MAKALE

Cemaat Olmanın Keyfiyeti ve Müslümanlar
YAZI BOYUTU :

İbrahim DÖNERTAŞ

İslâm dini cemaat dinidir. Hiçbir kimse Müslüman olduğu halde fert planında keyfine göre yaşayamaz. Zira Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v.) “Dünyanın en ücra bir köşesinde bile olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helal olmaz” (4) buyurduğu malûmdur. Bu hadis-i Şerif Müslümanların imamsız ve başıboş kalamayacağını beyan eder. Aslında üç kişinin olduğu yerde ihtilaf ve düzen bozukluğu en asgari seviyede olmasına rağmen yine de imamın gerekliliğinden bahsediliyorsa, ya büyük kalabalıkları oluşturan Müslümanların cemaatsiz ve imamsız olmalarına ne denir? Hz. Ömer’in “Muhakkak ki İslâm, İslâm olmaz cemaat olmadıkça, …….” şeklindeki tesbiti, bu hususta konumuzu aydınlatacak çok önemli bir tesbittir.. 

 
 
Cemaat Olmanın
Keyfiyeti ve Müslümanlar

İSLÂM dini cemaat dinidir. Hiçbir kimse Müslüman olduğu halde fert planında kalamaz. Kesinlikle diğer Müslümanlarla beraber, bir cemaat halinde İslâm’ı yaşamak zorundadır. Çünkü Allah (c.c.)ın emri budur. Fert planında İslâm’ı yaşamaya çalışan kimselerin imanlarını kaybetme durumu kuvvetle muhtemeldir. Bu hususta Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tefsirinde; “Ben, kendi başıma, yalnızca dinimi, imanımı koruyabilirim” demek tehlikelidir. Kendi başına kalmak isteyen fertlerin, iman ve İslâm üzere hüsn-i hatime (iyi sonuç) ile ahirete gidebilmesi şüpheli olur”(1) diyerek yalnız kalmanın tehlikelerinden haber vermiştir. Bu hususta Muaz bin Cebel (r.a.)’dan Peygamber (s.a.v.); “Şüphesiz ki şeytan insanın kurdudur. Tıpkı koyunların sürüden ayrılmış olanı kapması gibi. O bakımdan sakın kenardaki uzak yollara gitmeyin. Size cemaate, umumi olarak müslümanlarla birlikte olmaya ve mescide devam etmenizi tavsiye ederim”(2) buyurarak yalnız kalmanın sonuçları ve şeytanın aldatması üzerine uyarmıştır.

“İyiliği emredecek, kötülükten nehyedecek bir ümmet ve imamet teşkil etmek Müslümanların imandan sonra gelen ilk dinî farîzalarıdır. Bu farizayı yerine getirebilen Müslümanlardır ki, bu ayetin açık hükmü gereğince kâmil (tam) kurtuluşa ererler” (3) açıklaması yine tefsirlerde yer alan bir husustur. “Hiç kimse, hatta Allah’ın Rasûlü bile, Allah’tan yardım almaksızın bâtıl ve küfrün saptırıcı metodlarına karşı koyamaz” diyen Mevdudi; İsrâ Sûresi 75. ayeti şöyle izah eder: Peygamberi bile fitneye düşürebilecek bir kapasitede olan şeytan ve dostlarına karşı ancak cemaat olarak ve birbirimize karşı emri bil maruf, nehyi anil münker yaparak, birbirlerimizin imanına sahip çıkarak karşı koyabiliriz. Aksi halde değil amellerin, imanların bile zayi olma durumu söz konusudur.

Peygamber (s.a.v.); “Dünyanın en ücra bir köşesinde bile olsa, üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helal olmaz” (4) buyurarak hiç kimsenin olmadığı, sadece üç kişinin olduğu yerlerde bile Müslümanların imamsız ve başıboş kalamayacağını beyan eder. Aslında üç kişinin olduğu yerde ihtilaf ve düzen bozukluğu en asgari seviyede olmasına rağmen yine de imamın gerekliliğinden bahsediliyorsa, ya büyük kalabalıkları oluşturan Müslümanların cemaatsiz ve imamsız olmalarına ne denir?

Hz. Ömer’in “Muhakkak ki İslâm, İslâm olmaz cemaat olmadıkça, …….” sözü de bu hususta konumuzu aydınlatacak çok önemli bir sözdür. Eğer cemaat yok ise İslâm da yok sayılır. Çünkü İslâm’ın birçok farz olan hükümleri cemaatin varlığı ile yerine getirilebilir. Bu hususta şu ayeti kerimeyi incelemekte fayda vardır;

 “Ey iman edenler, hepiniz topluca İslâm’a girin ve şeytanın adımlarına uymayın.” (Bakara Sûresi: 208) Ayeti kerime İman edenlere hitab ile başlamış ve onlara “İslâm’a dahil olun” emri ile devam etmiştir. İman etmek, hemen beraberinde amel etmeyi, Allah’ın emirlerine tabi olmayı gerektirir. Peygamber Efendimiz’in bir hadisi şeriflerinde; “İman bir temenni ve gösteriş değildir. O kalbte yer eden ve davranışlarla doğrulanan bir şeydir”(5) diye buyurduğu sabittir. “İslâm” yani emredilen şeylerin tümü, imanın hemen peşinden gelmesi gereken bir ameller zinciridir. Allah (c.c.) bu ayette iman edenlere, “İslâm’ı yaşayın” emrini buyurmuş fakat ince bir detayı, şartı hemen beraberinde zikretmiştir; “kâffe” yani topluca, hep beraber, cemaat halinde İslâm’ı yaşayın, tek başına kalmayın aksi halde “şeytanın adımlarına ittiba edersiniz” şeytan sizi çok kolay kandırır, diye uyarmaktadır. İman edipte İslâm’ı yaşamayanlar ya da İslâm’ı yaşamaya çalışsa bile bu işi cemaat halinde yapmayanlar ayetin devamında olduğu gibi şeytana tabi olanlar sınıfına dahil olurlar. Şeytan ise beraberindekileri cehenneme götürür.

Bu hususta şu ayeti kerime de çok önemli bir mesaj niteliğindedir; “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Beraberindeki tevbe edenlerle beraber”(Hud Sûresi: 112) İbn Abbas; “Rasûlullah (sav)’ın üzerine bundan daha ağır ve bundan daha zor herhangi bir âyet inmiş değildir. İşte bundan dolayı Ashab’ı kendisine: Saçların çabuk ağarmaya başladı, dediklerinde, o: “Hûd ve kardeşleri olan diğer sûreler saçlarımı ağarttı” diye cevab vermişti (6) İmam Kurtubi bu ayetin tefsirinde; Ebu Abdu’r-Rahman es-Sülemî’den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben Ebu Ali es-Serî’yi şöyle derken dinledim: Peygamber (sav); rüyada gördüm ve: Ey Allah’ın Rasûlü dedim, senden: “Hûd Sûresi saçlarımı ağarttı” dediğin rivayet edildi. O: “Evet” diye buyurdu. Ben ona: Peki o sûreden saçlarını ağartan nedir? Peygamberlerin kıssaları ve ümmetlerin helak edilmeleri mi? O; “Hayır ama yüce Allah’ın: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” buyruğudur (saçlarımı o ağarttı)” naklini yaparak bu ayetin mânâ ağırlığını izah etmeye çalışır. “Dosdoğru olmak” basit bir iş değildir. Çünkü bu kavram bir Müslümanın akide, amel ve ahlâk ile ilgili hususlarının tamamını kapsamı içine alır. Bu hususlarda da ifrat ve tefrite düşmeden, dengeli bir biçimde hareket etmek gerçekten çok zordur. Bu dosdoğru olan, müstakim olan yolun her iki tarafı da uçurumdur. Yolun genişliği içinde hareket etmek, onun sınırlarının dışına çıkmamak için kişi her an tetikte olmalı, attığı adımları görerek atmalı ve sağa sola yalpalamadan istikamet üzere titizlikle yol almalıdır. İman etmek çok kolaydır fakat onu korumak çok zordur. Kişi doğru yolu bulsa bile, şeytanın diğer yollarına düşmese bile bu yolda sebat etmesi, tekrar sapık yollara düşmeden yolun sonuna kadar bu halde gitmesi de o derece zor ve önemlidir. Yola tâbî olmak bir maharet, onun dışına çıkmadan sonuna kadar o yolda kalmak ayrı bir maharettir. Bu yüzden Allah (c.c.) şu ayette bu durumlara işaret ederek; “Ey iman edenler! Allah’tan hakkı ile ittika edin ve ancak Müslümanlar olarak ölün” (Âl’i İmran Sûresi: 102) buyurarak iman eden kişilere takva sahibi olmayı, haramlardan kaçmayı emrettiği gibi, bu hali de son nefese kadar koruyarak Müslüman sıfatı ile ölmeyi emretmektedir. Yoksa Mürcie’nin dediği gibi; “iman insana bir kere yapıştı mı artık bir daha ondan ayrılmaz, o bir daha asla kâfir olmaz. O ne yaparsa yapsın imanına bir zarar vermez” şeklindeki bir anlayış biz Ehli Sünnet Müslümanlarına uymayan bir inanıştır. “Onlar rablerinden bir hidayet üzerindedirler” (Bakara Sûresi: 5) âyetindeki “alâ” kelimesi “üzerinde” olmayı ifade eder. Bir şeyin üzerinde olanın ise o şeye sıkı sıkı sarılması gerekir. Çünkü küçük bir dikkatsizlik veya gaflet durumunda her an aşağı düşme tehlikesi vardır.

İşte rabbimizin bizlere emrettiği gibi “dosdoğru olmak” basit bir şey değildir. Bu emir insanın bütün hayatındaki her bir inanışı ve ameli kapsayan ve ömrünün sonuna kadar bu çizgide kalmayı şart kılan bir emirdir. Böylesine zor ve böylesine ağır olan bir husus ise ancak “Tevbe edenlerle beraber olmak” şartı ile mümkündür. Yani günah işlememek üzere azmetmiş, fakat bu azimlerine rağmen günah işleme özelliğine sahip olan, günah işleyebilen, fakat günahlarından temizlenmeye çalışıp tevbe eden Müslümanlar ile beraber hareket edenler ancak bu “dosdoğru” olma işini başarabilirler. Bize verilen mesaj budur. “Onlar (mü’minler) temizlenmenin (arınmanın) failidirler.” (Muminun Sûresi: 4) “Tezkiye” hâlinde olan ve bu işi birlikte yapan, cemaat halinde yapan Müslümanlar ile beraber olmak, “dosdoğru” olmanın gereğidir.

Ayrıca “Allah’tan hakkı ile korkun ve ancak Müslümanlar olarak ölün” (Âl’i İmran Sûresi: 102) âyeti hakkında Ibn Abbas (r.a)’dan rivayet edildiğine göre O şöyle demiştir: “Bu âyet nazil olduğu zaman, müslümanlara zor geldi. Çünkü “Nasıl ittikâ etmek lazımsa öyle korkun” âyeti, “Allah’a mutlak manada itaat edip, bir an bile olsa, isyan etmemeyi; daima şükredip nankörlük etmemeyi ve dâima O’nu anıp, hiç unutmamayı” ifâde eder(7) Bunu ise Müslümanların yapması çok zor bir husustur. Bu zor hususun nasıl yerine getirileceğinin formülü hemen bir sonraki ayette açıklanmıştır, “Allah’ın ipine (İslâm cemaatına) sımsıkı sarılın” (Âl’i İmran Sûresi: 103) buyuran rabbimiz, iman edenlerin İslâm cemaatine sarılması ile takva sahibi olacağını ve son nefeslerine kadar imanlarını koruyabileceklerini beyan etmiştir. Bu durumu anlatan bir hadis-i şerifte Allah Rasûlu (s.a.v.); “Bir imama biat etmeden ölen cahiliye ölümü gibi ölür”(8) buyurarak İmamsızlığın (cemaatsizliğin) kişiyi zamanla imansızlığa sevk edeceğini beyan eder. 

Yine Allah (c.c.) “İnsan hüsrandadır” (Asr Sûresi: 2) buyurmuştur. Fert planında kalan, “insan” olmaktan çıkıp “insanlar” kategorisine girmeyen her insan, yalnız hayat süren her kişi zarardadır. Hatta insanlarla beraber sosyal düzen içinde yerini almış olsa da, ayetin devamında olduğu gibi “İman edenler” vasfını kazanmayan her bir Müslüman kişi, “Müslümanlar” sıfatının içinde yer almadığı, diğer Müslümanlarla beraber cemaat olamadığı müddetçe büyük bir zarar içindedir. 

 

Günümüz Müslümanları ve Yapılması 

Gerekenler

“İstilaya Uğrayan Müslümanlar” başlığı altında günümüz Müslümanlarına asırlar önce yaşamış İslâm uleması çok güzel bir reçete sunmuştur. Şöyle ki; “ Hanefi fukahası: “- Eğer görev verecek bir ûlû’lemr yoksa veya kendisinden görev alınacak bir yetkili yoksa nasıl hareket edilecektir?” suali üzerinde hassasiyetle durmuştur. İbn-i Nüceym’in “El Bahrû’r Raik”, İbn-i Hümam’ın “Fethû’l-Kadir” ve İbn-i Abidin’in “Reddü’l Muhtar” isimli kıymetli eserlerinde, gayr-i müslimlerin istilâsına uğrayan İspanya’nın (Endülüs’ün) durumu misal verilerek, şu tavsiyede bulunulmuştur: “- Orada Müslümanlar mahkûm durumda, gayri Müslimler ise hakim durumdadırlar. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli olan müslümanlara aralarından birine Ulû’l-emr (Harp emiri) görevini vermeleridir. Hepsinin onda ittifak etmeleri vaciptir. Seçtikleri bu kimse; kadı (Hakim) tayin eder. Böylece kendi aralarında vûkû bulan hadiselerin (ihtilafların) mahkemeye intikâli sağlanır. Yine buralarda kendilerine Cum’a namazı kıldıracak bir imam nasbederler”. Dikkat edilirse; müstevli kâfirlere İslâm toprağını terketmemek için, acilen alınması gereken tedbir izah edilmiştir. İbn-i Abidin: “- İnsanın mutmain olduğu ve kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir” (9) diyerek Müslümanlar için karanlık günlerin tavan yaptığı bir zamanda onların önlerini aydınlatacak bir ışık mesabesinde olan bu fetvayı zikreder.

Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır; “Ya Ebu Salebe! İyiliği emret! Kötülükten alıkoy! İtaat edilen bir cimriliği, arkasından gidilen bir hevayı, seçilen bir dünyayı ve her fikir sahibinin kendi görüşüne güvendiğini gördüğün zaman, sadece kendini kurtarmaya bak! Halk tabakasının durumunu oluruna bırak! Muhakkak sizin arkanızda kapkaranlık gecenin parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için sizden elli kişinin ecri kadar ecir vardır. ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? (‘Sizden’ ibaresi yanlışlıkla mı kullanıldı?)’ diye sorulduğunda, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: ‘Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır. Çünkü onlar hayrı işlemek hususunda bir yardımcı bulamazlar.’(10) Hadisi şerifte beyan edildiği üzere hayır hususunda yardımcı bulunamayacak, bu hususta bir destek alınacak kimselerin olmadığı zamanlar kapkaranlık fitnelerin olduğu zamanlardır. Yani o zaman artık Müslümanların bir cemaati yoktur. Böyle bir ortamda hak üzere kalmak çok zordur. Bunu başarabilen ise pek azdır, onların iman ve amelleri de pek kıymetlidir.

Fitnelerin kol gezdiği, sapık fırka ve fikirlerin zirve yaptığı, cehennemin kapılarından gelen davetin ziyadesi ile arttığı dönemlerde kurtuluş reçetemiz yine Müslümanlarla beraber olmak, cemaat hâlinde İslâm’ı yaşamaktır. Bu hususta şu rivayet bizlere bir ilaç mesabesindedir;

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Râsulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a halk hayırdan sorardı. Ben ise, bana da ulaşabilir korkusuyla, hep şerden sorardım. (Yine bir gün):

“Ey Allah’ın Râsulü! Biz cahiliye devrinde şer içerisinde idik. Allah bize bu hayrı verdi. Bu hayırdan sonra tekrar şer var mı?” diye sordum.

“Evet var!” buyurdular. Ben tekrar: “Pekiyi bu şerden sonra hayır var mı?” dedim.

“Evet var! Fakat onda duman da var” buyurdular. Ben: “Duman da ne?” dedim.

“Bir kavim var. Sünnetimden başka bir sünnet edinir; hidayetimden başka bir hidayet arar. Bazı işlerini iyi (maruf) bulursun, bazı işlerini kötü (münker) bulursun” buyurdular. Ben tekrar: “Bu hayırdan sonra başka bir şer kaldı mı?” diye sordum.

“Evet!” buyurdular. “Cehennem kapısına çağıran davetçiler var. Kim onlara icabet ederek o kapıya doğru giderse, onlar bunu ateşe atarlar” buyurdular. Ben: “Ey Allah’ın Rasulü! Ben (o güne) ulaşırsam, bana ne emredersiniz?” dedim.

“Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına (zulmen) vursa, malını (haksızlıkla) alsa da onu dinle ve itaat et!” buyurdular.

“O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?” dedim. 

“O takdirde bütün fırkaları terket (kaç)! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal!” buyurdular.”(11) Hadis-i şerifte beyan edildiği üzere Müslümanlara mal ve can hususunda eziyet eden zalim bir imam bile olsa, imamsızlıktan ve cemaatsizlikten daha kötü olamayacağı beyan edilmiş. Çünkü imamsızlık dine zarar verir. Bedenler ve mal ise dünya ile ilgilidir.

Bazı âlimler “- Zalim bir hükümdarın emrinde geçen altmış yıl, hükümdarsız geçen tek bir geceden daha hayırlıdır” (12) naklini yaparak adaletsiz dahi olsa bir imamın varlığının ne kadar önemli, başıboşluğun ve otoritesizliğin ise kötünün de kötüsü olduğunu beyan ederler. Bugün Müslümanların zulme uğraması, öldürülmesi ve her türlü kötülüğe maruz kalmaları imam ve cemaat kavramlarından gafil olmaları sebebi iledir. Dünyada milyarlarca Müslüman olmasına rağmen bir avuç Yahudi, Filistinli kardeşlerimize açık bir şekilde zulmetmekte, dünya seyretmekte, Müslümanlar da sadece “söz” ile itiraz etmektedirler. Bu ise zulme engel olmaktan çok uzaktır. Akıntıya kapılan ama zulme karşı bir set olamayan çer çöp Müslümanlar, Kâfirlerin sofralarına yem olmaya mahkûmdurlar. Bu durum daha asırlar öncesinden Peygamberimiz tarafından haber verilmiş bir durumdur; Hz.Sevban (r.a) Peygamberimiz den şöyle rivayet ediyor, ‘Bir zaman gelecek kafir olan kavimler sizin üzerinize tabağın başına üşüşen hayvanlar gibi üşüşecekler.’ Orada bulunanlardan biri şöyle dedi. ‘Bu durum bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?’ Peygamberimiz; ‘Hayır bilakis siz çok olacaksınız. Fakat sizin çokluğunuz suyun üzerindeki çerçöp gibi olacaktır.’(13) diyerek “kemiyeti değil, keyfiyeti” haber vermiştir. Yani sayı önemli değildir. Önemli olan haldir. Bu hususta Hz.Ali (r.a.), “Cemaat hakka muvâfık olandır, velev ki bir kişi bile olsa” diyerek sayısı çok olanların değil, ilim üzere, ölçü üzere olanların cemaat olduğunu beyan etmiştir, sayıları az da olsa...

Adı cemaat olup, vasfı cemaat olmayanlar cemaat değildir. Tarikatlar da cemaat değil, ancak cemaatin içinde bir bölüm olabilirler. Partiler de asla cemaat değildir. Kontrolsüz ve otoriteden uzak, darmadağınık bir şekilde oluşturulan topluluklar da cemaat değildir. Bir liderin etrafında toplanan, o ne derse yapan, istişareden uzak, emri bil maruftan gafil insanların oluşturdukları topluluklar da cemaat değildir. Usûlleri farklı, beslendikleri kaynaklar değişik olanlar da cemaat değildir, yani Ehli Sünnet akaidini ve fıkhını kendilerine referans almamış, kendi fıkıhlarını kendileri oluşturan topluluklar da bizim tarifini vermeye çalıştığımız manada cemaat değildirler. Yoksa kelime manası ile ele aldığımız zaman Yahudiler ve hristiyanlar dahi bir cemaattir. Bizim arzu ettiğimiz cemaat istişare ile, ehil kimseler tarafından seçilen, kendisine itaat edilen, ehli hal vel akd uleması olan, işlerini istişare ile gören, kadısı, muhtesibi ve amilleri olan, kâfirlerden imtina etmiş, Allah’ın dinini nefislerinde ve bulundukları beldelerde hakim kılmak için gayret sarf eden, birbirlerini seven, ihlas sahibi insanların oluşturdukları topluluklardır. Ya da en azından bu sıfatları taşıyamasa da arzusu ve gayretleri bu doğrultuda olan topluluklardır. Müslümanlar Allah’ın rızasına ulaşmak istiyorlarsa, hangi zamanda ve mekânda olurlarsa olsunlar imamet ve cemaat hususunda gayret etmeleri bir vecibedir.

________________

(1) Elmalılı M.Hamdi Yazır, Âl’i İmran 102 tfsr.

(2) Ahmed, 5/232-233; El-Akidetu’t-Tahâviyye, İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî, Guraba yay.İst.2008, shf.570

(3) Elmalılı M.Hamdi Yazır, Âl’i İmran 104 tfsr.

(4) İ.Ahmed, Müsned, C/2, sh:177

(5) Camiüssağir-7570; Ramuz el e-hadis, sh.361. hadis no.10

(6) Tirmizİ, Tefsir 56.sure; İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 9/166-167.

(7) Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Al’i İmran 102 tefsr.

(8) Müslim, İmare 58.

(9) İbn-i Abidin-Redd’ül Muhtar Ale’d Dürril Muhtar ist: 1985 C: 12 Sh:

(10) Ebu Dâvud, Tirmizî ve İbn Mâce(İhyâ’u Ûlumiddin, İmam Gazali, 3.cilt.Emri bil maruf konusu)

(11) Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, (1847); Ebu Davud, Fiten 1.

(12) El Harrani-Es Siyasetu’ş Şer’iyye-Beyrm ty Sh: 139

(13) Ebu Davud, Sünen, Melahim, Ahmed b. Hanbel





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle