edilmelidir. Allah rasûlu(s.a.v.); “Sınırda bir gün nöbet tutmak (ribât) bir ay boyunca gündüz oruç tutup, gece namaz kılmaktan daha hayırlıdır” (8) ya da uzlete çekilip kendisini ibadete vermek isteyen birisine Nebî (a.s.) “Hayır yapma! Sizden birinizin Allah yolunda yaptığı cihad, evinde yetmiş sene nafile namaz kılmasından efdaldir” (9)hadislerinde ifade ettiği gibi daha baskın olan tarafa işaret etmektedir. Maslahatlar arasındaki fayda verme durumu ve aynı meselede çatışan iki maslahattan hangisinin zaruri, hangisinin hâci veya tahsini olduğunun tesbiti de ayrı bir bilgiyi gerektirir.

Farz-ı Ayn olan, farz-ı kifaye olana tercih edilir. Üzerinde borcu olan ya da ebeveyninin rızasını almayan kişi, farz-ı kifaye olan cihad için sefere çıkamaz. Çünkü farz-ı kifayeye karşılık, farz-ı ayn olan borç ödeme ve ebeveyn rızası bulunmaktadır.(10)

Maslahatı kesin olan, maslahatı şüpheli olana tercih edilir. Mesela boğulmakta olan iki kişiden birinin canını kurtarabilme imkânına sahip olan kişi, kesin olarak kurtarabileceğine yardım eder, diğerini bırakır. Hangisinin kesinlik ifade ettiği kişinin zannı galibine göredir.

Maslahatı  genel olan, maslahatı özel olana tercih edilir. Herhangi bir kişiye ait olduğu halde insanlara zarar veren ve yol üzerinde bulunan bir balkon men edilir. Veya başka birine ait olan bir yangın tüpünü izinsiz olarak kullanarak, genele zarar verebilecek bir yangını söndürmek için kullanmak. 

Maslahat ile ilgili bu maddelerdeki hususları mefsedet için de düşünebiliriz.

Maslahat, Mefsedet ile çatışırsa baskın olan taraf ile amel edilir. Fakat her ikisi de müsavi olursa, eşit olursa mefsedet kısmı öncelenerek o iş ile amel olunmaz. Çünkü mazarratı def, menfaati celbden evladır. 

 

MASLAHAT-MEFSEDET TERCİHİ

Müslümanlar tarih boyunca hiçbir zaman şu anda günümüzde içinde bulundukları bir duruma düşmemişlerdir. Öyle veya böyle, adil veya zalim bir imamları her zaman için Müslümanların başında olmuştur. Onlara kâmil manada olmasa bile, İslâm şeriatı ile, İslâm hukuku ile hükmetmiştir. Hilafetin son kalesi Osmanlı’nın yıkılması ve Cumhuriyet’in ilanı ile Halifelik kaldırılmış, İslâm hukuku yerine Avrupa’dan ithâl,  ceza hukuku İtalya’dan, medeni hukuk İsviçre’den, muamelat Almanya’dan  ve diğer hususlarda insanların kendi kafalarından olmak üzere kanun olarak uygulanmaya başlanmıştır. Bu durum karşısında Osmanlı’nın son şeyhül İslâmı Mustafa Sabri efendi Türkiye’nin Darul Harb olduğu fetvasını vermiştir. Ehl-i sünnet fıkhına göre bir belde de küfür ahkâmının uygulanması ve bunun sonuçları ile ilgili o beldenin hangi hale dönüştüğü, o beldedeki Müslümanların nasıl hareket etmesi gerektiği ehl-i sünnetin fıkıh kitaplarında gayet açık ve seçiktir. Bu konuda ilim ehli meseleyi bu ölçü içinde gayet kolay çözebilir. Maslahat tercihlerine göre Şafii fıkhına göre, ya da Hanefi veya diğer mezheblerin görüşlerine göre bir siyaset ve maslahat tayin edilerek Müslümanlar bir çözüm arayışı içine girebilirler. Fakat problem şuradadır; Aynı ölçüyü, aynı akideyi ve aynı fıkhı kabul eden, akide ve amel hususunda mukallid olduğunu kabul edip, müçtehidlik taslamayan ve referansını “Ehl-i Sünnet” ten alan ilim ehli insanlar bile, iddialarının aksine, yapmaları gerekeni yapmayıp, dağınık bir şekilde, her biri bir vakfın başında, kendi başlarına, kendilerine tabi olan ve meseleyi ilim ölçüleri içinde kavramaktan uzak olan insanların desteği ile kendi maslahatlarını tayin etmektedirler. Hoca sıfatındaki bu insanlar, Türkiye şartlarına göre tayin etmiş oldukları maslahat ve mefsedet kavramlarını kendi ilimleri ve idrakları ölçüsünde tayin ettiklerinden, ortaya farklı farklı maslahatlar! çıkmakta ümmet bu farklılıkları malzeme yaparak birbirini tekfir etmekte, fitne ve fesad ortalığı kaplamaktadır. Bu hocaların yanlarında, hatalarını tespit edip, İslâmi ölçüler içinde kendilerini uyaracak derecede ilim sahibi insanlar bulunmadığından, yapmış oldukları yanlış şeyleri fark edememektedirler. Bu onlar için de, Müslümanlar için de büyük bir kayıptır. 

Müslümanlar üzerine bir vecibe olan, bir imamın meşru ölçüler içinde tesbit edilmemesi ve devamında ehli hal vel akd ulemasının oluşturulmaması, istişarenin de yapılamaması anlamına geldiği için, her bir hoca ve her bir grup da bir fikir olarak piyasaya çıkmaktadır. Bu grupların içinde şiddetli derecede hata içerisinde olanları olduğu gibi, hatası daha hafif olanlar ve hatta hadislerde bildirildiği üzere “her zaman hak üzere bir cemaat olacağı” müjdesi ile, düzgün hareket eden Müslümanlar da bulunduğu için, hak ile bâtıl karmaşası adeta Müslümanlar arası bir savaş misali devam etmektedir. İşin acı tarafı bu bu hak batıl ayırımı, Müslümanların bizzat kendilerinin oluşturduğu bir “ilim ehli” topluluğu ile değil, İslâm devleti olmadığını bas bas bağıran, kendilerine “İslâm devleti” yakıştırmasını yapanları kanunları ile suçlu sayan, demokratik, laik bir devletin, yine kendileri gibi laiklik ilkesi doğrultusunda din hizmeti veren bir kuruluşu eli ile, Diyanet İşleri Başkanlığı ile yapması, İslâmi grupların doğru veya yanlış, “ehlisünnet” veya “ehlisünnetdışı” ayırımına bu laik kuruluşun tesbitine tabi tutulduğunu görmek gerçekten bir Müslüman olarak içimi acıtmakta. 

Eğer Müslümanlar bu rejimde denildiği gibi gerçekten özgür ise; bırakın dinimize uygun, fıkhımıza uygun kendi kurum ve kuruluşlarımızı oluşturalım, bizlere devlet destekli, bir din anlayışı dayatılmasın. İslâm’ın her bir emrini rahatça yapalım. Sadece başörtüsü ve ibadetler bizim dinimiz değildir. Bizim dinimiz daha geniş kapsamlı ve sosyal hayatın her alanında hüküm beyan eden bir hayat nizamıdır. Necaşi’nin Müslümanlar için oluşturduğu dini rahat yaşama alanını bu topraklarda da görürsek, ancak o zaman Türkiye’yi “Darul eman” olarak görebiliriz. Şunu da unutmayalım ki; “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir” hadisinde olduğu gibi Müslümanlar, Suriye, Mısır, Afganistan, Bosna, Irak, Filistin ve diğer halkı Müslüman olan ülkelerdeki Müslümanlarla beraber bütündür. Bizlere ilişmeyen, fakat onları katleden yönetimler, aynı zamanda bizleri katlediyorlar demektir. Bizleri bombalamayan, ama onları bombalayanlar aslında bizi de öldürüyorlardır.

İçinde bulunduğumuz coğrafyada Müslümanım, ehli sünnetim diyen hocaların maslahatları birbirlerini tekfir edecek dereceye gelmiştir. Seksenli yıllarda  Refah partisine oy vermeyenler “Yahudi uşağı” ilan edilirken, oy vermeyenler de, oy verenleri  tekfir ediyorlardır. Şu anda da aynı durum devam etmektedir. Bu durum, yani tekfir etme hastalığı hem usül yönü ile uygun olmadığı gibi, maslahat yönü ile de uygun değildir. Usul yönünden gerekli ortamı sağlayan Müslümanlar, maslahat yönünü de ele alarak tekfir edilmesi gereken kişileri veya kuruluşları tekfir edebilirler ve hatta etmelidirler. Ama usul dışı yapılan tekfir oldukça vahim sonuçları beraberinde getirmektedir. Hatta bundan yıllar önce İzmit’e sohbet etmeye gelen bir hoca efendi, o sohbetinde bizlere “Oy atanları tekfir etmeyin” mesajını verdiği halde, yine aynı hoca efendi Amerika’nın Türkiye’ye yapmış olduğu ekonomik saldırı hakkında; “Yaşadığımız, adı konulmuş bir istiklal savaşıdır. Bu savaşta tarafsız kalmak, sessiz kalmak düşmanla işbirliğidir. Elinde dövizi, altını olanların bozdurup ₺’ye çevirmesi farz-ı aynıdır” (11) fetvasını vererek konu ile ile ilgili sessiz ve tarafsız kalanların bile düşmanla işbirliği yapan kimseler olduğunu beyan ediyor. Misak Dergisi, Aralık 2017 sayısında Kadı Ebu Yâ’la; EbuBekr el-Cessâs; İbnu’l Cevzi gibi âlimlerin, Hâtıb’ın fiilinin (kâfirlere yardım etmesinin) küfür olduğunu nakletmiştik. Düşmanla işbirliği yapan küfre nisbet edilirse, bu bir tekfir olarak algılanmaz mı? Kişinin kendi görüşünü doğru görerek, maslahata uygun görerek söylemesi bir düşüncedir. Fakat bu fikrini beyan ederken diğer Müslümanları küfre nisbet etmek acaba nasıl bir maslahat olabilir? Ben de kendisinden öğrendiğim üzere diyorum ki; “oy atmayanları küfürle itham etmeyelim”

Sonuç olarak, Müslümanların içinde yaşadığı beldelerde Din emniyeti ve diğer emniyetler yoktur. Dini ve sosyal hayat çekilmez hale gelmiştir. Çünkü maslahatları ve mefsedetleri  tesbit edecek İslâm cemaati ve ehli hal vel akd uleması oluşturulmamıştır. Bunun en büyük sorumluları da ilim ehli dediğimiz toplumun fikir önderleri ve hocalardır. Aksine fert planında kalarak, Müslümanların  birbirlerine olan husumetini arttıran, onların vahdetine engel olan her türlü mefsedet mühendisleri de Allah’a hesap verirken kendileri ile birlikte, peşinden sürükledikleri kalabalıklarında hesabını vereceklerdir. Bir an önce aynı kaynaklardan beslenen, ortak ölçülerde fikir birliğine varmış Müslümanların ittifak ederek, bu ölçüler içinde kendileri için uygun olan maslahatları ve mefsedetleri tesbit etmesi zaruridir. 

____________________

(1) İzz b. Abdisselâm, Kavâ‘idu’l-ahkâm, I, 5-10.

(2) Râzî, Muhammed b. Ebu Bekr, Muhtâru’s-sıhâh, Beyrut 1416/1996, s.375; İbn Manzûr, Lisânu’l-‘Arab, Beyrut 1410/1990,  III, 335

(3) 11  Râzî, a.e., II, 319.

(4) Cessâs, el-Fusûl fi’l-usûl (thk. Uceyl Câsim en-Neşemî), İstanbul 1994, IV, 11; Gazzâlî, el-Mustasfâ min usûli’l-fıkh, Mısır 1324/1915, II, 350; İbn Kudâme, Ravdatü’nnâzır ve cünnetü’l-münâzır, Riyâd 1424/2003, III, 575; Âmidî, el-İhkâm fî usûli’l-ahkâm, Beyrut 1405/1985, IV, 396

(5) Nasbu’r-Râye, II, 449-450

(6) Gazâlî,I.285

(7) Seyyîd Bey II, 273.; Fıkıh usulü, Fahreddin Atar, sh.80-81

(8) Müslim, İmâra 60

(9) Tirmizî,Fedâilü’l-cihâd, 17.

(10) Zerkeşî, el-Mensûr fi’l-kavâ’id, I, 339

(11) Ebubekir Sifil,12 Ağustos 2018, Yeni Akit





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle