MAKALE

Nedret Teorisi, Nafaka ve Rızk Üzerine Notlar
YAZI BOYUTU :

A. Hikmet BİRCANLI

Varlıkların en mükemmeli olan insanoğlu, ihtiyaç sahibi olan bir varlıktır. Hayatını devam ettirebilmesi için zaruri olan ihtiyaçlarını temin etmesi şarttır. Muhkem nasslarla sabit olan hakikat şudur: Allah (cc) malın ve mülkün gerçek sahibidir. Tasarruf yetkisi, imtihan için insanoğluna tevdi edilmiştir. Allah (cc) insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaları için gerekli olan nimetleri yarattığı için, kaynaklarda mutlak anlamda bir kıtlık (nedret) söz konusu değildir. Günümüzde Nedret teorisinin keyfiyetini bilmeyen ve nafaka ile rızk arasındaki münasebeti tahlil edemeyen müslümanlar, cahili ideolojilerin getirdiği kültür değerlerine teslim olmuşlardır. Bunun getirdiği felâketi kelimelerle izah etmek kolay değildir. Dünyevi endişelerden, vesveselerden kurtulmanın ve felâha ermenin zaruri şartı, mükellefin rezzak olan şanı yüce Rabbimize (cc) ihlasla teslim olması ve sadece tevekkül etmesidir. 

 
Nedret Teorisi,
Nafaka ve Rızk Üzerine Notlar

VARLIKLARIN en mükemmeli olan insanoğlu, ihtiyaç sahibi olan bir varlıktır. Hayatını devam ettirebilmesi için zaruri olan ihtiyaçlarını temin etmesi şarttır. Muhkem nasslarla sabit olan hakikat şudur: Allah (cc) malın ve mülkün gerçek sahibidir. Tasarruf yetkisi, imtihan için insanoğluna tevdi edilmiştir. “Sizi yeryüzünün halîfeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Doğrusu Rabb’in, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, esirgeyendir.” (El Enam Sûresi: 165) Allah (cc) insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaları için gerekli olan nimetleri yarattığı için, kaynaklarda mutlak anlamda bir kıtlık (nedret) söz konusu değildir. Modern ekonomi disiplininde müstesna yeri olan ‘Nedret teorisine’ göre, ‘insanların ihtiyaçları sınırsız, buna mukabil yeryüzündeki mal ve hizmetler ise sınırlıdır. Dolayısıyla sınırlı olan kaynakların iyi tahlil edilmesi, hangi mal ve hizmetlerin nasıl üretileceğine ve bunların insanlar arasında taksim edilirken nelere dikkat edileceğine iyi karar vermek gerekir.’ Buna mukabil İslâm âlimleri ‘mutlak anlamda bir kıtlıktan (nedret) söz edilemeyeceğini, yeryüzündeki nimetlerin sayı ile ifade edilemeyecek kadar çok olduğunu’ beyan etmişlerdir. Zira Kur’an-ı Kerim’de; insanların ihtiyaç duyduğu her şeyin yaratıldığı beyan edildikten sonra, şu husus hatırlatılmıştır: “ O (Allah) size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Eğer Allah’ın (bunca) nimetini birer birer saymak isterseniz (ne mümkün?) siz onları icmal suretiyle bile sayamazsınız! Hakikat insan çok zülûmkâr, çok nankördür.” (İbrahim Sûresi: 34) Bu ayet-i kerimede geçen:

“- Ve âtâkûm min külli mâ se’eltumûh” hükmünün (yani, size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi) mahiyeti oldukça önemlidir. Müfessirler buradaki “min” harf-i cerri’nin teb’iz manası ile ‘hem size istediğiniz her şeyden verdi”, beyaniye ile ‘hem size istediğiniz şeylerin hepsini verdi’ şeklinde tefsir edilebileceği üzerinde durmuşlardır.(1)

 Yeryüzünde yaşayan insanların ve diğer canlıların ihtiyaç duyacakları her şeyi yarattığını esas alan müfessirler, “Hakikat insan çok zulümkâr, çok nankördür” ayetini tefsir ederken, iki önemli noktaya işaret etmişlerdir. Birincisi: İnsanoğlunun yaratılmış olan nimetleri elde etmek için çalışmaması, izafi anlamda kıtlığa vesile olabilir. Çalışmayı ihmal eden insanlar, üzerlerine düşeni yapmamak suretiyle, hem kendilerini, hem başkalarını mahrum edebilirler ki, bu bir nevi zulümdür. (Üretim düşüklüğü, tenbellik) İkincisi: elde edilen nimetleri hak sahiplerine meşrû bir biçimde dağıtmamaları ve hile yapmaları kıtlığa vesile olabilir. Bu gayr-i meşrû olan davranışı da nankörlük (küfran-ı nimet) olarak ifade etmişlerdir. Dolayısıyle her insanın, Allah’ın rızasına uygun şekilde rızkını ve nafakasını temin etmeye gayret etmesi zaruridir.

 Kendisine tevdi edilen mukaddes emanetten dolayı her mükellef, nafakasını nasıl ve nereden kazandığının ve ne şekilde harcadığının hesabını ahirette verecektir. Bu hakikat, nass ile haber verilmiştir: “Allah’ın sana verdiği (bu servet) içinde âhiret yurdunu ara, dünyadan da nasîbini unutma. Allah sana nasıl iyilik ettiyse, sen de öyle iyilik et. Yeryüzünde fesad çıkarmayı arzu etme! Çünkü Allah fesad çıkaranları (müfsitleri )sevmez.” (El Kasas Sûresi: 77) İmam-ı Serahsi (rh.a) müslümanlar için dünya malını elde etmek için çalışmanın önemini izah ederken şu tesbitte bulunmuştur: ’Namaz kılmak için abdest almak farz olduğu gibi, mükellefin nafakasını elde etmesi için çalışması da farzdır. Bunu değişik vecihlerle izah etmek mümkündür. Mükellefin farz ibadetleri yerine getirmesi için, bedeninin sıhhatli/kuvvetli olması gerekir. Bedenin sıhhati ve kuvveti ise, normal gıdasını almasıyla olur. Gıda sağlamanın da bir takım yolları vardır. Çalışıp kazanmak, yağmalamak, hırsızlık yapmak ve zorla almak (gasp) gibi! Yağmalamak, hırsızlık ve gasp fesada sebeb olur. Allah (cc) ise fesadı sevmez. Dolayısıyle mükellefin rızkını/gıdasını temin etmek için çalışıp kazanması farzdır.’(2) 

Müslümanlar gerek dünya malını elde ederken, gerek harcarken, helâl ve haram hududlarına riayet etmeyi taahhüd etmişlerdir. Teslimiyetin (müslüman olmanın) tabii sonucu budur. Kur’an-ı Kerim’de ‘Ey iman edenler!. (hak yolunda) infakı kazandıklarınızın en güzellerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan yapın’ (El Bakara Sûresi: 267) emri verilmiştir. Bu âyette yer alan emir, farzı ifade eder. Kazanılmış malların infakı (harcanması) ancak kazanıldıktan sonra düşünülebilir. Hesap gününe hazırlanan her mükellef, kazandığı malı israf ederek harcama hakkına haiz olmadığı gibi, cimrilik etmesi de caiz değildir. Bu hakikat, muhkem nass ile sabitir: ’Onlar (mü’minler) ki, harcadıkları vakit ne israf, ne de sıkılık (cimrilik) yapmazlar. (Harcamaları) İkisi arasında olur.’( El Furkan Sûresi: 67 ) Bilindiği gibi İslâm âlimleri “Gayr-i meşrû bir gaye için mal sarfetmeye israf denilir” tarifinde ittifak etmişlerdir. İsrafın haram olduğu da malûmdur.

Muhakkak ki her canlının rızkı, Allah’ın (cc) takdir ve iradesine bağlı olan bir hadisedir. Bu sebeble rızkın keyfiyeti, akaid kitaplarına konu olmuştur. Son tahlilde varlıkların rızkı, Allah’ın (cc) İlim ve İrade sıfatı ile ilgili olup ’Sıfat-ı Fiiliyye’ olarak nitelendirilen ’Tekvin Sıfatı’nın’ zaruri tecellisinden ibarettir. Bilindiği gibi Allah (cc) rezzak-ı âlemdir. Kur’an-ı Kerim’de: “Yeryüzünü size boyun eğdiren (istifadeniz için itaatli kılan) Allah’dır. O halde yeryüzünün sırtlarında dolaşın da Allah’ın size ihsan ettiği rızıklardan istifade edin”( El Mülk Sûresi: 15) hükmü beyan buyurulmuştur. Yeryüzünün insana boyun eğmesi, işlenmeye ve verimli kılınmaya müsait oluşudur. Faydalı olan nimetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak (bir anlamda üretim) ve kullanmak (tüketim), insanların en önemli faaliyet sahalarıdır.(3) 

Ziraat, ticaret, zanaat ve diğer iktisadi faaliyetlerin sebebi, yeryüzünde mevcut olan nimetlerin elde edilmesi ve meşrû esaslara göre dağıtılmasıdır. Bu tesbitten sonra rızk kelimesinin, lûgat ve ıstılâhi manâsı üzerinde kısaca duralım.

Lûgat alimlerine göre rızkın manâsı ‘ma yüntefeû bih’ (kendisiyle faydalanılan şey) veya ‘el ataâ’ (verilen hisse) demektir. Istılâhi manâsı ise “Dünyada ve ahirette verilen pay ve hissedir.” İmam Fahrüddin- Razi: “Arapça’da; rızk, pay ve hisse demektir. Cenab-ı Hak “Rızkınıza şükredeceğinize, onu vereni mi yalanlıyorsunuz?”(El Vakıa: 82) buyurmuştur. ‘Haza’ lafzı kişinin nasibi olup, başkasına değil, sadece ona mahsus olan şey demektir. Bazı ûlema ise “Rızk yenilen veya kullanılan şeydir” demişlerdir ki, bu doğru değildir. Çünkü Cenab-ı Hak bize rızk olarak verdiği şeylerden infakta bulunmamızı emrederek “Ve size rızk olarak verdiğimiz şeylerden infak ediniz” buyurmuştur. Şayed rızk sadece yenilen şeyler olsaydı, onu harcamamız veya infak etmemiz mümkün olamazdı. Diğer bazı alimler ise “Rızk, malik olunan şeydir” demişlerdir ki, bu tarif de yanlıştır. Çünkü insan bazen: “Allah’ım! Bana rızk olarak salih bir çocuk veya saliha bir zevce ver” diye dua eder de, bunlara malik olmayabilir. Yine insan: “Ey Allah’ım!.. Bana rızk olarak kendisiyle yaşayacağım selim bir akıl ver” diyebilir. Halbuki akıl, bir mülk değildir. Meselâ: Hayvanların rızıkları vardır, fakat mülkleri yoktur. 

Din ıstılahında rızkın manasına gelince; ulemâ bunda ihtilaf etmiştir. Ebû’l Hüseyin El Basri: “Rızk, Cenab-ı Allah’ın (cc) bir canlıya bir şeyden faydalanma imkanı verip, başkalarının onun o şeyden faydalanmasına mani olmalarını engellemesidir. Biz, “Cenab-ı Allah bize rızk olarak mallar verdi” dediğimiz zaman, bunun manası ‘O mallardan bize istifade imkanı verdi’ demektir.(.....) Mu’tezile fırkası rızkı bu manada anladıkları için, “haram rızk olmaz” demişlerdir. Biz ise (Ehl-i Sünnet) haram rızk olur diyoruz. Arkadaşlarımız buna iki yönden delil getirdiler: 

Birincisi: Lugat itibariyle ‘rızk’ beyan etiğimiz gibi, pay ve nasip demektir. Haramdan faydalanan kimse için bu haram, onun nasibi ve payıdır. Bu sebeble haramın, onun rızkı olması gerekir.

İkincisi: Cenab-ı Hak ‘Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın’ (Hûd Sûresi: 6) buyurmuştur. Adam, ömür boyu yaşar, çalıp çırpmasından başka bir şey yemez. Bu sebeble de ‘ömür boyu kendi rızkından hiçbir şey yemedi’ denilmesi gerekir”(4) diyerek, rızkın “Pay, nasip ve hisse” manasına geldiğini izah etmiştir.

Rızk ile Nafaka Arasındaki Münasebet

Rızk ile nafaka birbirinin müradifi olan iki kavram değildir. Ancak birbiriyle münasebeti olan iki kavramdır. Hz. Abdullah b. Mes’ûd (ra)’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sas): “Nafakasını temin için çalışmak (kesb) her müslüman üzerine farzdır”(5) buyurmuştur. Dolayısıyle mü’minler; İslâm fıkhının çizdiği hududlara riayet ederek, nafakalarını temin etmek için gayret sarfetmek durumundadırlar. Rızk , insanoğlu için bu dünyada ayrılan maddi ve manevi hisselerin tamamını ifade eden bir kavramdır. Rızk tamamlanmadığı müddetçe, ecelin gelmeyeceğini Peygamberimiz Efendimiz (sav) haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: ‘Rızkı tamamlanıncaya kadar, hiçbir kimsenin ölmeyeceği bana vahyedildi. O halde Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınınız. Rızkınızı araştırırken, güzel bir yol tutunuz.”(6) 

Yeryüzündeki bütün nimetlerin, insanlar için metâ ve zinet olarak yaratıldığı nassla sabittir. (7) İnsanların hayatlarını devam ettirebilmeleri için, ihtiyaçları olan şeyleri devamlı olarak temin etmelerine nafaka denilir.(8) Elbette nafaka ile insanın asli/zaruri ihtiyaçlarını birbirinden ayırmak kolay değildir. Hayatını idame ettirebilmek için insanın zaruri nafakası, öncelikle insanın yiyeceği (iaşe) ve giyeceğidir. Yine asli ihtiyaç açısından oturacağı mesken de nafakasına dahildir.(9) Muteber fıkıh kitaplarında ‘Bir mükellefin, kendisinin ve ailesinin nafakasını temin etmek için çalışması farzdır. Fakirlere, miskinlere ve ihtiyaç sahibi olan diğer insanlara infakta bulunmak için, bundan fazlasını kazanması müstehaptır. Rahat ve müreffeh bir hayat sürebilmek niyetiyle daha fazlasını kazanması da mübahtır’(10) hükmüne yer verilmiştir. 

İslâm Fıkhı’nda bütün iktisadi faaliyetlerin keyfiyetini belirleyen unsur, mükellefin bu esnada helâl ve haram hududlarına riayet etmesidir. Temiz/ helâl kazancın olmazsa olmaz unsuru budur. Hz. Rafii bin Hadic’in (ra) babasından naklettiği hadis-i şerif, helâl kazancın keyfiyetiyle ilgilidir. Hadis meâlen şöyledir: Birisi “Ya Resûlullah, en temiz kazanç hangisidir?” diye sordu. Bunun üzerine Peygamberimiz Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Kişinin el emeğiyle kazandığı ve meşrû olan her alış-verişten elde ettiği rızkdır.” Helâl ve temiz rızk elde etme vasıtalarının başında “el emeğinin” geldiğini belirten Resûl-i Ekrem (sav) herkese kendi el emeğiyle geçinmesini tavsiye etmiştir. İmam-ı Serahsi’nin zikrettiği şu rivayet, el emeğinin önemini ortaya koymaktadır: “Hz. Peygamber (sav) Ensar’dan Hz. Sa’d b. Muaz; (ra) ile musafaha yaparken, ellerinin nasır bağlamış olduğunu farketti ve bunun sebebini sordu. Hz. Sa’d b. Muaz (r.a) “Evlad û iyâlimin nafakasını temin etmek için kazma kürekle çalışıyorum “ cevabını verince, Hz. Peygamber (sav) “Allah’ın sevdiği eller, işte bu ellerdir “ buyurdu.(11) Ailesinin nafakasını el emeğiyle temin eden bütün müslümanlar için, aynı müjdenin geçerli olduğunu unutmamak gerekir. 

İslâm toplumunda (Dârû’l İslâm’da) iktisadi faaliyetlerin meşrûiyetinin değişmeyen şartı, mükellefin helâl ve haram hududlarına riayet etmesidir. Alış-verişe konu olan her malın mütekavvim ve mübah olması zarurudir. Yapılan tariflerde, bu unsur üzerinde durulmuştur. Fıkıh kitaplarında ‘mütekavvim olan ve rağbet edilen bir malı, aynı mahiyetteki diğer bir malla mübadele etmeye alış-veriş denilir(12) tarifine yer verilmiştir. Bir malın mütekavvim olabilmesi için, rağbet edilmesi, biriktirilmesi ve mübah olması şarttır. Reddü’l Muhtar’da “Mütekavvim, mübah kılınmakla beraber biriktirilmesi mümkün olan şeydir. Şu halde şarap maldır, fakat mütekavvim değildir”(13) hükmü kayıtlıdır. Malların ‘mütekavvim/gayr-i mütekavvim’ şeklinde tasnif edilmesinin hikmeti budur. 

Helâl ve haram hududlarına riayetin itikadi bir boyutu da vardır. Hanefi fûkahasından Molla Hüsrev, “Bir kimse helalin haram olduğuna veya haramın helâl olduğuna inanırsa kâfir olur”(14) diyerek, meselenin itikadi boyutuna dikkati çekmiştir. Bir mükellefin “Haram li aynihi” olan (şarap, domuz eti vs gibi) maddeleri kullanmaya başlarken besmele çekmesi veya sonunda “Elhamdülillâh” demesi (alay sözkonusu olduğu için) küfürdür.(15) Gayr-i meşrû yoldan kazanç elde eden her mükellefin; hem kendi nefsine, hem diğer insanlara zarar verdiğini inkar etmek mümkün müdür? 

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: ‘Günümüzde Nedret teorisinin keyfiyetini bilmeyen ve nafaka ile rızk arasındaki münasebeti tahlil edemeyen müslümanlar, cahiliye nizamının getirdiği kültür değerlerine teslim olmuşlardır. Bunun getirdiği felâketi kelimelerle izah etmek kolay değildir. Taklidi imana sahip olan ve rızk endişesinden kurtulamayan kimseler, şüphelerle ve vehimlerle yaşamaya mahkûm olmuşlardır. Dünyevi endişelerden kurtulmanın ve felaha ermenin zaruri şartı, mükellefin rezzak olan şanı yüce Rabbimize (cc) ihlasla teslim olması ve sadece O’na tevekkül etmesidir. 

________________

(1) Ebû’s Sûud Efendi- İrşadu’l Aklı’s Selim-Kahire: ty C: 5 Sh: 48 

(2) İmam-ı Serahsi- El-Mebsût- Kahire: 1324 C: 30 Sh:246

(3) Geniş bilgi için / Mecmuatû’t Tefasir - İst: 1979 C: 6, Sh: 317-318

(4) İmam Fahrüddin-i Razi - Mefatihû’l Gayb - Ank: 1988 Akçağ Yay. C: 1, Sh: 461-462

(5) İmam-ı Mavsılı - El İhtiyar - İst: 1980 Çağrı Yay. C: 4, Sh: 170. Ayrıca Şeyh Muhammed b. Süleyman - Mecmaû’l Enhur (Şerhû Damad) İst: 1316 C: 2, Sh: 527

(6) El Aclûni - Keşfû’l Hefa - Beyrut: 1351 C: 1, Sh: 231 Had. No: 707. Ayrıca İmam-ı Şafii - Er Risale - Kahire: 1979 ( 2 bsm) Sh: 94 Madde: 306

(7) İmam-ı Kurtubi- El Camiu Li Ahkami’l Kur’an- Kahire: 1967 C: 10 Sh: 135

(8) İmam-ı Kuhistani - Camiû’r Rumuz - İst: 1300 C: 1, Sh: 348 

(9) İbn-i Hümam - Fethû’l Kadir - Beyrut: 1316 C: 3, Sh: 345

(10) İmam-ı Mavsili- El İhtiyar fi Ta’lili’l Muhtar- İst: 1980 C: 4 Sh: 170-171 

(11) İmam-ı Serahsi- A.g.e. C: 30 Sh: 345

(12) İmam-ı Kasani- El Bedaiû’s Senai- Beyrut: 1974 C: 5 Sh: 133, Ayrıca İmam-ı Merginani- El Hidaye Şerhû Bidayetü’l Mübtedi- Kahire: 1965 C: 3 Sh: 42 vd

(13) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar- İst:1984 C: 10 Sh: 8

(14) Molla Hüsrev- Düreru’l Hükkam -İst:1307 C:1 Sh: 324 

(15) Şeyh Nizamüddin ve heyet- Feteva-i Hindiyye-Beyrut:1400 C: 2 Sh: 272





    Y O R U M L A R
 
İlk yorumu eklemek için tıklayınız.
 
 
Yorum Ekle