MAKALE

Demokrasi Edebiyatı, Egemenlik ve İktidar Meselesi
YAZI BOYUTU :

A. Hikmet BİRCANLI

Yeryüzünün halifesi olan insanoğlu cemiyet hâlinde yaşayan mükerrem bir varlıktır. Her cemiyette mutlaka siyasi bir otorite/iktidar ve o iktidara bağlı olan insanlar vardır. İnsanların kuvvet, zekâ, eğitim, yaş ve sağlık açısından farklı hususiyetlere sahip olduklarını gizlemek mümkün değildir. Bu farklılaşma, değişik siyasi tercihleri ve mücadeleleri beraberinde getirir. Genel anlamda siyaseti kısaca; “İktidarı elde etme, iktidarı kullanma veya iktidarı kullanmaya katılma faaliyeti” şeklinde tarif etmek mümkündür. İslâm dininin, kendine mahsus olan bir siyaset anlayışı vardır. Bu siyaset anlayışının değişmeyen hedefi, insanların dünyevi ve uhrevi saadetine vesile olmaktır. Bazı İslâm alimleri; “İnsanları hidayete ve hayra ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip edilmesi gereken en güzel yola siyaset denilir” tarifini esas almışlardır. Siyaset, yönetim tekniğiyle ilgili olan ve insanlığa hizmeti ifade eden bir kavramdır. Bir devletin kurulması ve sürekliliğinin sağlanması siyasetle mümkündür. Kısaca siyaset, ülke, devlet ve insan yönetimidir.

 
 
Demokrasi Edebiyatı, Egemenlik ve İktidar Meselesi

SİYASİ rejim olan demokrasi; nazari olarak halkın genel seçimlerde yaptığı tercihlerin dışında, herhangi bir otorite kabul etmeyen yönetim tekniğidir. Pratikte ise iktidara, servete ve silaha sahip olan elit zümrelerin ‘halk adına’ kendi ihtiraslarını hayata geçirmek için takip ettikleri siyasetin ifadesidir. Demokratik bir rejimde; Liberal, Sosyal Demokrat, Komünist ve Sosyalist partilerin, kendi dünya görüşlerine uygun olan projelerini halka sunmaları ve halkın rızasını alarak iktidara gelmeleri mümkündür. Buna mukabil Müslümanlar; siyasi bir parti kursalar ve seçmen olan vatandaşların yarısından fazlasının oyunu alsalar dahi, İslâm fıkhına uygun olan tekliflerini hayata geçiremezler. Bunun sebebi nedir? Meselenin diğer bir boyutu da şudur: Bütün demokratik rejimlerde, münzel kitaba dayanan dinleri hafife alan ve dünyevileşme fesadını yaygınlaştıran ideolojiler ön plândadır. Dünyevileşme fesadının, felsefi anlamda sekülarizm ve laiklik denilen tercihlerle olan münasebeti ise, et ile tırnağın münasebeti gibidir. Laikliğin felsefî değerini, kasdını ve ortaya çıkış macerasını bir tarafa bırakmak ve bu siyaset tarzını sadece ‘yönetim tekniği’ gibi takdim etmek doğru değildir. Laikliğin en yalın tanımı, din ile siyasi iktidarın egemenlik alanlarını birbirinden ayırmaktır. Bu açıdan İslâm ile lâiklik, birbirinin zıddı olan iki ayrı inancın/dünya görüşünün ifadesidir. Bu makalemizde, siyasi rejim olan demokrasi ile farklı dünya görüşlerini savunan vatandaşların egemenlik ve iktidar anlayışlarını tahlil etmeye gayret edeceğiz. Ayrıca vatandaşlığı değil, Müslüman kimliğini esas alan insanların hâkimiyet ve hükümet/iktidar anlayışları üzerinde duracağız. 

Bilindiği gibi her cemiyette mutlaka siyasi bir iktidar ve o iktidara bağlı olan insanlar vardır. İnsanların kuvvet, zekâ, eğitim, yaş ve sağlık açısından farklı hususiyetlere sahip olduklarını gizlemek de mümkün değildir. Bu farklılaşma, değişik siyasi tercihleri ve mücadeleleri beraberinde getirir. Genel anlamda siyaseti kısaca “İktidarı elde etme, iktidarı kullanma veya iktidarı kullanmaya katılma faaliyeti” şeklinde tarif etmek mümkündür. İslâm dininin, kendine mahsus olan bir siyaset anlayışı vardır. Bu siyaset anlayışının değişmeyen hedefi, insanların dünyevi ve uhrevi saadetine vesile olmaktır. Bazı İslâm alimleri, “İnsanları hidayete ve hayra ulaştırmak, onları fesaddan kurtarabilmek için, takip edilmesi gereken en güzel yola siyaset denilir”(1) tarifini esas almışlardır. Siyaset, yönetim tekniğiyle ilgili olan ve insanlığa hizmeti ifade eden bir kavramdır. Bir devletin kurulması ve sürekliliğinin sağlanması siyasetle mümkündür. Kısaca siyaset, ülke, devlet ve insan yönetimidir.(2)

İslâm fıkhında hakimiyet kayıtsız ve şartsız Allah-ü Teâla (cc)‘ya aittir. İktidar ise, yeryüzünün halifesi olan insanoğluna, imtihan için verilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, yeryüzünde iktidarla imtihan edilen mü’minlerin, bariz vasıfları zikredilmiştir: “Onlar (o müminler) ki; eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek, namazlarını dosdoğru kılarlar, zekâtlarını verirler. İyilikleri emrederler ve kötülüklerden nehyederler.” (El-Hacc Sûresi: 41) İslâm fıkhını esas alan bir devletin; hem Allah-ü Teâla’nın (cc) hukukunu koruması, hem insanlığa hizmet etmesi farzdır. Dolayısıyle hâkimiyet ve teşri (hüküm koyma) hakkı, hayati bir meseledir. Bütün peygamberler insanlara; “Allah-ü Teâla (cc)’ya iman etmelerini, O’nun emirlerine ve hükümlerine uymalarını, tağuta itaatten/ibadetten kaçınmalarını” tebliğ etmişlerdir. Nebeviî davetin temeli budur. 

Kur’an-ı Kerim’de, Allah-ü Teâla (cc) indinde imanın sahih ve kabule şayan olabilmesi için, önce Tağut’un inkâr edilmesinin şart olduğu haber verilmiştir: “Kim Tağut’u reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır.” (El Bakara Sûresi:256). Tağut terimi, Arapça’da fail vezninde ‘tuğyan’dan türemiş bir terimdir. Haddi aşan anlamına gelir. Bir başka ifade ile Allah’tan başka tapılan ve câhiliyyet ehlininin üzerinde bulunduğu her türlü kötülüğü ve isyan şekillerini içine alır.(3) Tağut, insanları Allah’a (cc) ibadet etmekten alıkoyan herşeyin ortak ismidir. Hevâsını ilâh edinen insanlar tağut olabileceği gibi, cin, şeytan, heykel, ağaç, taş veya diğer varlıklar da tuğyana (tağutlaşmaya) vesile kılınabilirler. Allah’ın (cc) sınırlarını çizdiği sırat-ı müstakiym’in dışındaki bütün yollar, tağuti keyfiyete haizdirler. Bu ayette söz konusu edilen, insanın özgür iradesiyle bir tercihte bulunmasıdır. İnsanoğlunun ilâhi tekliflere muhatap olduktan sonra, kendi hür tercihiyle imanı veya küfrü seçebilecek manevi bir kudrete sahiptir.(4) Hanbeli ûlemasından İbn-i Kayyım El Cevziyye, tağut kavramıyla ilgili olarak şu tesbitte bulunmuştur: “Allah-ü Teâlâ’nın (cc); Rasûlullah (sav) vasıtasıyla beyan buyurduğu ahkâma mugayir olan herhangi bir kanuna veya ilkeye itibar edilemez. İnsanların hevâlarından kaynaklanan kanunlar ile muhakeme olmayı arzu etmenin, tağuta itaat anlamına geleceği nassla sabittir. Tağut; kendisine çizilen sınırı aşan her varlığı ifade eden bir keyfiyete haizdir. Her kavmin tağutu, Allah-ü Teâlâ’nın (cc) izin vermediği konularda, hüküm koyan kimselerdir. “ Şeyh Abdurrahman b. Hasan ise şöyle demektedir: ‘Tağuttan maksad; Allah-ü Teâlâ’nın ve O’nun Râsûlü’nün koyduğu ölçüler dışında, keyfi ölçüler koyan kimselerdir. Müşriklerin önünde ta’zimle eğildikleri ensab (dikili taş, heykel, ağaç, vs) bir vesileden ibarettir. Salih kimselerin sureti (heykeli) şeklindeki putlar veya bunlara benzer şeylere gelince; bunların hepsi Allah-ü Teâlâ’nın (cc) bizlere, reddetmemizi farz kıldığı tağutlardır. Zaten insanları bu şeylere ibadet etmeye sevkeden de şeytandır. Dolayısıyla bunlara ibadet eden, şeytana ibadet etmiş olur. Şeytan Tevhidi bozan her bâtılı süslü göstererek insanların onlara uymalarını ister. İmam Malik (ra) tağutu kısa ve özlü olarak tarif etmiştir.: ‘Tağut; Allah-ü Teâla’dan (cc) gayri ibadet edilen her varlığı ifade eden bir kavramdır. “

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf’un (as) kıssası beyan edilirken; insanoğluna, hidayetin ve dalâletin temel unsurları hatırlatılmıştır: “ Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu isimlerden başkası değildir. Allah bunlar hakkında hiçbir sultan (hüccet-delil) indirmemiştir. Hüküm sadece ve sadece Allah’a mahsustur. Allah, kendisinden gayrisine ibadet etmemizi emretmemiştir. Doğrusu din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf Sûresi: 40) İmana dayanan hâkimiyet ve iktidar anlayışının; hem bu dünyada, hem âhirette zaruri neticeleri vardır. Kur’an-ı Kerim’de kıyamet gününde ortaya çıkacak manzara şöyle tasvir edilmiştir: “O gün (tuğyan edenlerin) yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara tâbi olanlar da o gün) “– Ey Rabbimiz!.. Hakikat biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk. Onlar bizi yoldan saptırdılar diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lânetle rahmetinden kov!”( El Ahzab Sûresi: 66-68) Hesap gününe hazırlanan bir mükellefin, zulme ve fesada sebeb olan küfür ahkâmına razı olması caiz değildir. Molla Hüsrev, küfür ahkâmıyla hükmetme niyetinin dahi caiz olmadığını belirtmiş ve şöyle demiştir: “-Siyerû’l Ecnâs’ta kaydedildiğine göre; bir kimse başkasına küfür ahkâmıyla emretmek için azmeylese, sırf bu azmi sebebiyle kâfir olur. Şayet bir kimse kelime-i küfrü konuşsa ve bir cemaat de o konuşulan sözü kabul etse, o cemaatin hepsi kâfir olur.“(5) Dolayısıyla programında, “Allah’a (cc) ve Rasûlü’ne (sav) itaati” esas almayan hiçbir siyasi hareketi desteklemek caiz değildir.

DÂRÛ’L İSLÂM VEYA HUKUK DEVLETİ

İslâm fıkhında iktidarın meşrûiyetini belirleyen unsur adalettir. Hz. Ömer’in (ra) dediği gibi ‘adalet mülkün (devletin-iktidarın) temelidir.’ Bazı fıkıh kitaplarında “Dârû’l İslâm” kavramı, “Dârû’l Adl” (adalet ülkesi) olarak da isimlendirilmiştir.(6) Bilindiği gibi ma’rufun (iyiliğin) gerektirdiği şey ve hakikate uygunluk gibi keyfiyetleri ifade eden hak kelimesi Arapça’dır. Hukuk, hakkın çoğuludur. Bâtılın zıddını ifade eden bir keyfiyete haizdir.(7) Kur’an-ı Kerim’de “Hak” kelimesi ve türevleri 285 âyette yer almıştır. Bazı usûl alimleri, ’her bakımdan sabit ve şüphesiz bir mahiyette mevcut olana hak denir’(8) tarifini esas almışlardır. Dolayısıyle hakkın “kesin delille sabit olma” (sübût) ve “gereklilik” (vûcup) unsurlarını taşıması şarttır. Fıkıh ilminin konusu; insanın lehindeki ve aleyhindeki haklarını, muhkem delillerle ortaya koymaktır. Mükellefin lehinde ve aleyhinde olan haklarına sahip olabilmesine ehliyet denilmiştir. İlâhi tekliflerin vücûbu ve edâsı için, mükellefin ehliyet sahibi olması şarttır. (9) Muhkem veya mücmel nassa dayanmayan herhangi bir hak ve mesû’liyet sözkonusu değildir. Hukuk genel olarak; Allah’ın (cc) hakları (hukûkullah), insanların hakları (Hukûku’l-ibad) ve müşterek haklar olmak üzere, üçlü tasnife tabi tutulmuştur.(10) Devlet adamlarının; muhkem nasslara dayanan hakları, şahsi kanaatlerine göre değiştirmeleri mümkündür. Ancak caiz değildir. İnsan haklarını, umumi ve hususi olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. İslâm toplumunun ortaklaşa vücuda getirdiği imkânlar, umumi hakkın konusudur. Sağlık, eğitim-öğretim, adalet vs. Bunlara ‘Umumi Haklar’ denilir. Bir kimsenin ailesi, işi ve özel mülkü üzerinde hakları gibi, kendine mahsus olan hakları da vardır. İnsan haklarını, dört unsuru dikkate alarak tahlil etmek mümkündür. Birincisi: Hak sahibidir. Hakkın aktif süjesi olan ve muâmelât hukuku alanında hak sahibi insandır. İkincisi: Hakkın konusudur. Genelde maddi bir menfaat veya bir şahıs üzerindeki yetki şeklinde ortaya çıkar. Üçüncüsü: Hakkın borçlusudur. Hakkın pasif süjesi olup genelde mükellef vasfıyla anılan kişi veya kişilerdir. Dördüncüsü: Hakkın meşrûiyetidir.

İslâm fıkhında devletin meşrûiyeti; kavmi, rengi, dili ve dini ne olursa olsun, teb’asının (vatandaşlarının) haklarını muhafaza etmekle, yani adaletle sınırlıdır. Değişmeyen kaide şudur: “Müslümanların lehine olan şeyler, gayr-i müslimlerin de lehine, müslümanların aleyhlerine olan şeyler, onların da aleyhlerinedir.” Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Müslümanın, diğer müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır. Müslümanlar İslâm dininin himayesi altındadırlar. Bu noktada gayr-i müslim (zimmet ehli) olanlar da müslüman gibidirler”(11) buyurduğu malûmdur. Gayr-i müslimlerin muamelatla ilgili ihtilâflarını, kendi içlerinden birisini hakem tayin ederek (tahkim usûlüyle) kendi inançlarına göre çözmeleri mümkündür. Bu onların en tabii haklarıdır.(12) Dolayısıyla herhangi bir dini esas alan devletin, değişik inançlara sahip olan insanların haklarına tecavüz edeceği iddiası, İslâm için geçerli değildir.

MEŞRÛ İTAAT VE İHTİLAF AHLÂKI

İnsanları hayra çağırmak, iyilikleri emretmek ve kötülüklerin ortadan kaldırılması için gayret sarf etmek, dinin ve hilâfetin aslıdır.(13) Hesap gününe hazırlanan her müslümanın “kime, nasıl, hangi niyetle ve hangi şartlarla” itaat edeceğini ve ihtilâf hâlinde nasıl davranacağını öğrenmesi farzdır. Kur’an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında ihtilâfa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün. Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız (böyle yapınız). Bu hem sizin için daha hayırlı, hem netice itibarıyla daha güzeldir.”(En Nisâ Sûresi: 59) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyet-i Kerime’nin nüzûl sebebiyle ilgili iki rivayet vardır. Birincisi: Hz. Halid b. Velid (ra) kumandasında gönderilen bir seriyede; başlangıçta düşman safında yer alan, daha sonra müslüman olduğunu ikrar eden bir kişinin durumu hakkında Hz. Halid b. Velid (ra) ile Hz.Ammar b. Yasir arasında ihtilâf ortaya çıkmıştır. Bu ihtilâf üzerine, mü’min emir sahiplerine itaati emreden ayet nazil olmuştur. (14) İkincisi: Hz. Abdullah b. Abbas’dan (ra) nakledilen rivayete göre, bu ayet Hz. Huzafe b. Kays (ra) hakkında nazil olmuştur. Seriyye kumandanlığına tayin edilen Hz. Huzafe b. Kays; emrindeki askerlere kızmış, onlara yanmakta olan ateşin içine girmelerini emretmiştir. Emrindeki gençlerden birinin itirazı üzerine tartışma çıkmıştır. Tartışma konusu bilâhare Peygamberimiz’e (sav) intikal ettirilmiştir. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem (sav) onlara hitaben ‘Şayed ateşe girmiş olsaydınız, bir daha oradan asla çıkamazdınız. Çünkü itaat ancak ma’ruf olan emirlerle sınırlıdır’ buyurmuştur.(15)

İslâm fıkhına göre kurulan devletin liderinin (veya onun görevlendirdiği kimselerin) maruf olan emirlerine itaat etmek, her müslümanın üzerine vaciptir. Bütün muteber kaynaklarda yer alan halife, imam ve ülü’l-emr gibi kavramlar, siyasi iktidarla ilgilidir. Bazı âlimler hilafeti “dini korumak ve dünya işlerini meşrû bir siyasetle idare etmek hususunda ümmetin velâyetine ve vekâletine sahip olmak“ şeklinde tarif etmişlerdir.(16) Dolayısıyle velâyet ve vekâlet, İslâmi siyasette belirleyici olan unsurlardır Müslüman olan emir sahiplerine itaati emreden âyette ‘...Eğer bir şey hakkında ihtilâfa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlüne döndürün. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem sizin için daha hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir’ hükmü beyan buyurulmuştur. İhtilâf konusu olan meseleyi, İslâm fıkhına göre çözmeyen veya çözülmesi için gayret sarfetmeyen kimselerin gayr-i meşrû bir davranışta bulunduklarını söylemek mümkündür. Zira mü’minlerin kendi içlerinden birisini emir (ulû’l-emr) tayin etmelerinin sebebi, dinin hükümlerini edâ etmek içindir.(17) Dolayısıyla mü’minlerin kendilerinden olan emir sahiplerine itaat etmeleri gerekir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); ‘Müslümanlar; gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta, kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Ancak günah işlemeleri emredilirse itaat etmezler;’(18) buyurduğu ve itaatin vazgeçilmez şartını ortaya koyduğu sabittir. Meşrû itaat, ma’rufla sınırlıdır. İmam-ı Maverdî; ‘Devlet başkanı (İmam) ümmetin haklarını koruduğu müddetçe, insanlarla ilgili vazifeleri konusunda Allah’ın (cc) hakkını yerine getirmiş olur. Bu durumda ümmetin; imamın durumu değişmediği sürece, ona iki borcu vardır: İtaat ve yardım’(19) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Bu tesbitte yer alan ‘imamın durumu değişmediği sürece’ kaydı, itaati ve yardımı ma’rufla (iyilikle) sınırlandırmak içindir. Hanefi ûlemasından İmam-ı Zemahşeri; ‘Allah yöneticilere ‘emanetleri ehline vermelerini ve adaletli olmalarını’ buyurunca (En Nisâ Suresi: 58) halka da yöneticilerine itaat edip, onların hükümlerine uymalarını emretmiştir. Ayetteki ‘Sizden olan ulü’l-emr’den’ maksat, hakka riayet eden adil yöneticilerdir. Zira Allah ve Rasûlü, zalim yöneticileri sevmez. Zalim yöneticilere itaatin vacip olduğu konusunda, Allah ve Rasûlü’ne atıfta bulunulması caiz değildir. (...) Allah (cc), ulû’l-emre itaat emrini, en ufak bir şüpheye mahal vermeyecek bir şekilde vaz’ etmiştir. Şu halde zalim yöneticilere itaat nasıl mümkün olur? Allah (cc) bu konu çercevesinde, evvelemirde emanetlerin ehline verilmesi, hüküm konusunda adaletli davranılmasını, son olarak da ihtilâf konusu olan meselelerde Kur’an ve Sünnete başvurulmasını emretmiştir. Oysa zalim yöneticiler ne emaneti ehline teslim eder, ne adaletle hükmeder, ne de herhangi bir konuda Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine müracaat ederler. Onlar sadece kendi arzuları ve hevesleri doğrultusunda hareket ederler. Dolayısıyla onlar, Allah ve Rasûlü’nün nezdindeki ülü’l-emr’e mahsus vasıflardan uzaklaşmış olan kimselerdir. Bu tip yöneticilere yakışan en güzel vasıf hırsız müstekbirler vasfı olsa gerektir” (20) diyerek, ümera âyetlerinin keyfiyetini izah etmiştir. 

Zalim politikacıların egemenlik ihtiraslarını tatmin için, dini değerleri istismar etmeleri yeni bir hâdise değildir. Bu hakikat muhkem nassla sabittir: “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, onun dünya hayatına ait sözü hoşunuza gider. Ve o kimse, kalbinde olana Allah’ı şahid tutar. Halbuki o düşmanların en amansızıdır. O iktidara geldiğinde, yeryüzünde fesad çıkarmaya, ekini ve nesilleri helâk etmeye koşar. Allah ise fesadı sevmez” (El Bakara Sûresi: 204-205) hükmü beyan buyurulmuştur. Zalim siyaset; şüphelere, hukuku inkâra, nesil emniyetini tahribe ve iktisadi hayatı zaafa uğratmak için işlenen çirkin fiillere dayanır. Türkiye’de zalim politikanın gündemde olduğunu; vatandaşların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinin tahrip edildiğini görmemezlikten gelmek mümkün müdür? Genel seçim dönemlerinde müslümanların; ya fuzuli tartışmalarla, ya zalim politikacıların demogojileriyle meşgul olduklarını söylemek mümkündür. Bu manevi hastalığın yaygın hale geldiği de malûmdur. Peygamberimiz Efendimiz (sav) fuzuli tartışmalarla meşgul olan müslümanları ikaz etmiştir ve şöyle buyurmuştur: “Bir insan, mânâsını düşünmeden bir söz söyleyiverir. Bu sözü sebebiyle, cehennemin şark ile garb arasındaki mesafeden daha uzak bir yerine düşebilir.”(21) Hesap gününe hazırlanan müslümanların, bu ikazı dikkate almaları zaruridir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Tarih boyunca bütün peygamberler; her şeye kadir olan Allah’ın (cc) hâkim/hüküm koyucu, yeryüzünün halifesi olan insanın hükmün muhatabı (mahkum) olduğunu tebliğ etmişlerdir. Bu meşrû münasebetin zaruri neticesi, mükellefin sadece Allah’a (cc) teslim olması ve O’na ihlâsla ibâdet etmesidir. İbadet ‘Allah’ın (cc) yasakladığı şeylerden uzaklaşmak ve yapılmasını emrettiği herşeyi ihlâsla edâ etmekle’ sınırlı olan amellerin ifadesidir. Hiç şüphesiz ki, ihlâsla kulluğun neticesi, âhirette görülecek olan mükâfattır. O’na (cc) isyanın karşılığı da ahirette değişik cezalara çarptırılmaktır. Bu sebeble Kur’an-ı Kerim’de, herhangi bir ayırım yapılmadan bütün insanlara şu teklifte bulunulmuştur: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz.” (Bakara, 2/21). Peygamberler zincirinin son halkası (Hâtemü’l enbiyâ) olan Hz. Peygamber (sav)’ kulluğu Allah’tan (cc) başkasına hasredenlerin akibetlerini şöyle haber vermiştir: “Yarın kıyamet gününde insanlar bir araya toplanacak. Allah, her kim, her neye tapıyorsa onun ardına düşsün buyuracak. Artık kimi güneşin, kimi ayın ve kimleri de Tağut’ların ardına düşüp gideceklerdir.”(22) Dolayısıyla siyasi tercih, hakimiyet ve iktidar meselesi; hem itikadi, hem ameli birçok hükmü beraberinde getiren bir hadisedir. İnsanların bedevi (göçebe) hayattan, medeni hayat düzenine geçebilmeleri, peygamberlerin yol göstermeleri neticesinde gündeme girmiştir. Toplumu yönetme ilmi (siyaset), peygamberlerin insanlara öğrettikleri ilimlerin başındadır.(23) Günümüzde profan vatandaş kimliğinin getirdiği siyasi hurafeler, İslâm topraklarını yangın yerine çevirmişdir. 

______________________

(1) İbn-i Kayyım El Cevziyye -Et Turukû’l Hükmiyye fi Siyaseti’ş Şer’iyye- Kahire:ty. (Thk. Muhammed C. Gazi) Sh: 16,

(2) Prof. Dr. Bülent Daver- Siyaset Bilimine Giriş-Ankara: ty. sh: 4.

(3) Ragıp El-İsfehâni- El Müfredât Fi Garibi’l-Kur’an-İst:1986 Sh: 454.

(4) İmam Nureddin Es-Sabûni- El-Bidâye fi Usûlid Din- Dımaşk: 1979,Sh: 79.

(5) Molla Hüsrev- Dürerû’l Hükkam - İst: 1307 C: 1 Sh: 324.

(6) Ömer Nasuhi Bilmen-Hukuki İslâmiyye ve İstılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu- İst: 1976 C: 3 Sh: 526

(7) İbn-i Manzur- Lisânü’l-Arab-Beyrut: 1955 “hak” md, Ayrıca İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar - İst: 1984 C: 11 Sh: 164.

(8) İmam Abdülaziz El Buhari- Keşfû’l Esrar- İst: 1308 C: 4 Sh: 134. 

(9) İmam-ı Serahsi- Temhidû’l Füsûl - Beyrut: 1393 C: 2 Sh: 332.

(10) Şeyh Nizamüddin ve Heyet-Feteva-ı Hindiyye- Beyrut: 1400 C:3 Sh: 346.

(11) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst: 1401 C: C: 2 Sh: 277, Ayrıca Sünen-i Tirmizi- İst: 1401 K. Birr: 17 Sünen-i İbn-i Mace- İst: 1401 K. Fiten: 2

(12) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- A.g.e. C: 3 Sh: 397.

(13) İmam Ebûbekr İbn-i Arabi-El Ahkamû’l Kur’an- Kahire: 1331 C:1 Sh: 293

(14) İmam Muhammed İbn-i Cerir Et Taberi- Camiû’l Beyan- Beyrut: 1988 C: 5 Sh: 148, Ayrıca El Vahidi- Esbabû’n Nüzûl- Beyrut: 1991 Sh: 91

(15) Ebûlfettah El Kadi- Esbabû’n Nüzûl- Ankara: 1996 Sh: 127-128, Ayrıca Sahih-i Buhari- İst: 1401 K. Megazi 59, Sahih-i Müslim- K. İmare:55 

(16) Dr. Nevin A. Mustafa- İslâm Siyasi Düşüncesinde Muhalefet- İst: 1990- İz. Yay (Çev. Vecdi Akyüz) Sh:148 vd.

(17) İbn-i Hümam- Kitabû’l Müsayere- İst: 1979 Sh: 265.

(18) Sahih-i Buhari-İst: 1401K. Ahkam: 4, Ayrıca Sünen-i Tirmizi- K.Cihad: 29, Sünen-i Nesâi- K. Bey’at: 34, Sünen-i Ebû Davud- K. Cihad: 87,

(19) İmam-ı Maverdi- El Ahkamû’s Sultaniyye-Kahire: 1973 Sh: 17 

(20) İmam-ı Zemahşeri- El Kaşşaf ‘An Hakikatû’l Tenzil- Beyrut: 1977 C:1 Sh: 535-536

(21) Sahih-i Müslim-İst: 1401 Kitabü’z-Zühd: 4/2290, B: 6

(22) Sahih-i Buhari- İst:1401 K. Ezan 139, Ayrıca Sahih-i Müslim-İst: 1401 K. İman 81. 

 (23) İmam-ı Beyhaki-Kitâbu’l-Esmâ ve’s-Sıfât- Beyrut:Ty. Dâru İhyâit-Türâsi’l-Arabi Yay. Sh: 281.





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle